Riçırd / M. Hakkı Yazıcı

Riçırd / M. Hakkı Yazıcı

13 Kasım 2017 - 802 kez okundu.

 

 

 

Çekmeceyi açtı.

Elini çekmecenin içinde dolaştırdı. Evrak kalabalığının arasında aradığı şeyi, o soğuk metal parçasını hissetti.

Çekmeceyi kapattı.  Ayağa kalktı. Aşağıdaki üretim holünü gören pencerenin pervazına yaslandı.

Işıklar yanıyordu. Koca üretim holü şimdi bomboştu. Halbuki üç beş gün öncesine kadar her gün üç vardiya, durmaksızın çalışılan bir faaliyet vardı.

“Salak bir banka müdürünün yüzünden iflasın eşiğine geldim,” diye söylendi.

Üçyüzbin dolarlık döviz kredisinin dönem faizini iki gün geç ödedi diye herif paniğe kapılıp vadesinden önce kredinin kapatılmasını istemiş, arkasından haciz işlemi başlatmıştı.

Böyle müdürlüğü herkes yapardı. Mühim olan riski doğru algılayabilmekti. Her şey güllük gülistanlıkken keyfine bak, azıcık sorunlu bir durumla karşılaşınca işin kolayına kaçıp, risk almadan vur, kır, dök. Oh ne ala!

“Korkak herif!”

Oda kapısının aralığından sekreterinin uzanan başını gördü.

Kız, tereddütlü bir bakışla, “Riçırd Bey, pardon, Raşit Bey, ben çıkabilir miyim?” diye sordu.

Önce duymamış, anlamamış bir yüz ifadesiyle yüzüne baktı, sonra “çık” anlamında başını salladı.

“İsterseniz, biraz daha kalabilirim,”

“Yok. Yok, sen çık,” dedi.

“O zaman iyi akşamlar. Sabah erken gelirim, yarın görüşürüz. Hem siz de çok geçe kalmayın. Eve gidip, biraz dinlenin. Her şey yeniden iyi olacak, merak etmeyin.”

Ertesi gün gelip, gelmeyeceğinden kuşkuluydu. Hem niye gelsindi? İş yok, güç yok. İki aydır maaşını da alamıyordu.

İyi kızdı. On yıldır burada çalışıyordu. Arada aptalca hatalar yapsa bile, iyi niyetli ve çalışkandı. En önemlisi güvenilir olmasıydı. Onun da burada geçen mesai saatlerinin dışında hayatı yok gibi bir şeydi.

Nasıl da iyi bir çalışma ortamı oluşturmuşlardı. Kocaman bir aile gibiydiler.

Birlikte çalıştığı herkesi severdi. Bu, işin doğasına aykırıydı, ama bütün çalışanları da, eğer yalan söylemiyorlarsa severlerdi bu patron iyisini. Kötü, acımasız patronlar dünyasının iyilerinden sayılırdı.

Fransa’dan, Almanya’dan siparişler peş peşe geliyor, akreditifler açılıyor, üretim yapılıyor, mallar yükleniyordu; sonra gelsin paralar. İşler iyi olunca herkes ay sonunda maaşını tıkır tıkır alıyordu. Niye mutlu olmasınlardı ki?

Gözlerini yeniden üretim holüne çevirdi. Üç vardiya çalışılan günleri düşünmeye devam etti. Hani o siparişlere yetişemedikleri, dorselerinde konteynerleri de peşi sıra getiren kamyonların ambarın önünde kuyruğa girdiği günlere.

Bazı geceler geç vakitlerde fabrikaya gelir. Aynı şu an durduğu gibi pencerenin pervazına yaslanır, üretimi seyrederdi. Herkes kontrol için geldiğini düşünürdü, ama kesinlikle değildi. Keyiften yapardı bunu.

Kesimhanede, dikiş, ütü, paketleme bölümünde, ambarda harıl harıl çalışan işçileri düşündü. Ne yapıyorlardı, şimdi acaba? Onun gibi kara kara düşünüyorlar mıydı? Yeni bir iş bulabilecekler miydi?

