Pamuklu / Alper Akçam

Pamuklu / Alper Akçam

30 Ağustos 2012 - 4446 kez okundu.

 

Apartmanın dış kapısından çıkarken caddenin uğultusu daha da büyüdü.

 

Korna sesleri, motor homurtuları… Teneke tıngırtıları, duman…

 

Şimdi köyde olmalı ki, Eşekdüzü’nün orada… Nasıl çiçek kokar, yel eser efil efil. Kış da olsa yaz da; hep baharı solursun…

 

Köye gidinci şeher, şehere gelinci köy... Hep olmadığı yeri istiyo insanın canı. İyi ki buradayım der mi hiç? Gözü doymaz bir yaratık bu insan. Yer doyurmaz gözünü. Zaman da… Ne kadar çok yaşamış olsan da, üç o kadar daha yaşamak istersin. Ne kadar iyiye yormasan da gidişi, bir daha, bir daha dünyaya geleyim dersin.

 

Sabahtan akşama bu gürültünün içinde duran sağır olur. Yok canım, kapattın mı kapıyı, azalır ses. Hele iki de müşteri varsa… Telefon çalar o sıra. Konuşursun. Saçını elinle düzeltirsin. Başını da sallarsın konuşurken. Gülersin, ya da öfkelenmiş gibi yaparsın; “ayol aşk olsun!”

 

El sallarsın kapıdan geçen tanışlara. Öpersin geleni gideni. Unutursun caddenin sesini neyin. Sonra bir kahve yapın bana kızlar dersin… Bir de cigara tellendirdin miydi…

 

Adamlar alttan alta bakar sana. Konuşmaya, sırnaşmaya çalışırlar.

 

Bir yolunu bulup demeli. Demeli ki, yanlış anlamasın, küsüp darılmasın.

 

İlk dükkânın önünden hızlıca geçti.

 

Bu kiracı oğlan yerin kötüsü bana kalmış dediydi ama işleri hiç aşağı değil bizim kızınkinden…

 

Yeniden geriye dönüp baktı.

 

Görünürlerde kimsecikler yok… Ahmet ya da Kemal görse neyse de, Cemil sokağın ortasında, milletin içinde söylenmeye başlanır. “Ana ne geziniyon burada”, “Oğul ben de insanım, akşama kadar evin içinde insan patlar be”, “Ana inince rahat durmuyon ki, konuşup duruyon, sövüyon sonra.”

 

Ayıp oluyomuş.

 

Üsk katta evin boş duvarları, gelinlerin, torunların kendi işleri, alt katta cadde boyu dükkanlar. Alttaki evler dükkân oluverdi… Bir iki ayın içinde… Belediye, ruhsat, göz açıp kapayana kadar Cemil çıktı işin içinden. Sonra da kapıları aşındıran kiracılar…

 

Ayıp oluyomuş anaları az aşağılara inip caddede dolansa, ilk kiracının, keklik kızının yanına giriverse…

 

Kemal görse de, demez kimseye. Anasına da açıktan bir şey söylemez. O da istemez belki caddeye inmesini ama, azıcık yüzünü ekşitir o kadar.

 

Ahmet zaten hiç umursamaz. Anaya babaya birazcık benzeyen o. Yüzü de güleç. Her mezhebin, her yolun adamı. Hem kendi oruçlarını tutar, hem Sünni orucunu. Anasını aşağılarda görünce güler bıyık altından. Anam yine bir şeyler kaynatıyo diye.

 

Sağa sola bakındı bir süre.

 

Sövmeyince insan konuşamaz ki? Ha sövmeden konuşmuşsun, ha sabahtan akşama, her öğün boş ekmeğe talim etmişsin. Sövmeyince insanın içindeki güller açmaz, hayatın zehiri, kiri pası silinmez ki…

 

“Benim tamamını okumakta güçlük çektiğim bu şiirler, ancak konar-göçer Türkmenlerin obalarında söylenebilirdi. Bugün bile Toros’un Yörükleri arasında yaşayanlar, onlardaki kadın erkek ilişkilerine şaşar kalırlar. Bana 1967 yılında Göller Yaylasında bir çadırda, en açık saçık bilmeceleri, 17-19 yaşlarında iki Yörük kızı yazdırdı. Hem de babaları karşılarında oturuyordu. Kuyudan su çekmek, odunu balta ile parçalamak, ekmek, yemek yapmak, keçileri sağmak, kilim dokumak, çadıra gelen erkek konukları ağırlamak hep bu kızların omuzlarına düşüyordu.” (İ. Başgöz, Folklor Yazıları, s. 158)

 

Sanki kendi karıları, gelinler sövmüyo da… Başlarına o türban dediklerinden bağladıklarına bakmasınlar. Beni dinlerken nasıl da kıkır kıkır gülerler. Kendileri de sövüyo billa. Hele bir daha öyle ters ters konuşsun, diyecek o Cemil’e, senin karın sövmüyo mu lan ibne diye.

