Ömer Seyfeddin'in "And"ı / Fundagül Apak

Ömer Seyfeddin'in

12 Ağustos 2015 - 12316 kez okundu.

Evre(n)deki döngüler... 100 yıllık ve 1000 yıllık döngüler... 2012-2013 yıllarından geçmişe bakmayı gerektiriyor. Anımsayalım:

 

1800’lü  yılların başında İngiliz, Fransız, Rus siyasetine bulaşmış bilinç bükücülerin, Arap dilindeki karşılığıyla “şair” ordusunun yıllarca süren kışkırtmaları sonucu, 1821’de ayaklanan Rumlar: Mora yarımadasındaki Türk, Müslüman, Yahudi soykırımları... Bu soykırımları ve ayaklanmaları engellemek üzere, bölgeye ulaşan Osmanlı donanmasının İngiliz, Fransız ve Rus güçleri tarafından Navarin’de yakılışı (1827)... İmzalanan Edirne andlaşmasıyla Rumların, Türk dilindeki karşılığıyla “Yun”an halkının Osmanlı’dan koparılışı (1829)... Arnavut, Bulgar, Sırp ayaklanmaları... Doğu ve güneydoğudaki Ermeni ve Arap ayaklanlamaları... kaos..

 

100 yıllık döngü... 1911-1912-1913 yılları: “Trablusgarb” ve “Balkanlar”daki yıkım... Büyük toprak, kan ve tin (can : ruh) kaybı... Osmanlı devletinin, dolayısıyla, Osmanlı toplumunun dağıtılışı...

 

Osmanlı’dan kopup giden azınlıklar karşısında, Osmanlı’yı iyelenen (sahiplenen) yalnızca Türkler olmuştu; çünkü Osmanlı, Türk’tü; öyle olmasa “resmî” dili, Osmanlı Türkçesi yerine ya Osmanlı Rumcası ya Osmanlı Ermenicesi ya Osmanlı Arapçası ya Osmanlı Farsçası ya da... olurdu. Osmanlı; İngiltere, Fransa, Rusya ve diğer sömürgeci (imperialist) ülkelerin tersine “sömürgeci” de olmamıştı: Vergi almıştı halktan, ama dillerini ve dinlerini almamıştı ellerinden; yerüstü ve yeraltında bulunan varlığını, talanlarla yok etmemişti; üstelik, tin ve mal güvenliklerini de sağlamış, onları kendinden bilip öylece benimsemişti.

 

100 yıl savaşçıları... Türk’ün tongaları (kahraman)... Ömer Seyfeddin... O savaşçılardan, tongalardan biriydi; hem kılıcıyla hem de kalemiyle Osmanlı’yı, yani ki Türklüğü kurtarıp erdemi savunmak için bir cepheden diğerine koşup durdu Ömer Seyfeddin; hem tinsel hem de bedensel varlığıyla, içindeki erdemle, bütün dinleri kucaklayan inancıyla ve aydınlığı kuşanarak saldırdı düşman üstüne önce Balkanlarda, sonra yazdığı "dize"lerde...

 

Türkçülük  çatısı altında birleşerek, yurdun kurtuluşu için uyanışa geçen Türklüğün önderlerinden biri olmuştu Ömer Seyfeddin... Bir toplumun özüne dönmesinin “kendini bilmek” anlamına geldiğini gördü. Türk toplumunun da özgür (to be self) olması; “kendi” olması demekti ve ancak “kendi” gücünün bilincine varıp özgür olduğunda bağlarından kurtulup bağımsız (to be free) olabileceğini anlattı Osmanlı Türkü’ne. Bu yüzden, öncelikle kendine dönmeliydi Türklük ve kendi diline böylece döndü Türk ulusu.

 

...Derken, şunu da yaşayarak bildi Türkler: “Türk dili” demek “eylem” demekti; çünkü Türk, eylem üzerine yaratılmıştı. Bunu apaçık gördüğü için “ana dili”nin, yani ki Türk dilinin önündeki bütün engelleri kaldırmak üzere eyleme geçip and içti Ömer Seyfeddin.

 

Bir süre sonra, Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinde yankılandı Türklüğün dirilen bilinci: “Özgürlük ve bağımsızlık, benim karakterimdir!

 

Türk tarihini incelediğimizde, görüyoruz ki “and”ın anlamını  ve değerini en iyi bilenlerden biri de Ömer Seyfeddin’dir; edinmiş olduğu “kimlik”, bu bilincin en önemli nedenidir.

 

Yüz yıl  önce, dağılış sürecindeki Osmanlı devletinin bütünlüğünü koruyabilmek için ortaya atılan Türkçülük akımının önderlerinden olan Ömer Seyfeddin; Türk öykücülüğündeki yenileşme ile Türk dilindeki durulaşmanın (tasfiyecilik) da köşe taşlarındandır. 19. yüz yıldan 20. yüz yıla geçişte, ulus olma sürecini yaşantılayan Türk toplumuna “dil birliği” oluşturmanın yaşamsal önemini anlatırken, dilini korumanın “kutsal değerler”den olduğunu da yazıp durur. Kutsallık taşıyan bir diğer olguysa “verilen sözü yerine getirmek”tir; diğer bir deyişle “içilen and”a bağlı kalmak..

 

Türk toplumunda “doğru söz”e, söz vererek “kardeş olma”ya ve “sözünde durma”ya verilen önemi, And adlı öyküsüyle ölümsüzleştiren Ömer Seyfeddin’in “kimliği”; bu bağlamda, üzerinde durulması gereken bir unsurdur. 

 

 

apang andka erse iminlik bütünlük          eğer and ileyse güvenlik bütünlük

bu and tutguçı kim anı er atayı            bu andı tutan kim ise ona er diyeyim

(Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, 11. y.y.)

 

 

 

“ÖMER SEYFEDDİN” KİMLİĞİYLE İÇİLEN AND

 

Ömer Seyfeddin, adının anlamını eyleme dökenlerdendir.

 

13 Mart 1884 tarihinde, Gönen’de doğan “çocuk” Ömer; II. Meşrutiyet’in halka duyurulmasından (23 Temmuz 1908) sonra “asker” Ömer olmuş; üstteğmen rütbesiyle, odağı Selanik’te konuşlanmış olan 3. orduya bağlı birliklerde, önce Makedonya’daki Razlık kasabasına bağlı Yakorit’te görev almış; sonrasında, Manastır’ın Pirlepe kazasında görevlendirilmiş; Velmefçe, Osenova, Pirbeliçe, Serez, İştip, Babina, Demirhisar ve Cuma-yi Bala’da kısa süreler için yerine getirdiği görevlerin ardından, Köprülü’deki Askerî Rüştiye’de Beden Eğitimi öğretmenliği yapmış; bunu izleyen süreçte, 31 Mart (14 Nisan 1909) isyanını bastırmak üzere Selanik’ten İstanbul’a gelen Hareket ordusuna katılmış; 1911’de İtalyanların Trablusgarb’a saldırmasıyla toplumda yaşananlara tanık olmuş; 1912’de patlak veren Balkan savaşlarında, Batı ordusunun 39. alayına katılarak, önce Komanova’da Sırplarla, sonrasındaysa Yanya’da Yunanlılarla savaşmış ve 1913’teki Yanya kalesi savunmasında Yunan güçlerinin eline düşünce, Atina yakınlarındaki Nafliyon kampında, tutsak edilmiştir1.

 

Tutsaklık günlerinde, yakın arkadaşı Ali Canip Yöntem’e Nafliyon’da yazdığı  öyküleri göndererek Tanin gazetesi ve Türk Yurdu dergisinde yayımlattıran Ömer Seyfeddin; bu öykülerinde bile Türk halkının moralini yükseltme çabası içinde olmuştur. Balkan Harbi Ruznamesi adını taşıyan günlüğünde, şöyle der: “Evet, İtalya Savaşı. Balkan Savaşı... Ben Yanya Kalesi’nde tutsak oldum. Yunanistan’da bir yıldan fazla tutsaklık... İstanbul’a gelip kendimi toparlamaya başlayacağım zaman annem öldü. Sonra Cihan Savaşı... İşte dört yıldır bu felâketli savaşın müthiş bunalımı içindeyiz. Yarım okka ekmek otuz kuruşa satılırken, kim edebiyatla uğraşabilir? Ama ben uğraştım.”2

 

İlk yazıları, 1900’de, daha Edirne Askerî İdadisi’nde okuyan 16 yaşında bir öğrenciyken Mecmua-yi Edebiyye’de basılır. Yakorit’e gitmeden önce, 1908 yılında, Sebat ve Serbest İzmir gazetelerinde yazıları çıkan Ömer, cephede savaşırken bile yazar. 1911 yılına gelindiğinde ÂşiyanDüşünüyorumKadınMusavver HâlePiyanoTeşvikTürk YurduYirminci Asırda Zekâ, sonradan Çocuk Bahçesi adını alan Bahçe dergileri ile Rumeli ve Tanin gazetelerinde yazan, bunun yanı sıra, başına geçtiği Genç Kalemler dergisinde çıkan Yeni Lisan başlıklı yazıyla dildeki “Türkçülük” akımının önderlerinden olan Ömer Seyfeddin; I. Dünya savaşı yıllarında DikenİnciKırım ve Türk Sözü dergileriyle Vakit ve Türk Dünyası gazetelerinde yazarak, Türk toplumuna ışık tutar. Ömer Seyfeddin, bu dergi ve gazetelere ek olarak AkşamBüyük MecmuaÇocuk Dünyası, Donanma, Edebiyat-ı Cedide, Haftalık İzmirHalka Doğru, Hayat, İslam Mecmuası, İzmir, Millî Talim ve Terbiye Mecmuası, MuallimNevsal-i Millî, 11 Temmuz, Serbest Fikir, Serbest İzmir, Şair, Talebe Defteri, Tenkit, Tercüman-ı Hakikat, Tevhid, Turan, Üçüncü Kitap, Yeni Mecmua ile Zaman’da kendi yazdığı, toplam 77 nazım örneğini yayımlatmış olur.

 

Böylece, 36 yıllık ömrünün 20 yılını, yazarak ve savaşarak geçirir.     

 

       

 

Bir “asker-edip” olan Ömer, Nafliyon’dan kurtulup İstanbul’a döndüğünde, Selanik hiç savaşılmadan düşmüş, Yunanlılar Selanik’i ele geçirmiştir. Savaştan önce, 1908 yılında, İzmir’deki Jandarma Zabitan ve Efrat Mektebi’nde öğretmenlik yapmış olan Ömer Seyfeddin, 1914 yılında, Kabataş Lisesi’nde felsefe ve edebiyat öğretmenliği yapmaya başlar; bu arada, İstanbul Üniversitesi’nde kurulan Tetkikat-ı Lisaniye Encümeni’ne (Dil Denetleme Kurulu) seçilen ve İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’nda da edebiyat öğretmenliği yapan Ömer Seyfeddin; arkadaşlarıyla birlikte Selanik’teyken, önce Hüsn ü Şiir (1910) sonrasında da Genç Kalemler (1911-1912) adı altında çıkarttıkları derginin ardından, onun gibi İstanbul’a dönmüş olan Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp’in de desteğiyle, 1913 yılında Türk Sözü dergisinin yönetimine geçer. Ancak, bu derginin de ömrü kısa olur.

 

Ömer Seyfeddin’in kişiliği konusunda “Ömeri benim gibi yakından tanıyan merhum Ziya Gök Alp da onun için şu sözleri söylemiştir: ‘Kumanda ettiği hudut bölüğünün Mehmetçikleri gibi, gurur, tafahur, menfaat hislerinden uzaktı.’ Maahaza izzetinefsi pek galipti. Başkalarının da haysiyetine çok riayet ederdi. Hattâ hizmetçi kızlara ‘Ahretlik’ demez, diyenlere kızar, yalnız ‘evlâtlık’ tabirini kullanırdı.”3 diyen Yöntem’in yanı sıra, Enginün de “Bir asker olarak yetişen Ömer Seyfeddin, prensiplere sadakat, meseleler karşısında kesin ve açık-seçik tavır alma ve kararları uygulama gibi özellikleri mesleği dolayısıyla kazandığı gibi, bunda sert bir asker olan babasının, çocukluğunda verdiği terbiyenin de tesiri olmalıdır.”4 diyerek asker kimliğinin, Ömer Seyfeddin üzerindeki olumlu etkisine dikkat çeker.

 

Savaşın iç  ve dış yüzünü, Osmanlının düşmanlarını, baskılar altında ezilip sömürülen Türk halkının çektiği çileyi, Osmanlı devletine karşı ayaklanıp özgürlük ve bağımsızlıklarını kazanmak için savaşan Yunan, Sırp, Romen, Bulgar, Arap, Arnavut... halklarının neden olduğu yıkımları, soykırımları, haklı ve haksız nedenler uğruna yapılan haksızlıkları ve nicelerini, savaştığı bütün cephelerde yaşayarak öğrenmiş olan asker-edip Ömer; Türk halkını bilinçlendirmek, özgür ve bağımsız bir ulus olmanın yaşamsal önemini Türklerin de anlayabilmesi adına, ulusuna önderlik eden bir öğretmen gibi sürekli olarak üretip yazmış, öğrenciler yetiştirmiştir. Artık, o; bir “asker-edip-öğretmen”dir.

