Özdemir İnce Hürriyet'ten kovulurken Cüneyt Özdemir zil çalıp oynamıştı!

Özdemir İnce Hürriyet'ten kovulurken Cüneyt Özdemir zil çalıp oynamıştı!

25 Haziran 2017 - 2416 kez okundu.

Başyüce'nin talimatıyla 1 Nisan 2012 tarihinde Hürriyet gazetesinden atıldığımda, medya denen bataklık ortamının gölgesiz yanaşmalarından biri "Bir kökten-laik'çiyi gözyaşları ile uğurlarken" başlıklı sabuklama yazısında içi kof mutluluğunu şöyle dile getiriyordu:

"Okur kitlesi hiçbir zaman ana akım medyanın içine girmesine yetmeyen keskin sirke küpüne zarar ulusalcıları temsilen Hürriyet gazetesi raflarında yerini almıştı. 28 Şubat ruhunun, Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanlığının, kökten-laik dilin büyükelçisi olarak yıllarca aynı nakaratları tekrar tekrar yazıp durdu. O günlerin ‘zamanın ruhuna’ uygun yazıları, bugünlerin Türkiye’sinin utandığı yazılara dönüşebilme ihtimalini hiçbir zaman umursamadı. Bu ülkenin başörtülü kadınlarının ‘kamusal alan’ denilen cehennemde var olmaması gerektiğini canhıraş savundu. İnançlı insanları hor görmekten çekinmedi, kibirli kalemini faşizm ile ulusalcılık arasındaki o ince çizgide oynattı durdu."[i] 

Bu zavallı demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini neredeyse tek başıma savunmamı "kökten laikçilik" ve "ulusalcı faşizm" nitelemesiyle tanımlıyordu. Ve doğrusunu söylemek gerekirse, bu görüşünde yalnız değildi: Bütün Cumhuriyet düşmanlarının geleneksel ve hastalıklı yargılarını, saldırgan Ak trollerin küfürlerini ağzı sulanarak paylaşıyordu. Ama beni tersinleme yoluyla  göklere çıkardığının farkında bile değildi. Bu satırları yazdığım günümüz ortamında olup-bitenler yazılarımın ne denli haklı ve doğru olduğunu kanıtlamaktadır. Elinizdeki kitapta okuyacağınız yazılar, yıllar öncesinde 7 Haziran 2015 sonrasını tasvir ediyordu.

Türkiyenin bugün iki büyük sorunu var: Siyasal islamcılık ve kürtçülük! Kaynağını imam-hatiplerden alan, Türkiyenin tamamını tehdit eden siyasal islamcılık, ülkeyi bölmek isteyen kürtçülükten çok daha tehlikeli. Cumhuriyetimizi kuranlar daha ilk günlerden itibaren bu iki tehlikenin farkındaydı. Bu bilinçle demokratik ve laik cumhuriyetin temellerini oluşturan Devrim Yasaları'nı [ii]çıkardılar. Siyasal islamcılık ve AKP başta Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi)[iii] olmak üzere bu devrim yasalarının tam karşısındadır.

Yasaların gerekçeleri onları anlamamız, yorumlamamız konusunda son derece önemlidir. 3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun gerekçesi şöyle: 

“Yüksek Başkanlığa,

Bir devletin genel eğitim ve kültür politikasında, milletin duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak için öğrenim birliği en doğru, en bilimsel, en çağdaş ve her yerde yararları ve güzellikleri görülmüş bir ilkedir. 1255 (1839) Gülhane Fermanı’ndan sonra açılan Tanzimat Dönemi’nde, yıkılmış Osmanlı Saltanatı[da] öğretim birliğine başlamak istemişse de bunu başaramamış ve aksine bu konuda bir ikilik bile meydana gelmiştir. Bu ikilik eğitim ve öğretim birliği açısından birçok zararlı sonuçlar doğurdu. Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder.

Kanun teklifimizin kabulü durumunda Türkiye Cumhuriyeti’nde bütün bilim (irfan) kurumlarının bağlı olacakları tek makam Millî Eğitim Bakanlığı olacaktır. Böylece, bütün okullarda bundan böyle Cumhuriyetin irfan politikasından sorumlu ve öğretimimizi duygu ve düşünce birliği çerçevesinde ilerletmekle görevli olan Millî Eğitim Bakanlığı, olumlu ve birleşik bir eğitim politikası uygulayacaktır.  Teklifimizin bugün hemen ve ivedilikle görüşülerek kanunlaşmasını yüksek heyetten rica ederiz. (2 Mart 1924. Manisa Milletvekili Vâsıf Bey ve arkadaşları).

