Nazım Hikmet'in Budapeşte'de Bıraktığı Anıları / Selçuk Ülger

Nazım Hikmet'in Budapeşte'de Bıraktığı Anıları / Selçuk Ülger

03 Haziran 2017 - 33854 kez okundu.

Budapeşte'de son günüm. Yurdumun büyük şairi Nazım Hikmet'in yıllar önce bu güzel kentte bıraktığı anılarına ve şiirlerine dokunmak için bu sabah erkenden yollara düştüm...

Şandor Petöfi, Attila József, Mikloş Radnoti, Andre Ady... gibi devrimci Macar şairlerin anıtlarıyla donatılmış parklardan, yine onların adlarıyla anılan bulvarlardan, köprülerden geçtim. Kentin en güzel köşelerine dikilmiş bu anıtların önlerinde, ellerinden tuttukları küçük çocuklarına  şairlerini tanıtan ve onları saygıyla selamlayan anne babalar gördüm. Ve yine Tuna boyunca sıralanan parkların çimenliklerine oturmuş, bu devrimci şairlerinin şiirlerini onların anıtlarının ayakucunda okuyan bilinçli Macar gençleri...

İçimi coşkuyla dolduran bu güzellikleri imrentiyle izledim...

Gericiliğin kara girdabından bir türlü kurtulamayan güzel yurdum, Tuna kıyılarında da düştü aklıma...

Genç yaşında katledilmiş, memleketlerinden ayrı bırakılmış, yaşamları zindan edilmiş kederli şairlerimizden buruk bir yürekle defalarca özür diledim. En başta,  ''Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım'' diyen Nazım Hikmet'ten...

Bu yakıcı sözleri bile ne kadar iyimsermiş meğer. 'Vasiyet' şiirindeki o küçük dileğini bile yerine getiremedik. Yıllarca hasretini çektiği, şiirini yazdığı Anadolu'nun bir köyünde hala bir çınar altı bulamadık o koca yürekli şairimiz için...

Öldükten sonra bile dönemedi ülkesine...

Vefasızlığımız, duyarsızlığımız yalnız Nazım Hikmet'e mi?..

Trakya'nın bir fundalığında katledilen ve kırık gözlüğü, kanlı gömleğiyle hala gömütsüz yatan Sabahattin Ali... 

Uzun hapisliklerin ve çektiği işkencelerin sızılarıyla Seyranbağları Huzurevi'nin yoksul odasından bu dünyaya küskün giden Enver Gökçe...

Yobazların ilkel naralarla ateşe verdiği bir otelin merdivenlerine çökmüş, umarsızca ölümü bekleyen Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar...

Ve daha niceleri...

Nazım Hikmet'in anılarını ve şiirlerini aradığım güneşli Budapeşte sokaklarından, Tuna'nın bulanık sularına hüzünlü şiirler okumaktan başka bir şey gelmedi elimden...

Ferihegy Havaalanı, Temmuz 1952

NAZIM HİKMET'İN BUDAPEŞTE'DEKİ İLK ZİYARET YERİ

11 Temmuz 1952'de Budapeşte Ferihegy Havalimanı'na Berlin'den bir uçak iner...

Uçakta, Moskova'da yaşayan efsane bir Türk şair vardır. Macar şair Benjámin László'nun bir şiirinde onu betimleyişle söylersek: ''Kocaman gülümseyişli bir Türk şair''.

Havalimanı'nda onu Sosyalist Macaristan'ın ünlü aydınları, şairleri ve yazarları büyük bir gazeteci topluluğunun önünde çoşkuyla karşılarlar. Çünkü, ülkelerinde ilk kez ağırlayacakları bu ünlü şair, barış ve özgürlük şiirleri dünyanın her köşesinde coşkuyla okunan Nazım Hikmet'tir...

Budapeşte'de yayımlanacak Seçme Şiirler kitabı için Macar Yazarlar Birliği tarafından ülkeye davet edilmiştir. Bu kitap onun Macarcadaki ikinci kitabıdır. Şiirleri Macaristan'a  kendisinden yıllar önce gelmiş şair, birkaç gün için geldiği bu toprakları çok sevecek ve dokuz gün kalacaktır...

Şairi uçaktan iner inmez ellerinde çiçeklerle karşılayanlar arasında, onun şiirlerini çeviren genç Macar şairleri Somlyó György ve Kuczka Peter de vardır. İlk kez geldiği Macar toprağındaki bu sevgi seli Nazım Hikmet'i çok mutlu eder...

