Narsisizmi aşma olanağımız kalmadı... / Mutluhan İzmir

Narsisizmi aşma olanağımız kalmadı... / Mutluhan İzmir

27 Mayıs 2017 - 7445 kez okundu.

Lacan’ın Freud’dan bu yana süregelen psikanaliz kuramlarına ve pratiğine yönelik en önemli karşı çıkışı, narsisizmin geride bırakılabilecek bir sorun olduğu biçimindeki inanca yöneliktir.

Narsisizm döneminin sağlıklı bir çocukluk dönemi geçirilmesi ya da psikanaliz yoluyla geride bırakılabilecek bir sorun olduğunu savunan diğer psikanalitik okulların aksine Lacan, narsisizmi, ömür boyu bireyin peşini bırakmayan ve hatta belli sosyo-ekonomik koşullarda başat bir kimlik olarak kendisini gösteren, aşılamaz niteliktebir dönem olarak ele alır.

Klasik Freudyan yaklaşımda, insanın sağlıklı olabilmesi için gereken güçlü bir ego, Lacan için narsisistik dönemin kalıntısı olan imgesel bir yapıdır (Lemaire 72).

Narsisizmin aşılabilmesi açısından bu noktada önemli olan şey, güçlü bir egoya sahip olmak değil, bireyin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik koşulların, onu ne kadar bir ego olarak yaşamaya zorlayıp zorlamayacağıdır.

Bireyleri güçlü bir ego olarak yaşamaya zorlayan günümüzün sosyo-ekonomik koşullarında narsisizm, Lacan’ın belirttiği gibi, aşılamaz bir sorun olarak bireyin yaşamında hep yerini alacaktır. Lacan, günümüzün dünyasını ve yaşamını, narsisizmin aşılabilmesini olanaklı kılan bir ütopya olarak değil, narsisizmin aşılamaz olduğu, bireylerin narsisizmden yakalarını kurtaramadıkları bir distopya olarak ortaya koymuştur.

Narsisizm bilindiği gibi bir libido (yaşam enerjisi) ekonomisi sorunudur. Yani libidomuzun yatırıldığı yerden ne oranda bize geri dönüp dönemeyeceği sorunudur.

Birincil narsisizm döneminde bir dış dünya algısı olmadığı için libidoda bir kayıp olması olasılığı da yoktur. Ancak ben-dış dünya ayırımının başlamasıyla birlikte içine girilen ikincil narsisizm dönemi, üzerine yatırım yaptığımız nesnelerden enerjinin bize geri dönmemesi riskini, yani libidoyitimi riskini ortaya çıkartır. Bir nesneye yaptığımız libido yatırımı eğer bize geri dönmezse bu durumda narsisistik zedelenme yaşarız ve olumsuz etkileniriz. Libidomuzu, yatırdığımız nesnelerden en az yatırdığımız oranda geri alabilmemiz, ruh sağlığımızı koruyabilmemizin koşuludur. Değerli bir benlik algısı oluşturabilmemiz, libidonun yatırıldığı önemli ötekinden bize artarak geri dönmesi sürecindeki olgusal zeminde olanaklı duruma gelir.


Jacques Lacan

Bu kazançlı ilişkide, önce önemli ötekini yücelterek harcadığımız libido, yüceltilmiş ötekinin bize yönelik yüceltici davranışıyla geri döner. İkincil narsisizmin yaşamımıza soktuğu libido kaybı riskine karşı bulduğumuz çözüm, bu narsisistik ikili ilişkiyi kazançlı olacağımız biçimde sürdürmektir. Yüceltilmiş önemli öteki ile olan ilişkimizi, kendimizin kazançlı olacağı bir zeminde tuttuğumuz oranda kendimizi değerli hisseder ve mutlu oluruz. Eğer yaşam biçimimiz bize kendimizi değerli hissedebilmemiz için başka bir olanak sunmuyorsa, benlik algımızın değerini yüksek tutabilmek için sürekli olarak yüceltilmiş bir önemli öteki ile aynalama ilişkisi içinde, yani narsisizm içinde hapsolmuş olarak kalırız.

Narsisistik bir ego olarak yaşamımızı sürdürmekten kurtulma olanağını bulup bulamayacağımız, içinde yaşadığımız toplumun sosyo-ekonomik koşulları ile yakından ilgilidir.

Yaşamımızın ilk altı ayını kapsayan Gerçek döneminin dışında kalan süreyi, iki ana gruba ayırabiliriz; daha çok bir tüketici olarak yaşadığımız dönemler ve daha çok bir üretici olarak yaşamımızı sürdürdüğümüz dönemler. Ego, bu iki dönemden ilkine ait, yani tüketici olduğumuz dönemlere ait bir benlik temsilcisidir.

Tüketici birey, gereksinim duyduğu tüketim malzemelerini temin eden önemli öteki(ler) ile olan ilişkisinin doğurduğu yoğun bir bağımlılık ve acizlik algısını aşabilmek için, bir hayali değerli kendilik nesnesi (ego) geliştirmek, bu nesneyi kendiliği olarak sahiplenmek vekendine değer katmak zorundadır. Yani aslında ötekine bağımlı, aciz durumdaki tüketici ego, gereksinim duyduğu şeylerin kendisine temin edilmesini, kendisinin değerli bir varlık olduğunun kanıtı sayar. Ötekine boyun eğerek ona biat eden ego, bu jestinin karşılığını, onun kendisine verdiği değeri somutlaştırmasıyla, tüketim gereksiniminin karşılanmasıyla almış olur. Görüldüğü gibi libido aslında, yaşamda kalabilmemiz için gerekli olan tüketim malzemelerinin teminini gözeten, oldukça maddi bir akış süreci izler.

