Referandum / Azad karadereli

Referandum / Azad karadereli

06 Mart 2019 - 753 kez okundu.


(Kuzey Azerbaycan'a bağımsızlık kazandıran Halk Cephesi'nin sıra neferlerine)


Bana bir harf öğretecek olanın 40 yıl kölesi olurum.
                                                                                                              (Hazreti Ali)



Hakikat hiçbir zaman kendi yerinde oturamadı. Meclise geç kalan birisi gibi, tüm yerlerin dolu olduğunu görüp, köşede falanda bulduğu bir yerde oturmak zorunda kaldı hep. O yüzden fazla sesi, soluğu çıkamadı.

Herkesin kendi yerinde değil de, bulduğu bir yerde oturması pek de olağandışı bir durum değil belki, ama öğretmenlerin durumu hiç öyle değil...                          

İnsanoğlunu mağaradan öğretmen ve okullar kurtardı.

Burası Doğu, koskoca Doğu. Burda kimi şeyler değişse bile, binlerce yıldır belli birkaç önemli tabu vardır ki, onlar hep değişmez olarak kalmıştır. Bunlardan birincisi öğretmene, üstada duyulan saygıda kusur etmemektir. Bir ozanımız şöyle demiş: “Bir şakirt ki, üstadına kem baksın, Onun gözlerine ak damar, damar*...”

Ben de böylesi acı bir deneyime sahip birisiyim. Gözüme aklar dolmasa bile, yüreğime tarifi mümkünsüz bir acı oturmuş. Yanık izi insanın vücudunda nasıl kalır, bilir misiniz? Aynen, öyle işte!... Derisi alaca, tüy bitmeyen acayip bir yer gibi...

Yıl 1991. O zaman ben okul müdürü olarak görev yapıyordum...

Bir sabah üçüncü sınıfta öğrenim gören küçük kızımla beraber okula doğru yürüyordum. Ansızın kızım semaya bakarak bağırdı:

“Baba, bak, ayla gün buluşmuşlar!..”

Kızımın baktığı yöne doğru baktığımda yerimde adeta donakaldım: Doğuda Kaletaşı taraftan güneş daha yeni yükseliyordu, batıdaki Yarımyaylak taraftaysa büyükçe tandır ekmeği misali ay belirmişti. İnanılacak bir durum değildi! Adeta bunu korkunç bir durum olarak yorumlayan ninemin söylediklerini anımsadım: “Vay o günden, karıyla koca atışsınlar, kötü birisiyle helal adam tartışsın, ustadla öğrenci arasında kavga yaşanmış olsa, Ayla Güneş buluşmuş olsa... Güneş tutulması yaşanır o zaman...”

Güneş tutulması yaşanmamıştı, fakat...

Ülke kargaşa içindeydi. SSCB`nin yerlebir olacağı gün gibi aydın olmuşsa bile bunu istemeyenler az değildi. Adamlar korkuyorlardı, SSCB`nin yerlebir olmasından sonra nasıl olacak, bizi kimler yönetecek, herhangi bir karışıklık yaşanıp yaşanmayacağı da belli değildi. Bu kargaşa ortamında güçlü güçsüz kavgası yaşanırsa, peki? Ya, para değer kaybederse, insanlar napacaklar? Azerbaycan bağımsız olunca bağımsızlığını sürdürebilecek mi?..

Sorular fazlaydı, ama hiçkimse doğru düzgün bir yanıt dahi vermiyordu. Halk Cephesi`nin üyeleri sadece romantik görüşlerini sergiliyor, Tevfik Fikret`ten, Halil Rıza`dan* şiirler söylüyor, şaşahalı nutuklar atıyorlardı. Ben pek te canı gönülden olmasa da  katılmak zorunda olduğum bu hareketin liderleriyle, ulaşabildiklerimle kimi zaman tartışıyor, onları zor durumda bırakıyordum: Niçin sonrakı dönemle ilgili hiç konuşmuyorsunuz, neden Sovyetlerin dağılmasından sonraki dönemi anlatan makaleler yazmıyorsunuz, neden gidilecek yolumuzu açıklığa kavuşturmuyorsunuz? Zira, sizin beğenmediğiniz Lenin`in izlediği yola dikkat etmemiz yeterlidir. O “Nereden başlamalı?” isimli bir makale yazmamış mıydı? Peki, bizim yolumuz hangi yöne doğru ve nereden başlıyoruz?