 

Yok be, öyle şey yapılmaz, müzevirlik yakışık iş değil.

 

Ebe, Yalçın ağbi çağırıyo, gelsin bi çayımızı içsin diyo.”

 

İlk dükkânın o felfecir bakışlı çırağı; fettan kız. Yüzünün güzelliği örtemiyor içinin kaynamasını. Başını da sarmalayıp eyicene bağlatmışlar ki Geçveren’in insanı burası bizden deyi girsin, alver yapsın.

 

Demesi zor işte canım Keçiören mi ney… Geçveren deyiveriyo işte. Ne varımış, o da burada oturmuyo mu? Geç vermek kötü mü?

 

Yok kızım, sağ olsun ağabeyin. Az işim var şu ötede, eve çıkacam.”

 

İçi almıyo o oğlanı. Pek parlıyo gözleri. Ahır penceresinden tavuklara bakan tilki gözleri gibi…

 

Ne dediydim az evvel.

 

Bak karışıp gitti akıl. Kocadın be Ebe. Akıl mı kaldı?

 

Gel de çay iç ebe diye çağırdı ya kız… Adım da iyiden iyiye Ebe oldu çıktı. Oğlanlar, gelinler, torunlar; Ebe aşağı, ebe yukarı… Kiracılar da öyle belledi. Olsun ne varımış ki? Ben de kendime ebe diyom gayri… Belki ben de unuturum asıl adımı bir zaman sonra. Oluversin…

 

Ebe derkene gülüveriyo ama insanlar. Beni görünce içlerinin sıkıntısı dağılıyo sanki.

 

Eşeğinki mi akıllarına geliyo acep?

 

Oyun olmadan, sövmeden, eğlenmeden geçen hayat neye yarar ki? Arada bir birileri gücenir belki… Hele bu şehirli kısmı…

 

Louis Enault adlı bir yazar, Karagöz oyununu ve aynı adla çıkan gazeteyi şu satırlarla tanımlıyor: “Saltçı ve tümelci bir yönetim altındaki bir ülkede Karagöz sınırsız özgürlüğün temsilcisidir; bu sansür tanımaz bir vodvilci, inancasız, yasak tanımaz bir gazetedir. Kişiliği kutsal ve eylemi dokunulmaz. Sultandan gayrı İmparatorluk’ta kimse yoktur ki bu taşlamalı davranışlardan kurtulabilsin: Başveziri yargılar, onu suçlu kılıp Yedikule zindanına kapatır, yabancı elçileri tedirgin eder, Karadeniz’in amirallerine veya Kırım’ın generallerine dil uzatır. Halk ise ona alkış tutar, hükümet onu hoşgörüyle karşılar.” (Louis Enault, Constantinople et la Turquie, Paris 1855, s. 367, anan: Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s. 296)

 

Başka şeyi unutsa da, o aklına koyduğu işi yapmalı. Hani evden çıkarken…

 

Şu sövme işi. Aklıma geliverdi işte. O kadar da bunamadık canım.

 

Ana, sövme orta yerde”… İki sözün biri bu Cemil’de… Tutturmuş ana evden çıkma, ana konuşurken sövme. Bu yaştan sonra yeniden adam mı edecen lan ananı? Adamlık da nasıl şeymiş, onu ben bilirim sonra.

 

Lan, adam sövecekse ortada söver. Senin kulağına sövsem ne çıkar?