Yüceltilmiş temin edicinin takdirini toplamak, onun sevdiği, beğendiği varlık olmaya çalışmak, ikincil narsisizm sürecinin içinde hapsolmuş olan egonun varoluş özelliğidir. Bu narsisistik yapıdan sıyrılış için tek olanağımız, üretici bir topluluğun içinde bir yer edinebilmektir. Özne, üretici ve kendine yeterli bir toplumun, dünyayı açıklamak amacıyla kullandığı dilin içinde bir simge ile anıldığı zaman, libido açısından kayıp riskini aşabilme olanağını bulabilecek ve yüceltilmiş bir öteki ile narsisitik ikili ilişkiye bağımlı bir ego olarak varolmaktan kurtulabilecektir. Ancak burada görüldüğü gibi bu ön koşul, öznenin içsel yapısına değil içinde bulunduğu dışsal koşullara bağlıdır; öznenin üretken ya da tüketici olup olamayacağını belirleyen ana etken, içinde yaşadığı toplumun üretim ilişkileridir.

Yani öznenin narsisizmi aşabilmesi, tüketim toplumu içinde yaşıyorsa, olanaksızlaşmaktadır. Çünkü yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan şeyleri temin edebilmesi, bütünüyle temin edici ile arasında kurmak zorunda olduğu narsisistik ikili ilişkinin devamına bağlı olmaktadır. Temin edici ile ilişkinin kopması, ya da temin edicinin hoşuna gitmeyecek biçimde davranması sonucunda öznenin yaşamını sürdürebilme olanağı da ortadan kalkmış olmaktadır.

Kohut, çocuğun ağır narsisistik örselenmelere maruz kalması durumundailkel ego yapısı olan büyüklenmeci kendiliğin, ileride gelişecek olan daha olgun ego içeriğinde erimek yerine değişmemiş biçimiyle kaldığını ve arkaik amaçlarını elde etmek için çabalamayı sürdüreceğini belirtir.

Lacan’ın kuramı, Kohut’un belirtmiş olduğu biçimiyle narsisistik örselenmelerin kişilikte yarattığı bu yarılmanın, sağlıklı yetişmiş olsa da bireylerin travmaya sürekli maruz kalması durumunda yaşamın her anında ortaya çıkabilecek, süreğen bir durum olduğunu öne sürer. Bu nedenle narsisizm, travmatik etkenlerin günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş olduğugünümüzün toplumlarında, aşılması olanaksız olan bir soruna dönüşür. Bu durumu oluşturan başta gelen travmatik etkenler, şehirleşmenin ve tüketim toplumunun bireylerin üzerinde yarattığı bağımlılık, kendini zayıf hissetme, yabancılaşma, yalnızlaşma ve anlamsızlık hisleridir.

Bireyler yaşamsal gereksinimlerinin her an kesilebileceği endişesinin süreklilik kazanmış olduğu bu evrenin içinde, yüceltilmiş temin edici ile narsisistik ilişki içinde varolmak dışında bir varoluş olanağı bulamayacaklardır.

Narsisistik ego, kendisinin mükemmelleşmiş halini, Öteki’nin üzerinde yansıtılmış biçimde görür. Bu yansıtma ile kendi ötekiliğini de aşmaya çabalar. Özneye bütünleşmiş bir vücut imgesi geliştirme fırsatı vererek algılarını ve duyularını bu imgenin üzerinde organize etme olanağını sunan da mükemmelleşmiş bu bütünlüklü ötekidir. Tüm dünyayı kendisine mal etmek amacındaki narsisistik bilinç olarak ego, bu narsisistik dünya olmadan anlamı olmayan bir kendilik bilincidir. Yani ego sadece kendiliği değil, Öteki’nin kendiliğe olan tutumunu, mükemmelliğinin onaylanması yönünde kullanan bir yapıdır. Bu nedenle ego tek başına hiçbir anlam ifade etmez, egonun bir anlam ifade etmesini sağlayan şey Husserl’in belirttiği gibi, bilincin dış nesnelerle mükemmellik bağlamında bağlantısının olmasıdır. Freud da, bu bağlamda, mükemmellik bağlantısını kurma arayışı içinde olan egonun ilk nesnesinin her zaman bir başka özne olduğunu belirtir (Samuels 18).

Bu özne, Öteki’dir.

Ancak bu noktada, başka bir özne ile kurulan bu mükemmellik ilişkisi her zaman Öteki’ne bağımlı bir ilişki olduğu için, ego gerek bu bağımlılık, gerekse de kendisi için oluşturduğu kurgu ile Öteki’nden yansıyan imgenin her zaman örtüşmemesi nedeniyle, kendisi hakkında hep tereddüt içinde kaldığı bir noktada bulur kendisini. Yansımadaki mükemmel imge, Öteki’nin arzusunun nesnesidir. Öteki’nden, egonun kendini üzerinde kuracağı mükemmel imgeyi yansıtan bir ifade takınması beklenir. Bu açıdan ego, yansımadaki imgenin mükemmelliğine, yani Öteki’nin arzusunu arzulamaya bağımlı olmuştur. Ötekinin arzusu daha sonraları fallus kavramı ile bağlantılı hale gelir. Bu nedenle fallus ile Öteki’nin arzusu arasında yakın bir bağlantı vardır. Yansımadaki imge ile narsisistik ego arasındaki örtüşmeme, öznenin bölünmesine de neden olur.