Ne yazık ki, düşündüklerim gerçek oldu. Bir sene sonra cepheciler iktidara geldiler, ama iktidarlarını koruyamadılar. Belirttiğim nedenlerden dolayı kendilerinin "Ulusal Kahraman" diye niteledikleri yün tüccarı bir işeyaramaz albaya ve onu destekleyen kuvvetlere teslim oldular. Şimdi yüz tane bahane getirmiş olsalar bile, bu bir gerçek.

Bismarck`ın ünlü bir cümlesi vardı ya hani, Bir devrimi dahiler planlar, fanatikler gerçekleştirir, aşağılıklar meyvelerini yer!..

(Toplantıda bir spor öğretmeni durmadan çan çan ediyordu: “Lenin`den bin bir güçlükle kurtulmuştuk, şimdi de bu yazar bozuntusu yine bizim ona doğru yürümemizi sağlıyor...” O zavallı herhalde Otto Von Bismarck`ın ismini dahi duymamıştı.

İlkokul 3`e kadar eğitim görmüş bir cepheci seyidin elini öpmek için sırada bekleyen romantikayla ağzına kadar dolu bu insanlardan daha fazla birşey beklemek te akıl karı bir iş değildi zaten. O yüzden toplantıda benim değil de, şeceresi ta büyük Bey`e kadar ulaşan, yalan-gerçek, anlattıklarına bakılırsa, - Bey`in annesi bizim ilde bulunan Seyidler köyündenmiş,- o seyidin sözüne kulak veriyorlardı.)

Öte yandan Ermeniler de Karabağ`da gösteriler düzenliyor, ismini değiştirerek Artsak dedikleri Dağlık Karabağ`ı Azerbaycan`dan ayırmak için çaba harcıyorlardı. Şurası da bir gerçekti ki, Rusya da onların yanındaydı, Gorbaçov* destekliyordu. Böylesi bir durumda bağımsız Azerbaycan`ın geleceği tehlikedeydi...

Ama ben yıllarca süren köleliğin taraftarı değildim. Hareket arkadaşlarımla tartışsam bile, hep onları savunuyor, bağımsızlıktan yana olduğumu her adımda belirtiyordum özellikle. Hatta ötede beride hakkımda konuşulanları da duyuyordum ara sıra: “Yahu, bu hoca ne yapmak istiyor, vallahi anlamıyoruz! Kendisi okul müdürü, hanımı da öğretmen, bir hayli de maaş alıyorlar, peki ne diye bu berduş, uyuşturucu müptelası, mahpus hayatı yaşamış cephecileri savunuyor acaba?!”

Onların “berduş”, “uyuşturucu bağımlısı”, “mahpus hayatı yaşamış” sandıkları bu cepheciler, aslına bakılırsa temiz insanlardı. Her ne kadar eksikleri olmuş olsa bile, ülkenin bağımsızlığı yolunda canlarını bile feda etmeğe hazırlardı. (Evet onların içinde  “avare”, “uyuşturucu müptelası” da vardı, dahası “mahpus hayatı yaşamışlar” da. Ama bu çocuklar da cani-dilden katıldıkları harekete yardımda bulunmak için ısrar ediyorlardı. İşte Vahit te bu kabildendi. Onu iftira atarak tutuklamışlardı. Hapisten çıktıktan sonra uzun süre işsiz kalmıştı. Çok cesur cephecilerdendi kendisi. Daha sonra duydum, gece köyde ev ev dolaşmış meğerse. Köy halkını ikaz etmiş referanduma gelecek olursanız, gelecek olanların hepsinin kalpağını teker teker fırlatacağım yere... Bunu az sonra anlatacağım. Evet, bu Vahit`in bir ünlü “kalpak” öyküsü var ki, bu da bambaşka bir konu...    