 

Dizdaroğlu; Ömer Seyfeddin’in öğretmenliği konusunda, Tahir Alangu’nun bir yazısından alıntı yaparak şu bilgiyi verir:

 

“Derslerinde müfredata çok bağlanmaz, buna karşılık elden geldiği ölçüde çok metin okuturmuş. Canlı, orijinal ve samimî bir hoca imiş. Sınıfta okuma yapılırken sade dilin önemini öğrencilere iyice anlatabilmek için çocukların sordukları lûgat, terkip (tamlama), ıstılahlı (terimlerle dolu) ifadeleri ‘Ben de anlamıyorum çocuklar, belki yazanlar da anlamamışlardı.’ diye cevaplandırırmış.”5

 

Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu Notları’nda yer alan ve Ömer Seyfeddin’in öğretmenlik yıllarını, bizi gülümseterek aydınlatan bir başka anıysa şöyledir:

 

“Hikâye eskidir. Büyük harp yıllarına âit. Ömer mekteplerden birinde edebiyat muallimiydi. Merhumu yakından tanımış olanlar, pek iyi bilirler; bâzan birşeyi diline dolar, günlerce onu tekrar ederdi. O zaman da bir şey tutturmuştu: ‘İlim başka, irfan başka... Ârif başka, âlim başka’ diyordu. Derin bilgisi ve çok okumasıyle şöhret almış bir muallim arkadaş bir gün Ömer’e takılmak istedi: ‘Ömer Bey, ilim başka, irfan başka, diyorsunuz, ben buna pek akıl erdiremiyorum. Lûtfedin de şunu bana bir anlatın’ dedi. Ömer, ‘Başkadır cancağızım, dedi, kızmazsanız bir misalle anlatayım. Meselâ siz çok okumuşsunuz, âlimsiniz, fakat ârif değilsiniz. Bizim serhademe okumamıştır, binâenaleyh âlim değildir, fakat âriftir. Muallim arkadaş biraz bozuldu. Fakat Ömer darılacak bir insan olmadığı için renk vermedi. Herkesle berâber güldü, geçti. Sekiz on gün sonraydı. Ömer birgün muallimler odasına sevinçli bir havâdisle geldi. ‘Müjde, diyordu. Avusturya’dan ikiyüz vagon şeker geliyormuş... Şeker dehşetli ucuzlayacak.’ Ömer sık sık İttihat ve Terakkî Merkez-i Umûmî’sine gidip geldiği için diğer bâzı arkadaşlarla berâber âlim dediğimiz arkadaş da havâdise inandı ve memnûniyet gösterdi. Bir iki dakika sonra odaya giren ser hademeye Ömer aynı havâdisi tekrar etti. Fakat o pek seviniyor görünmedi, terbiyeli bir tavırla: ‘İnanma beyim, yem borusudur bu. Avusturya bulsa şekeri kendi yer.’ dedi. Ömer çocuk gibi ellerini çırparak zıplamaya başladı. Âlim arkadaşa: Yalan mı söylemişim, cancağızım, dedi. Bak, siz bütün ilminize rağmen, bu havâdise inandınız. Fakat o yutmadı cancağızım. Çünkü onda ilim yok ama irfan var.”6

 

O yıllarda, Ömer Seyfeddin’in en büyük sıkıntısı; yazdıklarını  yayımlatabileceği güvenilir bir yayımevi bulamamaktır. Yusuf Ziya Ortaç’ın Portreler’indeki bir anıdan, yalnızca yazarlıkla geçinmek isteyen Ömer Seyfeddin’in öğretmenlik yapmasa, geçinmesinin de olanaksız olduğunu öğreniyoruz:

 

“Ömer Seyfettin’in Babıâli Yokuşu’nda bir hikâye deposu vardı: Zaman Kütüphanesi... Hâlâ en bulunmaz eserleri bulduğumuz Zaman’ın sahibi Misak Efendi ile pek iyi dosttular. Ömer, yazdığı hikâyeleri ayrı ayrı zarflara koyar, ağızlarını kapar ve üstlerine isimlerini yazardı: ‘İncili Kaftan’, ‘Diyet’, ‘Falaka’, ‘Aşk ve Ayak Parmakları...’ Hikâye isteyen gazete, dergi sahibi Misak Efendiye gider, zarflara bakar, bir tanesinin adını beğenir, alırdı. Fiyatı beş liraydı her hikâyenin... Bir gün, o yılların en güzel, en sürümlü gazetesi ‘Vakit’te, Ömer’in bir hikâyesi çıktı. Hoştu, sürprizliydi. Yalnız kısa kısa konuşmalar can sıkacak kadar uzatılmıştı. Okurken gözlerini yüzümüzden ayırmayan Ömer:

–Ne yapayım cancağızım, dedi. Hakkı Tarık, hikâye başına değil, satır başına para veriyor!...

Bu denemeden sonra, yokuşumuzun en tatlı, en dost insanlarından biri olan Hakkı Tarık, Ömer’in hikâyelerini satır hesabıyla satın almaktan vazgeçti.”7

 

Osmanlı  devletinin I. Dünya savaşına (1914-1918) girmesi, annesinin ölümü  (1915), bir İttihat ve Terakki üyesi olduğu hâlde partiye olan inancının sona ermesi ve 30 Ekim 1918’de, Mondros mütarekesinin imzalanmasıyla sarsılan Ömer Seyfeddin; yurdun kurtuluşu için Ziya Gökalp’in toplumsal, Yusuf Akçura’nın siyasal, kendinin de dilsel açıdan temellendirdiği Türkçülük idealini Osmanlı toplumuna anlatmak ve yaymak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıkça, Selanik’te biçimlenmeye başlayan gazeteci kimliği daha da belirginleşir. O artık “asker-edip-öğretmen-gazeteci” Ömer’dir.

 

“Zor zamanların öykücüsüdür Ömer Seyfeddin; insan, çevre ve olayların olağanüstü ortamlarda biçimlendirdiği bir kimlik...Bozgunu, dağılmayı, umutsuzluğu başarıya, toparlanmaya ve umuda dönüştürmenin özlemiyle yaşadı. ‘Muharrir’di o, yani bir yazar; biraz büyüklenme gibi görülse de adıyla birlikte yazdırdığı o sözcük dışında kartvizitinde başka bilgi bulunmaz. Kendisi günlüklerinde az yazdığından, verimli olamadığından yakınsa da kısa ömrüne sığdırdığı 160 kadar öykü başta olmak üzere ciltler dolusu ürün, o dönemin deyişiyle ‘genç bir muharrir’, bugünden bir bakışla ‘genç ölmüş bir muharrir’ için küçümsenemeyecek bir birikim.”8

 

Osmanlı  toplumunda, Türk’ü “aşağılık” kabul edenlerin yüzlerce yıl görmezden geldiği ve bu nedenle, Arap-Fars-Türk dilinin birleşimiyle oluşan “yapay” dile (Osmanlı Türkçesi) karşılık, “yeni” (!) denilen bir dille, Türk halkının tarih boyunca, İstanbul’da konuşageldiği dille yazan Ömer; Batı edebiyatı kaynaklı bir tür olan “öykü”yü Osmanlı kültüründe, bu anlamda yeniden türetmekle kalmaz, onu en yüksek verimle üretenlerden olur. Çünkü o; asker-edip-öğretmen-gazeteci Ömer Seyfeddin’dir: Üst düzeyde disiplinin anlamını bilir; verilen sözü yerine getirmenin yaşamsal önem taşıyan değerini bilir; zeki, çalışkan ve atılgandır; korkarak, bir köle gibi yaşamaktansa, bir tonga gibi savaşarak ölmeyi, kutsal bilir; ulusu belirleyen yurdun sınırlarında nöbet tutan bir asker, dilin sınırlarında nöbet tutan bir edip, çocuk ve genç nüfusun sınıflarında nöbet tutan bir öğretmen, iletişim ağlarında nöbet tutan bir gazeteci olur; yazdığı bir öyküde, kılıcındaki kan ve kalemindeki mürekkebi, yaşanmışlık suyuyla birleştirip And olarak içer.

 

Cemil Yener, erdemin Ömer Seyfeddin için önemi konusunda şunları  söyler: “Ö. Seyfettin’in erdem anlayışında yurtseverlik, özgecilik, özveri, baş eğmezlik, açık ve tok sözlülük önemli bir yer tutar. Öykülerinin bütün soylu kişileri, bu erdemlerden birkaçını üzerlerinde toplarlar. Bütün kahramanlık öyküleri ile ‘Diyet’, ‘And’, ‘Büyücü’, ‘Niçin Zengin Olmamış?’ vb. bu erdemlerin saygınlığını duyurmak amacı güder.”9

 

And adını verdiği öyküsünde, bir çocuğun (kendinin) dupduru gönlüyle, bütün içtenliğiyle, içinde yaşadığı topluma karşı duyduğu sevgi ve saygıyla, inancı ve umuduyla, kutsal bildiği değerlerden birine, “arkadaşını kardeş bilip koruma”ya, tıpkı yurtsever Türk askerinin “yurdunu kutsal bilip koruma”ya Tanrı’yı tanık tutarak, kılıç ve kanla içtiği and gibi, kalemindeki mürekkeple and içer. Belki de bu yüzden, öykünün her "dize"sinde hem çocuk hem asker hem edip hem öğretmen hem de gazeteci Ömer Seyfeddin’i bulur okuyucu.

 

And’ın, edip Ömer Seyfeddin’in Gönen’deki çocukluk anılarına dayanarak yazdığı öykülerden olduğunu belirten Gözler, şöyle der: “Ömer Seyfettin çocukluk anılarını hikâyeleştirirken bu hikâyelere hiç bir peşin fikir ya da tez karıştırmaksızın yazmış ve sanki tekrar çocukluğunu yaşıyormuşcasına olayları çok samimî bir biçimde işlemiştir. Çocuk edebiyatımızın bu çok samimî parçaları çocukluk denen o cenneti ve o saf ve temiz hayatı bugün bile her okuyana aksettirir dururlar.”10 Duymaz’ın düşünceleri de bu görüşlere paraleldir: “İlk NamazAnd ve Kaşağı hikâyelerinin ortak özellikleri biyografik hikâyeler olmalarıdır. Üçü de büyük hikâyecimiz Ömer Seyfettin’in şahsiyetinin henüz oluşmaya başladığı çocukluk yıllarına ışık tutmaktadır. Bu metinlerde biz onun Gönen’de sekiz yaşına kadarki hayatını, aile, okul ve arkadaş çevresini görüyoruz.”11

 

Öyküsüne “...Ben Gönen’de doğdum.”12 tümcesiyle başlayan Ömer Seyfeddin’in “kasabada, ‘Çarşı Camii’nin arkasındaki evde mi, yoksa ‘Karalar Köyü’nde mi doğduğunu, çelişik rivâyetleri derlememize ve yerinde yaptığımız soruşturmalara rağmen kesin olarak belirleyemedik. Kasabaya üç kilometre uzaklıktaki, Çanakkale yolunun soluna düşen ‘Karalar Çiftliği’nde doğduğunu önce yakın arkadaşı Nüzhet Hâşim yazmış, ölümü sırasında bazı gazeteler de aynı bilgiyi tekrarlamışlardı. Ablası Güzide Hanım ise, onun, Gönen’deki evlerinde dünyaya geldiğini, on yaş büyük olduğundan doğumunu bile hatırladığını ısrarla bana söylemişti. Harbiye Okulu’ndaki künyesinde, açık olarak ‘Ömer oğlu Ömer Seyfettin Kocamustafapaşa-1299/884-1319-489 piyâde’ kaydından sonra, nüfus kaydının ‘Kocamustafapaşa’ olduğunu belirtmesine rağmen, herhalde sonradan alınan bir bilgiye dayanarak altına ‘Gönen-Karaca’ notunu da eklemek gereğini duymuşlar. Yine Güzide Hanım, bu ‘Karalar Çiftliği’nin ‘annesi Fatma Hanım’ın enişteleri Hüseyin Paşa’nın kardeşi Halil Bey’e âit olduğunu’ bana anlatmıştı.”13

 

Alangu, Gönen’deki ev konusunda şu bilgiyi ekler sözlerine: “Gazeteci Hakkı Tarık Us, bu evin son durumunu, yıkılmadan önce tesbit etmiş, fotoğraflarını yayınlamıştı. ‘And’  hikâyesinde adını andığı Abil An[a]’nın bu evi, sonradan yıkılmış, büyük bahçesi ile öteki küçük yapılar da mirasçıları arasında paylaşılmıştı. Şimdi bu evin yerinde bulunan kârgir yapı 1944 yılında kurulmuş. Ne o eski ev, ne o eski mahalleden, artık Ömer Seyfettin’i hatırlatan bir iz bile kalmamış.”14

 

Bunun yanı sıra, Yöntem’den öğrendiğimize göre, Ömer Seyfeddin “Daha iki üç yaşındayken yalnız kâğıt ve kurşun kalemile oynardı. Bunu gören bir kadın hoca, annesine: ‘–Maşallah çocuğun pek hevesi var, bana yollasanız da okutmağa başlasam.’ demiş. İşte böyle bir teklifle Ömer, dört yaşında o kadıncağızın mektebine başlamıştır. ‘Ant’ isimli hikâyesinde bu ilk mektep hayatını...”15 şöyle anlatır Ömer Seyfeddin:

 

