Müze Yıkıcıları Çağı / Erendiz Atasü

Müze   Yıkıcıları Çağı / Erendiz Atasü

08 Eylül 2018 - 653 kez okundu.

Gelibolu yarımadasında gökyüzünün ve denizin iç açıcı maviliği, çam ormanlarının  mis kokulu sonsuz yeşilliği insanı öyle bir canlılıkla, yaşıyor olmanın o benzersiz hazzıyla öyle dolduruyor ki, burada 103 yıl önce yaşanmış, 500 bin cana mal olmuş trajedi ziyaretçiye -sıcağın da  etkisiyle- ilk avazda uzak bir masal gibi geliyor. Sonra içinizdeki çoktan kapanmış yara sızlamaya başlıyor, bir yumru boğazınıza yerleşiyor, göz yaşlarınızı tutamıyorsunuz. Burada savaşmış ve çoğu toprağa düşmüş askerlerimizin sayesinde yaşıyor olduğumuzun bilinci zihnimize doluyor. Hayatımız bizim için değerliyse, bu coğrafya ve orada yaşanmış tarih o derecede değerlidir.

Biz Türkler unutkan insanlarız, çektiklerimizi ve çektirdiklerimizi hatırlamayız. Bellekle uğraşan bilimcilere göre unutmakla anımsamak bir madalyonun iki yüzü gibidir. Biri olmazsa diğeri olamaz. Beynimiz kimi anıları  sildiği için diğerlerini depolayabilmekteyiz. Unutma yeteneğimiz olmasa, hayata devam edemeyiz, beynimiz aşırı yükle doldurulmuş bir bilgisayar gibi çöker. Ancak unutulan acaba tamamen beyinden silinmekte midir, yoksazihnin bilinçaltı denen karanlık bodrumuna itilip orada üst katmanları sürekli rahatsız eden bir ur gibi zehir mi saçmaktadır?Yaşamdan öğrendiğim bir şey varsa o da kendiliğinden gerçekleşen unutma ile bireye ya da kitleye sevimsiz gelen bir gerçeği yok saymak için, duyguların suç ortaklığıyla adeta beynin doğal işleyişine müdahale biçiminde yürütülen unutma arasında bir fark olduğudur. 

Peki, ya unutturmaya ne demeli? 

21. Yüzyılın bir icraatı olarak, Çanakkale Savaş sahasında süren unutma ve unutturma faaliyetinin amacı ne olabilir?

Kendimize  birey ve toplum olarak nesnel  değer biçmekteki özürlülük bizde neredeyse kültürel bir alışkanlık. Ya temelsiz övgülerle şişinme ve bunun kaçınılmaz sonucu olan sağır bir duyarsızlık, bazen saldırganlık; ya da "biz adam olmayız'' kalıp yargısıyla gelen ümitsizlik, aldırışsızlık veya suçluluk duygusu.

Çanakkale  şehitler anıtının ancak 1960 larda  yapılabilmiş olması, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı gazilerinin ömürleri boyunca zor yaşam koşullarıyla baş etmeye bırakılmaları utanca varan unutkanlıklar değil mi?

Evet, o insanlar günümüzün aç gözlü, haris insanlarından farklıydılar, tok gözlü ve alçak gönüllüydüler. Bu özellikleri daha da el üstünde tutulmalarını gerektirmez miydi? Yabancıların kendi  ölülerini ziyaret etme ısrarları olmasaydı belki de alan açık hava müzesi durumuna bile kavuşamayacaktı!..

Şimdilerde ise ihmal kavramıyla açıklanamayacak bir unutma/unutturma gayreti belirgin alanda.  

Çanakkale Savaşlarından alınacak sayısız tarih ve insanlık dersi vardır.Alanı ilk kez 1991 de gezmiştim. Bu yıl torunumu götürdüm, büyük büyük dedesinin şehit düştüğü yeri tanımasını istedim. İlk ziyaretimde, alan girişinde I. Savaşın bir paylaşım savaşı olduğunu, çıkartma harekatının İngiltere ve Fransa tarafından hem Osmanlıyı çökertmek hem Almanya’ ya karşı müttefikleri olan Çarlık Rusyası ile doğrudan bağlantı  kurmak, hem Alman-Osmanlı bağlantısını kırmak amacıyla planlandığını açıklayan bir pano vardı. Bu kez bu jeopolitik açıklamaya hiç bir yerde rastlayamadım. Rehberimizin açıklamasında ise dünyanın paylaşımına hiç değinilmedi; geriye, çıkartmanın sebebi olarak, Avrupalının Türk nefreti kaldı.