Günün birinde Halk Cephesi`nin halk içindeki saygınlığını farkettikten sonra devlet te kendisine ait bir Halk Cephesi oluşturmak düşüncesine kapılmıştı. Herkesin Atbaş Ehliman diye bildiği birisini, o, Rostov`da demir yolları enstitüsünü bitirmiş olsa bile, bilgisiz, nadan adamın tekiydi, başkan yapmışlardı. Yeni cephenin stadyumda gerçekleşen toplantı gösterisinde işte bu Vahit Atbaş Ehliman`ın kafasındaki şapkasını yere, çamurun içine fırlatmış ve böylece devletin kurduğu yapay cepheyi de pisliğe bulaştırmıştı.)

Kısacası durumumuz pek te iyi değildi anlayacağınız. Geleceğimiz de aynen öyle.

SSCB gözgöresice gözümün önünde yerlebir oluyordu. Ve o yerlebir olan devleti korumak için çeşitli anlamsız uğraşlar başlamıştı bile. O uğraşlardan bir tanesi de “SSCB`de birliğin korunmasıyla ilgili referandumun gerçekleştirilmesi” düşüncesiydi ki, artık bu sadece düşünce olmaktan çıkmış, onu gerçekleştirmeğe koyulmuşlardı.

Ve bu referandum 17 mart 1991 tarihinde gerçekleşecekti.

Birgün öncesinden öğretmenlerle referandumla ilgili toplantı yaptım.  Referanduma katılmayacağımı ama elbette siz isterseniz katılabilirsiniz dedim. Bana kalırsa, siz de katılmayınız, bu referandumu boykot ediniz. Zaten SSCB`nin  dağılması, ortadan kalkması an meselesi. Biz geleceğe, bağımsız Azerbaycan`a odaklanmalıyız...

Tabii, büyük çoğunluk söylediklerimi onayladı, ama herkes değil. Hatta yıllarca köyümüzde ilkokul öğretmeni olarak çalışmış babam açıkça itiraz ederek kendisinin SSCB`nin dağılmasına karşı olduğunu ve referanduma katılacağını belirtti...

Referandumun bana sadece bir faydası dokundu: o gün çalışma günü olarak sayılmadığı için ders yoktu ve ben evdeydim. Evde bazı işlerim vardı, onarımlar falan. Usta da hazırdı. Daha yeni çalışmağa başlamıştık ki, misafirimin olduğunu söylediler. Avluya çıktım. Komşu köyün öğretmenlerinden Hamza öğretmen tanımadığım birisiyle duvarın dibinde beni bekliyorlardı. Az sonra öteki misafiri de tanıdım: Kimya birliğinin müdürü Askerov'du.

Hal hatırdan sonra onları eve davet ettim. Hamza öğretmen gülerek şöyle dedi:

“Ay Allah senin iyiliğini  versin... Misafirlik zamanı mı şimdi? Bizi zor duruma sokmuşsun! Gel, gel bin arabaya hadi, bizi bekliyorlar...”

Şaşırdım kaldım:

“Ne zor durumu, hocam?! Allah korusun... Sizi çok sevdiğimi siz de gayet iyi biliyorsunuz...”

Hamza öğretmen benim ortaokuldaki Rusça öğretmenimdi. Öğretmenlikten öte aynı zamanda o, gerçek bir insandı. Herkesin önünde vakarla dolaşır, alnıaçıklığını korur, hiçkimsenin kendisini küçük düşürmesine asla ve asla izin vermezdi. Özellikle makam sahiplerinin. Hep şık giyinir, kravat takar, saçını birşeylerle parlatır, pahalı parfümler sürerdi. Diğer öğretmenlerimiz göbek çıkararak şişmanlamış, fakat bu adam hala eski zayıf halini korumasını bilmişti. Yani onun içi gibi dışı da güzeldi. Kısacası, bu adam okuldaki genç delikanlıların örnek aldığı kişiydi..

Öğrencilerini seviyordu. Bana bağlılığı daha farklıydı, derslerim pekiyiydi, artı bir de Hamza öğretmenim gibi düzenliydi. Kendimi artık toplumun bir biryi olarak görüyordum, bu da üçüncü bir özellikti onu bana bağlayan.

Hamza öğretmen aynı zamanda rehber öğretmenimizdi...