   Nasıl sokaklardan ve kiminle giderdim? Bilmiyorum... Mektep bir katlı  ve duvarları badanasız idi. Kapıdan girilince üstü kapalı bir avlu vardı. Daha ilerisinde küçük ve ağaçsız bir bahçe... Bahçenin nihayetinde ayak yolu ve gayet kocaman abdest fıçısı... Erkek çocuklarla kızlar karma karışık otururlar, beraber okur, beraber oynarlardı. « Büyük hoca » dediğimiz kınalı ve az saçlı, kanbur, uzun boylu ihtiyar ve bunak bir kadındı. Mavi gözleri pek sert parlar, gaga gibi eğri ve sarı burnuyla tüğleri dökülmüş hain ve hasta bir çaylağa benzerdi. Küçük hoca erkekti. Ve büyük hocanın oğlu idi. Çocuklar ondan hiç korkmazlardı. Galiba biraz aptalca idi. Ben arkadaki rahlelerde, büyük hocanın en uzun sopasını uzatamadığı bir yerde otururdum. Kızlar, belki saçlarımın açık sarı olmasından, bana hep « ak beğ » derlerdi. Erkek çocukların büyücekleri ya ismimi söylerler, yahud « yüzbaşı oğlu » diye çağırırlardı. Sınıf kapısının açılmayan kanadında sallanan « geldi, gitti » levhası yassı ve cansız bir yüz gibi bize bakar, kalın duvarların tavana yakın dar pencerelerinden giren donuk bir aydınlık durmadan bağıran, haykırarak okuyan çocukların susmaz ve keskin çığlıklarıyla sanki daha ziyade ağırlaşır, ve bulanırdı... 16

 

Alangu; Ömer Seyfeddin’in And öyküsünde yer alan bu okul ve öğretmenleriyle ilgili olarak Enver Naci Gökşen’in Gönen’de yaptığı araştırmalarda ulaştığı sonucu da aktarır:

 

“Eski devirlerin bu tipik kasaba okulu, Ömer Seyfettin’in hayâlinde sonradan tasarlanmış, benzerlerine uydurulmuş değildir. Aslında onun yer yer, bazan bütünüyle biyografik özellikler taşıyan hikâyelerindeki tasvirler, hayatı ile ilgili ayrıntılar, tasarlama ve uydurma da değildir. Bu mahalle okulunun da, Gönen depreminden önce, 1943 yıllarında bir ahır olarak kullanıldığını, kapıdan girilince görünen, üstü kapalı olan avlusunun çatısının kaldırıldığını, yerinde araştırmalar yapan, hikâyelerdeki gerçekleri saptayan öğretmen Enver Naci Gökşen’den öğreniyoruz. Sınıf olarak kullanılan odanın tavanı o kadar alçaktır ki, uzuna yakın boydaki birinin eğilerek girmesi gerekmektedir. O zamanlar bu okul, Gönen’de, ‘Reşit Efendinin Mahalle Mektebi’ diye tanınmaktadır [...] Gönen’de ‘Kırtık Hoca’ lâkabı ile tanınmış olan bu hoca, gerçekten kınalı ve seyrek saçlı bir kadınmış, 1933 yılında ölmüş. Ömer Seyfettin’in ‘Küçük Hoca’ dediği kimse de, ‘Ömer Seyfettin’de Gönen Realitesini’ araştıran E. Naci Gökşen’e göre, 1943 yılında henüz sağ, üstelik küçük Ömer’in tam bir doğrulukla müşâhede ettiği gibi, geçmişe değinen hiç bir şey hatırlamıyan, oldum olası salak ve sarsak bir adammış.”17

 

Öyküye göre, küçük Ömer; mahallesindeki okula yazdırıldığında, geleneklerle taşınan yanlış uygulamaların içinde, öğrenciyi dayakla ve(ya) falakayla sindirip korkutarak eğitim veren iki öğretmen örneğiyle karşılaşır. “Küçük hoca” olarak bilinen öğretmen, “büyük hoca” dedikleri diğer öğretmenin zihin engelli çocuğudur. Küçük Ömer bir gün, okullarındaki musluğu koparanın kim olduğunu öğrenmek için onu da sorgulayan büyük hocaya gerçeği söylediği hâlde yalancı durumuna düşer; çünkü, musluğu koparanın kan kardeşi olan çocuk, suçsuz olmasına rağmen, suçu üstlenerek falakaya yatar. Bu durum, “büyük hoca” tarafından kulağı çekilerek hakkının yendiğini düşünen çocuk Ömer’in şaşırıp meraklanmasına neden olur. Ömer, suçsuz olduğu hâlde, hiç düşünmeden falakaya yatan çocuğa neden öyle davrandığını sorup onu sıkıştırınca, öncesinde birbirine yabancı olan bu iki küçük yüreğin “and içme” yoluyla birbirini “kardeş” bildiğini, koruyup gözettiğini öğrenir. Suçlu olan çocuk, çok zayıf ve hastalıklıdır; onun falakadan belki de sağ çıkamayacağını düşünüp korkan kan kardeşi, suçu üstleniverir:

 

Ağladım. Ağladım. Çünkü yalan söylemiyordum. Evet musluğu koparırken gözümle görmüştüm. Akşam azadında dayağı yiyen çocuğu tuttum:

– Niçin beni yalancı çıkardın, dedim, musluğu sen koparmamıştın...

– Ben koparmıştım.

– Hayır, sen koparmamıştın. Öbür çocuğun kopardığını ben gözümle gördüm.

Israr edemedi. Yüzüme baktı. Bir an öyle durdu. Ve eğer hocaya söylemeyeceğime yemin edersem saklamayacaktı. Anlatacaktı. Ben hemen yemin ettim. Merak ediyordum:

– Musluğu Ali koparmıştı, dedi, ben de biliyordum. Ama o çok zayıf ve hastadır. Görüyorsun, falakaya dayanamaz. Belki ölür, daha yataktan yeni kalktı.

– Ama sen niçin onun yerine dayak yedin?

– Niçin olacak. Biz onunla and içmişiz. O bu gün hasta, ben iyi ve kuvvetliyim. Onu kurtardım işte.

Pek güzel anlamadım. Tekrar sordum:

– And ne?

– Bilmiyormusun?

– Bilmiyorum!

O vakit güldü. Ve benden uzaklaşarak cevap verdi:

– Biz birbirimizin kanlarını içeriz. Buna and içmek derler. And içenler kan kardeşi olurlar. Birbirlerine ölünceye kadar yardım ederler, imdada koşarlar. 18

 

Bu olay Ömer’i  çok etkiler; o andan sonra, okulun içinde birçok öğrencinin birbirini korumak üzere kanla kardeşlik andı içtiğinin ayrımına gider:

 

Sonra dikkat ettim. Mektepte birçok çocuklar birbirleriyle and içmişlerdi. Kan kardeşi idiler. Hatta bazı kızlar bile kendi aralarında and içmişlerdi. Bir gün bu yeni öğrendiğim âdetin nasıl yapıldığını da gördüm. Yine arka rahlelerde idi. Küçük hoca abdest almağa dışarı çıkmıştı. Büyük hoca arkasını bize çevirmiş, yavaş yavaş, bir sümüklü böcek kadar ağır, namazını kılıyordu. İki çocuk tahta saplı bir çakı ile kollarını çizdiler. Çıkan büyük ve kırmızı damlayı kollarının üzerinde çizgiye sürdüler, kanlarını karıştırdılar. Sonra birbirlerinin kollarını emdiler. And içerek kan kardeşi olmak... Bu, beni düşündürmeğe başladı. Şayed benim de kan kardeşim olsaydı hocaya kulağımı çektirmeyecek, ihtimal falakaya yatacağım zaman beni kurtaracaktı. Koca mektebin içinde kendimi yapyalnız, arkadaşsız ve hamisiz zannediyordum, anneme fikrimi, her çocuk gibi birisiyle and içmek istediğimi söyledim. Ve andı tarif ettim. Razı olmadı. Ve: «Öyle münasebetsizlikler istemem. Sakın yapma ha...» diye tenbih etti.19

   

Okulda, yapayalnız ve korumasız olduğunu düşününce, arkadaşlarının yaptığı  gibi kendine bir kan kardeşi bulmak üzere, bir süre gözlem yapar; sonunda o da birini seçer; bu çocuk, mahalle arkadaşı olan Mıstık’tır. Bir gün, oyuncak at yapma isteğiyle bir söğüt dalını yontarken parmağı kesilir ve hazır parmağı kesilmişken, Mıstık’tan “kan kardeşi” olmasını ister; başlangıçta isteksiz ve şaşkın olsa da Mıstık da kolunu keser; kanlarını karıştırıp emerek kan kardeşi olan Ömer’le Mıstık, birbirlerini sonsuza dek koruyup kollamaya da and içtiklerinin bilincindedirler:

 

Kendi atımı yapıyordum. Mıstık ve diğer çocuklar sıralarını bekliyorlardı. Nasıl oldu, farkına varmadım, söğüdün kabuğu birden yarıldı. Ve arasından kayan çakı sol elimin şehadet parmağını kesti. Sulu ve kırmızı bir kan akmağa başladı. O saatte aklıma bir şey geldi: and içmek ... Parmağımın acısını unuttum, Mıstık’a: 

– Haydi, dedim, hazır elim kesildi. Kan kardeşi olalım. Sen de kes...

Tereddüd etti. Siyah gözlerini yere dikerek büyük ve yuvarlak başını salladı:

– Olur mu ya ... And için kol kesmek lazım...

– Canım ne zararı var? diye ısrar ettim, kan değilmi? Hepsi bir. Ha koldan, ha parmaktan... haydi, haydi...

Razı oldu. Elimden aldığı çakı ile kolunu, hatta biraz derince, kesti. Kanı o kadar koyu idi ki akmıyor, bir damla hâlinde kabarıyor ve büyüyordu. Parmağımın kanıyla karıştırdık. Evvela ben emdim. Bu, tuzlu ve sıcak bir şey idi. Sonra o da benim parmağımı emdi.20

 

Yaklaşık bir yıl sonra, yolda yürürlerken sokaktakiler tarafından kovalanan bir köpek, birdenbire, önlerine çıkar; Mıstık, Ömer’i korumak için kendini köpeğin önüne atıp onunla boğuşur. Sonuçta, köpek kaçar; ama, Mıstık da kollarından ve yüzünden yaralanır. Ertesi gün ve onu izleyen günlerde okula gelmeyen Mıstık’ın, aldığı yaralar nedeniyle kuduza yakalandığını ve o yüzden, önce Bandırma’ya sonra da İstanbul’a, doktora götürüldüğünü öğrenen Ömer, kardeşinin dönmesini bekler durur. Ancak, bir süre sonra, öldüğünü işitir.

 

Yıllar sonra, Ömer Seyfeddin, öykü gereği, parmağındaki yara izine bakınca, o günleri anımsar ve andına bağlı kalıp onu ölümden kurtaran kan kardeşi Mıstık’ı büyük bir minnet, saygı ve sevgiyle anar; onun tongalığını, kişioğlunun da öğrenebilmesi için bu anıyı öyküleştirip Mıstık’ın erliğini ve sözünü tutmanın ne kadar kutsal olduğunu, özellikle, çürüyen değer yargıları içinde kaybolup yok olmaya yüz tutmuş Osmanlı toplumunda, hâlâ uyumakta olan Türklük bilincine anlatmaya çalışır. Öykünün sonunda şöyle der:

 

Erken kalktığım açık ve bulutsuz sabahlar, herkes gibi bana da, çocukluğumu hatırlatır. Yadımda ezelî ve mor bir fecir memleketi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim. Ve daima, farkında olmayarak, sol elimin şehadet parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hâlâ beyaz çizgi şeklinde duran bu küçük yara izi bence pek mukaddestir. Andı için ölen, hayatını mahveden kahraman kan kardeşimin sıcak dudaklarını tekrar parmağımın ucunda duyar, beni kurtarmak için o kendisinden büyük, kudurmuş, iri ve kara çoban köpeğiyle pençeleşen arslan ve bahadır hayalini görürüm.

