Neden Bukowski Olamıyorum? / Alper Erdik

Neden Bukowski Olamıyorum? / Alper Erdik

26 Ağustos 2017 - 4948 kez okundu.


 

Alkol ve seksten ibaret, biraz anarşist biraz nihilist, yeraltında geçen bir yaşamın öznesi ve öykücüsü müdür Bukowski? Yoksa fanteziler ve senaryolardan ibaret, az önce söylediklerimin sadece düşsel alanda abartısının şairi mi?

Bazılarının eline almaya tenezzül etmediği, bazılarınınsa dönüp dönüp okuduğu bu adam gerçekte kimdir; Bukowski’nin dünya edebiyatında yeri var mıdır, yazın tarzı ve içeriğine neler sebeptir?

Elbette ki edebiyat tarihçileri ve araştırmacılarının bu manada önemi büyüktür; yoksa hiçbir sanatçının sadece eserlerine bakarak bu ve buna benzer soruları yanıtlayamazdık.

Bukowski hakkında yazılmış ve sayısı çok olmayan önemli biyografilere bakınca, ilginç ve aslında doğal olarak eserlerinde kendisi sanılan adamdan başka biri olduğu açıkça görülüyor yazarın. Bunu eleştiri değil tespit olarak söylüyorum. Özellikle ünlü olduktan sonraki süreçte ciddi bir para ve kadın tutkusu görüyoruz kendisinde; paraya ve kadınlara hiç değer vermediği düşünülen bu pis moruğun. Yine mülkiyet saplantısı da ortaya çıkacaktır ellisinden sonra yazarda.

Bununla beraber, benim için Bukowski’yi okunur kılan, yazma tutkusu ve ücretli çalıştığı süreçte yaşadıklarıdır. Zaten bu ikisi birbirini belirleyicidir. Hiçbir zaman hiçbir düzenli işe ve hiçbir hiyerarşiye meyledip hayatını köle gibi geçirmeye tenezzül etmese de özellikle Postane romanını ortaya çıkaran ve hayatının dönüm noktası olan süreç okunmaya ve bilinmeye değerdir. Günlük işlerde çalışarak şarap parasını çıkardıktan sonra pansiyon odalarında şiir yazmaya çalıştığı senelerin ardından, aslında bir bakıma mecbur kalarak girdiği postanede senelerce sürünmüş, yayıncısının düzenli yazması karşılığında kendisine aylık yüz dolar maaş vaadi ile bu “işkence”ye son vererek emekçilik dönemini kapatmıştır yazar. İyi kötü bir orta sınıf hayatını sonlandırıp aç kalmak pahasına edebiyatı seçmiştir. Bu, birinci nokta.

İkincisi ise, Bukowski’nin anlattıkları, yani yazdıklarının içeriğidir. Yazar, hiçbir zaman ütopyalara, tezli romanlara, didaktik şiirlere meyletmemiş; çocukluğunu, babasıyla kavgalarını, içkiliyken bulaştığı olayları, üzdüğü ve kendisini üzen kadınları, serserileri, yoksulları, işçileri anlatmayı tercih etmiştir. Bu anlamda, günlük yaşamın herhangi bir ideolojik tercihle sınırlandırılıp süslenmeden, birkaç edebi dokunuşla anlatılabileceğini göstermiş, başarılı da olmuştur. (Dikkat edilirse, bunu yaparken, ellerini göğsünde kavuşturup “kaybedenleri” uzaktan izlememiş, bizzat onlarla birlikte yaşamış ve hayatını sürdürmeye çalışmıştır.)