İlk Ziyaret yeri olan Özgürlük Anıtı Önünde, 1952

Macar basınına verdiği ilk demeçte, yurdundaki hapislik günlerinde, serbest bırakılması için Macar halkının ve aydınlarının verdiği büyük desteğe içtenlikle teşekkür eder...

Bu ilk Macaristan gezisinde, 13 yıl hapisliğin ardından özgürlüğünü zorla etmiş bir şair olarak, Budapeşte'de seçtiği ilk ziyeret yeri çok anlamlıdır: 'Özgürlük Anıtı'.

Ve konuk şair, kentin her yerinden görünen Gelllert Tepesi'ndeki bu 106 metrelik dev anıtın önüne,  ''Halkım adına..'' diyerek dost Macar Halkına elindeki kır çiçeklerini saygıyla bırakır...

Şimdi Gellert Tepesinde, Nazım Hikmet'in Budapeşte'de elinde kır çiçekleriyle ilk ziyaret ettiği yerdeyim... Yaz güneşinin ışıttığı Budapeşte ve Tuna köprüleri güzel bir tablo gibi duruyor karşımda...

Nazım Hikmet'e, ''Dünyanın en güzel iki kenti Budapeşte ve İstanbul'dur.'' dedirten, şimdi seyrettiğim bu güzellikler olmalı...

Özgürlük Anıtı'nın eşiğine, ''Bu güzel kentte güzel anılar ve hüzünlü şiirler bırakıp geçen, dilimin büyük şairi Nazım Hikmet'e  sevgilerimle...'' diyerek bir dal karanfil bıraktım...

Ve yemyeşil bir parkın incecik, taş merdivenlerinden çıktığım bu tepede beni ılık rüzgarıyla kucaklayan Budapeşte'yi, büyük şairimizin bu toprakları coşkuyla selamladığı  'Macar Toprağı'  şiirinin ilk dizeleriyle selamladım... 

''Merhaba Macar toprağı

sen bu yaz vakitleri

fırından yeni çıkmış ekmek gibisin

kabarık,

yaldızlı, esmer

ve ekmek gibi sırlarınla dolu

ekmek gibi mübareksin...''

                        

SIRT ÇANTAMDAKİ KİTAP: "NAZIM'IN MACAR TOPRAĞI"

Pusta Ovasında uçuşan akasya çiçekleri altında dolaşırken kendime bir söz vermiştim:

''Halkının özgürlüğü için çarpışırken 26 yaşında at üstünde can veren yiğit şair Petofi'nin yaya yürüdüğü dikenli toprak yolları, halkına ve çok sevdiği karısı Julia'ya geceleri mum ışığında şiirler yazdığı eski hanı (Hortobágy Csárda) nasıl bulmuş ve onun eşsiz şiirlerini hanın bahçesinde okumuşsam, dilimin en büyük şairi Nazım Hikmet'in de Budapeşte'de bıraktığı şiirlerinin izlerini bulup, geçtiği yollardan onun şiirleriyle yürüyeceğim...''

Bu sözümü yerine getireceğimden hiç kuşkum yoktu. Çünkü, sırt çantamda güvenilir bir rehberim vardı: Nazım'ın Macar Toprağı.  

Bu kitap, Nazım Hikmet'in 1952-56 yılları arasında Macaristan'a yaptığı ziyaretleri ayrıntılarıyla anlatıyor. Şair'in Budapeşte'de kaldığı otelleri, katıldığı sanat etkinliklerini, Macar radyolarının, gazete ve dergilerin onunla yaptığı söyleşileri fotoğraflarıyla göz önüne seriyor...

Gezim boyunca elimden düşürmediğim bu kitabın her sayfası büyük bir emeğin ürünü. Yazarı Sunahan Develioğlu. Tanınmış Türkolog, Prof. Edit Tasnadi Hanım, hem sunuş yazısıyla hem de Macarcadan yaptığı olağanüstü güzellikte çevirilerle kitaba büyük destek vermiş. Yalnız Edit Tasnadi değil, Nazım Hikmet'in Macaristan'daki tüm sevenleri ellerinden geldiğince destek olmuşlar bu kitaba...

