Ömer Seyfettin ve Bir Ermeni Gencinin Hatıraları romanı üzerine / Kaan Arslanoğlu

Ömer Seyfettin ve Bir Ermeni Gencinin Hatıraları romanı üzerine / Kaan Arslanoğlu

25 Ocak 2018 - 1205 kez okundu.

1884-1920… Ömer Seyfettin’in kısacık hayatının son eserlerinden biridir Ashab-ı Kefhimiz.. 1918’de yazılmıştır. Yaşamı gibi kısacık bir romandır.

Ömer Seyfettin sağken pek kıymeti bilinmemiş, öldükten sonra da iyi değerlendirilmemiş büyük bir edebiyatçımızdır.

Daha çok kısa öyküler yazar. Uzun sayılmayacak birkaç romanı ve düşüncelerini dile getirdiği birkaç kitabı yeterince takdir görmemiştir. Bizim kuşaklardan pek çoğumuz onu çocuk öykücüsü gibi bilir. Yeni kuşaklar?

Milli Eğitim Bakanlığı’mız onun değerini görmüş ve birçok öyküsünü ilköğrenim kitaplarına koymuştu. Ondan ötürü. Çocukken zorunlu okuduğumuz okul kitaplarındaki küçük parçalar dışında da, tavsiye üzerine birkaç çocuk kitabını okumuştum. O kadar.

Büyüdükten sonra ondan sadece “Efruz Bey”i okudum. Basit, fakat güçlü mizahı ile, bir aydın eleştirisiydi, ironik bir romandı. Bir çocuk öykücüsü değil, büyükler için de güçlü bir yazar karşısında olduğumu, o zaman anlamıştım.

Ömer Seyfettin Türkçülüğün kurucularından sayılır. Ama “Efruz Bey”de Turancılarla da fena dalga geçiyordu. Belli ki fanatik yönlerini törpülemiş, kendisiyle de alay edebilecek “büyük yazar” kıvamına gelmişti. Ayrıca daha o zamandan dilde aşırı arılaştırma cereyanına karşı çıkıyordu. 
Bu hafta içinde de ikincisi… 

Bir düşünce romanıdır “Ashab-ı Kehfimiz”. Bir Ermeni gencinin günlüğüne kaydettiği notlar biçeminde yazılmıştır. Dili sadedir. Ahmet Yıldız önsözünü yazmış. Zaten gündemimize tekrar o soktu. Sağ olsun. Arka kapakta şöyle deniyor:

Birtakım aydınlar İmparatorluğun dağılıp parçalanmasını engellemek için çare olarak “Osmanlı Kaynaşma Kulübü” adıyla bir cemiyet kurarlar.



Ancak cemiyet üyelerinin ibretlik düşünceleri ve eylemleri gerçeklere toslayınca vaziyet içinden çıkılmaz bir hal alır. Ömer Seyfettin, bu güzel “toplumsal roman”ında, çok akıllıca bir buluşla, dışarıdan bir gözle, Kadıköylü bir Ermeni'nin günlüğüyle olayları anlatıyor ve düşüncelerini açıklıyor.

Eser, 1918 tarihli eski Türkçe ilk baskısından büyük bir titizlikle okundu ve sadeleştirildi. Aslına, ruhuna, Ömer Seyfettin'in düşüncelerine hiç ilişmeden.

“Ashab-ı Kehfimiz” bir siyasal roman. Düşünce, olay, olgu aktarımları ve birtakım kişisel duygu ve düşüncelerin üstüne kurulmuş bir eser. İçinden “klasik anlamda”, “edebiyat keyfi” çıkaramayabilirsiniz. Ama son derece modernist bir eser. Sağlam ve tutarlı bir gerçeklik kurgusuna oturuyor.

Yıl 1918.. yıl 2018.. Yüz yıl.. dile kolay.. Fakat Türk “aydını”nın temel problemi hiç değişmemiş. Bu derece ileri görüşlülük, bu derece 100 yıllık gerçekle sınanmış, doğrulanmış felsefe… Hayret verici.

Türk aydınları arasında Tanzimat’la iyice yaygınlaşan bir yaşam ve düşünce modası yayılır. Onlara göre ulus düşüncesi tarihten silinmek üzeredir. En ilerici, en batılı, en öngörülü aydınlar, işte bu yüzden ulus-millet duygularından bir an önce kendilerini kurtarmalıdır!