Freud, algı ile arzu arasındaki örtüşmemenin, düşünsel çaba ile giderilmeye çalışılmasının, arzu nesnesinin özne tarafından hayali olarak canlandırılmasına ve egonun kendisini hayali bir arzu nesnesi haline getirmesine neden olduğunu söyler. Bu durum, nevrozların temelini oluşturacak derecede, egonun hakikatten uzaklaşmasına neden olabilecektir. Nevrozlarda sorun, nörotik öznenin ötekiler gibi mükemmel olma arzusu ile ötekilerden farklı olduğu korkusu arasındaki bölünmüşlüğüdür (Samuels 20).

Tüketime dayanan bir dünya imparatorluğu kurarak, kolayca yöneteceği kendisine bağımlı bireylerden oluşan bir dünya kurma amacını gizleyebilmek için bir ütopya kurgusuna gereksinimi olan Yeni Dünya’nın, insanlık için bir asimilasyon, kültür öğütme makinesine dönüşmesi sürecini Lacan çok önceden ve ustaca saptamıştır (Grosz 196). Göçmenlerin yeni vatanları olan Amerika, insanları Yeni Dünya’ya uyum sağlayabilmeleri için geçmiş tarihlerini ve geleneklerini unutup, tüketime kurgulanmış bir ego olarak yaşamaya zorlamaktadır.

Amerikan ile Fransız okulları arasında psikanaliz konusundaki ayrım da bu noktada ortaya çıkmıştır. İlki egoyu idin sürekli bir ayrışması sonucunda ortaya çıkan bir ürün olarak ele alıp, egoyu gerçekliğin temsilcisi olarak hareket eden ve dürtüleri içinde barındıran Ego Psikolojisi okulunun mabedi haline gelir (Roudinesco 26).

Diğeri ise egonun özerkleşmesi ile ilgili her türlü düşünceye sırtını dönerek, egonun oluşumunu özdeşleşme süreciyle açıklar (Roudinesco 26). Lacan toplumu narsisizm kapanına sokacak olan imgesel egoyu beslemeye yönelik olan bu Ego Psikolojisini sert biçimde, “serbest girişimciliğin psikolojisi” olarak tanımlar (Grosz 26). Bu tarz bir tedavi yöntemi, toplumun sorgulanmasına gerek bırakmadan değişmeyi, kişisel gelişim adı altında olanaklı kılar (Sherry 7).

Günümüzde kitapçıların raflarının bu tür kitaplarla dolması rastlantı değildir.

Bilindiği gibi, Lacan’ın kuramının dışındaki psikanaliz kuramları, anne-çocuk ilişkisinin normal bir seyir göstermesi ve Oidipal Çatışma’nın sağlıklı biçimde çözümlenmesi ile birlikte ruhsal aygıtın, artık yaşam boyunca kusursuz biçimde işlev görecek sağlıklı bir yapıya kavuştuğunu varsayarlar. Bu kusursuz ruhsal aygıtın, sorunsuz biçimde işleyen bir ego ve süper-egoyu barındıran bir biçim almış olduğu genel bir varsayımdır.

Oysa Lacan, bu tür bir kalıcılığı dışlayan bir bakış açısına sahiptir. Diğer kuramlarda ego ve süper-egonun oluşturulmasında ve buna bağlı olarak bütünlüklü, kalıcı bir kendiliğin ortaya çıkmasında yaşamsal öneme sahip olan içselleştirme mekanizması, Lacan’ın kuramına göre bütünlüklü ve kalıcı bir kendiliğin ortaya çıkması için yeterli değildir. Çünkü içselleştirme, imgesel bir narsisistik ikili ilişkide oluşan hayali bir egoyu içselleştirme süreciyse, narsisistik bir fanteziyi beslemekten öteye gidemeyecektir. İçselleştirme, yalnızca üretken bir toplumun dünyayı bütüncül biçimde açıklamasını sağlamak için kullandığı dildeki ‘ben’ göstereninin simge olarak içselleştirilmesi yoluyla bizleri narsisizmden kurtarabilecek bir mekanizmaya dönüşebilir.

Lacan, öznenin kendiliğini kurabilmesi için yaşamsal öneme sahip olan önemli ötekilerle olan ilişkisinin belli bir dönemle kısıtlanamayacağını, bunun her dönemde farklı bir önemli öteki ile öznenin arasında yaşanan, sürekliliğini yaşam boyu koruyan bir ilişki biçimi olduğunu belirtir. Kohut, öznenin, annesiyle ilişkisinin kaçınılmaz olarak zayıflaması ile birlikte yitirdiği narsisistik mükemmellik deneyimini(anne memesi imagosu-Lacan’ın deyimiyle Fallus) bir parça koruyabilmesi için, o mükemmelliği arkaik, gelişmemiş bir kendilik nesnesine, idealleştirilmiş ebeveyn imagosuna devrettiğini belirtir (49). Kohut bu durumda bütün mutluluk ve güç idealleştirilmiş nesnede yerleşmiş olduğundan, çocuk, nesneden ayrılınca kendisini boş ve güçsüz hissedeceği için o nesneyle sürekli birlikteliğini sürdürmeye çalışacağını söyler.