Şairin Moskova'da misafiri olmuş, ona Budapeşte'den ilaçlar götürmüş doktoruIstván Kunoş'un yaşlı eşi bayan Kunoş'tan, onun birçok şiirini çeviren ve Macaristan ziyaretlerinde şairimize eşlik eden Somlyó György'e; şairimizle  söyleşi yapmış ünlü gazeteci Reti Erwin'den, Türkolog Gal Timea'ya (Ekim 2011'de genç yaşında yaşamdan ayrıldı.) kadar bir çok saygın isim var destek verenler listesinde...

  

Gazeteciler balosunda

Sunahan Hanım, onu bu olağanüstü kitabından dolayı kutladığımda alçakgönüllü sözler etti:

''Ben değil, bu güzel insanlar ve Nazım'a duyulan sevgi seli yarattı elinizdeki o kitabı. Herkes elindeki bütün belgeleri, bilgileri sundu. Şanslı biri olarak yağı, unu, şekeri karıştırmak da bana düştü. Hepsi bu!..''

Şairimizin çok az bilinen bazı şiirlerinin ve bu şiirlerin alt öykülerinin de sayfalara serpiştirilmiş olması ayrı bir güzellik katıyor kitaba...

Az bilinen bu şiirler, Nazım Hikmet'in, ''Burada evimde gibiyim. Sanki kardeşlerimin, kuzenlerimin arasındayım.''diyecek kadar yakınlık duyduğu Macarlara ve Macar toprağına adadığı duygulu şiirleri...

Bu kitabı bana, dostluğunu ve şiirlerini yüreğimin en güzel yerinde taşıdığım şair AğabeyimMetin Demirtaş, Macaristan'a gideceğimi duyunca Antalya'dan Frankfurt'a hızlı postayla yetiştirdi. Kitabın ilk sayfasına bir de not düşmüş:

''Bu kitap Macaristan gezinde mutlaka elinin altında bulunmalı. İlkin 125. sayfadaki 'Kavanozdaki Yürek' şiirini oku ve şiiri belleğine al! Tanrım, nasıl güzel bir şiir!.. Bu şiirin izini Budapeşte'de mutlaka sürmelisin! Bir de, bu şiiri bir bardak Macar şarabıyla tatlandırıp, sevgili ustamız Nazım'ı anarak yazıldığı yerde okursan...''

Budapeşte'deki anılarımı varsıllaştıran bu güzel kitap için Sunahan Develioğlu dostumuza ve kitabı bana armağan eden Metin Demirtaş Ağabeyime, Tuna kıyılarından kanatlanıp masmavi gökyüzünde kaybolan kuşlarla teşekkürler ve selamlar yolladım...

Érsebészeti Kliniği bahçesi

TUNA'YA AKAN NAZIM HİKMET ŞİİRLERİ

Havalandık Pırağ'dan

                        indik Budapeşte'ye.

         Kuş olmak güzel şey

                       hatta bulut olmak,

         ama memnunum ben insan olmaktan.

Buda'nın sarmaşıklarla kaplı dar sokaklarından Tuna kıyısına indim. Bir sonraki durağım,Nazım Hikmet'in defalarca konakladığı Margit Adası (Margitszigeti).

Adaya gitmeden önce, Budapeşte'nin en eski, en güzel köprüsü olan Zincir Köprüsü'nün(Széchenyi lánchíd) demir korkuluklarına yaslanıp, Tuna'nın salına salına geçişini izledim bir süre...

Şu koca kenti ikiye bölen Tuna'nın, bu uzun yolculuğuna Kara Ormanlar'dan emekleyen bebekler gibi küçük bir dere olarak çıktığına kim inanır!..

On ülkeden devşirdiği sevinçleri, kederleri ve kendisine yakılan sevda türkülerini asırlardır usanmadan Karadeniz'e taşıyan Tuna'nın Estergon'da başlayan görkemi, Vişegrad'tan Budapeşte'ye doğru büküldükten sonra doruğa ulaşıyor. Ağırbaşlılığı ise tıpkı şair oğlu AttilaJózsef'in onu 'Tuna Kıyısında' şiirinde betimlediği gibi:

''Akıyor gibiydi sanki yüreğimden çıkıp da

          Bulanık, bilge ve büyüktü Tuna.''                                                                       

Margit Adası Büyük Otel terası

Macaristan Parlamento'sunun Tuna'yla bütünleşmiş tarihi gotik taş binası, kentin simge eserlerinden biri. Attila József, bu binanın bahçesinde bronz anıtıyla oturmuş, dalgın bakışlarıyla akıp giden Tuna'yı seyrediyor...