Madde 1 – Türkiye’deki bütün bilim ve öğretim kurumları Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır.

Madde 2 -  Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı veya özel vakıflar tarafından idare edilen bütün medreseler ve okullar Millî Eğitim Bakanlığı’na devredilmiş ve bağlanmıştır.

Madde 3 – Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı bütçesine okullar ve medreseler için konulan ödenekler Millî Eğitim bütçesine aktarılacaktır.

Madde 4 – Millî Eğitim Bakanlığı, dini bilgiler konusunda yüksek uzmanlar yetiştirmek üzere üniversitede bir İlahiyat Fakültesi kuracak ve [ayrıca] imamlık ve hatiplik gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevli memurların yetişmesi için de ayrı okullar açılacaktır.

Madde 5 – Bu kanunun yayımı tarihinden itibaren, genel eğitim ve öğretim hizmetleri vermekte olup, şimdiye kadar Millî Savunma Bakanlığına bağlı olan askerî rüşdiyeler ve îdadîlerle, Sağlık Bakanlığına bağlı Yetim Evleri, bütçeleri ve öğretim kadroları ile birlikte Millî Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır. Anılan rüşdiye ve îdadîlerde bulunan öğretim kadrolarının nereye bağlı olacakları, gelecekte ait olacakları Bakanlıklar arasında belirlenip düzenlenecek ve o zaman kadar orduya mensup olan öğretmenler bu statülerini koruyacaklardır.”

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun (Öğrenim Birliği Yasası’nın) gerekçeli metnini okuduktan sonra, yasanın amaç ve kapsamını “Bütün okulların Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde toplanması işlemi”ne indirgemek yasayı anlamamak olur.

Anlamamakta ısrar ise kötü niyetten başka bir şey olmamalı. Bir kez daha yazıyorum: Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun amacı ve kapsamı Cumhuriyet’in bütün okullarını laikleştirmek ve öğretimde laik bir müfredat programı uygulamaktır. “Tevhid” ya da “Birleştirme” budur. İdeolojik ve pedagojik bir girişimdir. İdari müdahale, ikinci derecede ve geçicidir.

2 Mart 1926 tarihinde kabul edilen “Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun”, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ilkelerinin ışığı altında eğitim hizmetlerini düzenlemiştir. Devletin izni olmadan hiçbir okulun açılamayacağını öngören bu kanun aynı zamanda çağdışı derslerin okul müfredat programlarından kaldırılmasını da sağlamıştır.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu eğitim-öğretimdeki “medrese” ve “okul” ikiliğine son verdiği gibi, eğitim-öğretimin içeriğini laikleştirmeyi amaçlamıştır. Bütün okulların MEB’na bağlanması, eğitim ve öğretimin biçim ve içeriğinin adı geçen bakanlık tarafından saptanması anlamına gelir. Ancak, günümüzde, MEB’nın bu görev ve sorumluluklarını yerine getirdiğini ileri sürmek mümkün değil.  AKP ve islamcılar işte bu nedenle Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na düşmandırlar.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde eğitim ve öğretim yalnızca bir hayır işi, bir dini görev kabul edilmiş ve vakıflar yoluyla yürütülmüştür. Geleneksel eğitim kurumları arasında, sadece askeri eğitim ve yöneticilerin eğitimi devlet tarafından yürütülmüştür. Bunun sonucu olarak da bir yanda askeri ve mülki kadro, bir yanda medreselerde din eğitiminden geçen kadro olmak üzere iki tip insan ortaya çıkmıştır. Bunlardan birinin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Cumhuriyet Öğrenim Birliği Yasası ile bu işlemi yaptı ve öğrenimi laikleştirdi.

Şimdi düşünelim: İslamcı çevreler ilk ve orta eğitim ve öğretimin neden vakıflara bırakılmasını istiyorlar; AKP iktidarı neden özel okullara ve vakıf okullarına ağırlık vermektedir? Çünkü yolundan çıkmış, amaç ve ilkelerini unutmuş Milli Eğitim Bakanlığı’nın laik (ne kaldıysa) program ve denetimine bile  katlanamamaktadırlar.

4+4+4 Yasası/nın MHP desteğiyle çıkartılmasının,  imam-hatiplerin zorla çoğaltılmasının başlıca amacı, imam-hatipleri medreseleştirerek Osmanlı Devleti'nin yıkılmasına yol açan Ulema  (ilmiye) sınıfını ihya etmek suretiyle kendi iktidarını ebedileştirmek ve Başyücelik rejimini kurmaktır.  Medreseler Osmanlı bürokrasisinin (adliye ve eğitim-öğretim) kaynağı idi. AKP, Osmanlı ulemasının, devletle bütünleşmek, devlete itaat ve biat geleneğini ihya etmeyi amaçlamıştır.  AKP milletvekillerinin, bakanlarının ve yüksek bürokrasisinin imam-hatip ve ilahiyat kaynaklı olmasının kaynağı budur.