Günümüz dünya ve Türkiye edebiyatına bakınca, bunu, yani çalışan, küçük insanların, Bukowski düzeyinde bir umursamazlıkla, hatta ironiyle dahi edebiyata konu olamadığını görüyoruz. Popüler yazın, ya ortaçağın derinliklerinden mistik karakterler ya olağanüstü fantastik bireyler ya da uzaylıya benzer değişik yaratıkları anlatıyor. Bunun sadece bir para kazanma yolu olduğunu elbette söyleyemeyiz. Değişen toplumsal koşullarda, kimse komşusu olan üç çocuklu bir proleterin güç yaşamını okumaya değer bulmuyor. Zaten yazarlar da bunu anlatmıyor. Sebepler ise fazla ve bir anlamda basit; dünyayı bilmiyorum; fakat bizde çok fazla Henry Chinaski var!

Ülkemizde 24 Ocak’ın üzerinden neredeyse kırk yıl geçti, durum ortada;  her yüz işçiden sadece ikisi sendikalı, bu sendikalar da ya dinci ya milliyetçi. Kendileri için bir sınıf olmalarını bırakın, işçilerin, ontolojik düzlemde bile varlığından söz etmek zor artık. Neo-liberalizm proletaryayı dönüştürdü ve parçaladı.  Bugünkü İslamcı sermaye ve devlet bloku, karın tokluğuna çalışmaya razı insanların bile bir politik renge, yeşile yani, bürünmelerini şart koşuyor. Bugün işçi diye gördüğünüz milyonlar, aslında politik İslamcı cephenin neferleri. Evine ekmek götürebilmek için mecburen veya bile isteye böyle. Kendilerine kadro vereceğini söyleyen parti liderine bile yüz vermeyip sürünmeyi seçen taşeron çalışanların politik tercihi sadece siyasal kritiğin değil sosyal psikolojinin de alanı artık.

Durum bu iken, düzene muhalefet yalnızca aydınlar, akademisyenler, bir grup gazeteci, öğrenci toplamına kalıyor. Kötü değil; ancak eksiklerle malul bu somut durum, düzenin yeni sahiplerine karşı toplumsal ve sınıfsal perspektifli bir direnişe imkân sunmayıp sadece kültürel alana hapsolduğundan, kendine güçlü bir zemin de bulamıyor. Örgütsüz, partisiz, öndersiz bu gruplar daha baştan kırılganlığa mahkûm oluyor ve içlerinde karakter sorunu yaşayanlar ilk darbede saf değiştiriyor, en iyi olasılıkla kabuğuna çekiliyor. Ayrıca, görüyoruz ve göreceğiz, iktidar artık sadece siyasal bir saldırı da yürütmüyor, doğrudan hayatı hedef alıyor. Hayatı hedef alan iktidara direniş içinse, bu yeni yalan zamanlarda, bazen yaşamak bile yetiyor. Sevgilisiyle küçük bir kent merkezinde el ele dolaşan, saçını uzatan, alkol alan herkes; kendisini haklı olarak direnişe dâhil zannediyor. Bu da saldıranlara büyük kolaylık sağlıyor.

Bu durumun kültür sanat edebiyat hayatına yansıması, Gezi’nin hemen öncesi, esnası ve sonrasında iyice somutlaşmış bulunuyor. Soldan ve sınıftan kaçışı siyasal liberalizm lafızları ile meşrulaştıran çevrelerin yayınevi, gazete ve particiklerinde doksanların başından beri filizlenen bu oluşumlar, nihayet kitap ve dergilerine kavuştular. Gezi direnişi veya Haziran isyanı, bunların bağımsızlıklarını ilan etmesini sağladı ve buradan devşirdikleri özgüvenle bağımsız bir mecraya dönüştüler. Toplumun tüm huzursuz kesimlerinin o kritik süreçte ve ilk defa ortaya çıkan kolektif öfkesi de bunların elinde yitip gitti. Oradaki enerji, yaşam tarzı solculuğuna indirgendi.