...Sınıftan arkdaşımız Güneş`e tutulmuştum. (Hani, Güneş te öyle böyle bir Güneş değildi! Göğsünden iki gizemli ateş fırlayarak sabah sabah doğan güneş misali gözlerimizi mayıştırıyordu. Öğretmenlerin ve öğrencilerin herkesin gözü üzerindeydi. Fakat benimkisi bambaşkaydı, bir tutkuydu. Kızı öyle seviyordum ki... Hakkını vermem lazım, o da beni çok seviyordu... Daha sonra anladım, meğerse ona matematikten yardım etmem için yaptığı bir hileymiş.) Ama bunu ona bir türlü anlatamıyordum. Günün birinde bıktım ve kalkıp kıza bir mektup yazıverdım. Hemen hemen bu sözler: “Güneş, gökteki güneş te güneş olduğunu zannediyor. Oysa anlamıyor ki, senin yanında Ay dahi değil. Ay ışığını Güneş`ten aldığı gibi, gökteki güneş te nurunu senden alıyor. Ben bile ışığı, bilgiyi, zekayı senden alıyorum. Sensiz ben bir hiçim. Seni ömrüm boyunca hep seveceğim.”

Mektubu Güneş`e verdiğimde kız kıyameti kopardı, herkesin ortasında küfürler savurmağa başladı bana. Gürültüyü duyan fizik öğretmenimiz durumu anladığında beni direk müdürün odasına götürdü. Ve öğretmenler üşüştüler üzerime, durmadan vuruyorlardı. İşte tam da o sırada Hamza öğretmen içeriye girdi ve beni onların elinden kurtararak bağırdı:

“Noluyoruz? Siz sanki çocuk olmadınız mi?! Yazmışsa yazmış...”

Demin aslanlar gibi üzerime saldıran öğretmenler de, müdür de iyice tırstılar. Müdür bana çemkirerek:

“Git te, uslu uslu derslerine çalış! Beni çileden çıkarma! Çağırırım anne babanı okula, görürsün o zaman gününü!”

(O zaman sekizinci sınıftaydık. O olaydan sonra Güneş okula bile gelmedi. Duyduk ki, nişanlamışlar kızı. Yılsonundaysa evlendi ve  benim mektup konusu da böylece unutulmuş oldu.)

Okulumuz sekiz yıllıktı. Okulu bitirmemize yakın bana teşekkür belgesi verilmesi olayı gündeme geldi. Yani  bunca yıl hep taktir aldığım için, mezuniyet öncesi sınavlardan da güzel puanlar alırsam, teşekkür belgesi alabilecektim. Bu da şu demekti: dilediğim yüksekokulu sınavsız kazanacaktım. Ama ben kasabadaki liseye gitmek istiyordum. Yani, teşekkür belgesi filan umrumda bile değildi. O yüzden müdür de teşekkür belgesini Nazlı`ya vereceğini söylemişti.

Nazlı`nın dersleri iyiydi, insafla konuşmak gerekirse. Bu esmer kızın elinde hep kitap görürdüm. Ama benim kadar başrılı değildi tabii ki. O yüzden teşekkür belgesinin bana verilmesi gerektiğine inanan öğretmenler okulu bayağı karıştırmışlardı. Öğretmenlerin bir kısmı benim yüksekokula gidip gitmememin hiçbir öneminin olmadığını, teşekkür belgesinin bana verilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Bu gurubun lideri de Hamza öğretmenden başkası değildi. Müdürümuzun başını çektiği diğer bir gurupsa ısrarla benim yüksekokula gitmemem durumunda belgenin Nazlı`ya verilmesinin üzerinde duruyorlardı. Nazlı`ya verecekleri belge için kızın babası bir koç keseceğini söylemişti, bu koçu götürüp gideceklerdi Kinav çeşmesine, kebap yapıp votkayla beraber afiyetle yiyeceklerdi. (Nazlı`nın babası il merkezinde bir birimin başındaydı ve anlatıyorlardı ki kızının işi için müdürümüze bir de rüşvet verecekmiş.)

Böylece, öğretim yılı son buldu ve Hamza öğretmenle diğerleri Nazlı`ya sınavda bir “4” yazıverdiler  ve kız teşekkür belgesi alamadı. O kenarları süslü kağıdıysa ben almak zorunda kaldım. Daha düner kadar evraklarımın arasında duruyordu...