Herkes için zor olacaktı.

Sekreteri de gitmişti işte. Yapayalnız kalmıştı.

Koltuğuna oturdu. Başını masaya koyup, gözlerini kapattı.

***

İki saat önce burada, masasının karşısında alacaklı bir firmanın sahibi vardı. Oturmuş görüşmekteydiler.

Gözlerinden yaşlar boşanan sekreteri birbirinin peşi sıra alacaklıların telefonlarını bağlamaktaydı.

Bütün alacaklılara derdini anlatmaya çalışmaktan yorulmuştu. Ne söyleyecekti ki, hep aynı şeyler… Onlardan bir süre için hoşgörü göstermelerini istiyordu. Bir iki ay içinde her şey yoluna girecek, bu hoşgörüleri karşılıksız kalmayacaktı. En kısa zamanda işlerini toparlayıp faizi ile birlikte bütün borçlarını ödeyecekti. Kaldı ki borçlarının çok üstünde tahsil edemediği alacakları vardı; yani endişelenecek bir şey yoktu.

Biliyordu, söylediklerine inanmıyorlardı; ama o, durup, usanmadan onları ikna etmeye çalışıyordu.

Adamlar haklıydı. Kim bilir başlarına buna benzer kaç olay gelmişti? Elini çabuk tutmayan alacaklılar tez davranan diğerleri ellerine geçeni haczettikten sonra tahsil edecek bir şey bulamayacak ve alacaklarının üstüne bir bardak su içmek zorunda kalacaklardı.

Karşısındaki alacaklı şaşkın, endişeli bakışlarla onu izlerken anlatıyordu:

“Kredi de teminatlı idi. Depo mal dolu, akreditifler açılmış. İş bilmez salak herif, kıçının korkusundan... Bu sefer, hadi bakalım diğerleri, ‘sona kalan dona kalır’ hesabı arka arkaya haciz işlemi başlattılar.”

Alacaklı, cevap vermek zorunda hissetmişti kendisini.

“Maalesef bankacılar memur kafalı, ticaretten falan anladıkları yok; vur deyince öldürüyorlar.”

“Herifler açıp sormadılar bile. Dedim ya, aslında borcumdan çok alacağım var... Piyasaya rezil ettiler beni serseriler.”

“Vah, vah!”

Öfkeyle yumruğunu masaya vurup, devam etmişti:

“Bu sümsük herif günlerce kapımı aşındırmıştı. Yok, Raşit Bey, size bizim bankada küçük bir hesap açarak başlayalım. Mevduat müşterimiz olun. Size çok uygun koşullarda kredi verelim. İlle çalışalım falan diye.”

Alacaklı, bildik deyişi araya sokuşturmuştu:

“Bankalar böyle azizim, güneşli havalarda zorla verdikleri şemsiyeyi, ilk yağmurda elinden alırlar.”

Onlar konuşurken saçları jöleli, fiyakalı genç müdürü içeri girmişti.

“Raşit Bey, icra memurları arabanızın anahtarını istiyorlar.”

Söylenerek cebinden anahtarları çıkarıp vermişti.

Müdür dışarı çıkmış, o, alacaklıyla dertleşmeyi sürdürüyordu.

“Bir de şu Çin malları... Sadece bizim sektörü değil ki abicim, bütün sanayii batıracak bu mallar. Adamlar hammadde fiyatına mal satıyorlar. Anlamak mümkün değil. “                                                            

Gözlerinden yaşlar boşanan sekreteri birbirinin peşi sıra alacaklıların telefonlarını bağlamaktaydı.

Sekreter, “Raşit Bey, Selman Bey telefonda bağlıyayım mı?” diye sormuştu.

“Bağla görüşeyim.”                                                            

“Selman Bey hatta.”

