Ortasında karakalem bir fırtınanın / Cem Savran

Ortasında karakalem bir fırtınanın / Cem Savran

07 Kasım 2018 - 835 kez okundu.

I

üstümü açtı gece, sıyrılıp çekildi kovuğuna

uyandım, kalkıp oturdum yatağın kenarına

çorabımın teki kaçmıştı altına karyolanın

eğildim, çekip aldım arasından tırnaklarının

pusmuştu oraya, suçlu suçlu bakıyordu öylece

simsiyah bir kedi taklidi yapan uykulu gece.

 

aynaya baktım, umarsızca bana bakıyordu suretim

dişlerimi fırçaladım, yüzümü yıkadım, kurulandım

askıdan aldım, giyindim evden çıkarken

hâleti ruhiyemi, akşamdan paltomun içinde bıraktığım.

 

gök gürlüyordu, pencereleri kapattım

kapıyı üstüne kilitledim mahmurluğun.

merdiveni inerken düşüverdi aklıma:

rüyamda, kendimi git gide dikleşen bir yokuşa vurmuşum

sıcakmış hava, devasa bir parça közmüş güneş gökte

rüzgârın üflediği pamukların arasında

dilim damağıma yapışmış, yorulmuşum pek fena…

 

terden sırılsıklam olmasam tutuşacakmışım az daha

sonra aniden betonlaşıvermiş bacaklarım

oynatamıyormuşum hiç, saplanmışçasına ağdalı bir bataklığa.

annem… çıkıyor metruk bir evden, bir tas ayran veriyor

içiyor ve devam ediyormuşum yokuşumu tırmanmaya...

 

sırtımı dönüyorum ki arkamda daha pek çok insan

önüm ana-baba gününe dönmüş, mahşer yeriymiş ortalık

kaçıyormuşuz sonsuzluk denizinden kabarıp gelmekte olan

yakaladıklarını tek tek yutan, ölüm adlı o dev dalgadan…

 

II

evden çıkmış avluyu geçiyordum ağır adımlarla

hava kapalıydı, bulutlar geçiyordu alçaktan

basıyordu limonluğun taşlarıyla tabanlarıma dünya

simsiyah esniyordu avlu, köhnemiş kuyusuyla.

 

evin önünde bulduğum küçük çakıl taşını

öylesine attım önümdeki kuyuya

gökyüzü fışkırdı kuyudan!

yaprakları bulutlardan bir ağaca dönüştü kocaman

meyvesi güneşi yüksünmeden taşıyan…

 

ahşap bir kova duruyordu makaranın ucunda

saldım onu aşağıya ve eğildim kuyuya

anımsamaya çalışan

çıkrığın iniltisini mırıldana mırıldana.

dibinde, gökyüzü adlı ayna

ah, aynada yüzüm vardı!

ürkmesem kafamı koparacağımdan

kovayla çıkaracaktım yüzümü yukarıya.

 

kuyunun dibinden geçiyordu bulutlar!

geri çekildim ürpererek çıktım aynadan

tırmanıverdim yukarı, soyundum kuyudan

boşaldı çıkrık, düştü kova, kırıldı su

tutundum güneşin uzattığı saçlara, bulutların arasından.

 

aniden bir şimşek parladı

çatladı göğün narı

bereketin tohumları saçıldı avuç avuç ortalığa

ah, işte geldim, geçiyorum

bulaşarak her şeye ve bata çıka dünyaya.

 

III

başkalarına da olur mu bilmem

ah, bu bana olanlar?..

ne zaman dönsem baba ocağıma

farklı yaşlardan kendime rastlarım, oldum olası

bazısı akran, bazısı delikanlı ve hâlâ çocuk bazısı.

 

bir köşeyi döndüğümde

çarpıştığım dahi olur bunlardan biriyle

ben tanırım, onlar beni tanımasalar bile.

yol boyu oyalandığımdan onlarla,

beni dalgınlığımla anarlar,

boş boş bakar, almazmışım selamlarını

ayakta uyuduğumu söyler bazı arkadaşlar…

 

ağaçlardan yere atlar çocuk hâlim; koşar, geçer önümden.

umulmadık bir anda karşıma çıkar

elinde hasret dolu bir bavulla gurbetten dönen hâlim.

benimle birlikte sokağımıza sapar,

önüme düşer, yorgun argın eve tuz, ekmek götüren hâlim.

 

pek çokları sayabilir kolayca ismin hâllerini,

dua mı, ah mı almışım birilerinden nedir,

unutamam ben her yaştan cismimin hâllerini…

 

IV

çatladı narı göğün

saçıldı etrafa sağanağın dolgun damlaları

körkütük sarhoş bir rüzgâr çarptı omzuma ve dönüp giriverdi koluma.

izin verecek değildim ya onun sırnaşmasına?

direndim; yapıştı ellerim köprünün paslı korkuluğuna.

benden yüz bulamayınca, kalmadı umarı

çekti gitti, göğsüme çarparak kanatlarını.

 

sendeledim, kala kaldım orada

damlalar başladı tıpırdamaya

üstüme açtığım kocaman yarasanın

simsiyah gergin kanatlarında.

