Şair Neslihan Yalman'a sorular...

Şair Neslihan Yalman'a sorular...

04 Haziran 2018 - 667 kez okundu.

 

Neslihan merhaba. Tunç Gammaz kitabında yer alan şiirlere ruhunu veren ana bağ olarak tinselci bir soyutlukla maddesel bir realite arasındaki köprüyü görebilir miyiz? Kendini ve şiirlerini ne kadar gerçekçi/hayalci ve ne kadar yaşadığın zamana ait/zamanlarüstü tanımlarsın?

Şiir, bana göre, ‘‘kendiliğin’’ ifade biçimi olduğu için, dediğin üzere hem bir soyutlama hem de realiteye dayanma noktasında, yeri geldiğinde besleyen, yeri geldiğinde öfkelendiren, yeri geldiğinde coşturan bir araç diyebilirim. Şiirin araç olmaklığının sebebi, tam da ona atfettiğim kutsal lanetinden geliyor. Yaşam nasıl doğumla ölümün, iyiyle kötünün sarkacı arasında, zaman zaman orta noktalarda, zaman zaman sınırda salınıyorsa, benim yazdığım şiirler de o sınırın her yanını zorlayarak kendine bir boyut açmaya çalışıyor. Bu yönde, şiir (o) ‘‘kendini de’’ sezdiriyor zaten. Bazen güncel bir olaydan (ilişkiler, cinayetler, aşklar), bazen evrensel bir olaydan (dünya savaşları, Hiroşima/Nagasaki, Gezi Direnişi) etkilenip, sizinle dönüşebiliyor. Siz bir taşıyıcısınız, sanki!.. Bu anlamda, asla ‘‘nostaljiye’’  düşmemeye, hep önüme bakmaya gayret ediyorum. Eğer, hayalcilik varsa, bunun ileriye doğru bir hayal olması benim için önem taşıyor. Örneğin, ‘‘başı sondan- laboratuar mezar-‘’ adlı şiirde bir gelecek hayali kurdum.  Artık reçel yapılmayan, tabansız balkonların olduğu, androjen türlerin geliştiği, yeni gezegenlere açılan…  Eğer, bir hayalcilikten bahsedilecekse, böyle üst bir hayali tercih ediyorum. Aynı oranda bir gerçekçilik, zamanın ruhu denilen durum da mutlaka var. Çünkü, şimdiyi; çünkü, yapıyı çözmeye çalışmadan hayallerinizi de temelsiz bir şekilde kuramazsınız. Proust’un dediği gibi hayal gücü bilinmedik bir durumu canlandırırken bile bildik unsurlardan yararlanır. Yine, ‘‘şirazesiz radyan [sözümün yarısı argolu ülke…]’’ adlı şiirde de yaptığım budur: ‘‘kültürü melezleyen eğitimsiz feodal / eşekle basılma korkusu yaşarken çiftesi halkın / en güvenilmez şey yılışıklığı’’… Bu dizelerle ben zamanın ruhundan, hatta geçmişten günümüze uzayan bir yapıdan söz ediyorum. Yapı benim için önemlidir, kabul edelim, etmeyelim, eksik ya da fazla. Siz ne söylerseniz söyleyin, yapı oradadır! Bu yüzden, sürekli geçmişle yüzleşelim, geçmişe referans yapalım diyen insanların debelenip durdukları körlükler içinde ben de kör olmak istemiyorum. Işığa yolculuk nihaidir diye düşünüyorum.

 

Şiirlerinde gözünü budaktan sakınmayan, kışkırtıcı, hatta yıkıcı, isyan eden ve özgür bir aşkın/cinselliğin işaretleri var. Şair imlediği haliyle aşkı kutsayıp insanın ulvi bir amacı/nirvana’sı olarak mı sunmaktadır okura, yoksa dünyayı değiştirmek için bir araç olarak mı? Bu konudaki fikrini merak ediyorum.

Aslında, sorular kendi cevaplarını da taşıyan çift taraflılığa sahip diyebilirim. Haklısın, aşk tam bir amaç…  Hatta, hayatın kendisi inişiyle çıkışıyla koca bir AŞK! Bu yönde, dünyayı değiştirmek için aşkın hoyratlığından faydalanıyorum. Çünkü hayatın anlamlarından ziyade, kendi yüklediğim anlamlarla anlamlanıyorum ve böyle yaşıyorum. Ece Ayhan’ın da dediği üzere, aşk örgütlenmektir, bir düşünelim abiler, ablalar.