“Selman Abi merhaba, nasılsın... Uğraşıyoruz Abi... Tamam, Abi merak etme en kısa zamanda ödeyeceğim... Hiç merak etme abi, ilk fırsatta ödeyeceğim... Biliyorum abi altı aylık borç, kusura bakma en kısa zamanda telafi edeceğim... Cuma günü bir daha görüşelim... İyi günler abi.”

Telefonla konuşurken gelen bir icra memuru telefonları haczedip kapatmıştı; elinde telefon ahizesi ile kalakalmıştı.  Arkasından gelen icra memurları odadaki eşyaları haczedip, gelen hamallara içerideki eşyaları taşıttı.

Bir başka icra memuru da masasının çekmecesini açıp, içindeki eşyaları çıkarmıştı.

Çekmecede evrak yığıntısı ve bir tabanca vardı.

İcra memuru, “Bu silah ruhsatlı mı beyefendi?” diye sormuştu.

Sinirlenmişti.

“Ruhsatlı tabii. Ayrıca baba yadigarı...”

Hamle ederek icra memurunun elindeki silahı almaya yeltenmiş, çekişmişler, ortalık birden gerginleşmişti.

“İnsaf artık!”

Etrafındakiler şaşkınlaşmıştı. Sekreteri durmadan ağlamaktaydı; etraftakiler silah patlayacak, bir kaza çıkacak diye paniğe kapılmıştı.  Bunun üzerine icra memuru silahı haczetmekten vazgeçmişti.

Altındaki koltuk da haczedilen alacaklı, “Tahsilata geldik, neyle karşılaştık. Allah yardımcın olsun, kardeşim,” demişti.

Adamın hali aklına gelince gülmesi tuttu.

 ***

Bütün bu karmaşanın arkasından herkes gitmişti işte.

Yapayalnız kalmıştı.

YA-PA-YALNIZZZZ!...

Odayı cılız bir ışık aydınlatıyordu.

Koltuğunda kaykıldı, ayaklarını önündeki sehpaya uzattı. Köşedeki viski şişesine ve her nasılsa haciz darbesinden kurtulmuş birkaç eşyadan biri olan televizyona gözü ilişti.  Kendisine bir kadeh viski doldurup, yeniden oturdu. Bir elinde viski bardağı, diğer elinde ise televizyonun uzaktan kumandasıyla amaçsızca zaplamaya başladı.

Televizyonda zaplanan kanallardan birinde spiker haber programını sunuyordu.

Yine eskilerden, sorunlarla dolu yakın tarihimizden bir kriz hikayesi…

“Evet, sayın seyirciler nasıl olmuştu da böyle olmuştu? Sanki gizli bir el dokunmuş ve domino taşları birbiri arkasına düşmeye başlamıştı. Krizin şu anda geldiği noktaya bakmadan önce olayların gelişimini anlatan, arkadaşlarımızın sizler için hazırladığı VTR’yi birlikte izleyelim.”

Belgesel VTR ekrana geldi.

“Ülke yeni bir siyasi krizle karşı karşıya karşıya; Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı Başbakana Anayasa fırlatmış, Başbakan alı al, moru mor toplantıyı terketmişti. Basın toplantıları arka arkaya yapıldı... Borsa düştü; Dolar rekor seviyede yükseldi; piyasalara korkunç bir panik hakim oldu... Finans piyasası allak bullak oldu. Topu atıp Fona devredilen bankalar, kapanan leasing, factoring şirketleri... Pek çok eğitimli insan işsiz kaldı... Esnaf direnişlerinde polisle esnaf toplulukları çatıştı... Başbakanlık önünde bir esnaf, yazar kasasını Başbakana doğru fırlatarak ekonomik durumu protesto etti... İşte bütün bunlar birkaç ayın içinde oldu…”

Cumhurbaşkanı Başbakan’a Anayasa kitapçığını fırlatmış, ekonomi tırlatmıştı:

Özet olarak, Borsa yüzde 14.6 düşmüş, repo faizleri yüzde 760'a fırlamış, 7.6 milyar dolarlık döviz çıkışı olmuş, 510 bin kişi daha işsiz kalmıştı. 