Ve kavmiyetimizden, hadsî (intuıtif) Türklükten uzaklaştıkça daha müteaffin derinliklerine yuvarlandığımız karanlık uçurumun; bu ahlaksızlık ve bozukluk, vefasızlık ve hodkamlık, adilik ve miskinlik cehenneminin dibinde meyus ve sartlaşmış, kıvranırken saf ve nurdan mazi gaib olmuş bir cennetin hakikatten uzak bir serabı hâlinde karşımda açılır... Beni müteselli ve mesud eder. Saatlerce Mıstık’ın hatırasıyla, bu muazzez ve necib matemin eskiyip unutuldukça daha ziyade kıymeti artan tatlı ve mahzun acısıyla mütelezziz olurum....21

 

“Ömer Seyfettin’de okuma-yazma merakı daha çocukluk yıllarında başlamıştır. Ancak hikâyelerinde anlattığı mektep ve hocaları bu merakı besleyip geliştirecek nitelikte değildir. Haylazlık, başı boşluk ve serbestliğinin hikâyelerine yansıyacak kadar bu dönem hayatında geniş yer tuttuğunu görüyoruz. Okuma merakının yanında daha bu yaşlarda hikâye uydurma ve anlatma kabiliyeti de dikkat çekicidir. Bunların yanında arkadaşlık, fedâkârlık ve bağlılık duygularını Ömer Seyfettin daha Gönen’deyken duymaya ve yaşamaya başlamıştır. And hikâyesi edebiyatımızda bu duyguları doğuran ve besleyen güzel örneklerden biridir. Ömer Seyfettin fedakâr kan kardeşi Mıstık’ı hayatının sonuna kadar kendisi unutmadığı gibi, onu And hikâyesinin kahramanı yaparak Türk okuyucusunun hafızasında da sonsuza kadar yaşamasına sebep olmuştur.”22 diyen Duymaz gibi Alangu da şu saptamayı yapar: “Yine bu hikâyesinde kan kardeşi olarak tanıttığı, andına bağlı kalarak ölüşünü anlattığı ‘Mıstık’ da aslında o günlerde ve ondan sonra Gönen’de yaşamış bir kimse olup, ‘Kurtuluş mahallesinde Hacı Abdullahların Mustafa’ olarak tanınmaktaydı.”23

 

Hem nitelik hem de nicelik açısından değerlendirildiğinde, Türk öykücülüğünü  bir iş kolu durumuna getiren ilk kişinin Ömer Seyfeddin olduğunu söyler Akyüz:

 

“Batılı teknikteki küçük hikâye, Tanzimât devrinin sonlarında başlamış ve Servet-i Fünun devrinde gelişmiş olmakla beraber, Ömer Seyfeddin’e kadar, bir yazarın kendisine tek başına bağlandığı bir edebî tür durumuna gelememişti. Asıl şöhretlerini romancılıkla sağlamış olan yazarlar, küçük hikâyeyi, ya romana sıçramak için yazı hayatlarının başında bir basamak olarak kullanıyorlar; veya roman çalışmalarının yanında, kendilerinden roman vakası çıkarılamayacak olayları da israf etmemek için, ara sıra küçük hikâyeler de yazıyorlardı. Servet-i Fünûncular arasında küçük hikâyeci olarak tanıdığımız, fakat çok az ve seyrek yazan Ahmet Hikmet kısmen istisna edilecek olursa, Türk edebiyatında hikâyeciliği meslek haline getiren ilk yazar Ömer Seyfeddin’dir. Hikâye yazarlığının ayrı ve cazip bir edebî çalışma sahası olduğunu bütün açıklığı ile ortaya koyan odur. Kendisinden sonra yetişen hikâyecilerden belli kimseler üzerinde doğrudan tesirleri görülmemekle beraber, Ömer Seyfeddin, hikâyeci olarak kazandığı başarı ile, Türk edebiyatında –diğer edebî türler gibi– hikâyenin de ayrı bir çalışma alanı olarak rağbet görmesinde ve gelişmesinde büyük bir tesire sahiptir.”24

 

Koz’a göre “Topluma özgüven aşılamayı tarihten yansımalarla hedefleyen, geçmişteki çocukluk cennetinden olaylar aktaran, Türk toplumundaki değişmenin acıdan gülünce varan bir çizgide aynası olan bu öyküler, yazarın birçok kuşaktaşıyla çoğu zaman aynı tasayı, umudu ve her şeyin özü olan aynı insan gerçeğini fark ettiğini gösterir [...] Arı dil akımının birkaç öncüsünden biri kabul edilen Ömer Seyfettin’in yazdıkları, yazıldıkları dönemin izlerini taşır. Onun sevilerek okunan öyküleri, tarihe bakışının yansımalarını sergileyenlerle, çocukluk anılarına, mizah öğeleri ağır basan kısa öykülerin kurgusuna ve kimi folklorik söz değerlerinin bir tür öyküsel ispatına dayananlardır.”25

 

Ömer Seyfeddin’in öykücülüğünü anlatırken “20. Yüzyıl Türk edebiyatının büyük hikâyecilerinden Ömer Seyfettin’in ciddî bir tonda yazılmış hikâyelerinin yanı sıra mizahî ya da ironik bir şekilde kaleme aldığı hikâyelerinin sayısı da oldukça fazladır.”26 diyen Huyugüzel’in yanı sıra “Bir toplumda Demokles’in kılıcı vardır, adamın tepesinde durur. Ne biliyor musunuz? Gülünç olma korkusu, Ömer Seyfettin o mekanizmayı çok iyi kullanmıştır. Bu türün kurucusu olarak ironiyi bizim edebiyatımızda en iyi kullanan adamdır.” diyerek Ömer Seyfeddin’in yeteneğine şapka çıkaran Tural, şöyle sürdürür sözlerini: “Edebî dehâ dedikleri şey, edebî tasarruf denen durum, kolektif şuurun içindeki sancıları, bir dilin imkânlarıyla anlatmaktır. Ömer Seyfettin, mahiyeti, kaynağı bakımından bize ait olan bir problemi ‘ben’ planına çekti. Ben planına çekerek hikâye yaptı. Türk toplumunun, bir kısmı o zamana, bir kısmı bugüne de ulaşan problemlerinin, hepsi topluma ait ama kişinin beyninden, edib olan kişinin perspektifinden görülmüş gibidir.” 27

 

“Birey”deki “toplum”u ve “toplum”daki “birey”i “ben” gözüyle ele alıp gösterebilen bir edip olarak Ömer Seyfeddin; Türklük bilincini uyandırıp birleştirmede en büyük önemi “dil” konusuna vermiş, yüzlerce yıl kemikleşip Osmanlı Türkçesi olarak biçimlenen yapay dilden kurtulup Türk halkının İstanbul’da konuştuğu dile yönelmenin yaşamsal önemini görmüş ve çağdaş uygarlık(lar) düzeyine çıkmak için 1910 yılından başlayarak yazdığı bütün öykülerde, duru bir dil kullanıp kullandır(t)maya çalışmıştır. Bunun için Türk kültürüne girip Osmanlı Türkçesi olarak algı düzeyine çıkarılan yapay dildeki yabancı sözcüklerden aşamalı olarak kurtulmayı öngörmüştür.   

 

 

 

Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti,

dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Mustafa Kemal ATATÜRK

 

 

ÖMER SEYFEDDİN ve DURU DİLİN ÖNEMİ

 

Yakorit’teki bölük komutanlığı sırasında, Ali Canib Yöntem’e yazdığı 28 Ocak 1910 tarihli mektupta, Türk dilindeki durulaştırma (tasfiye) konusunda neler düşündüğünü ilk kez açıklarken şöyle der Ömer Seyfeddin:

 

“Size bir teklifim var. Kanaatlerinize pek yakın olduğu için hemen kabul edeceksiniz sanıyorum. Bakınız ne! Biraz izah edeyim: Edebiyattan nefret ettiğimi ve bu nefretimin iğrenç, tiksindirici bir nefret olduğunu yazmıştım. Bu nefretim edebiyata olmaktan ziyade lisanadır. Bizim lisanımız –her zaman düşündüğümüz gibi– berbad, perişan, fenne, mantıka muhalif bir dildir. Garp edebiyatını biraz tanıyan, mümkün değil bu nefretten kurtulamaz. Bu lisanı zaman ve vakıfane bir sây tasfiye eder. Ben işte edebiyattan vazgeçtikten sonra tetebbü edeceğim fenlere, ilimlere çalışırken bu tasfiyeye yardım edeceğim. ‘.....’ ve ‘.....’ gibi, nura, hakikate muhtaç Türkleri Asya’nın karanlıklarına götürmeye çalışmıyacağım28. Sâyimin esasını teşkil edecek noktalar pek basit: arapça, farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa onları çok kullanır. Eğer terkipler terkolunursa tasfiyede büyük bir adım atılmış olmaz mı? Bunu yalnızca başaramam. Geliniz Canib Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim. Ah büyük fikir, sây, sebat ister.”29

 

Bu düşüncelerle yola çıkıp kısa süre sonra, Türkçülük akımının önde gelen düşünürlerinden olan Ömer Seyfeddin’in dupduru bir dille yazdığı öykülerin Türk yazınındaki çoğul dizgede edindiği yeri şöyle belirlemiştir Dizdaroğlu:

 

“Şiiri bırakarak hikâyede karar kılması, yeteneklerini tanıma bakımından kendisi için, sonuçları yönünden de edebiyatımız için bir kazanç olmuştur. Gerçekten, hikâyeciliğimizin, günümüzdeki aşamaya ulaşmasında Ömer Seyfettin’in payını ve hizmetini kimse inkâr edemez. Ömer Seyfettin basamağı olmadan, Edebiyat-ı Cedide hikâyeciliğinden Cumhuriyet dönemi Türk hikâyeciliğine geçiş ya da atlama, asla düşünülemez. Ömer Seyfettin, hikâyeciliğimizin gelişme tarihinde başlıbaşına bir evre, bir dönemdir. O, ilkin, Osmanlıcasız hikâye yazılabileceği gerçeğini ortaya koydu. Sözlüklerde unutulmuş Arapça ve Farsça sözcüklere başvurmadan, üslûp oyunlarına yer vermeden, dili Tükçe, konuları ve kişileri yerli hikâyeyi o getirdi. Hikâyelerinin ne dili, ne anlatışı, ne konuları, ne de kişileri yadırganıyordu. Üstelik, ilgiyi sonuna değin ayakta tutma ustalığı da vardı. Bu nitelikleri yüzündendir ki, Genç Kalemler’e ve Yeni Lisan akımına saldıranlar, Ömer Seyfettin’in hikâyeciliğine birşey diyemiyorlardı.”30

 

İşte, Ömer Seyfeddin’in öyküleri ve bu öykülerde kullanılan dil konusunda düşüncelerini aktarırken yazısının bir yerinde, şu yorumu yapar Pekin:

 

“Türkçenin sâdeleştirilmesi, kökleri mâziye uzanan bir hâdisedir. Bu mevzûda pek çok tetkikler yapılmış ve yazılar yazılmıştır. Tanzîmat yıllarında ise Şinâsi’den başlayarak yürütülen bu dâvâda, Ahmed Mithat Efendi’nin gayretleri mâlumdur. Ayrıca Tanzîmatçılar arasında işi ciddî ve ilmî şekilde ele alarak çalışan şuurlu milliyetçiler ve Şemseddin Sâmi gibi dilciler yetişmiştir. Bütün çalışmalarda ve daha sonrakilerde, dilimizi halk diline indirmek sûretiyle fakirleştirmek yolu tutulmamış, tasfiyeciliğe gidilmemiştir. Çünkü bir milletin halkının, köylüsünün konuştuğu dilin kelime adedi çok mahduttur. Kültür seviyesi yükselmemiş halkın konuştuğu dil; –bazı tetkik ve iddialara göre– aşağı yukarı bin kelime kadardır. Halbuki milletin kelimelerle ortaya koyduğu bir fikir, kültür ve sanat hazînesi vardır, millet medeniyette ilerledikçe dili de elbette yeni kelimelerle zenginleşecektir. İşte halk ile münevveri birbirinden ayıran bu kültür seviyesi farkıdır. Tutulacak yol, san’at ve kültür dilini zayıflatarak ve fakirleştirerek halka indirmeğe çalışmak değil, sâdeleştirerek halkın kültür seviyesini yükseltmektir.”31

 

Pekin, yanılıyor; çünkü, Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün, Türk halkının konuştuğu ve yazdığı sözcük dağarcığını saptayabilmek için başlattığı ve yıllarca süren, derleme ve tarama çalışmaları sonunda ortaya çıkanlar şunu göstermiştir: Türk halkının sözcük dağarcığında o dönem içinde sınırları belirlenen Türkçe sözcük sayısı, Pekin’in belirttiği gibi “1000” değildir; daha fazladır: azaltarak söylersek 500.000’dir!

 

Bu bağlamda, Pekin’in “millet” bütünlüğünden ayırdığı Türk “halkı”na karşılık, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye ‘halkı’na Türk ‘milleti’ denir.” söylemiyle bir bütün olarak gördüğü Türk halkının “ya da” Türk ulusunun (millet) sözcük dağarcığı, çok ama çok geniştir.