çılgın rüzgâr! vurdu bir daha,

tepti, kırdı hoyratça kanatlarını

savurdu, çarptı onu, köprünün demir korkuluğuna.

 

iri iri damlalarla ah, bu neyin saçısı,

yoksa gözyaşları mı bu,

acılardan devşirilmiş bulutlara?

pişmanlıklar içinde geçmiş ömürlerine

geçmişten birileri mi ağlıyor yukarılarda

huzuru yeşertmek için, bu bereketli topraklarda?

 

narı yarılmış göğün altında,

kala kaldım öylece, köprünün başında.

şimşek çaktı, gök patladı

o an kırıldı sanki bütün zembereklerin çarkı.

bir kasabada, üstünde iki bin yıllık bir köprünün

durdu iki yanımda zaman

kuyruğuna basmıştım onun, anlardan oluşan…

 

nehrin kıyısında, kamışlıkta onu gördüm, gençliğimi

soyunuk değildi hayır, hatta başındaydı kasketi

aşağıdan el sallıyordu bana, hüzünlüydü gözleri

her genç kadar tutunmuştu o da hayata… eğreti

kim bilir böyle kaç kere ah!..

ağzıma getirmişti benim yüreğimi?

 

kükreyerek bir sel geldi aniden, aldı onu!

ayaklarımın altında beni sendeleterek

kıvrılıverdi birden zamanın kuyruğu.

 

düştü suya o!

sırılsıklam oldum ben, boğuluyordum

'ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında'

rüzgâr üfledikçe, eğilip kalkıyordu,

dizlerini dövüyordu kamışlar…

puslu bir ezgiyle ağıt yakmaya başladılar

hıçkırık mendilleri havalanıverdi oradan

ürkütülmüştü huzurun kuşları o yaslı kamışlıktan.

 

silkelenip kuyruğunu kurtarmıştı tabanlarımdan

bulanık selle yeniden akmaya başladı zaman

eyvah, geçip gidiyordu gençliğim köprünün altından!..

 

aniden gök gürültüleri sarmalayıverdi beni,

titreterek içimi… gençliğimi aparmıştı sel!

bata çıka sulara veda ediyordu bana o gencecik el.

telaşla koştum köprünün diğer korkuluğuna

göremedim onu ah, o andan sonra bir daha.

 

narı yarılmıştı göğün ve esiyordu rüzgâr, delişmen

akıyordu azgın nehir, ben köprüden geçerken.

 

V

binaların saçakları altından yürüdüm

hükümet konağının önündeki çay ocağına kadar

teneke sobanın başında bir tabureye iliştim

kurulandım, eğleştim biraz, şekersiz bir çay içtim.

 

sağanak dinse de havada kara bulutlar vardı hâlâ

hükümet konağının ağzı açık,

benziyordu karnının üstüne yatmış, devasa bir ejderhaya.

 

karnındaki odalarda arşivler dolusu ölüler,

kara kaplı nüfus kütükleri, tapu kayıtları

dolaşıyordu içeride ellerinde evraklarla

hademeler, memurlar, müdürler oradan oraya.

demir dolaplarda dosyalar, dosyalarda insanlar…

kâğıtlar üzerinde didik didik ediliyorlardı hâlâ…

fısıltılar, iç geçirmeler, söylenmeler dolaşıyordu koridorları

duymuyordu kimse onların sitemkâr yakınmalarını

her biri ölüme karşı destansı bir yenilginin kahramanı…

 

hükümet konağı yalayıp yutuyordu insanları, açıktı ağzı

girdim içeri elimdeki belgeyle, doktorların imzaladığı

nüfustan düşülmeli annem, memura uzattım ölüm tutanağını

 

VI

ah, saklıyorum zihnimin tavan arasındaki sandukada

kendi gözlerimle çektiğim kimi fotoğrafları

kırptığım an parçaları, gözlerimin makaslarıyla

doyamadığım asla, gizli gizli çıkarıp bakmalara.

 

bazı zamanlar, düştüğünde aklıma uzun metraj anılar

yumarım gözlerimi, bulurum kendimi karanlık bir salonda.

tekdüze tıkırtılarla zihnimde döner film makaraları

kimse için bir önemi olmasa da, benim için destansı

göz kapaklarımın perdesinde başlar anıların seansı.

 

VII

ah, anımsama; o hallaç, elinde yayı ve tokmağı,

pamuk atarcasına atıyor, birbirine yapışmış anıları

havalandıracak ve sonra yeniden dolduracak

yastığımın, yorganımın kılıfına onları.

 

aniden önümde beliriyor bir sokak köpeği

uçuşan anı pamuklarından mı

yoksa bulutlardan mı sıyrılmış, nedir,

silkeleniyor, sıçratıyor üstüme kirli sularını!..

 

sakın kimseye vereyim deme sırlarımı

fısıldama o delişmen rüzgâra bile sevgili dut ağacı,

farkındayım, göz ucuyla izlemektesin yazdıklarımı.