Söylediğim üzere, bazı koşulların ortaya çıkışı, bizleri çok aşan ekonomi-politik alandaki dönüşümlerle oldu, oluyor; ancak bu duruma direnmekle, bu olumsuz ve suni dengeye uygun cevaplar üretmek tercihi iradidir. Ya yeni bir yol bulur ya da yoldan çekilirsiniz. Mevcut yollardan birine meylederseniz eğer, sonrasında itiraz hakkınız da olmaz. Bu yayıncıkların sahipleri ve yazar, çizerleri bazı şeyleri analiz ettiler ve kolay olanı seçerek ve zamanın ruhuna uygun davranarak bir hamle yaptılar. Alıcıları ise zaten hazırdı.

Yazdıkları sıradan, günlük şeylerdi. Aşk acıları, bira masası sohbetleri, futbol taraftarlığı, öğrenci evi hikâyeleri, miting anıları, babanın paketinden sigara aşırmak gibi. Ortak nokta, anlatılanların bir eski solculuk sosuna, devrimci romantizme bulanıp sunulması idi. Evlerinde, okullarında, yurt ve apart odalarında yalnız, çaresiz, kimsesiz; inandığı değerlerin, siyasi düşüncelerinin yağmalandığını, ezilip çiğnendiğini küfretmek dışında tepkisiz kalarak seyretmeye mecbur edilmiş genç insanlar, bu dergileri sevinerek karşıladılar. Çünkü kendileri gibi birilerine bu kadar rahat, beş altı lira bedelle ulaşmak onlara sunulmuş bir lütuftu. Otu çöpü fili maymunu kafası kolu bacağı hepsi birden; ezilenlerin, daha doğrusu ezildiğini düşünenlerin iç çekişi, ruhsuz bir edebiyat dünyasının ruhu haline gelmişti.  

Her şeyi bu yazar abiler ablalar biliyor, sorsanız. Her konuda konuşabilir, yazabilirler. Solculuk bunlarda, sanatseverlik bunlarda; aşk adamlığı ve kadınlığı, kültürel birikim, sinema müzik bilgisi zaten bunlarda. Ayrıca underground yaşam, düzene boyun eğmeme, iyi içme, sigara ot sarma da var.

Karşılarında biz fakirler asla konuşamayız. Galatasaray benim çocukluk aşkım deseniz Çarşı derler. Tam bağımsız Türkiye, Cumhuriyet, Mustafa Kemal deseniz; anarko-sendikalizm, derler. Eğirdir Gölü deseniz; Kabak Koyu, derler. Sürekli konuşurlar. Sürekli konuşur ve yazarlar. Bununla birlikte, hiçbir şeyi de tam, eksiksiz, layıkıyla bilmezler. İşleri nesneler, idealar, sebepler sonuçlarla değil; hayali göstergelerledir.  

Kapaklarına Neşet Ertaş’ı koyarlar; üstadın “Kayalar merdin merdin” türküsünü ise zinhar bilmezler. İkinci Yenici şairlere bayılırlar; Nedret Gürcan’ı, Cahit Irgat’ı ise duymamışlardır bile. Çağdaş edebiyatçıları severler; İhsan Oktay Anar’a taparlar mesela; Ayfer Tunç’u, İnci Aral’ı ise okumazlar. Ve daha bir sürü şey… Yıllar evvel Leman Kültür’de otururken, grubun eski ve sağlam abilerinden biri, geçmiş dergicilik yaşamını anlatırken, satış sayıları düşmeye başlayınca kapağa ertesi ay bir Yılmaz Güney patlatır, durumu kurtarırdık, demişti; hiç unutmam. Demek ki tüccarlık kafası her devirde aynı çalışıyor.

Bu ot çöp edebiyatçıları, gizil bir faşizmle de iştigal etmekteler. Bunların karşısında Oğuz Atay’ın edebi üslubunu beğenmiyorum, demek falan imkânsızdır. Ya da Nilgün Marmara şiiri bana yavan geldi, cümlesini kurmak da öyle. Tezer Özlü okumazsan okur bile sayılmazsın. Biz kimiz ki bunları sevmeme hakkımız olsun zaten!