 

Ömer Seyfeddin’in millet ve halk kavramları konusundaki düşüncelerine gelince “Türklüğün millet hâline geçmesi millî edebiyatın teessüsüne vabestedir. Millî edebiyatın ilk şartı ise tabiî lisandır. Halk deyince akla millet gelir, avam değil... Avam havas, herkes halk mefhumunun içine dahildir.”32 diyen de Ömer Seyfeddin’dir. Yine bir başka yazısında, bu konudaki düşüncelerini şu sözlerle pekiştirir:

 

“Artık, hele bu Cihan Harbinden sonra mutlaka millet hâline geçeceğiz. Rumlar gibi, Ermeniler gibi, Yahudiler gibi, hâsılı dünyadaki her millet gibi biz de bir ‘millet’ olacağız. Lisanımız medresede, mektepte öğretilen değil, anamızdan öğrendiğimiz, konuştuğumuz lisan olacak. Siyasî, içtimaî herhangi bir mevki, bir memuriyet için edebiyatı alet yapmayan sanatkâr, âmmesinin ‘bir takım efendiler zümresi’ değil, halk olduğunu anlayacak. Halkın bediî talebini uzun uzadıya araştıracak. İskolâstik lisanı bırakıp terkipsiz tabiî lisanı kabul edecek. Garp edebiyatının tekniğini, asrî nevilerini bilecek. Milleti bir ‘kül’ görecek, ‘avam, havas’ diye iki mücerret kısma ayırmayacak.”33

     

Osmanlı  uygarlıkta ilerledikçe, halkın kullandığı dil yerine, o halkın içinden gelen aydınların yazıda kullandığı dil olan Osmanlı Türkçesi; Arap, Fars, Fransız, İngiliz gibi çeşitli uygarlıklardan kültürümüze giren sözcük ve Türk diline yabancı olan kurallarla “varsıl”laşmamış, tam tersine, tıpkı Osmanlı devleti gibi, çökmüştür! Pekin’in “dilimizi” diyerek anlatmaya çalıştığı eğer “Osmanlı Türkçesi” denilen yapay ve kırma yazı dili değil de “Türk halkı”nın konuştuğu dil ise bu konuda, ciddî ve ilmî çalışmalara imza attığını belirttiği aydınlardan Şinasî, Ahmet Mithat ve Şemsettin Samî’nin de yazılarını -Pekin’in sözlerinin tersine“halkın konuştuğu” dille yazmak istediğini görürüz:

 

“Namık Kemal, üç dilin karışımı bir dil olmıyacağını çok önceleri söylemişti. Ali Suavi, Türkçe’yi öteki dillerden üstün tutuyor, gazetelerin halkın dili ile yazılmasını öneriyordu. Ziya Paşa, Şiir Ve İnşamakalesinde, Divan edebiyatından uzaklaşarak halk şiirine ve halk edebiyatına yönelmemizi salık vermektedir. Ahmet Mithat Efendi, ‘halkımızın kullandığı dil yok mu? İşte onu millet dili yapalım.’ diyordu. Ünlü dilcimiz Şemsettin Sami ise ‘Osmanlıca’ denmesini doğru bulmuyor, ulusumuzun adı Türk olduğuna göre dilimize de ancak ‘Türkçe’ denebileceğini belirtiyor, üç dilin karışımı bir dilin acaipliğini ortaya koyuyordu. Adı, haksız yere ‘gerici’ye çıkmış Muallim Naci, Edebiyat-ı Cedide’cilerden Hüseyin Cahit (Yalçın), Türkçü Necip Âsım ve daha başkaları da Osmanlıca’nın sakatlığını görmüşlerdi. Nedir ki, hiçbiri; savundukları dâvay[ı] uygulama alanına aktaramamışlar, sözleriyle davranışlarını bağdaştıramamışlardı.”34

 

Osmanlı Türkü tarafından kurulan bir devletin egemen olduğu onlarca coğrafyada, “barbar, bayağı, cahil, kaba, korkunç” denilerek dışlanan “Türk”ün konuşurken kullandığı dil, sıbyan okullarından (ilkokul) medreselere (evrenkent) kadar eğitim dili yapılarak kullanılıp kültürün her alanında işlenseydi, her kıtada at koşturmuş Türkiye’deki Türklerin Batı toplumlarından çok daha önce, pek çok alanda en ileri düzeye yükselmiş bir uygarlık olacağı ortadadır. Bu bağlamda, Türk halkının kültür düzeyini yükseltmek; Türkçülük akımını ortaya atan Ziya Gökalp, Ömer Seyfeddin ve arkadaşlarının temel ülküsü olmuştur. Doğal olarak, Türk halkının kültürünü ya da Türklüğü yükseltmek, bu halkın anladığı dille yazıp o dili, kültürün her alanında işle(t)mekle olanaklıdır; çünkü dil, kültürün hem taşıyıcısı hem de koruyucusudur. Ömer Seyfeddin de bunu, büyük başarıyla yapanlardandı. 

 

Pekin’in sözlerinin tersine, Türkçülük akımında “tasfiyeye verilen anlam doğrultusunda”  durulaştırma (tasfiyecilik) yapılması, ülkü edinilmiştir. Ancak, Ömer Seyfeddin ve arkadaşlarının durulaştırmadan anladığı ile başkalarınınki birbirinden farklıdır. Durulaştırmaya yüklenen anlamlar karşısında şaşırıp durulaştırmanın kendincesini açıklama gereği duyan Ömer Seyfeddin, şöyle demiştir:

 

“Tasfiye nedir? Şimdiye kadar muhtelif şubelerde tasfiyecilik iddiası güdenlerin hiçbirisi kısa ve kat’î tefsirle bunun ne olduğunu bize anlatmadı. Bazımız tasfiyeyi geriye, pek uzaklara, karanlıklara dönmek sanıyordu ve muarızlar çoğalıyordu. Muarızların bazıları milliyetlerini inkâr derecesine kadar varıyor, ‘Türk, Türkçe, Türkiyat, Türkçülük, Turan’ kelimelerini işitmek istemiyorlardı. Onlar gibi tasfiyeciler de haksızdı. ‘Tasfiye’ye yanlış mânâ veriyorlar, ilmin, fennin, hakikatin aleyhinde hareket ediyorlardı. Bu yanlış mânâ vermekten biz çok zarara uğradık. Yanlış tefsire uğrayan büyük ve âli kelimelerden birisi de ‘Osmanlılık’tır: Türk bodununun bir ‘ulus’undan başka olmayan ‘Osmanlılık’ ne hayalî ve tabiata taban tabana zıt, hakikate mugayir tefsirlerle hırpalanmıştır... Ne ise! Tasfiye diyordum. Tasfiye: 1- Başka milletlere teşebbüh-benzeme için hariçten alınmış unsurları atarak kendine benzemek... 2- Cansız an’ane (tradition)leri atarak yalnız örf (opinion)e kıymet vermek... demektir. An’anelerin bugünkü örfte kıymetini muhafaza edenleri canlıdır. Ve örfe dahildir. Örfün reddettiği an’anelerse ‘pes-zinde=öldükten sonra yaşayan - survivant’ yani cansızdır. Örfte yaşayan an’aneler nelerdir? Aramadan, düşünmeden görüyoruz: Fes, bayrak, alaylar, ‘Padişahım gururlanma, senden büyük Allah var...’ narası, daha birçok merasim, kılıç bağlama ayini ve umumiyetle dinî an’aneler... (An’anede dahil olmadığı hâlde örfe giren bazı şeyler de vardır. Meselâ mevlit gibi... Mevlit ne farzdır, ne sünnettir, fakat bugün en canlı bir ibadettir.) Örfte yaşamayan an’aneler de az değildir. Meselâ eskiden her ailenin tevabii vardı. Şimdi öyle şeyler yok. Paşa daireleri, konak usulleri nerede? Kölemen an’aneler hep söndü. ‘Taaddüd-i zevcat’ ve cariye istifraşı da ölmüş an’anelerden sayabiliriz.”35

 

Yine bir başka yazısında, onu eleştirenlere şu yanıtı verir Ömer Seyfeddin: “Herkes benim lisanımı pek çıplak buluyor. Çünkü ben tabiî lisanı kendime örnek yapıyorum. Tabiî lisan, konuşulan lisandır. Eski nesrin Arapça, Acemce terkiblerden tasarruf edilmemiş ecnebi kelimelerden aldığı lüzûcet tabiî lisanda yoktur. Lisanımızın bünyesinde (med) yoktur. Hecelerimiz, hemen umûmiyetle kısadır, kuvvetlidir. Öyle uzun cümleleri Türk söylemez. Ben işte Halid Ziya’yla Cenab’ın alacalı, terkibli, cafcaflı nesrinden birdenbire bu ana kadar yazılmamış tabiî lisana döndüğüm için herkesi şaşırttım. Yakub Kadri’yle Falih Rıfkı’da eski terkibli nesrin bu lüzûceti hâlâ var. Onların lisanı bu lüzûcet için beğeniliyor. Halbuki bunu ben bir kusur sayıyorum. Haklı mıyım, değil miyim? İleride belli olacak. Ben lisanımda, lisanın husûsiyetini teşkil eden ‘Türkiyyet’leri kullanırım. Bunu herkes ‘argo’ sanıyor... Fakat bilakis ‘atasözleri’mizle rabıtaları olan o kadar çok ‘Türkiyyet’lerimiz var ki... Bunların mânâlarını yalnız biz biliyoruz. Bunlar, ‘külhanbeyi’ gibi küçük bir zümrenin değil, bütün bir milletin tabirleridir. Birkaç misâl getireyim: Müşkülleşti = İşler çatallaştı, İşler sarpa sardı; Çok acıkmış = Karnı zil çalıyor; Hissiz bir adam = Vurdum duymaz biri. Bu hususiyetleri ‘argo’ zannetmek pek büyük bir hata.. Ama şimdilik matbuatta bunu anlatmak mümkün değil. İşte ben lisanımızın ‘ornement’ları makamında olan bu hususiyetleri, tabiîliğin haricine çıkmayarak kullanmağa çalışıyorum.”36

 

Türkçülük düşüncesinde birleşen aydınlar tarafından benimsenen ilkelerden biri de şudur: Ulus devleti olan ve(ya) olmak isteyen her toplum, kendi dilini konuşup yazar; Türk ulusunun dili de Türk dilidir.

 

“Dil millî birliğin temelidir. Osmanlı Devleti yapısı icabı milliyetçi değildi. Ayrıca güçlü olmanın verdiği müsamaha dolayısıyla tebasına Türkçeyi öğretmemişti. Ömer Seyfeddin, ordudaki günlerinde Balkan savaşı yenilgisi dolayısıyla yazdığı notlarında kendisini sonsuz bir kötümserliğe kaptırır. Bu karamsarlığın sebebi askerlerin Türkçe bilmemeleridir.”37 diyen Enginün’ün dikkat çektiği o notlarda, şunları söyler Ömer Seyfeddin:

 

17 Teşrinievvel [30 Ekim 1912] Bu geceyi İzidor Köprüsü’nün üzerinde geçirdik. Düşmandan demek hâlâ bir nişan görünmedi. Fakat Köprülü’ye geldikleri muhakkak. Biz bu saat her tarafta münasebetimiz kesilmiş, habersiz ve ümitsiz, bu rutubetli taşların, ıslak toprakların üzerinde sürünürken acaba Babıâli ne yapıyor? Mütareke ne vakit olacak? Konferans ne vakit başlayacak? Artık bu korkmuş ve perişan asker geriye dönemez. Rumeli eski şeklini alamaz. Artık Rumeli bir daha yapışmamak üzere Türk ilinden kopmuştur. Avrupa’nın orduları gelip Sırp ve Bulgarları buralardan çıkaramaz ya!...Sekiz sene evvel, mektepten yeni çıktığım vakit gezdiğim bu yerleri bir gün böyle kaçarak terk edeceğimiz[i] hiç aklıma getirir miydim? Heyhat... Mademki biz asker değiliz, mademki bizde askerlik için lâzım olan zekâ ve itaat yok, mademki bizde bir ideal, bir vatan hissi, nihayet bir lisan yok... Bölüğün yarısından ziyadesi Türkçe bilmiyor. Tabur Babil Kulesi gibi. Ne alanın satandan, ne satanın alandan haberi var.38

 

1914 yılında yazdığı bir başka yazıda, daha iyimserdir; çünkü Türk halkı, tarihten silinmek istemiyorsa kendi dilini konuşup yazması gerektiği konusunda bilinçlenmiştir:

 

Atalarımız, ‘Bir belâ bin nasihat değer...’ demişler. Son uğradığımız felâketler de bizi uyandırdı. Türkler milliyetlerini idrake başladılar. Bu millî idraki görmeyen, inkâr eden mutaassıplara lâf anlatmağa kalkmak boştur. –İstanbul Türk değildir. Türklük cereyanı sun’î ve yalandır, diyenlere, iki üç sene içinde pek çok değişen Payitahtımızın sokaklarını göstermeli. Ne kadar Turan lokantaları, Yeni Turan biçki yurtları, Kızılelma bakkal mağazaları görecekler... Yeni doğan çocukların adları hep Türkçe isimler... ‘Boy scout’u bile ‘izcilik’ kelimesiyle tercüme ettiler. Bu millî uyanıklıktan vatan muhabbeti, vatan muhabbetinden de lisan muhabbeti doğuyor. Milliyetimiz nasıl Türklük, vatanımız nasıl Türkiye ise lisanımız da Türkçedir. Türkçe bizim manevî ve mukaddes vatanımızdır. Bu manevî vatanın istiklâli, kuvveti resmî ve millî vatanımızın istiklâlinden daha mühimdir. Çünkü vatanını kaybeden bir millet eğer lisanına ve edebiyatına hâkim kalırsa mahvolmaz, yaşar ve yine bir gün gelir siyasî istiklâlini kazanır, düşmanlarından intikam alır. Fakat bir millet lisanını bozar, kaybederse hatta siyasî hâkimiyeti bakî kalsa bile tarihten silinir [...] Yazık ki bizim lisanımız bu konuştuğumuz güzel Türkçe de hemen hemen kaybolmağa yüz tutmuş. Eğer uyanmamız biraz gecikseymiş tamamıyla kaybolacakmış.”39

 

1919’a gelindiğinde, beş yıl öncesine bakarak, şöyle der Ömer Seyfeddin:

 

Millet demek lisan demektir. Son senelere kadar Türkler millî vicdandan gafil yaşıyorlar, eski imparatorluğun bütün Rum, Ermeni, Yahudi, Arnavut, Bulgar, Arap, Sırp ve ilh. unsurlarını kendileriyle beraber bir millet addederek ‘Osmanlıyız!’ diyorlardı. Milliyet hakikati dünyayı sardı. Wilson Prensipleri, yani ‘Lisan, hars itibarıyla birbirlerine benzeyen fertlerin içtimaî bir uzviyet addolunmaları’ bariz bir mütearife hâline geçmişken yine münevverlerin bir kısmı kendi öz milletlerinin tarihî ismini yad etmekten çekiniyorlar. Bu marazî zihniyetin zarurî neticesi olarak millî edebiyat henüz teşekkül edemiyor. Türkçe satıra geçemiyor. Arapça, Acemce terkipli eski iskolâstik lisan hâlâ yaşıyor. Cenap gibi, Süleyman Nazif gibi üstatlar Farisîden, Arabîden iki şehbal açıp edebiyat semasında uçuyorlar. Türkçe terkiplerin, Türkçe tabirlerin, Türkçe nesir şekillerinin onlarca hiç kıymeti yok. Arapça, Acemce terkipler, konuşma lisanımıza girmemiş yabancı kelimeler, sanatlarındaki başlıca unsurlar...”40

 

Türkçülük akımından daha önce, 1908 yılında İstanbul’da kurulan Türk Derneği’nin de benimsediği ilkelerden biridir dili durulaştırmak için halkın konuştuğu dili, yazı dili yapmak. Onlar için de Türk dilini durulaştırmanın yolu, halkın konuştuğu dile yönelmekten geçer.