***

Riçırd, bu olayda, öncekilerde, sonrakilerde hep etkilenmiş, sallanmış; ama yıkılmamıştı.

Yeniden güzel günleri hatırladı.

“Hey gidi günler, hey… Nereden nereye. O şaşalı günlerin arkasından bunlar da olacakmış demek ki…” diye mırıldandı.

Daha da gerilere gitti.

O kadar gerilere gitti ki; bütün çocukluk, gençlik anıları hızlandırılmış bir filim şeridi gibi belleğinde canlandı.

Annesi Leyla Hanım, kendisini Liz Taylor’a benzetir; herkesin “Liz” diye çağırmasından hoşlanırdı. Gerçekten de Elizabeth Taylor’unki gibi hülyalı bakan menekşe rengi çok güzel gözleri vardı. Liz Taylor’un oynadığı “Kim Korkar Hain Kurttan?” filmini seyrettikten sonra filmin esas oğlanı Richard Burton’a o da aşık olmuş; bu hayranlığını da hiç gizlemek ihtiyacını duymamıştı. Oğlu dünyaya geldikten sonra zavallı kocasının bütün karşı çıkmalarına rağmen, adını Richard” koyacağım diye tutturmuştu. Kocası çok itiraz edince de “Adını Richard koymama karşı çıkıyorsun, bari göbek adı Richard olsun,” dedi ve hülyalı bakan menekşe rengi gözlerinin hatırına, kendisini kıramayan Nüfus Müdürünün de yardımıyla göbek adını Richard olarak tescil ettirdi, ama Nüfus memuru duyduğu gibi yazınca çocuğun ismi Riçırd Raşit Rakipsiz olmuştu.

İleri yaşlarında Galatasaraylı olunca da isminin baş harfleri hoş bir uygunluk sağladı:

Re-re-re, ra-ra-ra...

Öğrencilik hayatı çok başarılı geçmemişti. Üniversiteyi dokuz senede bitirmişti. Ama onda ticari bir deha vardı; okulda iken yıllıkların hazırlanmasında, okul çaylarında kazandığı para ticari hayattaki geleceğinin ne kadar parlak olacağını gösteriyordu.

Bir han odasında iki dikiş makinesiyle başlayan konfeksiyonculuk macerası kocaman entegre bir tekstil fabrikası kurmasıyla noktalanmıştı.

Ama para, herkes gibi Riçırd’ı da değiştirmişti. Bütün Türk erkeklerinin zengin olunca ilk iş olarak arabalarını ve karılarını değiştirmeleri kuralını doğrularcasına, arabasından sonra karısının hem yaş, hem de kilo olarak yarısı kadar olan sekreteriyle fırtınalı bir aşk sonrasında evlenmişti.

Buraya kadar her şey onun açısından iyi ve yolundaydı.

Ancak her şey umduğu gibi iyi gitmemişti. 94 Krizi ile başlayan 99 ve 2001 krizi ile derinleşen ekonominin dibe vuruş serüvenin getirdiği sıkıntı Güneydoğu Asya, özellikle de Çin mallarının çökertici rekabetiyle pekişince tekstil sektöründeki pek çok sanayici gibi Riçırd da iflasın eşiğine gelmişti.

Biraz okumuş yalamışlardan olduğu için krizlerin kapitalizmin doğasında olduğunu, kadersiz ülkesinin de krizlerden hiçbir zaman yakasını kurtaramadığını biliyordu, ama bilmek bu beladan sıyrılması için yeterli değildi.

Güzel ve parlak günler yerini alacaklıların kapısını aşındırdığı, hatta tehdit ettiği, icra takiplerinin, hacizlerin eksik olmadığı ve hatta aile ilişkilerinin bozulduğu, sıkıntıların yaşandığı kabus dolu günlere bırakmıştı.

Bütün bu sürecin sonunda çok bunalmıştı. Keşke yer yarılsa da yerin dibine girip kayboluverseydi.