Kohut’un saptadığı gibi, bireyin kendisini boş ve güçsüz hissetmemesi için gerekli olan, önemli ötekilerle ilişkisinin sürekliliği, Lacan’ın kuramında, yaşam boyunca bitmeyen bir ilişki biçimidir.

İlkel tarım toplumlarının köylerinde, bir totem biçiminde, simgeye dönüşerek bireylerin yaşamındaki yerlerini kalıcılaştırmış olan önemli ötekiler, tarih boyunca üretim ilişkilerinin değişimi ile birlikte farklı biçimlere girerek bu kalıcılıklarını sürdürmüşlerdir. Bu kalıcılık sayesinde, bireyin kimliğini içinde kurabileceği değerde bir ‘ben’ göstereni ortaya çıkmış olacaktır. Çünkü bu değer her zaman önemli öteki ile kurulan bir aynalama ilişkisinden kaynaklanabildiği için, önemli ötekilerden bireye yansıyan değerli olma algısı, bireyin değerli hissettiği bir kendilik yapısının içine girerek kendisini ayakta tutabilmesini sağlar.

Lacancı kuramda, özne ile önemli ötekiler arasında yaşanan bu aynalama olgusu, olmazsa olmaz bir durumdur ve ömür boyunca bireyin yaşamında varlığını sürdürür. Kendilik nesnesi de diğer nesneler gibi oluşur. Yani bir doyum deneyiminin yaşanması ve doyum olgusunun yerleşmesi ile birlikte, bize doyumu yaşatan ‘şey’, yeniden aranan ve yaşamımızda bir yer tutmasını isteyeceğimiz bir nesneye dönüşür (Fink 1997-II, 93). Kateksis (libidonun bir nesnenin üzerinde toplanması) denilen bu sürecin, kendilik nesnesini oluşturacak biçimde gerçekleşebilmesi için, doyumun önemli ötekilerin takdirinin üzerinden gerçekleşmesi gerekir.

Aksi halde hayvansı bir doyum ortaya çıkardı ve bu doyum, toplumsal olarak değerli olan bir kendilik nesnesini oluşturabilmemize yetmezdi. Kendiliğin değerli olmasını sağlayan kateksis süreçlerinin bu biçimdeki doğası, öznenin her zaman ötekinin aynasındakendisini izlemesini zorunlu kılan, olgusal bir bağlantının içinde kalmasını gerekli duruma getirir.

Bu nedenle, aynanın, yani toplumsal yapının ve o yapıdaki önemli ötekilerin niteliği, benlik algısının niteliğini anlayabilmemiz için önemli bir etken durumuna gelir. Yani mekânın analizinin doğru yapılması gerekir ki, özneyi doğru anlayabilelim.

Özne bu aynada kendisini en değerli biçimde görebilmek için önemli ötekilerle ilişkisini hep iyi tutmaya çalışacaktır. Hatta önemli ötekinin, ona zıt, farklı bir diğeriyle yer değiştirmesi durumunda öznenin birbirine bütünüyle zıt davranışlar sergileyebildiğini görebilmekteyiz. Görüldüğü gibi, öznenin davranışlarının içsel bir yapının değil, daha çok dışsal bir yapının denetimi altında olduğu bir davranış evreni ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bu durumda ego ile süper-ego ikilisini, birbirleri ile dayanışma içinde doğruyu bulan sabit yapılar olarak göremeyeceğimizi kabullenmek durumunda kalıyoruz(Grosz 31).

İnsanların her koşulda doğruyu bulabilen bir ego, süper-ego ikilisine sahip olmadığını, bu ikilinin her değişen önemli ötekinin karşısında ona göre yeniden biçimlenen narsisistik yapılar olduğu gerçeğini de görmek durumunda kalıyoruz. Lacan, geleneksel psikanalitik çevrede göz ardı edilmiş olan Freud’un bu narsisistik model ile ilgili yorumlarını sahiplenmiştir (Grosz 31). Narsisistik ego tanımının Lacan açısından öncelikle en cazip yanı, egonun kendisini, kendisinin libidinal bir nesnesi haline nasıl getirebildiğini açıklayabilmesidir.

Bu açıklama, öznenin kendisine önemli ötekilerin aynasından bakmasında, yani öznenin ötekileşmesinde yatmaktadır.

Bu durumda, belli bir çerçevede gerçekleşen Oidipal çatışmanın çözümlenmesi sonucunda biçimlenen ego ile süper-ego ikilisinin farklı bir çerçevenin içinde işlevsiz kaldıklarını da ortaya koymamız gerekir.

Yaşam biçiminin değişmesi, insanların ilk Oidipal çatışmalarını yaşadıkları aile ortamının biçimlendiği toplumsal çerçeveyi kuran çevreden çok daha farklı çevrelerde yaşamlarını sürdürmeleri, bu işlevsizleşmenin nedenidir. İçinde yaşanılan toplumsal yapının değişmesiyle birlikte değişen her farklı değer dizgesi için yeni bir Oidipal çatışma dönemi ve bu bağlamda gelişen yeni bir ego süper-ego ikilisi gereklidir ki insan sağlıklı olarak yaşamını sürdürebilsin.