 

"Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde çağın on iki oyun topluluğu hakkında bilgi verilmekte, oyuncuların oyun sırasında, izleyicilerin gözleri önünde seviştiklerine, bir kadının başına torba geçirilip eşeğe ters bindirildiğine ilişkin kayıtlar yer almaktadır." (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s. 342)

 

Kemal’ı muayeneye götürmüş ya gelinin amcakızı. Hani ya, o hemşire olan. Becerikli kızdır, insan evladıdır. Hastanede götürmedik doktor, alınmadık kan, çekilmemiş film bırakmamış da, bizim Kemal adım başı tutturmuş “beni bir profesöre göster” diye.

 

Bir muyane, bir “pırofösöre götür”, bir film, bir “pırofösöre gitseydik”, bir tahlil, bir “pırofösör yok mu bu hastanede?”

 

Ananı pırofösör ede” deyivermiş kız!

 

Aldın mı lan Kemal?...

 

Güldü sokağın ortasında.

 

Lan senin pırofösör neylesin ki beni?

 

Sövdünmüydü de, eşeği katacan işin içine canım. Biz atadan dededen öyle görmüşük.

 

“Eşekle sevişirken ölen kadının hikâyesini Mevlâna ‘Mesnevi’sinin beşinci cildine kıssası için mi almıştı, hissesi için mi?” (O. Pamuk, Kara Kitap s. 85)

“O kuşluk zamanı Akçalı’yı eşekler bastı. Önce kuyruğu kulağı kesik iki eşek Sat Deresi’nden geçip yayıla yayıla mezarlığın gerisindeki yamaca doğru tırmandı. Onların arkasından bir anda köyün içinde pıtrak gibi eşek bitmeye başladı. Yüzlerce ayağı yaralı, çulsuz, uyuz eşek anıra anıra köyün içinden geçip mezarlığın gerisindeki yamaçta toplandı.” (Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm, s. 34)

 

İlkten nasıl da afalladıydı keklik kız… Sonra sonra alıştı; gülüp durur ben eşeğin şeyiynen sövdükçe.

 

Hele de o Pamuklu’ya sövünce nasıl da kıkırdadı… Yerlere düşeyazdı az kalsın gülmekten. Çırak kızlar da kikir kikir. Onlar da duymuşlar alçak sesle anlattım sanırkene.

 

Duyarlarsa duysunlar canım. Biz onların yaşındayken, ohooo!

 

“Gene daha önce gördüğümüz Bir, İki, Üç adlı oyun başka ülkelerde de hem benzer kurallarla hem de aynı ad altında oynanmaktadır. Örneğin Almanya’da Ein, zwei, drei-sauer Hering, İtalya’da Uno, duo, tre, stella gibi. Uzun Eşek oyununun tanımı 17. yüzyılda Thomas Hyde’ın De Ludis Orientalibus’unda (2, 242) Uzun Eşek adıyla verilmiştir. Aynı oyunun ‘eşek’ adıyla oynanışını İngiltere’de Morpeth’de Donkey’de buluyoruz. Başka ülkelerde atla ilgili olarak ya da ‘Uzun At’ anlamında sözcükler altında buluyoruz. Örneğin Almanya’da Das Lange Ross, Belçika’da Plus fort cheval, İtalya’da 2 Cavallo lungo, Japonya’da Uma-Nori v.b. gibi.” (Metin And, Oyun ve Bügü, s. 293-94)

 

Keklik kızımın çırak kızları bağlamaz başlarını. Bir o bağlatmaz. Hani burada, bu mahallede hep kapalılar oturuyo, ben de, kızlar da başlarını bağlasınlar ki müşterilere hoş görüneyim demez. Gelen gelir. Gelmeyen öte yandaki tilki bakışlı oğlana gitsin. Avrat dediğin öyle olacak işte… Ya da daha ötede dükkânlarının adına nur eklemiş başı bağlılara.

 

Bizimkiler de tamam uydu uyacak öbürlerine…

 

Şimdi bir baş bağlama çıkardılar kızlara. Bir yüz asıp oturma. Erkek işine çıkmama…

Tuzlayın kızlarınızı da kokmasınlar.

 

Kızların kendileri de ses çıkarmaz ki. Biz kendimiz istiyoruz diyorlar. Aha Cemil’in iki kızı.