 

Bu konuda önemli açıklamalar yapan Levend’in verdiği bilgiye göre “İstanbul’daki Türk Derneği’nin kurucuları, Necip Âsım başta olmak üzere Ahmet Mithat, Emrullah, Agop Boyacıyan (Darülfünun riyaziye şubesi müdürü) Celâl (Mülkiye mektebi müdürü), Celâl Korkmazof, Ahmet Hikmet, Ispartalı Hakkı, Rıza Tevfik, Bursalı Tahir, Ferit, Fuat Köseraif, Musa (Harbiye mektebi Rusça öğretmeni), Velet Çelebi, Yusuf (Orenburg’da Vakit gazetesi muhabiri)’tur. İlk kez, 1908 (12 kânunuevvel 1324)’de Yeni Gazete bürosunda toplanan Dernek kurucuları, 1909’da çıkarmağa başladıkları Türk Derneği dergisinin başında yayımladıkları ‘beyanname’ ile amaçlarını bildirdiler. Beyannamenin açıklamak istediği ana düşünceler şöyle özetlenebilir: a) Osmanlı Türkçesi bütün Osmanlılar arasında konuşulan millî bir dil olacak ve bu, dilleri ayrı ama gönülleri ve duyguları bir olan bütün Osmanlıları aynı kutsal amaç etrafında toplayacaktır. b) Bu işi sağlamak için Türkçe öğrenimindeki güçlükler kaldırılacak ve bunun için de, Türk dilinin niteliğini meydana koymak üzere bu güne dek geçirdiği değişme dönemleri incelenecektir. Türk Derneği’nin amacı olması gereken ikinci fıkraya hiç diyecek yoktur. Netekim ‘nizamname’nin ikinci maddesi şudur: ‘Cem’iyyetin maksadı Türk diye anılan bütün kavimlerin mazi ve haldeki âsâr, ef’al, ahval ve muhitini öğrenmeğe ve öğretmeğe çalışmak, ya’ni Türkler’in, âsâr-ı atîkasını, tarihini, lisanlarını, avam ve havas edebiyyatını, etnografya ve etnolocyasını, ahval-i ictimaiyye ve medeniyyet-i hâzıralarını, Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını araştırıp taraştırıp ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve dilimizin açık, sade, güzel, ilim lisanı olabilecek surette geniş ve medeniyyete elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak, imlâsını ona göre tedkik etmektir.’ Ama ‘beyanname’deki deyişe göre, asıl amaç olarak beliren ve ikincinin dayanağı olarak gösterilen birinci fıkra, başka hiç bir neden olmasa bile, iyi niyetle kurulduğunda kuşku olmayan derneğin hiç bir başarı sağlamadan dağılması için yetebilirdi. Kaldı ki, kurucular ve sonradan katılan üyeler de, tam bir düşünce birliği içinde çalışacak kimseler değildi. İçlerinde tasfiyeciler olduğu gibi, Arapça ve Farsça’dan büsbütün vazgeçmeyenler, hatta bu işi yalnız siyasal yönden alanlar da vardı. Derneğin Türk dili hakkındaki düşünceleri beyannamenin 9. maddesinde şöyle açıklanmaktadır: ‘Osmanlı lisanının Arabî ve Farsî lisanlarından ettiği istifade gayr-ı münker bulunduğundan ve Osmanlı Türkçesini bu muhterem lisanlardan tecrid etmek hiçbir Osmanlının hayalinden bile geçmiyeceğinden, Türk Derneği, Arabî ve Farsî kelimelerini bütün Osmanlılar tarafından kemal-i sühuletle anlaşılacak vechile şâyi’ olmuşlarından intihab edecek ve binae’n’aleyh mezkûr Derneğin yazacağı eserlerde kullanacağı lisan en sade Osmanlı Türkçesi olacaktır.’ Yazarlar arasındaki düşünce ayrılığı derneğin bütün sayılarında açıkça görülmektedir. Mehmet Emin Yurdakul’la Ahmet Hikmet’in çok yalın yazıları yanında, ‘beyanname’nin deyişi gibi karışık yazılar da yer almaktadır. Buna ilk işaret eden Celâl Sahir olmuştur. Celâl Sahir’in 1910 (5 ağustos 1326) tarihinde yapılan dernek toplantısında okuduğu yazıdan şu satırları alalım: ‘Derneğimizin geçen haftaki toplantısında Türkçe yazı dilinin sadeleşmesi için bazı sözler söylemiş ve nizamnamesindeki işlerin en büyüklerinden biri de bu olan Derneğimizin buna ermek ve herkese Türkçemizin süs diye üzerine kondurulan yabancı ve iğreti şeylerden kurtulunca daha sevimli olacağını göstermek için bu yolda yazılmış örnekler meydana çıkarmasını ve hele bütün resmî yazıların böyle yazılmasını teklif etmiştim. Bazı arkadaşlarım birdenbire dili değiştirmeğe çalışıyorum sandılar. Halbuki bu ilme’n imkânsız birşeydir. Dillerin değişmesi nelere tâbi’ olduğunu bilirim. Biz bugün Türkler’in pek çoğu tarafından kullanılan konuşma dili ile yazı dili arasındaki büyük ayrılığı azaltarak ikisini birbirine yaklaştırmağa, böylelikle edebiyyatımızın, her türlü yazılarımızın yalnız birkaç bin kişinin halledebileceği bir bilmece olmasından kurtulmasına uğraşacağız. Benim istediğim yalnız budur.’ Bu da gösteriyor ki, dernek üyeleri kendi aralarında bile anlaşmış değillerdir. ‘Nizamname’ ile ‘beyanname’ arasındaki ayrım da şunu göstermektedir: Dernekçiler, salt görünüşü korumak ve çok aşırı düşünceleriyle çevreyi ürkütmemek için, ‘nizamname’yi kısa bir zaman sonra ‘beyanname’ ile yorumlamak gereğini duymuşlardır. Sonuç şu oldu: Türk Derneği, amacındaki soyluluk ve doğruluk, bu amacı yaymak için harcadığı emek, yaptığı hayırlı girişimlerle birlikte, üyeleri arasında düşünce, hatta amaç birliği bulunmaması, çevrenin ise bu ileri düşünceleri kabule henüz elverişli olmaması yüzünden, bir başarı sağlayamayarak dağıldı.”41      

 

Türk Derneği’nin çalışmalarını küçümseyen Süleyman Nazif Yeni Tasvir-i Efkâr’da şunları yazar:

 

“Lisanını seven bir Osmanlı Türk’ü, hiçbir vakit ‘hatavât-ı terakki’ makamına ‘ilerleme adımları’nı is’ad edemez, böyle yaparsak lisanın kabiliyyet ve letafetini elimizle mahvetmiş oluruz... Lisanı sadeleştirmek, bizi yedi asır geriye ve dört beş bin kilometre uzağa atmaktır. Niçün?.. Eğer bu fedakârlık ırsî veya kisbî ataletlerinin cezası olarak, idrakin derekât-ı pestinde sürünen ba’zı avâmı memnun etmek içün ise günahtır. Havâsın derece-i zevkini tenzil edeceklerine avâmın dereke-i idrakini terfi’ etmeğe çalışsınlar.”42   

 

Cenap Şahabettin’in kardeşi olan Ali Nusret de Servetifünun dergisinde çıkan “Tezyin-i Lisan ve Üslûb-ı Beyan” başlıklı yazısında şöyle der:

 

“Minkülli’l-vücuh merbut u muhtac olduğumuz kelimât-ı Arabiyye vü Farsiyyeye nazar-ı husumetle bakarak zavallı lisanımızı yenibaştan sefil ü uryan etmek istiyorlar. Garibi şu ki bu bahs-i irtica’-kâraneye bir de ‘hamiyyet-i milliyye’ şîvesi izafe ederek hüsn ü ârâyişin kuvvet ü istiklâle münâfi olmadığı i’tikadında bulunanları, zevâhir-bînân-ı hamiyyet tarafından muâteb olmak endişesi ile mahkûm-ı sükût etmek kıyâsetini iltizam eyliyorlar... Amma bir takım kulûb-ı kasiye erbabı, dün şakird bugün artık üstad olan şu medâr-ı iftihâr-ı millet âbâ-ı edebin nezaket ü zarafet-i lisanını hissetmek istemiyerek, gûya ‘Türklük’ namına iltizam ettikleri girîve-i bâtıl-ı terakki-şikenânede sebat edeceklermiş, emin olsunlar ki.” Bu dergideki “Lisan-ı Müzeyyen ve San’at” başlıklı diğer yazısında Ali Nusret “Bir de bilmem ki ‘Osmanlı’ nâm-ı bülendi altında ideal bir vahdet-i siyasiyye vücude getirilmek pek şanlı bir mücadele ihtiyar edilmekte bulunan şöyle bir zamanda, bilhassa lisan gibi en büyük rişte-i uhuvveti Türklük dâiye-i garîbesi ile rencide etmek hangi ‘hamiyyet-i milliyye şîvesine izafe’ olunabilir.”43 diyerek hem Türk(çü)lüğe hem de Türk diline saldırır.

 

Süleyman Nazif ile Ali Nusret’in yazılarını karşılayansa Sırât-ı Müstakim’de yazan, Kazanlı Ayaz’dır. Şöyle seslenir Süleyman Nazif’e:

 

“Bizim mesleğimiz avam taraf-darı bulunmak olduğundan, biz bütün efkâr-ı siyasiyye ve ictimaiyyeyi avâma anlatmak tarafındayız. Bizce bu meslek bir lisan içün değil, bütün mesâil-i hayatiyye içündür. Asrımız şimdiki efkâr-ı umumiyye asrı olduğundan ve memleketin ıslâhı, milletin teceddüdü bütün efrad-ı millet efkârının teceddüdü ile hasıl olacağından bizim nokta-i nazarımızdan milletini seven her Türk yazdığı her makaleyi Anadolu Türkleri’nin anlıyacağı bir lisanla yazması lâzım gelir. Fakat sizin mesleğiniz nedir? Siz ‘edebî lisan’ taraf-darı mısınız, yoksa ‘sade dil’ taraf-darı mı? Ne olursanız olunuz, sizin Anadolu Türkleri’nin fikirlerini uyandırup onlara muhitlerinin ne olduğunu bildirmek sizin vazifeniz değil midir? Erbab-ı kalemden olduğunuz cihetle bu vazifeyi kaleminizle yazup anlatmağa borçlu değil misiniz? Makalenizde anların anlamaları esas olacak değil mi? Binae’n’aleyh siz vatanınıza ve milletinize hidmet etmek isterseniz, tabiî efrad-ı milletin en çok anladığı dil ile yazacak ve bu sayede milliyyet ve kavmiyyet fikirleri uyandırmağa çalışacaksınız. Bu dil de tabiî yüzde kırkı Farsî, kırkı Arabî, onu Fransız, Rum, onu Türkçe olan ‘edebî lisan’ınızla olamaz. Belki sade Türkçe olacaktır. Osmanlı memleketindeki akvâm-ı gayr-ı Türkiyye kendi lisanlarında yazılan gazeteleri, risaleleri, kitabları ile efkâr-ı umumiyyelerini bir tarafa cereyana muvaffak oldukları vakit siz efkâr-ı umumiyyenizi ne yolda harekete getireceksiniz? Musademe-i hayatiyyede ne vasıta ile anları kuvve-i vahide haline getireceksiniz?”44

 

Kazanlı Ayaz; Sırât-ı Müstakim’de çıkan “Lisan Meselesine Dair” başlıklı yazısında, Ali Nusret’in düşüncelerini de eleştirir. Levend, şu bilgiyi verir:

 