Ancak yeni toplumsal düzen, insanların böyle bir çatışmanın içine girmelerine izin vermediği için bireyler yeni koşulların içinde biçimlenen ego ile süper-egolarına olan yabancılaşmalarını aşamamakta, bu da kişiliklerinde bölünmüş bir yapının yerleşmesine neden olmaktadır(Bowie 77).

Eğer insan doğup, ilk Oidipal çatışmasını yaşadığı çevrede yaşamını sürdürmüyorsa, değişim içinde bulunduğu sürece sürekli Oidipal çatışma içinde bulunması, birini kapattığında diğerine geçmesi gerekmektedir.

Örneğin geleneksel bir çevrenin içinde büyümüş olan insanlar, liberal sermayenin yönetimindeki şirketlerde işe girdiklerinde geleneksel çevre içinde geliştirmiş oldukları ego ile süper-ego ikililerinin yerine yeni yapılar geliştirmek zorunda kalmaktadırlar.

Ancak işlerini yitirme korkusu nedeniyle yeni önemli ötekilerle Oidipal çatışma içine girmedekileri için hem kişilikleri bölünmekte hem de sürekli önemli ötekinin gözünde takdir almaya çalışan narsisistik bir ego ile yaşamak durumunda kalmaktadırlar.

Lacan’da kalıcı bir ben algısı, kalıcı bir çevre algısını gerektirir. Çevre algısının kalıcı olmadığı durumlarda gelişmiş olan kalıcı ben algısını Lacan hayali, imgesel bir benlik algısı olarak nitelendirir ve hakiki bir ben algısının, tümel bir dil kullanan, kendine yeterli ve üretken bir toplumun dilindeki bir simgeye karşılık gelmesiyle oluşabileceğini öne sürer. Ancak bu simge-benlik, dilin taşıyıcısı olan ötekilerle olan ilişkisini olgusal çerçevede sürdürmelidir, çünkü ancak bu sürekliliğin sağladığı olgusal zemin sayesinde birey kendisinin halen o simge olarak yaşamını sürdürebildiğini anlayabilir.

Yakın dönemlere dek sabit bir çevre içinde yaşamını sürdüren insanların değişen yaşam biçimleri, onların sürekli olarak değişen bir çevrenin içinde, değişen ötekilerle ilişki içinde kalmalarına neden olmaktadır. İnsanların içinde bulundukları toplumun değişmesi, daha önceki dönemlerde kurulmuş olan kendilik temsilcilerini işlevsizleştirmesi nedeniyle yeni kendilik temsilcilerinin geliştirilmesini zorunlu duruma getirmektedir.

Bu nedenle Lacan’a göre psikanaliz, sürekli bir mekân analizi olmak durumundadır, çünkü eski dönemlere ait bir egoyu analiz etmek yeni çevresinin içinde insana bir yarar sağlamayacaktır. Artık insanlar Oidipal dönemlerini geçirdikleri çevrenin içinde yaşamlarını sürdüremeyecekleri için Oidipal dönemin mekân analizi, ilerleyen dönemlerde yeterli olmayacaktır ve yeni mekân (özellikle sosyo-ekonomik koşullar) için yeni bir analiz süreci gerekli duruma gelir.

Günümüzün toplumsal yapısı, bireylerde bir süper-ego sorununun ortaya çıkışına neden olmaktadır. Çünkü Oidipal dönemin yüceltilmiş ötekilerinin içselleştirilmesi ile oluşturulmuş olan süper-ego, aile ilişkileri temel alınarak kurgulanan dış dünya algısı ile yeni toplumsal yapının belirlediği dış dünya arasındaki farklılıkların giderek daha fazla büyümesi nedeniyle yetersiz kalmaktadır. İnsanlar, değişen yaşam koşullarının karşısında çok saf kalabilmektedirler ve kandırılmaları giderek daha kolaylaşmaktadır. Bunu en belirgin olarak Stokholm Sendromu’nda gözlemekteyiz.

Günümüzün toplumsal ve ekonomik yapısı, bireylerin süper-egolarının, içselleştirmekte başarısız oldukları dışsal bir yapı olarak kalmasına neden olmaktadır. Bireyin toplum içinde nasıl davranması gerektiğini kendisine gösterecek yapı olan süper-ego, yüceltilmiş ötekinin imgesiyle özdeşim kurulması sonucunda oluşturulur. Ancak özellikle travmatik yaşantıların süreklilik kazanmış olması ve toplumsal yapılardaki değişim sürecindeki hızlanma, öznenin daha önce geliştirmiş olduğu değerleri ve standartları işlevsizleştirmektedir.

Hızlanan yaşama ve değişimlere kısa sürede ayak uydurma zorunluluğu içinde kalan özne bu durumda nerede nasıl davranması gerektiğini saptayabilmek amacıyla, kendi dışındaki bir mercii kendisine rehber olarak kabul etmeye yönelecektir. Bu nedenle özne sürekli olarak kendisinin dışında bulunan ve idealleştireceği bir önder figürü arayacak, ondan onay bekleyecek ve davranışlarını bu dışsal yapıya göre ayarlama yoluna gidecektir. Bu durumda çok zıt davranışların birbirini izlediği bir kişilik yapısı ile karşılaşmamız kaçınılmaz olur.