 

Wanda’nın tanık olduğu bir Karagöz oyununda, açık saçık oyunu iki kızıyla birlikte izleyen yaşlı bir Türk’e bu utanmazca sahneleri çocuklarına neden izlettirdiğini sorduğunda, “Öğrensinler; ergeç bunları tanıyacaklar; onları bilgisizlik içinde bırakmaktansa öğretmek için iyidir” yanıtını alıyor. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s. 300)

 

Büyük falluslu Karagöz, Karagöz’ün özgürce oynatıldığı, denetlenmediği dönemlerde oldukça yaygın olarak kullanılmıştır. Günümüze kadar ulaşmış Karagöz figürlerinin birçoğunda Karagöz’ün önce fallusu görünmektedir. Antik kaynaklardan Lukianus’un “Suriyeli Tanrıça”sında şöyle bir bölüm bulunmaktadır: “Bu tapınak girişinde, otuz kulaç uzunluğunda falluslar vardı. Yılda iki kere bir adam bu falluslardan birine tırmanır, yedi gün tepesinde kalırdı. Bu adam, tanrılarıyla ancak oradan yakın bir sohbete girer, tüm Suriye’nin refahı için oradan dua ederdi.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s. 340) “Rabelais’nin Pantagruel romanının birinci bölümünde falluslarını altı kez bellerine dolayan adamlar vardır.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s. 358).

 

Örtünüverdiler. Hem de anaları gibi de değil. Boğarlar kendilerini iğneyle, düğümle. Türban mıymış ne…

 

Lan hadi öte binaların şenliği tümden Sünni, bak yezidi mezidi karıştırmıyom, bizde de var karışıklık. Olmasa da demem öyle şey. Amma kızım siz başka töredensiniz, başkasınız desen de umurlarına mı?

 

Babaları soyunun sopunun nereden geldiğini unutmuş, Sünni orucu tutup bizimkini es geçiyo ya…

 

Az yukarıda bi hastane kurmuş hükümet. İçindekiler, doktorundan süpürgecisine, içerideyken açıyomuş başlarını da, çıkınca sıkı sıkı bağlıyolar her bi yanlarını. Akşam dağılırken bir gördüm… Tümü de bağlanmış. Birinin yüzü gülmez…

 

Bizimkiler de öyle olur mu olur gün geçtikçe? Başını bağlayanın yüzü de asılıyo mu ne?

 

Cemil olmadığında, Cemil’in kızlar ben konuşurkene eşeğin şeyini neyin, kıkır kıkır gülerler. Ama evden çıkarken başlarını sıkı sıkı örterler. Erkeğe el de vermeyiz derler.

 

Ne olacak böyle? Bu gidişlen insanlar, sövmez, gülmez, eğlenmez mi olacak?

 

Eşek Bayramı, Paskalya Gülmeceleri, Noel Eğlenceleri, yerel panayırlar, mevsimlik bayramlar, değişik yörelerde değişik biçimlerde kutlanan karnavalcı törenlerdir. Sözü edilen bu günlerde ciddi, kutsal bilinen şeylerle dalga geçilir. Eşek Bayramı’nda Meryem’in İsa ile birlikte Mısır’dan kaçışı oynanır. Her ne kadar oyunun içinde bir bebekle bir genç kız yer alsa da, bu bayramın merkezinde ne Meryem, ne de İsa bulunur. Merkezdeki karakter eşek ve anırmasıdır. Ayinin her parçasına komik bir anırma eşlik eder. Dinsel törenin sonunda, alışıldık dua yerine rahip üç kez anırmayı tekrarlar. (M. Bahtin, Karnavaldan Romana)

 

Rabelais’nin Pantagruel romanının birinci bölümünde falluslarını altı kez bellerine dolayan adamlar vardır. (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s. 358).

 

Söverim keklik kızımın yanında. Oğlanlara, gelinlere de söverim. Yalan mı, bu yerlerin hepsini benim adamın aldığı? Göçtü gitti, toprak oldu herifim. Zaman geldi alt katları dükkân yapıp birer ikişer verdiler kiraya, dünyanın parasını alırlar. Demezler ki, bu kadın da bizim anamızdır, buraları almış, bizi bugün mala mülke kavuşturmuş babamızın emanetidir demezler.

 

Kuruş koklatmazlar…

 

Bi araba daha almışlar. Hepsinin altında gıcır gıcır… Gelsin kiralar…

 

Anaları ne olursa olsun.

 

İyi ki de yedirip içiriyorlar. Altı ayın başı bir kaftan geçiriyorlar üstüme. Yılda bir de ayakkabı.

 

Bu Cemil var ya, onu bile çok görür belki zamanı gelince.