Hamza öğretmen böyle adamdı. Ama şimdi kalkmış...

“...-Üçüncü sekreter, il gazetesinin genel yayın yönetmeni gelmiş oturmuşlar seçim mıntıkasında, seni bekliyorlar... İlin en önemli aydınlarındansın, iyi bir kalemin var, okulumuz köy okulumuz olsa bile, yaptıklarıyla her zaman ileride olmuştur... Sen seçime katılacaksın, katılmak zorundasın...” – Sanki konuştukça boyu posu eğilmekteydi. Onun bu söylediklerini kendi iradesiyle söylemediğinin farkındaydım. Altmıştan fazla yaşı olan bu adamın içine sanki başka birisi kaçmıştı.

Ben de hayretten küçük dilimi yutacak gibi olmuştum. Bu adam benim kendim için örnek diye nitelendirdiğim birisiydi. Okul yıllarında ışığı, gözle gözükmeyecek gücü ondan almıştım. Daha sonraki yıllarda zora düştüğümde onun bu durumda ne yapacağını düşünmüş, ona göre karar vermişim. Şimdi ben napayım, bu adama nasıl yanıt vereyim ki, onun kalbine dokunmasın...

“Hamza müellim*, sizi ne kadar çok sevdiğimi biliyorsunuz... Daha öğrencinizken bize yenilmemesini, mücadele etmesini sizden öğrenmişim... Hatırlar mısınız, bir çocukça hareketim yüzünden tüm öğretmenler beni dövdüğünde ellerinden almıştınız? Dahası teşekkür belgesi konusu... Böylesi durumlar sizi bizim gözümüzde göklere çıkarmıştı.”

Kimya birliğinin genel müdürü Hamza öğretmenin zor durumda kaldığını anlamıştı galiba, o yüzden kendisi konuşmak istedi benimle:

“Biz size SSCB`nin kalması için oy verin demiyoruz ki... Sadece, katılınız o kadar...”

Onun bu sözlerini tepkiyle karşıladım:

“Biliyorsunuz, Askerov, burası benim avlum, benim evim. O yüzden sizinle böyle sakin konuşuyorum. Lütfen, bizim işimize siz karışmayınız!...”

İnsaf var, adam gidip arabaya bindi. Ben öğretmenimle konuşmağa başladım:

“Hamza müellim...”

Adamın yüzünde bulunan ışık an geçtikçe kayboluyor, mosmor olmuş yüzüyle bu adam çok farklı birisine dönüşüyordu.

“Biliyorsun... Seni kendi öz oğlum gibi kimi sevdiğimi... Benim oğlum da yok... bunu da bilirsin... Ben de hep sana güvendim... kendi kendime hep şunu söyledim: senin de zor anlarında yanında olacak birisi var... Şimdi sen benim dediklerimi onaylamıyorsun...”

Adam az daha ağlayacaktı.

“Olmaz. Gelemem. Ben ve benim ait olduğum hareketin üyeleri bu referandumu kabul etmiyoruz... Oy kullanmayacağız... boykot ediyoruz...” – Çok resmi konuştuğumun farkındaydım. Ama başka türlü konuşamazdım, bunu da biliyordum.

Hamza öğretmen karşımda eğildi, bulut misali dolarak şunları söyledi:

“Ben sana ettiğim iyiliklerin karşılığını istemiyorum.  Ama... Ben...” - devamını getiremedi...

Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Kendimi hayatta borçlu bildiğim 2-3 kişiden birisi şimdi beni karşı koyamayacağım bir sınava tabi tutuyor, yapacağı çirkin işlere beni de ortak etmek istiyordu. Eski geleneklere uygun yaklaşacak olursak, ben bu adamın isteklerine kayıtsız şartsız uymak zorundaydım. Fakat eski geleneklere göre! Bizim mücadelemiz zaten o “eskiler” değil mi?

“Hamza müellim, bininiz sırtıma, sizi nereye kadar derseniz oraya kadar taşıyayım, evimi isteyin, vereyim, ama lütfen düşüncelerime, bakışlarıma dokunmayınız... Rica ediyorum, gidiniz...”

Koskoca adam tiril tiril titriyordu. Düşmemek için yakama sarıldı, yaşlar dolanan gözlerini çevirip ağlamaklı bir ses tonuyla:

“O zaman tükür benim suratıma...”