Buda tarafındaki rıhtımdan Margit Adası'na doğru yol alırken, Peşte tarafındaki bu eşsiz  yapıyı doya doya izledim. Bahçesinde oturan sevgili Attila Jozsef'i de, onun belleğime aldığım güzel şiirleriyle selamladım...

Margit Adası, ulu ağaçları ve rengarenk çiçekleriyle çok güzel bir doğal park. Tuna'nın iki koldan sarmaladığı adaya, kendi adıyla anılan Margit Köprüsü'nden ya da diğer uçtaki Arpad Köprüsü'nden iniliyor. Macar dostların, ''Her mevsim ayrı bir güzelliğe bürünür.'' dediği Margit, Nazım Hikmet'i 1954'ün ilkyazında tarihi bir otelinde konuk etmiş. Şairin daha sonraları da konakladığı bu ünlü otel, 'Büyük Otel'. (Nagyszálló). 

Büyük Otel'in kuş sesleri altındaki geniş terası, şairin yaşadığı güzel bir anıya ve bu anının esinlettiği unutulmaz bir şiire tanıklık eder.

Budapeşte'nin değişik okullarından seçilen üçü kız, biri oğlan başarılı dört öğrenci okul yönetimi tarafından ödüllendirilir. Bu çalışkan öğrencilerin aldıkları ödül, sınıf arkadaşlarını kıskandıracak türdendir. O günlerde kentlerinde konuk olan ve Büyük Otel'de kalan ünlü Türk şairi Nazım Hikmet'le tanışacak, sohbet edeceklerdir. 16 Nisan 1954'te, sosyalist izci giyimli bu dört öğrenci heyecanla Margit Adası'na şairin ziyaretine gelirler. Nazım Hikmet'le tanışırlar, sohbet ederler, birlikte resim çektirirler.  Akıl dolu sorular soran, sanata duyarlı öğrencilerin bu öğle sonu ziyareti şairi de çok mutlu eder. Çocuklarla sevinç içinde sohbet eder, şakalaşır...

Sohbet anında bir ara şairin aklına yine güzel İstanbul'u düşer...

O an içinden geçen hüzün dalgasını çocuklardan gizleyemez; duygularını onlarla paylaşır:

''Bazı şehirler, içinde mutlu çocuklar yaşadığı için mutludur. Budapeşte de böyle mutlu bir şehir. Çünkü, içinde sizin gibi mutlu çocuklar yaşıyor. Fakat bazı şehirler de hüzünlüdür. Çünkü orada hüzünlü çocuklar yaşarlar. Benim şehrim İstanbul öyle bir şehir...''  

Ve öğrencilerden birisinin sorusu üzerine şair, o hüzünlü kenti İstanbul'da üç yaşında bir oğlu olduğunu, fakat onu yıllardır göremediğini anlatır...

Kimbilir, o gün küçük öğrencilerin şairden dinledikleri, belki de şairin 'Macaristan Notları'şiirinde dizeleşen sözleridir:

 /.../   

                Yeşil gözlüm,

                 kucağında 3 aylık bıraktım Memed'imi,

                 gülmeyi az buz beceriyordu,

                 şimdi konuşuyordur.

                ''Baba'' demesini öğrettin mi?

Ünlü şairin anlattıklarına öğrenciler de çok üzülürler...

Vedalaşma vakti yaklaştığında öğrenciler, Moskova'daki yaşıtı öğrencilere önceden yazdıkları mektupları elden iletmesi dileğiyle şaire verirler. Kız öğrencilerden Julika, Nazım Hikmet'e ayrıca özel bir mektup uzatır. Zarfın üstünde, ''Memet- Nazım Hikmet'in Oğlu – Türkiye '' yazmaktadır...

Nazım Hikmet, çocuklara duyguyla: 

''Bugün ülkeme, oğlum Memet'e bu mektubu götüremiyorum; fakat ülkem özgür olduğu zaman sizler de bize geleceksiniz ve bizimle beraber bahtiyar İstanbul'da mesut olacaksınız'' der...

Ve öğrenciler, çok sevdikleri şair amcalarıyla kucaklaşırlar; mutluluk içinde vedalaşıp giderler. Ama arkalarında ölümsüz bir şiir bıraktıklarından habersizdirler...