Hele hele genç ve güzel ikinci karısı halden hiç anlamıyordu. Giyiminden kuşamından, kuaför parasından, solaryumundan, gezmesinden tozmasından fedakarlık etmeye hiç niyeti yoktu.

Kendisi gibi, çok seneler önce işleri bozulunca çareyi Boğaz Köprüsü’nden atlayıp intihar etmekte bulan Sabri Dino’yu örnek gösterince karısı isterik bir sesle “Sen de geber!”diye bağırmıştı.

Sabri Dino, ne kadar onurlu bir adamdı. Futbolu bıraktıktan sonra iş hayatına atılmıştı. İmal ettiği gömlekler belki de dünyanın en güzel gömlekleriydi. Futbolculuğu zamanında Mithatpaşa Stadyumu’nda az maçını izlememişti. Beşiktaşın ve Milli Takımın efsanevi kalecisiydi.

Futbolculuğunda defansın en son adamı olup gol yememeyi amaç edinen Sabri Dino, iş yaşamında bunun tam tersini yapmayı denemiş, ofansif bir felsefeyle, çok hızlı adımlarla yatırımlara girişmiş, ancak gol atmayı hedeflerken gol yemişti.

Hatası, kabahati var mıydı bilmiyordu, ama kendisinin içinde bulunduğu durumla çok benzeşen bir hikayesi vardı.

Ara ara çok karamsarlaştığında onun gibi canına kıymayı çok düşünmüştü.

***

Eliyle çekmecenin içinde o soğuk demiri aradı.

Eline alıp, uzun uzun düşündü. Tabancanın emniyetini açıp, mekanizmasını çekti, horozunu kaldırdı.

Yüzünde umutsuz bir ifade vardı. Tabancayı şakağına dayadı,… tetiği çekti: “Çıtt” diye bir ses duyuldu. Riçırd tetiği çekince horoz düşmüştü; ancak silah boş olduğu için patlamamıştı.

Riçırd, tabancanın şarjörünü çıkarıp, dalgın gözlerle boş şarjöre baktı.

Bu arada cep telefonu ısrarla çaldı.

Telefonunun melodisi “cenaze marşı”nı andırıyordu. Açmak istemiyordu.

Kim olursa olsun açmak istemiyordu.

Hem kiminle, ne konuşacaktı ki?

Ancak telefon hattının karşısındaki kararlı gözüküyordu. Israrla çalıyordu. İki defa çalmış, kapanmış, bir defa daha çalıyordu. Kulaklarını kapattı.

Telefonun sesi sinirini bozuyordu…

Kulaklarını açtığında telefonun yine çaldığını duydu: Dördüncü defa çalıyordu.

İsteksizce telefonu açtı.

“Alooo?”

“Alo, Riçırd benim oğlum, Necmi.”

“Necmi mi?.. Hangi Necmi?”

“Benim oğlum, Tırtıl Necmi. N’aber iyi misin?”

“Haaa, Tırtıl sen misin? İyiyim dersem inanır mısın?”                                                              

“Ne o, sesin kötü geliyor; hasta falan mısın?”

“Yok be abi, hasta falan değilim, ama iyi de değilim.”

"Hayrola?!”

“Battım Tırtıl.”

“…”

“Bitti o eski parlak güzel günler. Bitti. Alacaklılar, icra memurları hepsi kapımda. Nefes alamıyorum. Bittim, geberdim.”

“Üzme ulan canını, düzelir her şey.”

“Yok abi, işler öyle değil. Keşke yer yarılsa da yerin dibine girip kayboluversem.”

“Düzeliiiir. Sıkma canını.”

“Sabri Dino’yu hatırlıyor musun?”

“Hatırlamaz olur muyum oğlum? Çocukluğumun kahramanı”

“Sabri Dino, ne kadar onurlu bir adamdı di mi?. Hatırlıyor  musun, futbolu bıraktıktan sonra iş hayatına atılmıştı.”