“Hamza müellim...” – Ben kendimi kaybettim. Ne söyleyeceğimi bilemedim.

“Tükür, ne duruyorsun?! Duymadın mı, tükürürsen, yaram iyileşir demişler? Yüzüme tükür, ama bana “hayır” - deme...”

Öfkeyle onun elini yakamdan çektim. Ve işte oan adam bir bez topası misalı yuvarlanıp ayağımın dibine düşüverdi. İlk önce hiş birşey anlamadım. Ayaklarıma kapanıp yalvarıp yakarmak istediğini zannettim ilkbaşlarda. O yüzden hemen onu kaldırmak amacıyla eğildim. Ama baktım ki, alnı avlumuzdaki siyah taşa çarpmış, kan kaplamış alnını. Kendisiyse baygın yerde yatıyor. Onu kucağıma alarak Askerov`un arabasına doğru götürdüm koşaradım.

Askerov adamı bu durumda görünce kapıyı açmadan şöföre arabayı çalıştırmasını söyledi ve araba hareket ederken camları aşağıya indirerek bağırdı:

“Ben seçimde görevliyim, hocam! Seçim politikasını bozamam. Öğretmeni nasıl krize soktuysan, aynen öyle hastaneye götürüver!”

İyi ki, amcamın GAZ 53 marka kamyonu evin bahçesindeydi. (Üzerinden yıllar geçse bile, içimde bir kuşku bulunmaktadır: acaba bu “iyi ki” Askerov`un, Hamza öğretmenin ve amcamın beraber düşündükleri bir hileymiş belki de. Zira amcam da babam gibi SSCB`nin korunmasını istiyordu.) Hamza öğretmeni kamyona kaldırdım, kendim de yanında oturuverdim. Sarıldım ona. Mirza Haşim mezarlığını geçince adam  gözlerini açdı ve çok zayıf bir sesle sordu:

“Nerdeyim ben? Askerov nerde? Beni nereye götürüyorsun?”

Kalpağını kafasından çıkarıp alnında birikmiş teri mendilimle silerken adeta yakarıyordum ona:

“Hamza müellim, bayılmıştınız... Mincivan hastanesine götürüyoruz sizi...”

Adam elini elimden çekerek amcaya baktı:

“Durdur arabayı. – Sonra bana döndü: - Peki, Asgerov nerde?”

“O, sizi bu durumda bırakıp gitti sandığın başına...”

Kişinin gözleri doldu. Amcama:

“Ben oy sandık başkanıyım... – dedi -  Anahtar falan hepsi kasada. Ben söz verdim onları koruyacağıma dair...Geri gidiyoruz...”

Çok yakardım, ama, bir işe yaramadı.

 

   ***

 

Oy sandığının bulunduğu mıntıkaya ulaştığımda 3-cü sekreter az daha bana sarılarak öpecekti:

“Helal olsun, öğretmenim! Geleceğinizi biliyordum.”

Tam da, ne gelmesi, ben Hamza öğretmeni getirdim, adam hasta demek istedim, fakat artık kimse beni umursamıyordu bile...

Hamza öğretmen beni sekreterin yanında bırakıp birşeyi yokmuş gibi oy sandığının bulunduğu binaya doğru yürüdü. İki dakika sonra o tarafta bir yaygara koptu ki, sormayın gitsin. Bir de baktım ki, bir siyah şapka göğe fırladı. Sert mart rüzgarı şapkayı bir hayli sağa sola fırlattı, getirip tam da herkesin oy kullandığı binanın arkasında bulunan tuvaletin önüne bıraktı. Kahkaha ve öfkeli gülüşmeler tüm köyü kapladı.

Binanın merdivenlerinde durup açık kafasını elleriyle sıvazlayan Hamza öğretmen güleceğini, ya da ağlayacağını tam olarak kestiremiyordu. Ben adama baktıkça birşeyler yapmak zorunda olduğumu anladım.