Avrupalıların hele yüzyıl önce bizden hiç mi hiç haz etmedikleri açık bir gerçek. Ama, gezegenimizin zenginliklerini yağmalamaya  kararlı  modern imparatorlukların, başta Orta doğu petrolleri olmak üzere, enerji kaynakları verimli topraklar, ulaşım ve ticaret yolları üstüne  jeopolitik hesaplarını ve genç kurtlar arasında kalmış dişleri dökük Osmanlı’nın "hal-i perişanı"ı anlamadan Canakkale Deniz Savaşı'nı ve izleyen amfibik cikartmayı ve bizim savunmamızın anlamını ve değerini kavramak mümkün mü!

Osmanlının çok yönlü çöküşünü –rehberimizin dile getirdiği üzere- taht kavgalarına, harem entrikalarına bağlamakla dünya siyasi tarihi anlaşılabilir mi? Dünü kavramadan, 21. yüzyılda hala küresel egemenliği süren kapitalizmin şekil değiştirmiş emperyalizmini çözebilmek ve ülkemizin bugün kendini kıstırdığı köşede, yarı sömürge durumuna indirgenişimizi görebilmek mümkün mü?

Çanakkale savaş  alanında rehberlik yapacak kişilerde ne gibi nitelikler arandığını, her hangi bir nitelik aranıp aranmadığını, bu işin bürokrasisinin nasıl işlediğini bilemiyorum, ancak güçlü dini duygular aranan bir nitelik mi diye merak etmekten kendimi alamadım.

Şehitlere fatiha okumak ya da okumamak, okunacaksa nasıl ve nerede okumak ziyaretçinin tasarrufunda bir mesele iken, rehberimiz, arasında müslüman olmadıkları açıkça belli turistlerin de bulunduğu gurubumuzu fatiha okumaya davet etti. İnsanlar ellerini kaldırıp yüzlerine sürdüler. Kanımca Çanakkale kahramanlarına saygı ve sevgi beslemek din duygularından bağımsız bir ruh olgusudur. Gene  kanımca bu olgu kimi kişide din duygularıyla ilişkilenmiş halde bulunabileceği gibi, kimilerinde dinle tamamen ilişkisiz olabilir. İnsanları duaya zorlamaksa onların kişisel özgürlüğüne açık bir müdahaledir. Sonra unutulan birşey var; Çanakkale’de –sayıları az olmakla birlikte müslüman olmayan yurttaşlarımız da savaştı. Onları nereye koyacağız? Yok mu sayacağız?

Bu savaşlarda yüreği en fazla titreten şey, askerimizin ölüme bilinçle yürümesidir. Bu kavga kaybedilirse, bir vatanın, bir halkın yok edileceği, yaşlı ana babaları, genç karıları, kundaktaki evlatları için ölecek oldukları askerimize komutanlarınca anlatılmıştır. Ve o insanlar kendilerinden üstün bir kudrete sığınarak, elbette inançlı olanlar abdest alıp dua okuyarak, eski deyişle ''itikadı kuvvetli olmayanlar'' ise vatan duygusuna sarılarak süngü savaşına girmişlerdir. Askerin yüce fedekarlığını yüreğinde hissedebilmek için, insan yüreği taşımak yeter. Onların yakarışlarını ağızda sakıza döndürmek şehitlere saygı değildir.

1991 deki ziyaretimle 2018 Temmuzundaki arasında geçen zamanda -hemen hepsi 2002'den sonra hayata geçirilmiş- mantıkla açıklanması mümkün olmayan bir takım değişiklikler alanda vuku bulmuş:

1) Malum, 1. Dünya Savaşı siper muharebelerinden oluşur. Doğa gerçi insan soyunun bağrında açtığı bu yaraları zamanla silmekte, siperlere toprak dolmaktadır. Ancak birkaç siperi tarihin tanığı olarak korumak gerekmez miydi? Siperlerin yoğun olduğu geniş bir arazi parçası'' tarıma açılmış'' yani kamu malı, yani hepimizin olan bir mekan özel kişilere satılmış.

2) Şehitlerimizin çoğu, künyesine bile bakılmadan, vurulduğu siperin az ötesine gömülüvermiş. Adı sanı belli şehidimiz az, mezarları neresidir, hiç belli değil; ölülerimiz tüm yarımadayla bütünleşmiş.