“Yazar Ali Nusrat’ın düşüncelerini ikiye ayırıyor: 1. Türk dilinin fesahatinin, ancak Arapça ve Farsçadan alınan kelime ve tamlamalarla başarılabileceği. 2. Ne denli açık ve bayağı kelimelerle söylense avamın yine anlayamayacağı. Yazarın birinci maddeye verdiği karşılıktan şu satırları alıyoruz: ‘Bir dilin, fesahati o dilin başka lisanlara esir kalmasiyle olduğunu da’vâ edecek sizden başka âlemde hiç bir muharrir gelmemiştir, diyebilirim. Hem de gelmiyecektir. Bu fikrin ihtıraı şerefi tabiî size yalnız size mahsustur... Şimdiki halde ıstılâhatımız içün sözünüz bulunmazsa da ve ba’zı ta’birler içün Farsî sözlerine ihtiyac varsa da bunları müsafir olarak kabul edüp bunlara hiç bir vakit kapitülâsyon hakkını vermemeli, bunların hepsini kendi kendimize tâbi’ bulundurmalı, yazdığımız kitablar, risaleler, makaleler hep lisanımızın sadeleşmesine hidmet etmelidir.’ Yazar ikinci maddeye de şöyle karşılık veriyor: ‘Siz avam içün kitablar yazdınız, risaleler neşrettiniz, mektebler açtınız, konferanslar verdiniz de anlamadılar mı? Muharrirleriniz onlara âlî fikirler anlatmak istediler de avam: ‘Bu fikirleriniz pek âlî bize bayağı fikir veriniz, dediler mi? Mehmed Emin Bey’in şi’rlerini anlıyanlar sizin yazdıklarınızı anlamazlarsa bundaki kabahat fikrinizde olmayınca dilinizde olmak lâzım gelmez mi? Meselâ Servetifünun’daki makalenizde 1440 sözün yalnız 368’i Türkçedir; bunların çoğu da edevat...’ Ayaz, yazısına şu satırlarla son veriyor: ‘Namık Kemal’lerin, Abdülhak Hâmid’lerin, Halid Ziya’ların vesairlerinin eserleri yirmişer kırkar bin neşredilse bunlardan kim mutazarrır olacak? Muharrirleriniz kalemleriyle maîşetlerini te’min edüp edebiyatla hiç münasebeti olmıyan hükûmet hidmetlerini bırakup hür birer muharrir olsalar, bundan edebiyyatınız mutazarrır mı olacak? Bu kadar sade fikri anlamıyan, güneş gibi açık bir düşünceyi düşünemiyen bir insan var mıdır? Öyle ise niçün sadelik aleyhinde o kadar uzun uzadı Arab ve Farsî terkiblerle uydurmalar yapıyorsunuz? Niçün bu kadar bedîhî bir fikre karşı müteassıbane inad ediyorsunuz? Bunun sebebi ne? Bence bunun en büyük sebebi sizin Türkçe bilmediğinizdir.45 Dikkat edilirse Kazanlı Ayaz’ın yanıt verirken kullandığı dil, diğerlerininkiyle karşılaştırıldığında, oldukça durudur.

 

Bu tartışmalar, Osmanlıcılık, Fesahatçılık, Tasfiyecilik ve Türkçülük düşüncesini savunanlar arasında sürüp gider; gerek fesahat gerekse tasfiye (durulaştırma) yanlısı olanlar, düşüncelerini anlatıp durur; ama, sonuç, sonuçsuzluktur.

 

İşte, dağılmakta olan “Osmanlı devletinin dili ne olmalı?” düşüncesi çevresinde sürüp giden bütün bu tartışmalara son noktayı, Türk edebiyat dizgesinde, İstanbul’da konuşulan Türk dilini kullanarak yazdığı nazım örnekleriyle Mehmed Emin Yurdakul, nesirde de Ömer Seyfeddin koyar. Nisan 1911 tarihli Yeni Lisan makalesinden bir yıl önce yazdığı yazılarda kullandığı bütün Arap-Fars dili ve(ya) Arap-Fars-Türk dili kırması bilim dışı tamlamaları, yazı dilinden atıp Türk dilinin sözcük ve kurallarına göre üretir yapıtlarını Ömer Seyfeddin.   

 

Araştırmacıların  Ömer Seyfeddin’in Yeni Lisan’dan önce ve sonra yazdığı yazıların dilini karşılaştırarak ortaya koyduğu gerçek, “Dildeki değişiklik, öyle birdenbire olmaz; bu çok zaman alır.” diyenlere de apaçık bir yanıt niteliğindedir:

 

“Başlangıçta yazdığı şiirler, aruz ölçüsüyledir. Dili ağdalıdır. Tevfik Fikret ve Ahmet Haşim’in etkisini yansıtırlar. Kimi parçalarında Tevfik Fikret etkisi öylesine ağır basar ki, imzasına bakılmazsa, Tevfik Fikret’in kaleminden çıktıkları sanılır. Musavver Hâle dergisinin Aralık 1909 günlü birinci sayısında yayımlanan Mâbed-i Harâb başlıklı ve sone biçimindeki şiirinin ilk kıtası şöyledir:

 

Örterken arzı hilkatin ilk leyl-i mümtedi

Mechûle vehm ü cehl ile bir şekl-i bî-vücûd

İbda’ eden zekâ; geçen a’sâr içün, anûd,

Bir i’tikad-ı muzlime yaptı bu mâbedi.

 

Bu mısraları,  çok değil iki yıl sonra, Yeni Lisan akımının öncülüğünü yapacak kişinin yazdığını nasıl hatıra getirebilirsiniz? Ömer Seyfettin, bu tutumunu sonra değiştirmiş, dilini sadeleştirdiği gibi, aruz ölçüsünün yanında hece ölçüsüne de yer vermiştir.”46

 

Ömer Seyfeddin’in 1911 yılından önce yazdığı düzyazılarda da durum böyledir. Hüsn ü Şiir dergisinin 14 Ağustos 1910 tarihli beşinci sayısında, Guy de Maupassant’tan “Evailde” başlığıyla yaptığı çeviride kullandığı dil ile Nisan 1912 tarihli And öyküsünde kullandığı dil arasındaki fark, büyüktür. İşte, bu çeviriden birkaç dize:

 

“Mimarî-i kadim tarzında bina olunmuş şato ağaçlar ile mestur bir tepe üstünde kâindir; büyük ağaçlar onu huzurat-ı hüzn-abad ile ihata eder; ve bîpayan meranın menazır-ı dur-â-duru gâh korunun balâ-yı âmakına, gâh mücavir kasabalar üzerine doğru uzanır, gider. Şatonun birkaç metre önünde, mermerden kadın istatülerinin yıkandığı bir taş havuz vardır. Kat kat olan diğer havuzlar yamacın eteğine kadar teakup eder ve mahsur bir menba şelâlelerini birinden diğerine yuvarlar.”47

 

Çökmekte olan Osmanlıyı ayakta tutmak için ortaya atılan akımlardan ne İslamcılık ne Osmanlıcılık ne Medeniyetçilik ne de Batıcılık işe yaramış, halkın umudu, Türkçülük ülküsü olmuştur. Görülen ve görülmeyen bütün cephelerde ateşle sınanan Osmanlı toplumunda, uyuyan tek bilincin Türk’e ait olduğunu söyler Ömer Seyfeddin; Türk’ü uyandırmanın tek yoluysa olup bitenleri ona, Arap ve Fars dilinden alınan sözcüklerle 600 yılda kalın ve yapay, eğreti bir maskeye dönüşen Osmanlı Türkçesi’yle değil, kendi diliyle, Türk halkının İstanbul’da konuştuğu dille yazıp anlatmaktan geçer ve Ömer Seyfeddin, şöyle seslenir Koşmalar’da48:

 

Ey Türk genci! Aç gözünü azıcık

Etrâfına dikkat et, gördüğün49

Hayâl değil, hakikattir, pek açık,

Pusu kurmuş herkes sana bak bu gün...

Medeniyyet ateş, demir eliyle

Kan taşırtan, yuva yıkan seliyle

İlerliyor elektrik piliyle,

Yapılır mı uçurumda hiç düğün!50

Artık uyan, keyf zamânı değildir,

İçtiklerin bâde değil, hep zehir,

Kuvvetlenip Garb’i korkut ve sindir,

Gâlib gel de, sonra, Türk’üm de öğün...

 

[...]

 

Milletleri uyandırır uykudan,

Bir ateştir... alevi var, külü yok!

Hâinlerin ödü kopar korkudan

Kurtulunca yayından bu ateş ok...

Bu ateşin nuru ile esirler

Zincirleri koparırlar, galeyâna gelirler.

Taht yıkarlar, taht yaparlar ve derler:

“Durmayalım, hakkımız var daha çok!”

Mefkure bu: Yok mu, ey Türk, haberin?

Bu mukaddes şeyle yanar içerin,

Aç gözünü, artık uyan, hem gerin,

Bırak çıksın kalbinden şu ateş ok!

 

Ömer Seyfeddin, dağılıp giden Osmanlı devleti içindeki Türk aydınlarına bir de öğüt verir; sözlerinden, halkın diline, dolayısıyla Türk ulusuna hak ettiği değeri verenlerin sesi yükselir:

 

“Ey şair! Ne yazarsan yaz. Yazdığın ister millî, ister gayr-ı millî olsun, ister Yunan edebiyatını, ister Japon edebiyatını terennüm et. Yalnız dikkat et, lisanın bizim lisanımız olsun. Bizim lisanımızla, halkın lisanıyla yazmadıkça eserin ölüme mahkumdur. Ne yazacağına karışamayız. Fakat lisanın konuştuğumuz Türkçe olmasını isteriz. İsteriz ki senin rebâbını da işitelim.”51

 

1942’ye gelindiğinde, Orhan Seyfi Orhon’un Ömer Seyfeddin’le ilgili duygu ve düşünceleri şudur:

 

“Ömer Seyfeddin ismi bana daima ümit verir. Onun büyük bir hikâyeci olup olmadığını hiç düşünmem. Bu ikinci derecede bir mesele... Benim için asıl mühimi onun doğruya, ileriye, millet severliğe güvenimi arttırmasıdır.

 

Ömer Seyfeddin, yeni lisan mücadelesine giriştiği zaman neydi? Tanınmamış küçük bir muharrir, hudut bölgelerinin birinde edebiyat heveslisi bir subay!

 

Karşısında şöhretleri alınlarında miğferler gibi parıldayan bir ordu vardı. Kalemleri heybetle çatılmış duruyordu. Ömer Seyfeddinin çıplak başı ve cılız kalemi bunlara karşı koyacaktı. Bütün kuvveti bir takım başı bozuk Türkçe sözler kullanmaktan ibaretti. O zaman ki farisî kaidesile bir vasfi terkibî, arap kaidesile bir izafet, sanat cephesinde kırk sekizlik top gibi gürlüyordu.

 

Yeni lisan mücadelesi bu kadar gülünç bir nisbetsizlikle başladı. Ömer Seyfeddinin bir zafer kazanacağını kim aklına getirebilirdi? Neticenin ne olduğunu gördük.

 

Eğer bu memlekette bir gayeye doğru yürüyenler kuvvetlerini bu cemiyetten almasalar ne yapılabilirdi ki... Dil inkılâbı mı? İstiklâl Harbi mi? Türkiye Cumhuriyeti mi?

 

İşte Ömer Seyfeddin ismi bana bunun için daima ümit verir. Bu ümit, doğrunun, ilerinin, millet severliğin zaferidir. Bu misâl gösteriyor ki böyle bir fikir taşıyanların büyük bir adam olmalarına bile lüzum yoktur. Sadece fikirlerine samimiyetle bağlansınlar kâfi!”52

 

Ulusal birliğin oluşmasında, Ömer Seyfeddin’in Türk halkının konuştuğu dili yazı dili yapmaya yönelip aydınları da bu tutuma yöneltmesinin önemine dikkat çeker Zülfikar:

 

“Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde öngördüğü esas, millî dilin oluşmasıdır. Hedefi ise Türklüğe has kelime ve deyimleri yazıya getirmek, Türkçeyi hakim kılmaktır. Bunun yanı sıra dili söz hazinemizi, imlâsı ve kuralları bakımından belli bir temele oturtmak ve bunu sürekli kılmak başlıca amacıdır. Ömer Seyfettin’in bütün bu özelliklerini bugün bir araya toplanmış dil ile ilgili makalelerinde de görmekteyiz. Kendisinden önceki bazı yazar ve şairler gibi Arapça, Farsça kelime ve eklerden yararlanıp yeni kelimeler yapma hevesine Ömer Seyfettin yönelmemiş, konuşma dilini esas almıştır. Ömer Seyfettin’in bu özelliği çağının birçok yazarlarında temel düşünce haline gelmiştir. Atatürk’ün de dili milli birliğin oluşmasında başlıca etkili unsur olarak görmesi, Ömer Seyfettin’in varmak istediği hedeflerle paralellik arz eder.”53

 

Bu bağlamda, Ömer Seyfeddin’in “devrimci” kimliği de çıkar ortaya. Bengi-Öner, bu kavramı şöyle tanımlar:

 

“Kişi, toplumun kemikleşmiş yapısının derinliklerine, ya o yapıyı toplumun çıkarlarına daha uygun bir duruma getirebilmek için, ya yapıyı gerektiği biçimde değiştirebilmek için, ya da başka herhangi bir nedenle iner ve böylelikle belki de bir doğru yaratırsa, o kişiye devrimci, eyleme de devrim denir. Devrimler çok ender olarak bir kişi tarafından ve yine çok ender olarak bir gecede yapılmaktadır. Ayrıca devrimlerin gerçekleştirildiği alanlar büyük farklılıklar gösterebilir. Bir devrim politik, ekonomik, toplumsal, bilimsel dizgelerde yapılabileceği gibi, yazın dizgesinde de yapılabilir.”54

 

Büyük ve devrimci bir düşünür olan, asker-edip-öğretmen-gazeteci Ömer Seyfeddin; ne yazık ki 6 Mart 1920’deki âni ölümü nedeniyle, Türklük bilincindeki uyanışın, Ankara’nın bağrında ve ölümünden yaklaşık elli gün sonra, 23 Nisan 1920’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtırdığını göremez.