Tuvaletin karşısında sarı toprağın içine düşerek kirlenmiş şapkayı alıp elimle silktim, tozunu temizledikten sonra götürüp Hamza öğretmenin kafasına koydum. Adam derinden soluklanarak ellerini havada oynatarak durmadan söyleniyordu: “Daha bu yengiyle de iktidara gelmek istiyorlar...” (Hemencecik arasında bu “yenginen” sözünü nerden bulup söylediğine şaşırmadım. Adam yana yakıla ağıt yakmak gibi birşeydi. “Yengiyle”, yeni bu yetenekle, bu özellikle...)

Biraz ötedeyse dava arkadaşlarım beni öfkeyle seyrediyorlardı. Vahidse bana bakarak kıs kıs gülüyordu.

 ***

Üzerinden çok seneler geçmişti. Hamza öğretmen iyice ihtiyarlamıştı. Benim de artık saçlarım kırlaşmağa başlamıştı. Bir akrabamızın düğününde karşılaştık. Gürültüden uzaklaşmak için çıkıp holde oturduk. Öteden beriden konuştuk. Laf dönüp dolaşıp o vahim referandumun üzerine çıktı. Adamın gözlerinin feri sönmüştü resmen, takma dişlerinin ağazından düşeceğinden kaygılanarak eliyle çenesini tuttu, başını öne eğerek şunları söyledi:

“Allah insanların rezil olmasına neden olanları rezil etsin, inşaaallah... Sen de hiç sormuyorsun, ya Hamza müellim, hep doğruluktan, dürüstlükten bahseden Hamza müellim sana öyle ansızın nolmuştu ta, kalkıp artı bir de bir rüşvetci  müdürle beraber  benim karşıma dikildin...”

Hiç sesimi de çıkarmadım. İhtiyar adam ağzının kenarlarına toplanmış köpükleri selpakla temizleyip acı acı güldü:

“Komşu  Sofulu köyünde bir kolu olmayan öğretmen vardı, çok yaşlıydı o sıralar, belki de görmemiştin... Hatırlar mısın, bilmem?!”

“Edebiyat müellimi değil miydi?  Nasır müellim? Evet, görmüştüm... Babamla beraber il merkezinde görüşmüştük kendisiyle. Hatta bizi binbir güçlükle yemek te ısmarlamıştı Dağüstü parka götürüp. Benimle beraber şiir de söyledi. Seninle gurur duyuyorum dedi bana. Makalelerini okuyorum gazetelerde...  Sonra tek koluyla bana sarıldı. Ansızın yusyuvarlak birşeyin sırtıma dokunduğunu farkedince tüylerim diken diken oldu, adamın dirsekten kesilmiş kolunun topalı sırtıma dokunuvermişti.”

“Evet, işte o adam benim müellimim olmuştu zamanında. Bir kolunu kaybetmiş olsa mertliğinden, gururundan hiç birşey kaybetmemişti. Toplantılarda bağırarak konuşur, lafını hiç esirgemez, il parti sekreterlerden dahi çekinmez, herdaim gerçekleri haykırırdı. Bende gördüğün çoğu özellikleri o, bana kazandırmıştı... Baba gibiydi benim için o... Hayatta ne kazandıysam, ona borçluyum... Ama...”

İhtiyar öteye beriye bakınarak misafirlere içki dağıtan garsonlardan birisini çağırıverdi:

“Bize yüzer gram votka, bir de meyva getir...”

Garson gittikten sonra sigarasını ağızlığına takarken “sen cigara içmiyon, de mi?” diye sordu, peşinden de çakmağını çekip sigarasını yaktı.  Duman yüzünden mi, yoksa heyecandan mı bilinmez, yaşarmış gözlerini deminden bu yana elinde tuttuğu selpakla silip bir “offf” çekti.

Delikanlı o an siparışleri getirdi. Biz kadehlerimizi hafifçe dokundurarak içtik. Bir dilim ananas götürdük ağzımıza peşinden. O, galiba azacık kendisini toparlamıştı. Tebessüm ederek konuşmasını sürdürdü:

“Referandumdan bir hafta önce Nasır müallim ildeki yerel gazetenin yayın yönetmeniyle beraber evime geldi. Hindi kestim, kebap pişirdim. Daha yeni sofraya oturmuştuk ki Nasır hoca konuyu açtı:

“Hamza, seni ne kadar çok sevdiğimi bilirsin, kendi öz evladım kadar seviyorum seni. Bu adam bu ilde çok saygın birisidir. Gazetenin genel yayın yönetmenidir. Benim savaş anılarım, yiğitliklerim, öğretmenliğimle ilgili bir güzel makale de yazmıştı hatta. Aynı zamanda sizin köyde referanduma görevli olarak atanmış. Duydum ki, seçim başkanı Bilman öğretmen başkan olmak istemiyormuş. Senden rica ediyorum, ona yardımn et. Eşraftan olan insanlarla konuşun, bu olayı geçiştiriniz, olsun bitsin...”