Her farklı dışsal süper-ego modeli, özne için yeni bir ayna ve bu aynada kurgulanan yeni bir kimlik anlamına gelecektir. Sonuçta değişen koşullara ayak uydurabilmek adına birbirinden kopuk birçok kendilik temsilcisinin ortaya çıkışına neden olan, bireylerin kimliklerinin parça parça olmasına neden olan, bugün savunduğunun tam tersini yarın savunan bireylerle dolu bir toplumsal mekân ile yüz yüze gelmiş olduğumuzu Lacan bizlere anlatmaya çalışmaktadır.

Narsisizmin bireylerin yaşamında hortlamasının nedeni, içselleştirilemeyen, dışsal bir yapı olarak kalan bu süper-ego yapısıdır. Çünkü narsisizmin nedeni, öznenin dışında kaldıkları için halen birer nesne niteliğini korumayı sürdüren ideal öteki ve ideal ötekinin beğendiği ideal ben ikilisidir. Yani kendilik algımız bu durumda bir özne olma olanağı tanımaz bize.

Kendilik algımız, dışımızda kalakalır ve onu değerli hale getirecek bir hayali ideal dış dünya kurgusunun içindeki değerli bir nesne olarak onu tutmak zorunda kalırız. Kendimizi değerli hissedebilmek için sürekli olarak bu kendilik nesnesine libido yatırımı yapmamız zorunludur, yoksa değersizleşen bu nesne ile ilişkimizin kopması ve kendimizi yitirmemiz kaçınılmaz olacaktır. Kendilik nesnesini değerli kılacak libidinal yatırım ise hep idealleştirilmiş ötekinin üzerinden yapılmak zorundadır.


Sigmund Freud

Libidinal enerjimizi, ötekini yüceltmek yolunda tükettikten sonra ondan bu enerjinin bize geri akması gerekir ki kendimizi değerli bir varlık olarak görmeyi sürdürebilelim. Tüketim toplumlarında bireylerin tüm gereksinimlerinin temin edicisi olan sermayenin yüceltilmesi bu yoldan gerçekleşir ve özne bir bebek gibi, bu yüceltilmiş temin edici ile kendisinin arasındaki alışverişe dayanan hayali bir dünyanın içinde yaşamaya başlar.

Yani özne, hayali bir dış dünya kurgusu ve var olup olmadığından bir türlü emin olamadığı bir kendilik nesnesi ile baş başa kalır. Varoluş açısından, Kral Oidipus ve Hamlet tiplemelerinde gözlediğimiz bu tereddüt hali, günümüzde obsesif kompulsif nevrozlar olarak kendisini göstermektedir.

Öznenin sağlıklı olabilmesi için önemli ötekilerle olan ilişkinin diyalektik bir yapıda olması gerekir. Günümüzün diyalektik olmayan önemli öteki-özne ilişkisi, bireyi boş ve güçsüz hissettireceği için, bireyin yüceltilmiş ötekinden kopuşunu olanaksız hale getirmektedir. Yani özne önemli ötekinin yerine geçebilecekse, onu değiştirebilecekse, onunla sürekli bir Oidipal itişme-çekişme içinde olabilecekse bu ilişki sağlıklı bir ilişki durumuna gelir.

Ancak günümüzün önemli ötekileri ne diyalektik bir ilişkiye açıktır ne de kalıcı ve sabit bir nitelikleri vardır. Bu sorunlu durumun çözümünü olanaklı kılacak tek şey, bireyin sağlıklı bir simgesel evrene sahip olan bir toplumun içinde yaşama olanağına kavuşabilmesidir. Sağlıklı bir simgesel evren ile yüzleşmiş olan birey, bu evrenin dil dizgesinin içinde bir simge haline gelebilmiş olmaktan dolayı, simgesel evrenin değer yargısı dizgesini dil yoluyla içselleştirebilir. Günümüzde süper-egoyu içsel bir yapı haline getirebilecek tek olanak budur. Lacan’ın belirttiği gibi, özne her zaman yücelttiği ötekinin dilini konuşmaktadır ancak ne dediğini bilmemektedir (Dor 130).

Bu nedenle dil, konuşurken ne söylediğimize inandığımızdan bütünüyle farklı bir şey söylediğimiz öznel bir etkinliğe dönüşür ve konuşan özneden kaçan bu farklı anlam, bilinçdışını oluşturur. Bilinçdışının bu biçimde yapılanmasının en iyi örneğini Kral Oidipus’a gelen kehanetlerin kökenini incelerken göreceğiz.

Mademki özne hep yüceltilmiş bir ötekinin söylemini, anlamını pek de bilmeden dile getirmek zorunda kalacaktır, bu durumda özne için tek kurtuluş olanağı, olabildiğince bağımsız ve bireylerine eşit davranan bir toplumsal yapının içinde bulunarak onun söylemini dile getirmek olacaktır.