Hele ki bu ekiplere özenip, bu adetleri fırapanlaşan sosyalist zihniyetle birleştiren bir grup daha var ki bunlar hepten kayıp kuşak. Turgut Uyar’ın “Durma göğe bakalım” dizesine o kadar tav olmuşlar ki sürekli havaya baktıklarından adamın yazmadığı şiirleri kapağa çekiyorlar. Üstüne bir de otuz beş bin dergiyi toplatıp dehşetli israfa sebep oluyorlar. Böylece hem cahillikleri unutuluyor hem de ne kadar ilkeli olduklarını dost düşman anlıyor! Güzel iş.

Yıllarca arabesk dinleyen insanları hakir gören, sevgilisi olmadığında barlara değil de birahanelere gitmek zorunda kalan gençleri, kadın bedeninin aşağılandığı yerleri meşrulaştırmakla suçlayan bu solcu toplam; kapağa ezilenlerin şarkıcısı ve gerçek bir kaybeden Azer Bülbül’ü, saf biçimde acıların kadını Bergen’i koyarak; pavyonlarda konsomatrislerle, fuhuş pazarlığındaki travestilerle röportaj yaparak günah çıkartıyor. Üzülüyoruz ve zorumuza gidiyor.

Bağlarsak, yeni-sağ iktidarların tüm dünyada açtığı ve muhaliflerin mecburen seçtiği yaşam tarzı savunusu alanını kullanarak ve kendi ölçülerince belirledikleri yalnız ve mutsuz bireylerin derdini anlatmak üzere yola çıkan ve bunda da kabul edelim ciddi başarı sağlayan bu yayınlar; bizlerin elinden bir imkânı almış ve kapıyı yüzümüze kapatmıştır. Hayatında neredeyse hiç ücretli çalışmamış, işçi eli sıkmamış, kenar mahalle kahvelerinde işsizlerle hasbihal etmemiş, geleneksel orta sınıf ailelere mensup bu yazar, çizer kimseler; tıpkı bizler gibi hayata tutunmaya çalışan, yani tanıdığımız, dokunduğumuz, içlerinden biri olduğumuz bu insanları anlatmamıza engel oldular. Öykülerimizi, anılarımızı çaldılar; alıp sattılar.

Her biri birer Sylvia Plath, Charles Bukowski olan ablaların abilerin dünyasında; Bukowski olunamaz artık! Metin Kaçan bugünleri görseydi ne derdi, bilemiyorum.

Bununla birlikte, zaten sorun ne Bukowski olmak ne de olamamaktır. Bunun gerçeklikle beslenen bir metafor olduğunu söylemeye gerek yok ve yapılacak işimiz de çok. Bugün severek okumaya devam ettiğimiz Orhan Kemal ve Fakir Baykurt gibi çok değerli yazarlar, bize büyük bir miras bıraktılar. Biz o edebiyatçıların nahifliğiyle bugünün sosyolojik gerçeğini okumakla mükellefiz; lümpenlikten ve bunun solculaşmış biçiminden para kazanmakla değil.

Bugün işçi sınıfı denilen yığın, üretim alanlarının dörtte birini ancak teşkil edebiliyor. Tasfiye edilen tarım sektöründeki azınlık da gözlerden uzak bulunduğuna göre; yüzde ellisi hizmet sektörü denilen, ne olduğu belirsiz, vasıfsızlığa ve eğitimsizliğe veya yaşam boyu öğrenme ikiyüzlülüğüne ve plaza kültürüne dayanarak var edilen bataklıkta yaşayan insanlardan oluşuyor. Beş milyon kişinin seyrettiği ucubeye de otuz bin kişinin izlediği sanat filmine de bu kesimin farklı yer ve koşullardaki bireyleri gidiyor. Bu alana kültürel anlamda devrimci müdahale şarttır. Ve biz, eleştirdik ve bitirdik, otu çöpü kafamıza takmadan artık buna talip olmalıyız.

Alper Erdik

(EK - Eleştirel Kültür dergisinin 1. sayısında yayımlandı.)