Günümüzdeki liberallere ne kadar benziyorlar değil mi! Oysa romandaki bir kişiye göre, Fransızın, Almanın sosyalisti bile millidir. Ömer Seyfettin, bu yapıtı ve öteki eserleriyle, günümüzün liberal, sözde sosyalist “aydının” tipolojisini yüz yıl önceden betimlemiş çok büyük bir yazardır. Ülkemizin gururu olması gerekmektedir de…… İşte o “aydınlar”, şu okumuş topluluğu bu denli baskınken o zordur.

Nedir o aydınlatmayan, suratlarına far tutulsa bile aydınlanmayan bu okumuş güruhunun ortak özellikleri: Hayranı oldukları, sürekli gidip geldikleri Batı’yı doğru dürüst tanımama, Batı felsefesini yalnızca yüzeysel olarak bilme, kendi ülkelerini ise hiç tanımama, halkı yalnızca uzaktan gözlemleriyle değerlendirme…

“Aydınlar” olarak toplanıp bir cemiyet kurarlar. Türk, Ermeni, Bulgar, Rum, Arnavut… her milliyetten temsilcileri bünyelerine alırlar. Amaç tüm milliyetleri, milli duygu ve kültürleri yok etmektir. “Osmanlılık” ortak paydasında birleşip, tek bir Osmanlı milleti ya da ümmeti yaratacaklardır.

Türklük diye bir şey zaten pek zayıftır. Türkçe diye bir şey yoktur. Herkesi birleştirecek ortak bir dil kurulacak, ekonomik birlikteliğe ve çıkarlara dayalı yeni bir Osmanlı kültürü yaratılacaktır.

Ama derneğin Türkler dışındaki üyeleri birer birer ayrılırlar, toplantılara gelmez olurlar. Her biri kendi milli bayrağının altında dikilmiştir. Geriye sadece günlüğü tutan Ermeni gencimiz kalmıştır…

BÜYÜK YAZARIN SONU

Ömer Seyfettin, son dönemlerinde, İstanbul’da, ayrıldığı eşinden ve kızından uzak, yalnız yaşamaktadır. Bir hastalığa yakalanır. Hastalık giderek ağırlaşır. Doktor arkadaşı (Ali Canip) onu koma halinde Haydarpaşa hastanesine kaldırır. Ömer Seyfettin orada iki gün sonra ölür. Başında kimse olmadığından kimsesiz kabul edilir. Onu hiçbir doktor tanıyamaz. Eğitim ve inceleme amaçlı kadavra olarak kullanılır cesedi. Kapsamlı bir otopsi yapılır. (Yukarıdaki fotoğraf Ömer Seyfettin'in sondan bir önceki fotoğrafıdır. Sonra kafası da kesilecektir. Kapaktaki fotoğraf. Edebiyatımıza ne kadar değer biçtiğimizin fotoğrafıdır.)

Doktor arkadaşı birkaç gün sonra hastaneye geldiğinde durumu anlar. Tanıyanlarının ve sevenlerinin katıldığı kalabalık ve öfkeli bir cenaze töreniyle defnedilir. Kadıköy Kuşdili’ne. Ama gömüldüğü yerde de rahat bırakılmaz. 1939’da oradan yol geçeceği için, mezarı Zincirlikuyu’ya nakledilir.

Resimden de anlaşılacağı üzere, tıp camiamızın Türk edebiyatına karşı “müşfik” tavrı, aradan yüz yıl geçse de devam etmektedir. Yalnız tıbbiyeliler mi, mühendislerimiz, öğretmenlerimiz, akademisyenlerimiz, politikacılarımız… tüm aydınlarımız hala aynı hassasiyettedir. İyi bir şey gördüler mi elde bıçak, nobranca yaklaşmakta; edebiyatı, yayınevlerinin satın aldığı kitapçı raflarındaki ve hatta marketlerdeki çok satar zıkkımlardan ibaret saymaktadırlar.   

Muhtemelen “diyabetik keto-asidoz”dan ölmüştür bu genç edebiyat devimiz. O devirde diyabet hastalığı iyi tanınmadığı için, gittiği her doktorun şekerli gıdaları kesecek yerde artırdığı rivayet edilir.  Ama işte o dramatik otopsi sonucu “şekerden” öldüğü söylenmiştir.

Diyabette dünyada “insülin”in ilk kullanımı 1921’dir.

Ah merhametsiz doğa!

Ah yalan dünya!

Bize de vermeseydin, ne iyiydi acıma!

Kaan Arslanoğlu'nun insanbu'daki yazısının tamamını okumak için tıklayınız...

KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ



GERCEKEDEBİYAT.COM