“…”

“Futbolculuğunda defansın son adamıydı; ama iş hayatında ofansı denedi; gol atayım derken gol yedi. Çok hızlı yatırımlar yapıp sonra batmıştı, İşleri bozulunca dayanamayıp Köprüden atlayıp intihar etmişti. Hatası, kabahati var mıydı bilmiyorum, ama benim içinde bulunduğum durumla çok benzeşen bir hikayesi var. Ara ara karamsarlaştığımda ben de onun gibi canıma kıymayı düşünüyorum.”

“Saçmalama oğlum! Manyak mısın, nesin!?”

“…”

“Her şeyin iyiye gidecek sıkma canını. Haa seni niye aradım, bu akşam bizim eski arkadaşlarla birlikte yemek yiycez, sen de gel, rahatlarsın.”

“Yok be oğlum, hiç sırası değil, halim yok.”

“Gel oğlum, iyi gelir.”

“Valla iyi olurdu. Benim de belki öyle bir şeye ihtiyacım var. Söz vermeyeyim, ama gelmeye çalışırım. Arabamı da haczettiler; arabam da yok artık. Taksiye atlar gelirim.”

“Dert etme ben seni alırım.”

Gerçekten hiç keyfi yoktu. Ne kadar olmaz dediyse de Tırtıl’ın ısrarlarına dayanamayıp gitse miydi ki?

Kırmak da doğru olmazdı onu. Ne de olsa eski, hakikatli bir arkadaşıydı; bu zor zamanında telefonda bile olsa hal hatır sorup, destek olmuş, sesiyle kucaklamıştı onu.

***

Tırtıl Necmi Riçırd’ın kaytaracağını bildiği için arabasıyla onu almak için kapıya kadar gelmişti.

Bütün itirazlarına, direnmesine aldırmadan, ite kaka Riçırdı’ı arabaya bindirdi.

“Oğlum niye üzülüyorsun, zaten sen zengin olacak adam değildin ki. Başa döndün, hepsi bu... Senin öğrenciliğin de hikayeydi. Nerdeyse rekor kıracaktın, dokuz senede bitirdin okulu.” 

“Dalga geçme Tırtıl, benim gözümde zenginlik, para falan yok artık; şu borçlarımı alnımın akıyla ödeyip bir sıyrılabilsem, tek istediğim o. Bi de şu çalışanların haklarını ödeyebilsem. Aldıkları ücretin dışında bir gelirleri yok garibanların.”

“Şaka yaptım kızma yaaa… Ama gerçekten ciddi bir başarıydı seninki. senin istikbalinin parlak olduğu okul çaylarından kazandığın paradan, okul yıllıklarını hazırlarken bize attığın kazıktan belliydi.”

***

İstanbul trafiğinin o akşam yine maşallahı vardı. Dur kalk, dur kalk…  Birbuçuk saatlik bir serüvenden sonra okul arkadaşlarıyla buluşacakları restorana ulaştılar.

Kapıdan içeri girince eski arkadaşları sevinç çığlıkları atarak ayağa kalkıp, paltosunu çıkarmasına bile fırsat vermeden sarılıp öpmeye başladılar.

Arkadaşları isminin baş harflerini ve tuttuğu takımı ifade eden sloganı bağırarak  ortalığı inlettiler:

Re-re-re, ra-ra-ra, Gassaray Gassaray Cim Bom Bom.

Tırtıl Necmi :

“Bir baba hindi, hey Allah,

Riçırd’a da bindi, hey allah! “                                                               

Riçırd, Tırtıl’a bakıp zorla gülümsedi. Bakışında “Yine hınzırlığın üzerinde, ama beni bu dost ortama getirdiğin için teşekkür ederim” ifadesi vardı.

Dostların arasında olmak hoş bir duyguydu.

İçkinin verdiği rahatlıkla bağırış çağırış eğlendiler.

Biraz rahatlamıştı. Ama Riçırd, hala o günün sıkıntısını üzerinden atamamıştı; durgundu.