Şaire, sevinci ve hüznü aynı anda yaşatan bu güzel buluşma, aynı gün Büyük Otel'in terasında bir şiire dönüşür: 'Postacı'...

Bu şiir, şairin yurduna ve üç yaşındaki oğluna duyduğu derin özlemin Margit Adası'ndan yankılanışıdır...

17 Nisan 1954 tarihli Nepszava Gazetesinde, Macar öğrencilerin Türk şairini ziyaretleri ayrıntılarıyla yer alır. Türk şairin İstanbul'daki küçük oğluna mektup yazan ve bu mektubuylaPostacı şiirinin esin perisi olan küçük Julika'nın, şairle yan yana fotoğrafı da yayımlanır.

Daha sonra Postacı şiiri, Gáspár Endre tarafından Macarcaya çevrilir. Nazım Hikmet'in 1956 yılında Budapeşte'de yayımlanan, Seçme Şiirler (Válogatott Versei) kitabına bu şiir de girecektir...

 

Litmann İmre

POSTACI

/.../

 Çocukken postacı olmak isterdim.

 Muradıma, Macaristan'da erdim, ellisinde.

 Çantamda bahar.

 Çantamda Tuna'nın pırıltısıyla,

                       Kuş cıvıltısıyla,

 taze çimen kokusuyla dolu mektuplar.

 Moskova'ya Budapeşte'den,

 çocukların çocuklara mektupları.

 Çantamda cennet...

 Bir zarfın üzeri:

 '' Memet,

 Nazım Hikmet'in oğlu,

           Türkiye.''

                  diye yazılı.

Moskova'da mektupları birer birer

 Kendim dağıtırım adreslerine.

 Yalnız Memed'in mektubunu götüremem yerine,

 hatta yollayamam.

 Nazım'ın oğlu,

 haramiler kesmiş yolu,

                              mektubumu vermezler...                                       

 

1954 yılındaki Macaristan ziyaretinde şairimiz, Macar ovalarının ve Anadolu ovalarının benzerliğini vurguladığı 'Akşam' şiirini yazar. Bu şiirini de, şair Benjámin László, 'Macar Ovalarında' adıyla çevirir.

Şiir o günlerde Macar gazete ve edebiyat dergilerinde yayınlanır.  Fakat bu şiir, Seçme Şiirlerkitabına bir diğer tanınmış şair Eörsi István'ın, ' Macar Ovalarında Akşam Oluyor ' adıyla çevirdiği haliyle alınır...

AKŞAM

 Anadolu ovalarındaki gibi tıpkı

   havayi mavi

   toz pembe

   açık mor,

Macar ovasında akşam oluyor.

Ağaçlar bildik ağaçlar, bizim ovadakiler,

dibinde ağaçların

                  akşam serinliğinde

                                   terli, sıcak

   Asker kaputuna benziyor toprak.

/.../

*

Nazım Hikmet, 1955 yılında bir süre Macaristan'ın en güzel bölgelerinden birinde, Macar Denizi diye anılan Balaton Gölü kıyılarında konaklar.  'İki Ruh hali' şiirini de bu ziyaretinde yazmıştır. Türkçesi bulunamayan bu iki bölümlük şiiri, Türkolog Edit Tasnadi Türkçeye kazandırır:

İKİ RUH HALİ

 I

     Mavi Balaton, kartpostal gibisin

     Batan güneş, limona mı portakala mı benzeteyim

                                                           seni daha çok?

    Hayretle andığımız o akşamdan kalan ne?

    Titreşen renkler, sesler,

    Belirsiz bir hüzün kalbimizde.

             II

    Keşke seni avucuma alabilsem,

    parmaklarımı kapatabilsem,

    ellerimi cebime soksam,

    ve 'Ha bu diyar' türküsünü ıslıkla çalarak

    Peşte sokalarında ilkbaharda doyasıya gezebilsem...

*

Ve Nazım Hikmet, 'Macar Toprağı' şiirinin son dizelerinde Macaristan'la vedalaşmıştır...

Ama bu vedalaşma, bu dost topraklara yeniden geleceği umudunu taşıyan bir vedalaşmadır...

Fakat, 1956 yılındaki halk hareketinin yarattığı olumsuzlukların da etkisinden olmalı, o yıllarda dış gezilerine devam etmesine rağmen, bu çok sevdiği topraklara bir daha gelememiştir...