 

...Onun yokluğuna rağmen, nice tongasını, bağrına taş basarak yurduna adayan büyük Türk ulusu; özgürlük ve bağımsızlık yolunda verdiği bir diğer kurtuluş savaşını, Ömer Seyfeddin’in armağan ettiği düşüncelerin yanı sıra, Atatürk’ün ilke ve devrimleri doğrultusunda, Türk dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtararak bir başka yengiye (zafer) taşımalıdır.

 

Türk gençliği; bilinçsizce kullanılan her yabancı sözcüğün önce Türk dilini “sömürme”ye sonrasında, yurdunu “sömürgeleştirme”ye neden olacağını unuttuğunda, bir başka ulusun güdümüne gireceğini bilmeli ve dilini, bu ulusal bilinçle iyelenip her koşulda korumalıdır.  

 

Sonuçta, Ömer Seyfeddin’in And adlı öyküsü; gerek Türk ulusunun gerekse Türk dilinin kurtuluşunda, Türklük bilincini aydınlatan edebî kaynaklardan biri olarak, tarihteki yerini almıştır. Bu bağlamda, And’ın ulusal değerlerin taşıyıcılarından biri olarak korunması ve diliçine yapılan “başarılı” çevirilerle kuşaktan kuşağa aktarılması, büyük önem taşır.

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri (1860-1923), İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1995.

 

Alangu, Tahir, Ömer Seyfettin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı, May Yayınları, İstanbul 1968.

 

Batur, Suat, “Sunu”, Seçme Öyküler, Altın Kitaplar Yayın Evi, İstanbul 2005, s. 7-48.

 

Dizdaroğlu, Hikmet, Ömer Seyfettin, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1964.

 

Duymaz, Recep, “Ömer Seyfettin’in Gönen Hikâyeleri”, “Ben Gönen’de Doğdum”: Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyum Bildirileri, Gönen Belediyesi Kültür Yayınları, Gönen 1997, s. 41-60.

 

Enginün, İnci, “Ömer Seyfeddin’in Hikâyeleri”, Doğumunun Yüzüncü Yılında Ömer Seyfettin, b. 2, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1992, s. 37-49.

 

Filizok, Rıza, “Ömer Seyfeddin’in Eserlerinde Halk Edebiyatı Tesirleri”, Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfeddin, Marmara Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1984, s. 113-126.

 

      Gözler, H. Fethi, Ömer Seyfettin, Çağdaş Yayınevi, İstanbul 1976.

 

Huyugüzel, Ö. Faruk, “Ömer Seyfettin’in Hikâyelerinde İroni”, “Ben Gönen’de Doğdum”:

 

Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyum Bildirileri, Gönen Belediyesi Yayınları, Gönen 1997, s. 61-73.

 

Kırhallı,  Şenay, “Ömer Seyfeddin ve Hikâyeleri”, Seçme Hikâyeler I, b. 2, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1974, s. I-XIX.

 

Koz, Sabri, “Öykücü: Ömer Seyfettin”, Türkçe Reçete: Seçme Öyküler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2010, s. 7-8.

 

Köprülü, Dr. Orhan F., Türk Klâsikleri: Yunus Emre’den Âşık Veysel’e, Dösar, İstanbul 1984.

 

Levend, Agâh Sırrı, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1972.

 

Ömer Seyfeddin, “And”, Genç Kalemler, S. 19, Selanik Nisan 1328 (1912), s. 166-171.

 

Ömer Seyfettin, Balkan Harbi Hatıraları, hazırlayan: Tahsin Yıldırım, Dün Bugün Yarın Yayınları,  İstanbul 2011.

 

____________, Bütün Eserleri: Makaleler 1, hazırlayan: Hülya Argunşah, Dergah Yayınları,İstanbul 2001a.

 

____________, Bütün Eserleri: Makaleler 2, Tercümeler, hazırlayan: Hülya Argunşah,Dergah Yayınları,  İstanbul 2001b.

 

____________, Millî Tecrübelerden Çıkartılmış Amelî Siyaset, hazırlıyan: Sakin Öner, Göktuğ Yayınları, İstanbul 1971.

 

Pekin, Nermin, “Ömer Seyfeddin ve Türkçe’nin Sâdeleşmesi”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, S. 1, Ocak 1973, s. 54-59.

 

Tansel, Fevziye Abdullah, “Doğumunun Yüzüncü Yılı Dolayısıyle Ömer Seyfeddin’in Hayât Çizgisi İlk Eser ve Şiirleri”, Doğumunun Yüzüncü Yılında Ömer Seyfettin, b. 2, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1992, s. 51-72.

 

Tural, Sadık Kemal, “Ömer Seyfettin’de Şahsiyet Bütünlüğü”, “Ben Gönen’de Doğdum”: Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyum Bildirileri, Gönen Belediyesi Yayınları, Gönen 1997, s. 129-135.

 

Yener, Cemil, “Ömer Seyfettin’in Öykücülüğüne Toplu Bir Bakış”, Türk Dili, S. 286, 1 Temmuz 1975, s. 44-53.

 

Yıldız, Saadettin, “Ömer Seyfeddin’in Şiirinde Servet-i Fünun’dan Milli Edebiyat’a Geçiş”, “Ben Gönen’de Doğdum”: Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyum Bildirileri, Gönen Belediyesi Yayınları, Gönen 1997, s. 15-25.

 

Yöntem, Ali Canib, Ömer Seyfeddin: Hayatı, Karakteri, Edebiyatı, İdeali ve Eserlerinden Nümuneler, Remzi Kitabevi, İstanbul 1947.

 

Yöntem, Canib, Ömer Seyfeddin: Hayatı ve Eserleri, Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, İstanbul 1935.

 

 

DİPNOTLAR

 

1 Ömer Seyfeddin’in görev yaptığı yerler konusunda bkz. Fevziye Abdullah Tansel, “Doğumunun Yüzüncü Yılı Dolayısıyle Ömer Seyfeddin’in Hayât Çizgisi İlk Eser ve Şiirleri”, Doğumunun Yüzüncü Yılında Ömer Seyfettin, b. 2, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1992, s. 51-53.

 

 

2 Suat Batur, “Sunu”, Seçme Öyküler, Altın Kitaplar Yayın Evi, İstanbul 2005, s. 25.

 

3 Canib Yöntem, Ömer Seyfeddin: Hayatı ve Eserleri, Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, İstanbul 1935, s. 7.

 

4 İnci Enginün, “Ömer Seyfeddin’in Hikâyeleri”, Doğumunun Yüzüncü Yılında Ömer Seyfettin, b. 2, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1992, s. 37.

 

5 Hikmet Dizdaroğlu, Ömer Seyfettin, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1964, s. 10.

 

6 Şenay Kırhallı, “Ömer Seyfeddin ve Hikâyeleri”, Seçme Hikâyeler I, b. 2, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1974, s. IX-X.

 

7 Batur, a.g.e., s. 26.

 

8 Sabri Koz, “Öykücü: Ömer Seyfettin”, Türkçe Reçete: Seçme Öyküler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2010, s. 7.

 

9 Cemil Yener, “Ömer Seyfettin’in Öykücülüğüne Toplu Bir Bakış”, Türk Dili, S. 286, 1 Temmuz 1975, s. 51.

 

10 H. Fethi Gözler, Ömer Seyfettin: [Hayatı - Edebî Kişiliği - Düşünceleri - Eserlerinin Karakteri ve Eserlerinden Örnekler], Çağdaş Yayınevi, İstanbul 1976, s. 32-33.

 

11 Recep Duymaz, “Ömer Seyfettin’in Gönen Hikâyeleri”, “Ben Gönen’de Doğdum”: Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyum Bildirileri, Gönen Belediyesi Kültür Yayınları, Gönen 1997, s. 58.

 

12 Ömer Seyfeddin, “And”, Genç Kalemler, S. 19, Selanik Nisan 1912, s. 166.

 

13 Tahir Alangu, Ömer Seyfettin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı, May Yayınları, İstanbul 1968, s. 27.

 

14 a.g.e., s. 29.

 

15 Yöntem, a.g.e., s. 5.

 

16 Ömer Seyfeddin, a.g.e., s. 167.

 

17 Alangu, a.g.e., s. 35.

 

18 Ömer Seyfeddin, a.g.e., s. 168.

 

19 a.g.e., s. 168-169.

 

20 a.g.e., s. 170.

 

21 a.g.e., s. 171.

 

22 Duymaz, a.g.m., s. 59.

 

23 Alangu, a.g.e., s. 37.

 

24 Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri (1860-1923), İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1995, s. 187.

 

25 Koz, a.g.e., s. 7-8.

 

26 Ö. Faruk Huyugüzel, “Ömer Seyfettin’in Hikâyelerinde İroni”, “Ben Gönen’de Doğdum”: Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyum Bildirileri, Gönen Belediyesi Yayınları, Gönen 1997, s. 61.

 

27 Sadık Kemal Tural, “Ömer Seyfettin’de Şahsiyet Bütünlüğü”, “Ben Gönen’de Doğdum”: Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyum Bildirileri, Gönen Belediyesi Yayınları, Gönen 1997, s. 134, 135.

 

28 Bu alıntıda geçen “çalışmıyacağım” sözcüğü; Canib Yöntem, Ömer Seyfeddin: Hayatı ve Eserleri, Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, İstanbul 1935, s. 10’da “çalışacağım”  olarak verilmiştir. Bununla birlikte, H. Fethi Gözler, Ömer Seyfettin, Çağdaş Yayınevi, İstanbul 1976, s. 59’da “çalışmayacağım”;Tahir Alangu, Ömer Seyfettin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı, May Yayınları, İstanbul 1968, s. 158’de “çalışmıyacağım” ve Suat Batur, “Sunu”, Seçme Öyküler, Altın Kitaplar Yayın Evi, İstanbul 2005, s. 22’de de “çalışmayacağım” olarak yazılmıştır.

 

29 Ali Canib Yöntem, Ömer Seyfeddin: Hayatı, Karakteri, Edebiyatı, İdeali ve Eserlerinden NümunelerRemzi Kitabevi, İstanbul 1947, s.11.

 

30 Dizdaroğlu, a.g.e., s. 34.

 

31 Nermin Pekin, “Ömer Seyfeddin ve Türkçe’nin Sâdeleşmesi”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, S. 1, Ocak 1973, s. 54.

 

32 Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri: Makaleler 2, Tercümeler, hazırlayan: Hülya Argunşah, Dergah Yayınları, İstanbul 2001b, s. 177.

 

33 a.g.e., s. 181.

 

34 Dizdaroğlu, a.g.e., s. 19.

 

35 Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri: Makaleler 1, hazırlayan: Hülya Argunşah, Dergah Yayınları, İstanbul 2001a, s. 222.

 

36 Rıza Filizok, “Ömer Seyfeddin’in Eserlerinde Halk Edebiyatı Tesirleri”, Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfeddin, Marmara Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1984, s. 116.

 

37 Enginün, a.g.m., s. 43.

 

38 Ömer Seyfettin, Balkan Harbi Hatıraları, hazırlayan: Tahsin Yıldırım, Dün Bugün Yarın Yayınları, İstanbul 2011, s. 132.

 

39 Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri: Makaleler 1, hazırlayan: Hülya Argunşah, Dergah Yayınları, İstanbul 2001a, s. 216.

 

40 Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri: Makaleler 2, Tercümeler, hazırlayan: Hülya Argunşah, Dergah Yayınları, İstanbul 2001b, s. 175.41 Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1972, s. 300-302.

 

42 a.g.e., s. 306.

 

43 a.g.e., s. 306-307.

 

44 a.g.e., s. 307.

 

45 a.g.e., s. 309.

 

46 Dizdaroğlu, a.g.e., s. 34.

 

47 Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri: Makaleler 2, Tercümeler, hazırlayan: Hülya Argunşah, Dergah Yayınları, İstanbul 2001b, s. 322.

 

48 Dr. Orhan F. Köprülü, Türk Klâsikleri: Yunus Emre’den Âşık Veysel’e, Dösar, İstanbul 1984, s. 331-335.

 

49 Bu dize; Ömer Seyfeddin’in Sakin Öner tarafından hazırlanmış Millî Tecrübelerden Çıkartılmış Amelî Siyaset adlı yapıtının 46. sayfasında “Etrafına bir dikkat et, gördüğün” olarak verilmiştir. 

 

50 Bu dize; Ömer Seyfeddin’in Sakin Öner tarafından hazırlanmış Millî Tecrübelerden Çıkartılmış Amelî Siyaset adlı yapıtının 46. sayfasında “Yapılır mı uçurumda bir düğün?” olarak verilmiştir. 

 

51 Saadettin Yıldız, “Ömer Seyfeddin’in Şiirinde Servet-i Fünun’dan Milli Edebiyat’a Geçiş”, “Ben Gönen’de Doğdum”: Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyum Bildirileri, Gönen Belediyesi Yayınları, Gönen 1997, s. 19.

 

52 Hilmi Yücebaş, Ömer Seyfettin: Hayatı - Hatıraları - Şiirleri, Ahmet Halit Yaşaroğlu Kâğıtçılık ve Kitapçılık T.L.Ş., İstanbul 1960, s. 28.

 

53 Hamza Zülfikar, “Ömer Seyfettin’i Anarken Günümüz Türkçesi Üzerine Bazı Düşünceler”, “Ben Gönen’de Doğdum”: Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyum Bildirileri, Gönen Belediyesi Yayınları, Gönen 1997, s. 35.

 

54 Işın Bengi-Öner, Çeviri Bir Süreçtir... Ya Çeviribilim?, Sel Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 67.

 

 

 

Fundagül APAK

Gerçekedebiyat.com