Onlar için sembolik bir mezarlık vardı. Parke taşı gibi toprağa yerleşti-rilmiş mermer dikdörtgenler ya da kareler, aralarında çiçekler. Üstlerinde kimliği belli olan şehitlerimizin adları, doğum tarihlerı, nüfusa kayıtlı oldukları yerler kazılı. Son derece duygulandırıcı bir mekandı. 2002'den sonra yok edilmiş. Niçin? Müteahhitler para kazansın diye mi? Yeni taşlar döşenmiş, adlar silinmiş, hepsinin üstüne ayni sözcük yazılmış: Mehmet!

Bu ne demek?

Şehit adlarının silinmesi neyse ki bir miktar tepki çekmiş.

3) Değişiklikler bitmemiş. Çimlik bir alana çiçeklerle kocaman bir hilal çizilmiş. Şeriat bayrağını andıran bu yeşil üstüne ak hilal daha da çok tepki  çekmiş ve kaldırılmış.

Şehitler içinse, kırmızı plexiglastan bir takım mezar taşı benzeri oluşumlar hazırlanmış, toprağa saplanmış. 100-150 adet var bu sentetik oluşumlardan, her birinin üstünde adı sanı bilinen şehitlerimizin beş altısının isimleri ve kimlik bilgileri kayıtlı. Okuyabilmek için eğilmek ve küçük yazıları seçebilmek gerek.

4) Beni taa içimden yaralayan değişiklik ise müzenin kapatılması oldu.

Yaz mevsiminin ve doğanın verdiği rehavetten ziyaretçi, bitki örtüsünün altındaki çıplak toprağı, şehitlerin tenleriyle halli hamur olmuş siper  toprağını görünce silkiniyor, ilk kez. Sonra müzede şehitlerin, gazilerin -kimisi ailelerince bağışlanmış kişisel eşyasıyla karşılaşıyor. Gidenlerin ardında kalanla... Parçalanmış üniformalar, badireden hiç zarara uğramadan çıkabilmiş köstekli saatler, telkari gözlükler, 20. yüz yıl başına özgü sepya renkli fotoğrafları sevilenlerin, kalemler, kağıtları solmuş, yazılarının bir kısmı silinmiş mektuplar ve anı defterleri... İşte o zaman savaş, ziyaretçinin bilincinde, bütün ıstıraplı gerçekliğiyle ve bütün dehşeti ile kişisel bir düzlemde var oluyor.

Askerlerimizin eşyasıyla birlikte işgal ordusunun askerlerinden kalanlar da sergilenirdi.

Böyle bir müze niçin kapatılır, binası neden yıkılır? Daha büyüğünün  yapılması için diyor, rehberimiz, hayret dolu ısrarcı sorularıma yanıt olarak. Peki, o daha büyük müze nerede? Özel izinle geziliyormuş, saatler sürü- yormuş gezmek, o nedenle tur programlarından çıkartılmış! Ziyaretçi gezmeyecekse kim gezecek, Merihliler mi? Kimsenin gezmediği bir müze… Yıkılan müzedeki eski deyimle ''zati eşya'' ne oldu, diye soruyorum. Koruma altındaymış. Nerede, kimin koruması altında, müzede koruma altında değil miydi? Yanıt yok...

Hadi yeni müze müteahhitler kazansın diye yapıldı diyelim (kentsel dönüşümden esinleniyorum), peki, içindeki eşsiz malzeme niye gözlerden saklanılıyor, ya da belki çöpe atılıyor?

Şehitlerin adlarını silen, şehitlerin, gazilerin eşyasını onların sayesinde hayatta olan bizlerin gözlerinden gizleyen bir anlayış, akla mantığa sığmayan bu tuhaf değişiklikleri, tarihi karartmak, aydınların çok fazla şehit verdiği bir yurt savunmasına aydın katkısını gizlemek için yapmıyorsa, ne için yapıyor?

5) Başka bir değişiklik şehit sayısında. 250 bin civarı diye biliriz kayıplarımızın tüm adedini, ezelden beri. İşgal ordusunun kaybı da aşağı yukarı aynıdır. 53 binmiş meğer!

Rehberimiz açıklıyor: 53 bin savaş alanında ölmüş, geriye kalan büyük rakam, sahra hastanelerinde, yani savaş meydanının dibindeki, askeri hastane vazifesi gören çadırlarda hayata veda etmiş yaralılara ait. Osmanlının her savaşında yaralı kaybının cephedeki kayıplardan çok fazla olduğu bilinen bir gerçek. Niçin, hekimlerin, cerrahların, hemşirelerin insan üstü fedakarlıklarına rağmen, niçin? Çünkü müflis Osmanlıda yeterli tıbbi malzemeyok, ilaç yok, kloroform yok, tendürdiyot yok! Ne zamandan beri cephede yaralanıp sahra hastanelerinde ölenler şehitten sayılmıyor?! Bu rakam ne amaçla küçültülüyor?