Yanında oturan arkadaşı gürültüden duyulmayan sözlerini bir kere de bağırarak tekrarlayarak:

“Abi, okulda kurduğumuz orkestra nasıldı ama. Sen de iyi davul çalardın valla,” dedi.

“Hakkaten hoş günlerdi.”

Arkadaşı Riçırd’ın sırtını sıvazladı.

“Baba, bize bi davul solo çekersin artık.”

“Yok be abi, kaç senedir elimi bagete magete sürdüğüm yok. Nasıl çalim!?”

“Çalarsın be abi, hadi nazlanma.”

Riçırd önce nazlandı, sonra orkestra aletlerinin bulunduğu platforma doğru yürüdü davulun başına geçti.

Orkestranın gitaristi ve piyanistle göz göze geldiler.

Riçırd:

“Biraz eskilerden çalalım,” dedi.

Piyanist, en sevdiği şarklardan birinin ilk notalarını çaldığında başını ondan yana çevirip onaylarcasına göz kırpıp, gülümsedi.

Şarkının melodisi, restoranın içinde havada bir iki takla atıp herkesin yüreğinden içeri girmişti bile.

Bir iki ısınmadan sonra ritmini giderek hızlandırdı.

Arkadaşları yaptığı her şık hareketinin arkasından alkışlamaya başladı.

İyice havaya girdi.

Bagetlerle davula her vuruşunda yaşadığı olayın sorumlularından hesap soruyordu sanki.

Bu düşüncelerle temposunu arttırdı.

Bagetleri havada salladıktan sonra bütün gücüyle davulun ortasına indirdi.

“Bu salak banka müdürünün kafasına insin!”

Devam ediyordu.

“Bu krizlerden nemalanan finans çevrelerinin başına…”

Çılgınca alkışlar arasında bagetlerle son ve en sert vuruşunu yaptı.

“Bu da ülke ekonomisinin bu hale gelmesinde payı olan herkesin başına…”

Sonunda davul da dayanamadı; patlayıp, yırtıldı.

Kendisi de dahil herkes şaşa kalmıştı.

Davul en sonunda patlamıştı!

***

Dışarı çıktıklarında neredeyse sabah oluyordu.

Yemek sonrası yine Tırtıl Necmi’yle birlikte çıktılar.

Tırtıl Necmi ayakta duramayacak kadar  sarhoş olmuştu. Direksiyona Riçırd geçti. 

Haliç Köprüsü’nün üzerinde arabayı durdurdu. Tırtıl Necmi, yanındaki koltukta sızmış uyuyordu.

Dışarı çıkıp, kaldırımda yürüdü. Köprünün parmaklıklarına dayandı.

Tırtıl Necmi, sarhoş haliyle gözlerini araladığında hayal meyal Riçırd’ı parmaklıklara dayanmış olarak gördü. Herif, Köprüden atlayıp intihar edecek diye düşündü.

“Hoopp oğlum n’apıyosun?”

Riçırd, duymazlıktan geldi.

Tırtıl Necmi, yalpalayarak arabadan çıktı, Riçırd’a doğru yöneldi; ancak yanına ulaşamadan onun parmaklıklardan aşağı sarkmış aşağıya kusmakta olduğunu gördü.

Riçırd, iyice rahatladıktan sonra yine yalpalayarak, yere yuvarlanan Necmi’yi de kolundan sürükleyerek arabaya döndü.

Tırtıl Necmi daha koltuğa oturur oturmaz yine sızdı.

Yazdan kalma hoş bir hava vardı. İstanbul, sabaha uyanıyordu. Yavaş yavaş bütün evlerin ışıkları yanmaya başlamıştı.

“Birileri yeni bir güne uyanıyor,” diye mırıldandı.

Peki ya kendisi?

Ne yapsam diye düşündü. Tırtıl’ı bıraktıktan sonra eve mi, yoksa işe mi gitse daha iyi olurdu?

Sekreteri “Yarın görüşürüz, sabah erken gelirim,” demişti.

Gelir miydi acaba?

M. HAKKI YAZICI
GERCEKEDEBİYAT.COM