Toplumsal ideallerin, yani toplumdaki her bireyin eşit haklara sahip olduğu gerçekliğinin kodlanmış olduğu bir simgesel evrene sahip olan toplumlar, bireylerine dili aktarırken bu idealleri de aktarmış olacaklardır. Dilin sahiplenilmesi, ideallerin içselleştirilmesini ve kendilik algısının bütünleşik, tamamlanmış bir duruma gelmesini sağlayabilir. Lacan narsisizmden tek kurtuluş olanağımızın bu biçimde işleyen bir simgesel evrenin topluma egemen olması olduğunu belirtir. Özne, sadece ve sadece bağımsız bir üretici toplumun yasasının doğrultusunda oluşan bir yapının içinde oluşan konumunu görerek kendisini sağlıklı biçimde tanıyabilecektir. Öznenin kendisini en nesnel biçimde görebileceği ayna bu aynadır. Ama tabii ki toplumsal yapı sağlıklı ise bu olanağı bulabilir. Simgesel düzen, bireylerin kendilerini ortaya koyarak birbirlerine karşı çıktıkları, kendilerini yeniden tanımlayarak buldukları ortak bir zemin yaratır. Bu ilişki biçimi, öznenin varlığının niteliğini somut olarak ona duyumsatan bir ilişki biçimidir (Lemaire 67).

Bu nedenle, yerel ve tikel kimlikleri aşan ideallerin toplumun simgesel evrenine egemen olması, bireylerin narsisizmi aşabilmelerini ve daha sağlıklı bir yapıya kavuşabilmelerini sağlayabilecek tek olanaktır.

Bu bağlamda yapılan araştırmalar, insanın özgür iradesi ile hareket etmektense, gücü elinde tutan öteki birey(ler)i taklit etmeye ya da güç odağının onayladığı davranışları otomatik olarak düşünmeden sergilemeye eğilim gösterdiğini bize anlatmaktadır.

Örneğin Joël van der Weele’nin 20.02.2012 tarihinde yayınlamış olduğu, When Ignorance is Innocence (cehalet masumiyet olunca) adlı araştırma, insanların kötü bir şeyi bilerek yapıyor görünmektense, yaptıkları şeyin kötülüğüne ilişkin bilgilerden kaçınmayı ve cahil görünmeyi tercih ettiklerini ortaya koyuyor. Buna stratejik cahillik adını vermiş van der Weele. Bu çalışma, maddi çıkar arttıkça, stratejik cahilliğin seçildiği durumların ağırlığının da arttığını, hatta tüm yaşamı kapsayacak baskın bir kişiliğe dönüştüğünü ortaya koyuyor. İnsanlar güç odağı ile girdikleri çıkar ilişkisi içinde, çıkarlarının gerektirdiği yönde davranarak, yanlış olduğunu bile bile, birbirine zıt davranışları sergileyebiliyorlar.

Özne kendi kendini nasıl kandırabilir? Örneğin geçmişte yapmış olduğu bir eylem nedeniyle kendisinden tiksindiğini söyleyen Serdar Ortaç’ın (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25167607.asp) davranışlarında bu tür bir stratejik cahilliğin yattığı söylenebilir. Şu an için tiksiniliyor olan kişilik ile şu anda tiksinen kişiliğin ikisi de stratejik cahillik yaparak davranışlarını belirlemektedirler.

Zamanla Öteki’nin onayladığı davranış biçimi, Öteki tam zıt yönde değişime uğrayınca zıt yönde değiştiği için, stratejik cahillik yapan özne, birbirine tam zıt iki kişilik geliştirerek kendisinden tiksinecek hale gelmiştir.

Benzer durumlara Nazilerde sıklıkla karşılaşmaktayız. Yahudi soykırımı sırasında devlette yönetici olarak görev almış olan birçok Nazi’de stratejik cahilliğin izlerini görmekteyiz. ÖrneğinArendt, soykırımın beyin takımından olan Nazi subayı Eichmann için, Yahudiler’den hastalık derecesinde nefret eden fanatik bir antisemit olduğu veya birilerinin onun beynini yıkadığı falan yoktudiyerek bu garipliği dile getirir.

Arendt, Adolf Eichmann’ın son derece sıradan ve sıkıcı bir bürokrat olduğunu vurgulamaktadır. Eichmann soykırım suçlaması ile çıkarıldığı mahkemede, Gerçek döneminin zıtlıklarını barındıran bir dil kullanmıştır. Aynı dil, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı eserde de devletin kullandığı dil olarak gözlenmektedir.Nazi Almanya’sında da sözel olarak ya dahiçbir resmi belgede “öldürmek”, “gaz odaları”, “imha”, “soykırım”gibi  “kötü” ifadelere kesinlikle rastlanmıyordu. Bu işler için “nihai çözüm“, “tahliye” ve “özel muamele“ ifadelerini kullanmak tercih ediliyordu (Arendt 94).

Arendt bu durumu şöyle açıklıyordu: Bu dil sisteminin asıl etkisi, söz konusu insanları yaptıklarından bihaber tutması değil; insanların yaptıklarını, cinayet ve yalanlarla ilgili eski, ‘normal’ bilgileriyle aynı kefeye koymalarını önlemesiydi (95). Arendt bu tüyler ürperten durumun basitçe, Eichmann gibi onlarcasının ne sapık ne de sadist olmasına; ne yazık ki hepsinin eskiden de, şimdi de dehşet verici bir biçimde normal olmasına karşın gerçekleşmiş olduğunu belirtmektedir (281). Soykırım bile, stratejik cahillik sayesinde basit bir dilsel operasyon ile sıradan bir günlük işleve dönüştürülebilmektedir. İnsan bu yolla, Öteki’nin takdirini alan bir ego haline gelebilmek için, kendisini kendisinden saklayabilen bir yapı kazanmaktadır.