 

VIII

ah, nasıl da azgın bir kurttur iştah!

sanki aç kalmış bütün kış karla kaplı bir ormanda

aldırmadan kapılmama anıların akışına

hırlayarak sürdü, oturttu beni salaş bir lokantaya…

 

bir dergide mi okumuştum, biri mi söylemişti,

yoksa bir rüyadan arta kalan bir şey miydi?

kurtulmaktan söz ediyordu organlardan

öneriyordu mutluluk için mideyi, beyni falan aldırmaktan.

 

lokantada şimşeklerin ışığında parlıyor,

gök gürültüleriyle titreşiyordu camlardaki damlalar

her biri çam sakızı, ağdalı…

doymak bilmeyen yanları hep aç kalsa da insanın

bir tas çorba yetiyor doyurmaya karnını.

 

IX

sağanak dinse de havada kara bulutlar vardı hâlâ

bakışlarımı gökyüzünden aşağılara kaydırırken

ağaçlarla karşılaştım ilkin, eski dostlarla

çocukluğumu büyütmüşlerdi kucaklarında

kaldırırlardı beni yüksünmeden kollarıyla havalara.

 

şu evden çıkar, yalancıktan kızardı yaşlı bir dede:

kuşlara da kalsındı birkaç meyve, börtü böceğe de.

 

ah, o çocukluğum şimdi, sokulur koynuma geceleri

herkesinki kadar öksüz, üşümüştür ayakları, elleri

bu dünyaya gelmiş olmanın en saf, en masum tesellisi.

 

X

baba yadigârı saatime göz attım, durmuştu

salladım bir iki defa, kulağıma tuttum telaşla

babamın yıllar önceki nabzıydı sanki susan.

bir saat tamircisinin dükkânı önünde

buldum kendimi farkında olmadan.

 

ıslaktı vitrininin camları,

saatçi gözünde bir lup, ayıklıyordu saatin parçalarını…

önce zamanı tutan vidaları söktü yuvalarından

sonra saniyeleri titrek kuyruklarından,

tutup tutup cımbızla tezgâha bırakıyordu

dakikaları şeffaf kanatlarından.

 

saatleri, günleri, haftaları da çıkardı koydu

yakalayıp yakalayıp kolundan, bacağından, kafasından

çarkları, vidaları, yayları aşındıran ayları ve yılları da

bir adam girdi dükkâna ve onun araladığı kapıdan

nasıl çıkarsa akşam üstleri mağaradan yarasalar

öylece çıkıp uçuştular kapkara kınkanatlı anlar.

 

XI

kafamın içinde bir yas yeri var,

dönüşmüş hısım akraba puslu anılara

başsağlığı dileyerek önümde belirip kayboluyorlar.

 

yüreğim sıkılmış, nemli bir mendil,

sönmüş ocak, tütmüyor baca, yanmıyor kandil.

dünya denilen bu harman yerinde ah,

hoyratça savurup duruyor ruhları zamanın güçlü kolları

ağır, sakar bir dirgenle simsiyah.

 

rüzgâr savururken ruhumu dökülecek mi benden

bir avuç buğday, bilmem

bedenim toza toprağa karışıp giderken?

 

XII

yağmur yüklü bulutlar geçiyor üzerimden, telaşlı

tütmeye devam eden beni bırakıp

söndürmeye gidiyorlar sanki bir başka yangını

sert rüzgâr, ardımda bıraktığım yıllar kadar kararlı

ittiriyor beni yaka paça bir yokuştan aşağı.

 

ah, ne zaman getirdi ayaklarım beni buraya,

nasıl onca yolu aşıverip geldim mezarlığa?

ne işim var bu servilerin arasında?

benziyorlar batıp gitmekte olan güneşin

bulutların arasından çaktığı çakmağıyla

uçlarını tutuşturduğu devasa mumlara.

 

ne işim var bu kasvetli çukurlukta bir başıma?

altındayım ıslak dalların, üstünde çamurlu toprağın

tam ortasında karakalem bir fırtınanın.

 

XIII

dönerken zorlandım rüzgâr göğsüme eserken

eve vardığımda kapıda karşıladı beni yorgunluk

yaşlanıyor artık, yakınıp duruyor dizlerinden.

oturttum mutfakta bir sandalyeye

ovdum dizlerini pantolonumun üzerinden.

 

çıkarıp ömrümün heybesinden yatırdım günü

saatlere doğradım dikkatin keskin bıçağıyla,

ekmeğimdi gün, sarışın güneşlerin sarı buğdayından

an kırıntıları vardı ekmek tahtamda geriye kalan.

 

sıyırdım avucuma,

serptim penceremde camlara hohlayan akşamın avuçlarına

bir öğün de olsa doyumluk

bırakması için çekip giderken, sabahın kuşlarına.

 

XIV

uçup gitti günün son ânı da

ustaca bindiği gece kelebeğinin kanatları arasından

savurdu şapkasını karanlıklara.

 

yanağını okşuyor, saçlarını kokluyorum

soluklanıyor koynumda, iç geçiriyor çocukluğum.

 

Cem Savran

GERCEKEDEBİYAT.COM