(…)

İmam-hatiplerin genel bilgi açısından Osmanlı dönemindeki denklerinden daha iyi olduğu kabul edilebilir. Ama RTE'izmin "Dindar ve kindar nesil" yetiştirme fabrikası olarak kullanılan bu okullardan matematik, fizik, kimya, biyoloji, tıp alanlarında bilimsel buluş yapmış bir bilim adamı çıktığını duydunuz mu? Filozof, ressam, besteci, müzisyen, edebiyatçı, sporcu? Ben hatırlamıyorum! Bu okullar, siyasetci, müteahhit ve bürokrasinin yönetici sınıfını, mülkiye-adliye-zaptiye için sadık eleman yetiştirir.

Yoksuldan, ezilmişten, mazlumdan yana olan bir ulema, hoca, imam ve kadı geleneği olmuş mu, var mı, duydunuz mu? Benim bilgim yok! Hiçbir şey üretmeyen, asalak, Masa ve Kasa'nın sadık kulu bir sınıftır.

Osmanlı zamanında "ulema bir zümre olarak muhafazakârdı ve reforma mani idi, münferid istisnalar olmakla birlikte [...onlar] yerleşik geleneği savunmak dışında başka hiçbir yol bilmiyorlardı  [ve] bu yüzden yeniliğe karşıydılar."[iv] Günümüzün ulema üreticisi İmam-Hatip fabrikaları da aynı geleneği devam ettirmektedir. Mezunları, islamcı ideolojiye nefer olmakta, islamcı partilere "biat ve itaat" gereği otomatik oy vermekte ve hizmet etmektedir.

Mesleklerin askerileştiği bir toplumda yaşamak nasıl mümkün değilse, mesleklerin imamlaştığı bir toplumda yaşamak daha da olanaksızdır. O toplum kendi kendini zehirleyerek yok olur. Buna engel olmak için Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun özgün haline dönmekten başka çare yok: "Millî Eğitim Bakanlığı, dini bilgiler konusunda yüksek uzmanlar yetiştirmek üzere üniversitede bir İlahiyat Fakültesi kuracak ve [ayrıca] imamlık ve hatiplik gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevli memurların yetişmesi için de ayrı okullar açılacaktır." Bu okullar imam-hatip okulları idi. İmam-hatip okulları sadece Diyanet İşleri Başkanlığı hizmetinde imamlık ve hatiplik gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevli eleman yetiştirecek. Mesleklerin dinselleşmesi birkaç on yıl daha sürerse Türkiye'yi  kaostan hiçbir mucize kurtaramaz, ülke Başyüce'nin ve  AKP'nin kölesi olur. Bu gerçeği anlamadan Türkiye için kurtuluş yok!

Okuyacağınız bu kitapta yer alan yazılar imam-hatip derneklerini, İslamcı basını ve AKP hükümetini çok rahatsız etmiş, hedef gösterilmeme, mahkemeye verilmeme ve ölüm tehditleri almama yol açmıştır. Yazdıklarımı, meğer en iyi Bedii Faik anlamış:

"Solculara düşman olmadım hiçbir zaman, solcuları severim. Orhan Kemal'i ben canlandırdım, ölecekti. Yaşar Kemal'in 'İnce Memed'inin müsebbibi de benim. Ona kalsa müstear isimle yayınlayacaktı ve bugünkü Yaşar Kemal olamayacaktı. Özdemir İnce'nin şiirlerini severdim şimdi de yazılarını seviyorum. Hürriyet'ten çıkardılar şimdi Aydınlık'ta yazıyor. Atatürk devrimlerini; Falih Rıfkı'dan (Atay) sonra, Tevhid-i Tedrisat'ı en iyi, en anlamlı yazan yazar. Başına bir şey geleceğinden korktuğum, adalete muhatap olur diye düşündüğüm insanların başında geliyor."[v]

Yaşarken kendisine teşekkür edememiştim. Bu borcu şimdi ödüyorum.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız...


[i]Cüneyt  Özdemir, Radikal gazetesi, 6 nisan 2012

[ii]Anayasa. Madde: 174

[iii]Anayasa, Madde: 174

[iv]Amid Bein, Çev: Bülent Üçpunar, Osmanlı Uleması ve Türkiye Cumhuriyeti, Kitap Yayınevi, s.19 içinde.

[v]Bağımsız Dergisi, 08.11.2013, Sayı: 44