Özgürlüğe gelince, Türk şiirinde özellikle kadın şair olmaklık konusunda bir sıkıntı yaşanıyor. Yaşanmıyormuş gibi görünse de, bir sansür, bir kendini gizleme, bir samimiyetsizlik, bir ikiyüzlülük var. Kimsenin ne yazdığına ya da neyi nasıl yaşadığına karışamam ama bir şiir bana göre o kışkırtıcılığı taşımayacaksa, kadın dili dediğiniz şey annenizi güzellediğiniz, erkek-egemen olanla bütünleştiğiniz noktada sarsmadan, eril dilin içinden geçerek onu ‘‘yıkmaya çalışmadan’’ var olacaksa, oradan iyi şiir çıksa da, devrimci (devrimci derken, salt ideolojiyi kastetmiyorum), özgün bir şey çıkacağını düşünmüyorum. Şiirin özünde isyan olmalı, bence de! Nitekim, zaman artık büyüklü küçüklü isyanların olduğu bir yerde çoğullanıyor ve gerek yabancılaşma, gerek ironi ve gerek öfke/günlere katlanma olarak geleceğe evriliyor. Onun için geçmişe atıfta bulunup, belli duyguların simülasyonları üstünden okunan şiirlerin artık hükümlerinin kalmadığını, belki artık yalnızca bir kök babında, referans malzemeler olduklarını düşünüyorum. Şiirde kendime yalan söylememeye özen gösterdiğim için, ortaya çıkan yapıt da kendini titreştiriyor, dağıtıyor etrafa zaten. Çünkü aşk hayatın anladığı anlamda temsil ve ciddi bir şey değildir. İnsan da rasyonel değildir. Her şey çatallıdır, evrim gibi. Aksine, çok parçalı, çok sesli, kanonik ve kakofonik, kültürlerarası bir şeydir olan biten, içimizde ve dışarıda. Öyleyse, bu çok seslilikten neden tek bir ses çıkaralım?

 

“Fallusentrik”, “eşalot”, “vajen”, “lunatik”, “kösnül” gibi günlük yaşamda karşımıza çok fazla çıkmayan sözcük seçimlerinin yanında Berkin Elvan’a, whatsapp’a, Javier Bardem’e dokunan da bir günlük/tanıdık his var dizelerinde. Bu harmoniyi nasıl sağladığını sorabilir miyim? İlk soruda da bahsettiğim köprünün sacayaklarını oluşturan kavramları ve imgeleri detaylandırmaktan bahsediyorum biraz da burada.

Ben hayatın ve her şairin ritmi olduğunu düşünüyorum. Hele, kendilikleri olan, önemli şairlerin tamamen tematik ve kendi seslerinin çınladığı özel ritimleri vardır. Bu sebeple, ritim benim için anlamla birlikte harmanlanan, kimi yerde de anlamın önüne geçen bir şey… Sözcükleri de sesleriyle, renkleriyle ve titreşimleriyle algılayan biri olduğum için, bir şiirde bir sözcüğü kullanırken hem ritmine hem de anlamına yönelik amacı doğrultusunda dönüştürüyorum. Bu yönde, asla kapalı değilim. Gündelik dilden, konuşma dilinden, edebi dilden, felsefi dilden, hatta dünyanın bilmediğiniz herhangi bir dilinden sözcük devşirip, şiirinize yerleştirebilirsiniz. Bir önceki soruda da belirttiğim gibi, çok sesli, çok kültürlü, çok renkli bir dünyaya gidiyoruz. Orada yerel özelliklere saplanıp kalmak, bana ölümcül geliyor. Onun yerine bu partikül yapıyı evrensel olanla birleştirmeyi, bunu yaparken de sözcükleri sözcüklere, isimleri isimlere, kavramları kavramlara tutturmayı tercih ediyorum. Zihin haritam neyse, tecrübelerim beni nereye eviriyorsa, bende de bir dönüşüm oluyor. Sözcüklerin eğilip bükülecek şeyler olduklarını ve şiirin oyunsu işleve sahip o şamanik ilk sesliliğe döndüğünü düşünüyorum.

Şiirlerinde dili, dilin sağladığı imkanları ve o dille cebelleşmeyi imge arayışından önde tuttuğunu söylemek mümkün müdür? Dile yeni bir boyut kazandırma amacın olduğunu düşünüyor musun? Bu pencereden şiire bakışını ve ulaşmaya çalıştığın şiirin özelliklerini de duymak isterim.

