Paul Nizan “Bekçi Köpekleri” deyimini hangi tür aydınlara söylemişti?

Paul Nizan “Bekçi Köpekleri” deyimini hangi tür aydınlara söylemişti?

28 Ağustos 2015 - 6209 kez okundu.

Günümüzde dünyada ve özellikle Türkiye’de, unutulmuş kavram ve eksikliği duyulan olgu aydındır. Türk halkı bugün aydınsızdır dersek yeridir. (Şairsizdir, romancısızdır, devrimcisizdir; terkedilmiştir!)

 

Paul Nizan’ın “bekçi köpekleri” olarak nitelendirdiği ve Jean Paul Sartre’ın, gerçek aydınların en büyük düşmanı olarak vurguladığı ve  “Sözde aydınlar” olarak nitelediği aydının sahtesi en tehlikeli insanlardır. Jean Paul Sartre’nin, konferanslarda ve söyleşilerde billurlaştırdığı düşüncelerini dile getirdiği  Aydınlar Üzerine kitabından –ki herkesin alıp okuması amacını taşıyoruz– bazı vurguları iki bölüm olarak yayınlayacağız. (Gerçekedebiyat.com)

 

*

 

Aydın, kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan, küresel insan ve toplum kavramı adına –bugün olanaksız, dolaysıyla soyut ve yanlış bir kavram- kabullenilmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biridir. Aydının, üstüne vazife olmayan şeylere karışan biri olduğu da doğrudur.

 

(…)

 

Her pratik bilgi teknisyeni aydın değildir ama aydınlar onlar arasından –başka hiçbir yerden değil– çıkar.

 

(…)

 

Ne olduklarını anlamak için, bunların Fransa’da nasıl ortaya çıktıklarına bir bakalım. XVI. Yüzyıla kadar ruhban –kilise adamı– da bilgiyi elinde tutanlardandı. Ne baronlar okuma biliyordu, ne de köylüler. Okuma, rahibin işiydi. Kilise ekonomik bir güce (uçsuz bucaksız zenginlikler) ve politik bir güce (feodallere dayattığı ve çoğunlukla uyulmasını sağladığı tanrı barışının da kanıtladığı gibi) sahipti. Bu özelliğiyle Kilise, kendisini ifade eden ve başka sınıflara dayattığı bir ideolojinin, Hıristiyanlığın bekçisidir. Din adamı, derebeyi ile köylü arasında bir aracıdır. Karşılıklı olarak onların ortak bir ideolojiye sahip olduklarını (ya da sahip olduklarını sandıklarını) bilmelerini sağlar. Doğmaları korur, geleneği aktarır ve uyarlar. Kilise adamı olduğundan bilgi uzmanı olamaz. Kutsal bir evrende insanın yerini ve yazgısını tanımlayan totaliter bir mittir bu ve sosyal hiyerarşiyi vurgular.

 

Tüccarlar sınıfı, oluştuğu andan itibaren, Kilise’nin ticari kapitalizmin gelişmesini baltalayan ilkeleri (dürüst fiyat, tefeciliğin lanetlenmesi) yüzünden bu kurumla çatışmaya girer.

 

Pratik bilgi uzmanı burjuvazinin gelişmesiyle ortaya çıkar.

 

(…)

 

Pratik bilgi teknisyenlerinin farkında bile olmadan, burjuva sınıfının praxis’ini kendi içinde açıklayarak ve mal dolaşımının gerçekleştiği zaman ve yeri tanımlayarak ortaya koyduğu şey budur. Kutsal bir sektör laikleştirildikçe Tanrı yeniden göğe yükselmeye hazırdır: XVII. Yüzyıldan itibaren, Tanrı saklı bir Tanrıdır artık.

 

Aynı anda, burjuvazi kendini küresel bir dünya görüşüyle, yani bir ideolojiden hareketle bir sınıf olarak onaylama gereksinimini duyar: “Batı Avrupa’da düşünce bunalımı” olarak adlandırılan şeyin anlamı budur işte.

 

Bu ideoloji ruhban sınıfı tarafından değil ama pratik bilgi uzmanları tarafından oluşturulacaktır: hukukçular (Montesquie), edebiyatçılar (Voltaire, Diderot, Rousseau), matematikçiler (d’Alembert), bir maliyeci (Helvetius), hekimler vb. Bunlar din adamlarının yerini alır ve kendilerine “filozof” adını verirler, yani “bilgelik tutkunları”. Bilgelik ise akıl demektir. Filozofların özel çalışmaları dışında, burjuvazinin eylem ve taleplerini kucaklayıp doğrulayan akılcı bir evren kavramı yaratmaları söz konusudur…

 

(…)

 

Özetle “filozoflar”, bugün “aydınlar” nelerle suçlanıyorsa ondan başka bir şey yapmamışlardır. Yöntemlerini, ulaşması gereken amaçlar dışında, yani materyalist ve analitik bir bilimcilik üstüne dayalı bir burjuva ideolojisi kurmak için kullanmışlardır. Onları ilk aydınlar olarak mı görmeliyiz? Hem evet, hem hayır. “Filozoflar” Gramsci’nin bu sözcüğe verdiği anlamla, “organik aydınlar” olarak çıkıyor karşımıza; burjuva sınıfının içinde doğduklarından, bu sınıfın nesnel ruhunu ifade etme işlevini üstleniyorlar.

 

(…)

 

Bir altın çağdı: Burjuvazinin içinde doğan, eğitim gören, yetişen filozoflar onun da onayıyla burjuva ideolojisini ortaya çıkartmak için uğraşıyorlardı.

 

Bu çağ gerilerde kaldı!

 

Bugün burjuva sınıfı iktidardadır ama hiçbir şey onu evrensel sınıf olarak kabul ettiremez. Sadece bu bile onun hümanizminin köhnemişliğini ortaya koymaya yetecektir.

 

Bu ideoloji, aile kapitalizmi zamanında ne kadar yeterliyse bugünkü tekeller çağına da o denli uymamaktadır. Gene de hala dayanmaktadır: burjuvazi kendini hümanist ilan etmekte direniyor, Batı kendini özgür dünya olarak tanımlıyor vb.

 

(…)

 

Bu arada, XIX. Yüzyılın son çeyreğinde, özellikle de Dreyfüs olayından bu yana filozofların torunları aydınlar haline geliyor.

 

Bu ne demektir? (Devam edecek. GE.)

 

Jean Paul Sartre

 

(Aydınlar Üzerine, 4. Baskı, s. 17-27. Çeviren, Aysel Bora. Can Yayınları, İstanbul 2011)

 

Gerçekedebiyat.com