Sözünü ettiğimiz şiirdeki veda dizeleri, şairimizin Macar Toprağıyla son vedalaşması olur...

  /.../

       Hoşça kal ,

     Layık olmadığım kadar ağırladın beni.

     Hoşça kal,

     götürüp koydum Gellert Tepesi'ne

               senin kır çiçeklerini Macar toprağı

                      kendi haklım adına.

/.../

    Hoşça kal.

    Belki yine gelirim.

    Belki ömür vefa etmez.

    Ama bilirim, gün olacak, bilirim,

    senden bize, bizden sana misafir gidilip gelinecek,

    bir bahçeden bir bahçeye geçer gibi.

1956 yılından sonra artık gelemese de, Macaristan'ı hiç aklından çıkarmaz, çıkaramaz.

Ölümünden kısa bir süre önce, Nisan 1963'te çok özlem duyduğu dost topraklara yazdığı şiirin adı da 'Özlem' dir.

Bu şiirini şair, Tuna'dan, Mavi Balaton'dan, Pusta Ovası'ndan çok uzaklarda, Moskova Nehrinin soğuk kıyılarında yazmıştır:

ÖZLEM

Yıllardır görüşemedik Macar toprağı, kardeş toprağım.

   Düşlerime girer oldun ister inan, ister inanma.

   Kayısı rakın gibi vuruyor başıma kokusu Tuna ırmağının,

   salamilerinin ve kırmızı biberlerinin.

    /.../

  Sana benzesin isterdim toprağı Anadolu'mun

  Sana benzesin sosyalist toprak, Macar toprağı, kardeş toprağım...

AKŞAM KIZILLIĞINA SAKLADIĞIM SON ŞİİR: "KAVANOZDAKİ YÜREK"

Nazım Hikmet'in hepimizin dilinde gezen şiirleri dışında öyle şiirleri var ki, insan rastlayınca, ''Aman Tanrım, benim bu şiirden bu güne kadar nasıl haberim olmadı!..'' diye üzülüyor. 'Kavanozdaki Yürek' şiiri de tam böyle bir şiir... Nazım Hikmet'in sadece bu şiiri bile, onun yüreğindeki derin insan sevgisinin en büyük kanıtı...

Bu şiirin yakıcı öyküsünü yaşandığı yerde duyumsamak için Városmajorutca. 68 nolu adresteki  Érsebészeti Kliniği'nin tarihi binasına geldiğimde akşam kızıllığı çökmüştü. Ortalık çok tenhaydı. Giriş kapısının önünde beyaz önlüklü doktorlar nöbet değişir gibi gir, çık sigara içiyorlar. Kliniğin işlemeli taş duvarlarını, geniş pencerelerini ve giriş kapısını dikkatle süzerken bir ara doktorlarla göz göze geldim. Gülümsediler, selamlaştık...

Bu dostça gülümseyişleri kaybolmadan hemen yanlarına yaklaştım. İçlerinde Almanca bilen olup olmadığını sordum. Ortalarında kendi halinde sigarasını tüttüren güleryüzlü, yaşlı meslektaşlarını işaret ettiler. Yaşlı doktor beni, ''Bitte Schön!'' diyerek yanına buyur etti...

Bir süre Viyana'da okumuş bu sevimli doktora, Érsebészeti Kliniği ve bu klinikte bir zamanlar yöneticilik yapmış bir profesör hakkında bilgi edinmek istediğimi söyledim. ''İyi bildiğim konulardır; şanslısınız... Buyrun sorularınızı dinliyorum...'' dedi. Kısa sorularımı bilim adamlarına özgü ciddi bir yüz ifadesi ve tok sesiyle ayrıntılı bir şekilde yanıtladı. Anlattığı bazı cümleleri küçük defterime not edişim ve bu kısa sigara molasını bana ayırdığı için ona her fırsatta ''köszönöm!'' (teşekkür ederim!) deyişim onu çok hoşnut etti. Beni meraklı bir doktor zannetmiş olmalı ki, diğer meslektaşlarının içeriye gitmesine rağmen o kaldı ve ikinci sigarasını tüttüre tüttüre bana bilgi vermeye devam etti:   

''Érsebészeti Kliniğimiz, İkinci Dünya Savaşı sonrası kalp ve göğüs hastalıkları kliniğine dönüştürüldü. Şimdi, Semmelweis Üniversitesi'ne bağlıyız. Bu klinik savaş sonrası yıllarda kalp alanında yeni buluşlarıyla ve başarılı ameliyatlarıyla ülkemizin en önemli kalp merkezi olmuştur. Bugün de hala öyledir... Kliniğimizin kurucusu, yöneticisi ve başhekimi olan genç bir profesör, 1952- 56 yılları arasında kliniğin ününü doruğa çıkartmıştır. İşte bu profesör, hakkında bilgi istediğiniz Bay Littmann İmre'dir...