 

Aydınlarımızın Karagöz Oyunu karşısındaki tutumu pek olumlu olmamıştır. Batı tiyatrosunun Anadolu’ya, özellikle İstanbul’a geldiği yıllarda, Batı etkisinde kalmış bazı aydınlar, bize ait bu oyun ve kültürü küçümseyici bir tutum takınmışlardır. Namık Kemal’in Karagöz Oyunu ve Ortaoyunu için “rezaletler mektebi” dediği bilinmektedir. “Mülkümüzde pek kesretli olup da hiçbir sebeb-i ma’kule haml olunamayan münasebetsiz göreneklerdendir.” (Namık Kemal, Tasvirî Efkâr, 9 Ocak 1283, no. 353; anan: Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s. 303)

 

Yabancı gözlemcilerin gözlemlerinden en ilginci M’ery’ye aittir. Bu yazar, Karagöz adlı gazeteye tanınan özgürlüğün Avrupa’da bile bulunmadığını belirtir. Karagöz’ün, Batı Rönesansının yazarlarından Bocaccio’nun, Rabelais’nin, Petrona, Marfario, Arlequin’in karışımı olduğunu söyler.

 

O baştaki kiracı oğlanın gözleri gibi yanıp söner benim Cemil’in gözleri. Sanırsın ki, bizim dölden, bizim karından değil. Kardaşları da ona bırakmışlar dükkân, kira işlerini. Bilirler merhametsiz olduğunu…

 

Pamuklu’yu ilk gördüğümde konuştuyduk. Keklik kızın oraya giriverdi bir gün. Ben tanımasam o tanıyamazdı zaten.

 

Ne bileyim adamın adanı unutmuşum işte, kulakları akarmış da pamuk takar gezermiş. Ben de Pamuklu deyiverdim… Gülerlerse gülsünler canım. Kendi de duyarsa duysun.

 

Bir takma adsa asla tarafsız olamaz, zira anlamı, olumlu veya olumsuz olsun mutlaka bir değerlendirme barındırır. Takma adların hepsinde bir övgü-sövgü nüansı vardır.(…) Bu övgü-sövgüsel kelimelerin özgülleştirici selinde, kişilerle nesneler arasındaki ayrım çizgileri zayıflar; hepsi eski dünyanın ölümüyle, yenisinin doğumunun bir arada vuku bulduğu karnavalesk bir tiyatronun katılımcıları olurlar. (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s. 493-497)

 

Ben adamı görünce gülüverdim. Kaç yıl geçmiş aradan. Hısımız zati… Gençliğinde biraz bir şeye benzerdi. Beni gönlünden geçirir miydi bilmem… Ben beğenirdim işin açığı... Hani bana yanaşsın diye beklerdim. Yakışıklı adamdı. Dik gezerdi.

 

Geçmiş aradan onca zaman. Çökmüş iyiden iyiye. Ben konuştum, o duymadı.

 

Kulaklarına da iki yandan takmış pamukları. Sokup sokup çıkarıyo pamukları... Duymuyo beni.

 

Ben de deyiverdim. “Ana!... Avradını eşek edecise, bunun kulakları da duymaz olmuş” diye.

Bi adama da benzemez olmuş zaten. Sakal da koyvermiş ki, hacı desinler diye heral… Sümsük sümsük duruyo. Lan insan bi güler be, bi sarılır onca zamandan sonra.

 

Ben de avradının üstüne eşek çıkarıverdim işte. Adı da öylecene Pamuklu kaldı. Aha şimdi sorsalar, gene çıkaramam adını. Gelinlere sorup da öğrendiydim amma…

 

Sakal makal bıraktığına bakma dedim keklik kıza. Bu adam namaz kılmazdı, oruç tutmazdı. Şimdi tutar mı bilmem…

 

Baktım keklik kız boş boş bakıyo, hani adamın arkasından çekiştiriyomuş gibi oldum… Ben de kılmıyom zati dedim. Yine başladı gülmeye…

 