Öznenin kendini kandırarak güç odağı ile girdiği çıkar ilişkisinde, kişiliğinin parçalanmasına başka bir çarpıcı örnek de Nazi subayı Albert Speer’dir. Speer, modern görüşlere sahip başarılı bir mimardır amaNasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ne ilk katılan kişilerden birisidir.Speer,Hitler'in yakın dostudur ve İkinci Dünya Savaşı boyuncaNazi Almanya’sının silahlanma bakanı olarak görev yapmıştır. Speer, savaştan sonra kurulan Nürnberg Mahkemesi’nde, soykırım suçlamasına karşı kendisini şöyle savunmuştur:

Bu konuda (Auschwitz toplama kampında olanlar) Himmler’i sorgulamadım, Hitler’i sorgulamadım, yakın dostlarımla bu konuyu konuşmadım. Bu konuyu araştırmadım. Çünkü orada neler olduğunu bilmek istemiyordum... Beni yolumdan döndürebilecek bir şeyler öğrenirim korkusuyla gözlerimi kapadım.

Görülüyor ki, gözlerini kapayan egoya karşılık, gözleri epeyce açık, başka bir ego, aynı insanın kişiliğini temsil etmek üzere ortaya çıkıyor. Burada bir ego zayıflığı söz konusu değildir. Özne, değişen koşullara çok iyi ayak uydurabilmektedir. Tüm hedefi, kendisini sevebilmek olan ego, güç odağı ile uzlaşmanın, kendisini sevebilmesini sağlayacak çok önemli bir mekanizma olduğunu anlamıştır. En önemli gereksinimi kendisini sevebilmek olan egonun davranışlarını belirleyen şey, içsel bir gereksinim (dürtünün doyurulması) değil, dışsal bir onaylanma gereksinimidir (güç odağının takdirini alan kişi olmak).

Özne böylece birçok parçaya bölünecektir. Bu nedenle, Lacan’ın kuramı doğrultusunda bir kişilik analizi yapmak istediğimizde, insan kişiliğini her zaman, en az iki kişiliği bir arada barındıran bir yapı olarak ele almak gerekecektir. Kişilik dediğimizde her zaman en azından ben ve öteki biçimindeki iki yapıyı kastediyor olacağız.

Bu durum erken Freud kuramına bağlı kalanlar için bir hastalık belirtisi iken, Lacan’ın kuramına göre kişilik yapımızın temelini oluşturan bir durumdur. Lacan’a bağlı kalarak yapacağımız kişilik çözümlemeleri, kişilik denen yekpare bir yapıyı değil, içinde farklı dönemlerde oluşmuş olan birçok kendilik temsilcisinin (egonun) bir arada bulunduğu daha çetrefilli bir yapıyı çözümlemeye yönelik olacaktır.

Aslında bu bölünmeler insanın doğal hali olduğu için, öznenin sürekli olarak kendi kendisi ile diyalog içinde olduğuna şahit oluruz; kendimi bir türlü ikna edemiyordum, kendimden utanıyordum, kendimi sevmeye çalışıyordum, kendimle barışık olmaya çalışıyordum, kendimi inandırmıştım gibi diyaloglar, hepimizin deneyimlediği diyaloglardır. Bu biçimdeki bir ikiye ayrılma, egoda olan yapısal bir sorundan mı kaynaklanmaktadır, yoksa iki farklı ego ile mi karşı karşıyayız?

Freud daha çok ilkini, Lacan ise ikincisini savunur ve Freud’un zaten sonradan bu noktaya gelmiş olduğunu söyler. Freudcu modelde ego zayıflığı ile açıklanmaya çalışılan sorunların birçoğunda, egonun aslında oldukça güçlü bir durumda olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durum, psikolojik sorunların egonun gücü ile bağlantılı bir sorun olmayıp, öznenin öteki ile olan ilişkisi çerçevesinde oluşan benlik algısından kaynaklandığını düşündürmektedir.

Daha önce ego parçalanması ve çoğul kişilik olarak değerlendirilen birçok klinik fenomenin aslında Lacan’ın yeni topolojisine göre bir gerçeği değerlendirme sorunu olduğu görülmektedir. Aslında Freud’un, “Wo es war, soll ich werden” (o nerede ise, ben orada oluşacaktır, aktaran Dor 167) sözünden, Freud’un da sonradan benzer bir noktaya gelmiş olduğu anlaşılmaktadır. Zaten Lacan da, ‘ben yeni bir şey söylemiyorum’ der (Miller xxxi).

Lacan’ın egosu, her farklı güç odağının karşısında, ona göre biçimlenen yeni bir yapıdır. Her farklı güç odağının karşısında, imgesel yapıda ve farklı bir narsisistik ego ortaya çıkmaktadır. 

Dr. Mutluhan İzmir
(Lacancı Psikanaliz ve Karakter Çözümlemele s, 9 İmge Kitabevi Y. Ankara, 2015)