(Bu Bilman müellim bizim fizik öğretmenimizdi. Siz galiba onu tanıyorsunuz. Müdürümüzün kızıyla evlenmişti. O yüzden haklı haksız çoluk çocuk, ebeveyn, öğretmen demiyor, herkese karşı böbürleniyor, bağırıyor, okulu babasının malı olarak görüyordu. Hatta derler ki müdür onu gelecekte kendi yerine hazırlıyor. Gerçekten de bu kaba ve acımasız adam bir süre müdür olarak çalıştı... Şimdi Sovyetlerin dağılacağını fark etmiş ya, muhalefette şu an. Seçim başkanlığından istifa etmiş, cephenin özerk teşkilatına katılmış. Benim itirazlarıma rağmen oybirliğiyle onu cepheye üye olarak kabul ettiler...)     

Kadehlerimiz yine doluydu. O, artık kadehini kaldırmıştı. Ama ben tereddütteydim. Zira adamın elleri zangır zangır titriyordu. Votkanın bir kısmı parmaklarına sıçramıştı. Bu yaşında böyle içmesi ona zorluk yaratabilirdi. Ama artık geç kalmıştı. O, beni beklemedi bile. Kadehi tek solukta kafasına dikerek elinin tersiyle ağzını sildi ve konuşmasını sürdürdü:

“Ben Nasır müellimin sözünden çıkamazdım... Başkanlığı da onayladım, seni seçimlere götüreceğimle ilgili söz de verdim... Ama sen beni dinlemedin... Sen bana güzel bir ders verdin o gün... Ben sonunda anladım yolumdan çıktığımı... İnsan ait olduğu ülkü yolunda canını bile kurban verir. Ama ben bunu yapmadım, üstüne üstlük, seni de ihanete zorladım... Bizim tüm belalarımızın nedeni nedir biliyor musun? Samimiyetsizliğimiz. Sınıfta başkayız, dışarıda başka türlüyüz. Biz dersi hayattan ayırdık... O yüzden de öğretmenlerimizin öğretmenleri bizi sahtekarlık yapmamız için zorluyor... Şimdi de durum aynı... Sabah da durumlar aynı olacak... Zira mayamız kötü... Haramla yoğrulmuş hamurumuz...”

Adam artık konuşamıyordu. Boğazı dikilmişcesine öksürdü, ağzına elma dilimi koyarak dolaştırdı içinde. Dingili kırılmış araba sesiyle:

“Bir gün önce ben zavallı adam sabah erkenden ayla güneşi beraber görmüştüm hayatımda ilk kez gökyüzünde... 

Konuştukça “Araba sesi” insan sesine dönüşüyordu.

"Düşüp alnımı taşa çarpmam yetmiyormuş gibi bir de kalpağımı da kafamdan düşürüverdiler...”

Salonun kapısı ansızın açıldı ve şarkıcının saçma sapan sesi ihtiyar öğretmenin sesini duyulmaz hale getirdi...

NOTLAR:
*Mısralar ünlü ozan Aşık Aleskere (1821-1926) mahsusdur. Birinci damar lafı insan bedenindeki damar, ikinci damar ise damak anlamındadır. Yeni göze ak damar gelmesi, gözün karasının ağarması, gözün kör olması menasında.

*Halil Rıza (1932-1994) ünlü şair. Bağımsızlık savaşında önde olmuş, Moskova'nın Lefortova hapishanesine kapatılmıştır.

*Gorbaçev M.S (1931) eski  SSCB cümhurbaşkanı.

*Müellim Azerbaycan türkcesinde ögretmen.


Azad Karadereli

GERCEKEDEBİYAT.COM