Nitekim biz ziyaretçilere, ne Galatasaray lisesinin 1916 da  ne Tıbbıye'nin 1921 de mezun veremediği de anlatılmadı. Veremezlerdi, çünkü koca birer sınıfın tüm talebesi (Tıbbiyenin birinci sınıfı), gönüllü yedek zabit-ler olarak gittikleri Çanakkale'de şehit düşmüştü!  Koca Seyit gibi, Yahya Çavuş gibi halk çocuklarının gerçekten akıllara durgunluk veren kahramanlıklarıyla, koca bir genç aydınlar kuşağının fedekarlığı buluşmuştu Çanakkale  savunmasında.

6) İngiliz, Fransız ve Anzak mezarlıkları da ziyaret edilirdi; usulden kalkmış.

Çanakkale Savaşlarının bir özelliği de aralarında tarihsel husumet bulunmayan ordular arasında dövüşülmüş olmasıdır. Durum aynı toprak par-çası üzerinden hak iddia eden, yüzyıllarca sürmüş Osmanlı- Rus; 19. Yüzyılda başlayıp 20. Yüzyıla sarkmış Fransız-Alman, ve 20. Yüzyıl başındaki Türk-Yunan karşıtlığına benzemez.

Bizim askerimiz ne için öldüğünü biliyordu; peki, bizim kadar zayiat  veren istilacı ordu ne için öldüğünü biliyor muydu? Bir gençlik hevesiyle, macera duygusuyla askere yazılmış, belki Türk adını bile duymamış, belki Çanakkale’nin yerini bile haritada gösteremeyen Avustralyalı ya da yeni Zelandalı gepegenç nefer, Atatürk’ün deyişiyle "Kapitalizmin emperyalizmi" uğruna kurban edildiğini biliyor muydu?

Onların mezarları işte bu yüzden iç sızlatır ve bu yüzden ziyaret edilmelidir. İngiliz mezarlarında yatanların büyük kısmı yönetici sınıfın evlatlarıdır. Britanya İmparatorluğunun yüksek çıkarları uğruna, başka bir deyişle kendi sınıflarının imtiyazları için kurban edilmişlerdir. Kapitalizmin emperyalizmi kendi evlatlarını yemiştir. İşgal ordusunun mezarları, nasıl bir amaçla inşa edilmiş olurlarsa olsunlar, bu gerçeği somut biçimde sergilerler. İşte onun için ziyaret edilmelidirler, dünya düzenini ya da düzensizliğini görüp kavramak için.

Yazık ki Çanakkale savaş alanının ziyaretçiye kazandırabileceği tarih ve insanlık bilinci bugün iğdiş edilmiştir. Ne kapitalizm ne emperyalizm belli ülkelerin tekelindedir ne de belli halkların ayıbıdır; her ülkede görülebilecek ve görülen, düzensizliğe dayalı bir düzendir söz konusu olan; ve emperyal heveslere her ülkede rastlanabilir. Modern dünyada savaşın anlamı budur: Pay kavgası uğruna evlatlarını yemek!

 

Tarih tanığımdır ki, pay kavgası uğruna evlatlarını yemeğe niyetlenen-ler bu son derece maddi hedefi sarmalayacak manevi açıklamalar icat ederler. Çanakkale Savaş sahasında dolaşan bir söylem beni irkiltti: Bir şehit, ailesinden altmış günahkarın Tanrı indinde bağışlanmasını sağlıyormuş. Böyle bir ifade kutsal metinlerde yer alır mı bilemem; ama ben kendi adıma, Tanrı’nın yarattığı gepegenç insanlardan, onların günahkar akrabalarını bağışlayabilmesi  için kurban olmalarını isteyebileceğini aklıma ve duygularıma sığdıramadım.

Çanakkale savaş alanında dinsel bir atmosferde esen unutturma rüzgarlarının sebebi nedir?

20. yüz yıl başında yıkılan ülkemizi yeniden kuran ulusal hareketin ön-deri Mustafa Kemal Atatürk’e kimi kesimlerce akıl ve mantıkla açıklanamayacak bir karşıtlık duyulduğu yadsınamayacak bir gerçektir.Ülke kurucularıve kurtarıcıları, her coğrafyada saygı görür. Farklı siyasi görüşler ulusal kahramanları eleştirirler eleştirmesine ama, nefret ettikleri sık rastlanan bir olgu değildir. Bizde ise, büyük çoğunluğun benimsediği "Atatürk" imgesine, tarihte ancak Protestanlığın doğuş aşamasında, bağnaz katoliklerin Luther’e, bağnaz Protestanların papaya besledikleri nefretle kıyaslanabilecek  koyulukta bir karşıtlık sergileyen bir azınlık söz konusu. Bu karşıtlığı ve karşıtlığın niteliğini akılda tutmakta yarar var.