Bay Littmann, daha genç bir doktorken Budapeşte'nin en ünlü kliniklerinde, Sovyet Profesör Petrovsky gibi dönemin saygın tıp insanlarıyla çalışmış biridir. Ameliyatlarındaki üstün başarılarından ve kendine özgü sağaltım yöntemlerinden dolayı ona ülkede 'İmparator' lakabı takılmıştır. Ne yazık ki bu genç profesör, 1956 halk ayaklanması sonrası aldığı tehditlerden sonra apar topar yurdunu terk etmek zorunda kaldı... Londra'ya gitti. Sonra da Kanada'ya sığındı. Büyük sıkıntılar çekti... Diploması tanınmadı. Kariyerine sil baştan yeniden başlamak zorunda kaldı. Londra ve Toronto'nun en büyük kalp kliniklerinde başarıyla görev yaptı. Sonra yüreğindeki yurt özlemi onu Macaristan'a geri getirdi. Ülkemizin en büyük tıp ödülleriyle, madalyalarıyla onurlandırılmıştır. Kalp üzerine yazdığı önemli kitapları vardır. Onun kitapları bir çok ülkede bugün hala yararlanılan önemli kaynaklardandır. Doktor Littmann İmre'yle yıllar önce ben de bu klinikte tanışmıştım. Maalesef onu 1984'te yitirdik. Ölümünden kısa bir süre önce onunla bir kaç kez tıp kongresinde karşılaşmış, sohbet etmiştim... O, gerçek bir bilim adamı ve hümanistti...'' 

Anlatacakları bitince elini uzattı; dostane sözlerle vedalaştık bu sıcakkanlı doktorla...

*

Nazım Hikmet, gittiği bütün ülkelerde olduğu gibi Macaristan'daki dostlarına da daha konukluğunun  ilk günlerinde kalp ağrılarına umut olacak bir doktor sorar. Macar dostları ona ünlü bir kalp doktorunu, Dr.Littmann İmre'yi önerirler...

Ve şair, ilk fırsatta bu ünlü doktora gider; tanışırlar...

Sağaltımının henüz başlarında birden azalan yürek sancılarının sevincini çevresindekilerle her fırsatta paylaşır. Hatta, yazdığı tiyatro oyunlarını anlattığı bir sanat akşamında dayanamayıp, bu sevincini dinleyicilerle paylaşır ve  doktorundan övgülerle söz eder:

'...Littmann İmre profesör hayatımı kurtarıyor şimdi. Hemen hemen bütün yerleri dolaştım. Helsinki'deki, Moskova'daki, Kiev'deki, Prag'daki, Varşaova'daki, Çin'deki en iyi doktorları aradım. Batı dünyasındaki, Avusturya'daki doktorlara gittim. Hiçbir şey yapamadılar... Buradaki bir delikanlı, bu genç Macar profesörü tedaviye başladı ve ben yıllardan beri ilk kez, iki gündür kalp sancıları çekmiyorum... Bu genç doktor burada akvaryumlar arasında yaşayıp kalp ameliyatları yapıyor. Bu alnında ışık yanan, mütevazı insanla çok gurur duymanız lazım...''

Doktor Littmann İmre, iyi bir bilim adamı ve yönetici olmasının yanında ödünsüz bir komünisttir. O yıllarda ülkesinde doktorlara ödenen ücretler çok az olduğu için hastalar doktorlara saygılarının bir göstergesi olarak bahşiş vermektedirler. Bu durum Macaristan'da herkesin doğal karşıladığı, bugün bile kısmen süren bir gelenektir...

Fakat, bütün hastalarına aynı ilgi ve sevgiyle yaklaşan bu yüce ruhlu Littmann doktor, bahşiş geleneğine karşı çıkmaktadır. Yöneticisi olduğu Érsebészeti Kliniğindeki bütün meslektaşlarından önemli bir ricası vardır: Hastalarından kesinlikle bahşiş almamaları...