Müdami ne vakit Kuran’dan veya hadislerden bir aktarma yapsa, orada hikâye anlatma geleneği ile din arasında bir çatışmanın izi görünüyor. Sazı elinde ne vakit böyle bir aktarma yapsa, Müdami diyordu ki, ‘Elimizde saz var, günahtır, Kuran’dan ve hadisten bahsetmemeliyim. Ama âyet der ki...’ Her seferinde de Müdami hikâye geleneğine boyun eğiyor, saz elinde iken diline almaması gereken âyeti ve hadisi dinleyicilerine sunuyordu. Müdami’nin bu kararsızlığı, İslam dini ile halk edebiyatı arasındaki gerçek bir çatışmadan kaynaklanıyordu. Hoca ile âşık arasındaki, softa ile âşık arasındaki bu gerginliğin örneklerini halk şiirimizde, halk hikâyelerimizde, masallarda ve halk oyunlarının oynanmasında sık sık buluruz. Hoca veya din, kendi bakımlarından haklı bir görüşle pagan kültürün sürüp gelmesi olan, ya da o kültürden açık izler taşıyan halk edebiyatına her zaman karşı olmuşlardır. (İlhan Başgöz, Folklor Yazıları, s. 61)

 

Seviyom bu kızı… Keklik kızım dediydim. Pek sevmiş… Güleryüzlü… İnsan evladı canım. Fakir fukaradan biri geldi mi müşteri olarak, neredeyse bedava verir malını.

 

Bak işte nasıl da buyur eder yerinden kalkıp...

 

Demeli, mutlak demeli. Küser müser de…

 

Yüzü de gülüverdi iyicene beni görünce. Az otursam bana da kahve yaptırır. Cigara bile tutar. İçmeye içerim de, o Cemil olacak görünse…

 

Hele sana bir şey diyecem keklik kızım”

 

Buyur ebe.”

 

Senlen senin adam arasında kaç yaş varıdı?”

 

Nasıl da şaşırdı bak şimdi. Daha önce de sormadın mı bu soruyu diye?... Hani adamı ilk gördüğünde... Hani, ille de aşure aşı içmeye gelsin diye çağırdın da, ben de adamlan beraber geldiydim ya aş içmeye Ahmet’in evine. O zaman onlarda kalıyordun. Sen de adama öyle bakıp bakıp o gittikten sonra, yaşını sorduydun ya... Sonra, dört yaş olduğunu öğrenince de inanmamış gibi durduğunu, aman kele pek kocalmış senin adam, yanında baban gibi durur dediğini unutmadım der gibi şaşkın bakıyo. Hele sen bir de bakalım aradaki yaş farkını, bak ki ben ne söyleyeceğim. Bunun için geldim aslında da…

 

Dört yaş var ebe, dört yaş…”

 

Nasıl da bozuk gibi durur. Adamının kocamış olduğunu söylemişim diye… Adamının kocamış olduğundan değil de belki kendinin daha iyi birisine varamamış olduğundan hayıflanır.

 

Anadolu’da yılbaşını simgeleyen Köse oyunlarında Batı’da süregelen karnaval şenliklerine çok yakın oyunlar düzenlenir. Yılbaşı, eski yılın bitimi, aynı zamanda soğukların da bitimi, yeni yılın geleceğini muştulayan bir dönem olarak Köse oyunuyla kutlanır. Anadolu’nun değişik yerlerinde başka tarihlerde kutlanmakla birlikte Şubat ayının çille (çile) denilen bir gününe rastlar.” (Metin And, Oyun ve Bügü, s. 316)

 

Halk arasından bir kral, şah, vali, emir seçilir. Seçilmiş kişi maskeli olabilir, keçi kılından takma sakal, bıyık takar, ottan, ipten kuşaklar sarar, at ya da eşek üstündedir. Günün belli bir bölümünde çevreyi gezer, peşkeş toplar. Süresi dolunca da attan, eşekten indirilir, dövülür, üzerine sular atılıp kovalanır.” (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İnkılâp Yayınları, 1985, s. 129)

 

Aman kele! Ne varımış dört yaşta da, iki de bir iki de bir deyip duruyon! Benimle adamım arasında tam on yaş varıdı.”

 

Kalktı oturduğu sandalyeden Ebe, kapıya doğru yürüdü… İçeridekilerin şaşkın bakışları da arkasından geldi.

 

Korna sesleri, motor homurtuları…

 

Teneke tıngırtıları, duman… Köye gidince şehir, şehre gelince köy... İnsan ne kadar açgözlü bir yaratık böyle…

 

 

Alper Akçam

 

 

Gerçekedebiyat.com