Şiirde dil kullanımı benim için büyük önem taşıyor. Her şairin kendine dair sözcükleri, dili, oluşturduğu kavramları olması gerektiğini düşündüğüm için, Türkçe’yle de uğraşma derdindeyim. Kesinlikle, esnetilebilen bir dilden yanayım. Bu dilin içinde Arapça, Farsça, Fransızca, hatta İngilizce sözcükler de olabilir, hiç karşı değilim. Dil evrimsel bir şeydir ve Türkçe daha evrimini tam tamamlayamamıştır, tarihsel süreçle ve kimliklenmeyle de ilgili olarak. Daha ‘‘Allah’’, ‘‘Tanrı’’, ‘‘İslam’’ vd. gibi sözcükleri ya da bunların çağrışımlarını ara yüzeyde kullanmayı pek öğrenemedik biz. Anca, taraflar ve ideolojiler var, onların da kendi imge grupları ve şiir anlayışları var. Türkçe’nin devlet eliyle dönüştürüldüğü, Osmanlıca’yla cebelleşilen noktada, bunu nihai olarak öncelikle şiirin aşacağını düşünüyorum. Şiir bir dil oyunudur. Bu oyunu da kendi kurallarını esneterek, deneyerek oynar. Demirbaş ya da sınırlı bir alan değildir. Hele, dişil ve eril sözcükler ya da çağrışımlar noktasında, her sözcüğün kendine dair bir sesi, cinsiyeti, varlığı olduğu söylenebilir. Benim ulaşmak istediğim hedef, Türk şiirinde de bir Can Yücel, bir Ece Ayhan, bir İsmet Özel, bir Metin Eloğlu muadili olabilecek kadın şairin bulunup bulunamayacağıdır. Bunlar hem kendilikleri dahilinde bir hayat yaşamışlardır hem de bu kendilik, biriciklik onlara kendi dillerini kazandırmıştır. Aradığım böylesi Dionysiak, özgür, çok parçalı, oyunsu bir dil… Kesinlikle, keskin, iddialı, dışadönük, hareketli bir dil arıyorum, evet!.. Pesimist olan şiir beni de pesimist yapıyor. İçedönük sesler, haller beni sürüklemiyor. Kuru bir dil beni heyecanlandırmıyor. Tam da şiirle direnebileceğim, şiirle coşabileceğim, şiirle küfür edebileceğim, şiirle koşabileceğim şeytan tüyü bir dil arıyorum. Artık, her şey çok hızlı ve buna rağmen dikkatli olmak zorundayız. Bu epik bir trajedidir. O yüzden, o epikliği şiirle çalkalamak istiyorum.

 

Son olarak Neslihan Yalman’ın geniş perspektifte şiir evreninin tümüne ve Tunç Gammaz özelinde etkisi olan, takip ettiği şairler kimlerdir? Yine şiir dışında edebiyatın ya da sanatın hangi dallarından beslenmektedir? Olmazsa olmazı sanatçılar kimlerdir?


Aslında, her soru bir diğerinin cevabını da içinde barındırıyor. Benim dikkatimi çeken şairler ağırlıkla şamanik olana, dil oyunlarına açık isimlerden oluşuyor. Küçük İskender, Elif Sofya, İsmet Özel, Metin Eloğlu, Ece Ayhan, Anita Sezgener, Can Yücel, Nilgün Marmara, Sylvia Plath, Anne Sexton, Fuat Çiftçi, Ogün Kaymak, Necmi  Zekâ, Cihan Oğuz, Gülce Başer, Halide Yıldırım, Emel İrtem, Bengü Özsoy, Caner Ocak, Onur Sakarya, Onur Akyıl, Müslüm Çizmeci, Yusuf Alper, Batur Münevver, Uluer Aydoğdu, Charles Baudelaire, Allen Ginsberg, Onur Behramoğlu, Şakir Özüdoğru vd. diyeyim, çünkü, çok şair var takip ettiğim. Şimdi burada bir bölümünün ismini yazdım, bir o kadar da diğer bölüm var. Beni affetsinler; yer darlığı ve zihin hepsini tutamıyor, yazık ki!.. 

Bir de, şiirin işlevine ve bağlamına da bakıyorum. Örneğin, biraz önce belirttim ya, bir şair sizin şiir anlayışınıza uygun şiirler yazmayabilir ya da onu çok sahiplenemeyebilirsiniz; fakat, birileri sahiplenebilir. Necip Fazıl Kısakürek diyelim, mesela. Ne olursa olsun, belli bir kesim tarafından ağırlıkla okunan ya da benimsenen bir isimdir. Siz mesela, şair kabul etmeseniz de, orada duran hakikati yok edemezsiniz. Yine, kimi şiirler vardır, sırf dönemini anlamak için okunur yahut bir akademik alana malzeme olur. Kimi şiirler kürsüde okunabilir, halkı ayaklandırır, kimi şiirler güfteye yakındır, bestelenir, kimi şiirler ise sesli bile okunamaz, sadece okuyucunun varlığıyla ve iç sesiyle tamamlanır. O yönde, kimsenin hakkını da yemek istemem. Ben sadece kendi yoluma bakıyorum; o kadar şair, o kadar dünya arasından kendi dünyamı kurma çabasındayım. Onlarla dirsek teması içinde olsam da, bu benim kendi-lik hikâyemdir!..

Şiirin kesinlikle disiplinlerarası ve sanatlararası bir yerde konumlandığını düşünüyorum. Şairler de salt şairlerle, edebiyatçılarla ve şiirle temas halinde olmamalılar… Doğa bilimleri, sosyal bilimler, müzik, resim, heykel, opera, tiyatro, gündelik bilgi vd. hepsi bir bütünün ayrı yöntemlere sahip parçaları… Şiiri bir yapboz, bir oyun hamuru şeklinde görüyorsam, neden bu parçalardan kendi oyuncağımı yaratmayayım? Neden bir imgeyi, bir kavramı, bir sözcüğü bir yerde kullanırken bu alanlardan da beslenmeyeyim?

(Konuşma:  Tunca Çaylant)

GERCEKEDEBİYAT.COM