Zaten bu başarılı genç doktoru, dünyaca ünlü Türk şairiyle kısa zamanda yakın dost eden şey, bütün insanlara besledikleri hümanist tutumdur...

Savaş bitmiştir; ama savaşın getirdiği yoksulluk ve acılar Macaristan'da da hala hüküm sürmektedir... Bu dönemde Littmann İmre'nin yardım eli uzattığı onlarca yoksul, kimsesiz hastası vardır. Bunlardan biri de Bayan Çabai Yanoş'tur. Bu kalp hastası genç kadın, Budapeşte'nin çok yoksul bir kenar mahallesindendir. İyilik meleği Littmann doktorundan yıllardır büyük yardımlar gören bu genç kadın, küçük bir bahşiş vermenin dahi olanaksız olduğu klinikten sadece teşekkür ederek ayrılmanın rahatsızlığı içindedir. Sağaltımını üstlenen Littmann doktoruna kendisini çok borçlu hissetmektedir...

Ve bu gönül borcunu bir gün bir şekilde mutlaka ödemekte kararlıdır...

Genç kadın, ağır hasta yüreğinin bir gün ansızın duracağını sezmektedir. Bu yüzden, ''Eğer birgün ölürsem, doktorum Littmann İmre'ye...'' diye başlayan kısa vasiyetini yoksul yakınlarına çoktan bırakmıştır...

Yıl 1955. Sonbaharın ilk günleridir. Nazım Hikmet, dostu ve doktoru Littmann İmre'nin Érsebészeti kliniğindeki odasındadır. Doktor, şairin rutin kalp kontrollerini yaparken, şairin gözü masanın üstünde duran bir cam  kavanoza ilişir.  Cam kavanozda bir kalp vardır. Üzerindeki etikette bu 'genç yüreğin' kime ait olduğu yazmaktadır...

  Hasta Adı: Csabai Jánosne (Bayan Çabai Yanoş).

                             Yaşı: 30...

Şimdi, Egri şarabını yudumlaya yudumlaya hüzünle okuduğum Kavanozdaki Yürek şiirini, barışın ve kardeşliğin büyük şairi Nazım Hikmet, karşımdaki kliniğin bir odasında yarım asır önce yüreğiyle yazmıştır...

KAVANOZDAKİ  YÜREK

 Doktor Littmann İmre'nin masasında

      Bayan Çabai Yanoş'un yüreği

      Birazcık kibirli, birazcık mahsun

      Duruyor içinde bir kavanozun

      Kayısı güllerinin arasında.

 

      İncecikten yarılmış ortasından

      Yüreği Bayan Çabai Yanoş'un.

      Yarayı açan ne, doktor? Neşter mi?

      Yoksa hasretlik mi? Acı sözler mi?

      Bir ağlayanı var mı, arkasından?

 

      Otuzundaymış, baktım etikete

      Bayan Çabai Yanoş'un yüreği.

      Evli miydi? Ne iş tutar bay Yanoş?

      Belki şimdi Rojakert'te* oturmuş

      Çekiyor akşamı seyrede ede.

     

      Duruyor kavanozda çırılçıplak

      Bayan Çabai Yanoş'un yüreği.

      Bayan kaç kere böyle bir kaba

      Reçel kaynatarak koydu acaba?

      Elbet gazlı bezden değildi kapak.

 

      Kendi gitmişse de içinde odanın

      Bayan Çabai Yanoş'un yüreği.

      Almış da onu karşısına doktor, 

      Sırlarına ermeğe çalışıyor

      Belki bir damarın, belki sevdanın.

 

      Akıllı bir doktorun masasında

      Bayan Çabai Yanoş'unki gibi

      Yüreğimiz, güllerin arasında,

      Bizlerden sonra da faydalı olsun

      İçinde tertemiz bir kavanozun.                            

 (Budapeşte, 6 Eylül 1955)

Notlar: 

* Rojakert (Şiirde geçen):  Margit Adasında güller arasında bir içkievinin adı. Anlamı: Gül Bahçesi.

 Nazım'ın Macar Toprağı: İletişim Yayınları. 1. Baskı. 2004/ İstanbul. Yazar. Sunahan Develioğlu.

Selçuk Ülger / Frankfurt/ Main

(Kavanozdaki Yürek satın almak için...)

 

gercekedebiyat.com