Mustafa Kemal Atatürk’ün tarih sahnesinde bir önder olarak belirdiği   ilk olaydır Çanakkale savunması. Onun savaşa mucizevi müdahalesinin inkarı mümkün değildir. Anımsayalım, komuta heyeti başkanı Liman von Sanders Paşa kalıplaşmış askeri önkabuller doğrultusunda, çıkartmayı Saroz körfezinden  beklemekte, aksine uyarıları dikkate almamaktadır. Kolağası Mustafa Kemal  Bey’inse güçlü sezgileri, çıkartmanın bugün Anzak Koyu olarak anılan  sahilden yapılacağı doğrultusundadır. Mustafa Kemal şahsına öyle bir görev verilmemişken geceler boyu kıyıları denetlemektedir; böylece, çıkartmanın başlamasından herkesten önce o haberdar olur. Ve derhal, üst makamdan görevlendirme beklemeden, araziye dağılmış birlikleri örgütleyerek, savunmaya geçer. O kısa sürede, 20. Yüzyıl başının günümüze göre ilkel iletişim imkanlarıyla bu örgütlenmeyi nasıl sağlamıştır? Hayret! Onun askeri dehasını, sorumluluk duygusunu, akıllara durgunluk veren örgütleme becerisini, bulaşıcı cesaretini, çevresine aşıladığı güveni yok sayabilmek mümkün müdür? Mutluluk insanı gevşetir; ıstırap ve kaygı ise zeki ve duyarlı insanın duyargalarına olağanüstü bir keskinlik kazandırır.

Mustafa Kemal’in, doğduğu şehrin Balkan savaşında kaybından sonra bütün yurdun kaybedilebileceğine dair haklı endişesinin  derecesi ve duyduğu derin acı, tuttuğu güncelerde  apaçıktır. Conk Bayırı muharebelerinde, geceler boyu hiç uyumadan, at sırtında savaşın gidişatını izlemekte ve siperleri denetlemektedir. Ona kurşun isabet etmemesi, çarpan merminin annesinin armağanı saati parçalayıp ona zarar verememesi gerçekten hayret uyandırır. Atatürk sadelikle ve sadece ‘’Şanslıydım’’ demekle yetinmiştir; ama tarihi olayları somut gerçekliklerle değil de ilahi müdahalelerle açıklamak isteyenlerin Mustafa Kemal’in zaferinde Tanrı’nın yardımını görmemeleri mümkün değildir. Ve Allah’ın yardım ettiği bir insanı kitlelerin gözünde deccalleştirmek ise olası değildir.

Türkiye Cumhuriyeti  nüfusunun çoğu, tersine bütün çabalara karşın, hala Atatürk imgesine gönülden bağlıdır. Atatürk karşıtlığının bulduğu çözüm, Çanakkale Savaşının tüm gerçekliğini, ilkel, kaba, üstelik temelsiz bir milliyetçilik nüvesinin çevresinde dinsel söylemlerle, söylencelerle örülmüş bir sis tabakasıyla örtüp, Mustafa Kemal Ata- türk’ün katkısını görünmezleştirmektir.

Çanakkale geçilmez deyişi, sık kullanıldığı için biraz aşınmışsa da, bir halkı bir vatana kilitleyen bir coğrafyaya ve tarihe işaret eder. Ne hazin ya da ne gülünç tecellidir ki, Çanakkale savaş sahasındaki akla mantığa sığmayan değişiklikleri icra eden yönetim anlayışına mensup ve  yakın zamanların sorumlu bir siyasetçisi olan bir zat, Çanakkale boğazının iki yakasını birleştiren ve yabancı bir firmaya vatandaşlara yüksek bir mali külfet bindirilerek yaptırılmış köprüye atıfta bulunurken, "Çanakkale geçilmez diyorlardı, biz geçtik" diye güya nükte yaptığını sandığında, halkla toprak parçasının bütünleşmesinden şahsen ne kadar uzağa düştüğünü fark bile edememiştir. Yoksa, bilinçaltı mı konuşmuştur?

Çanakkale’de kahramanlar kapitalizmin emperyalizmine karşı vuruştular. Bu acı zaferin mirasçısı olan bizlere düşen, emperyal heveslere kapılmamak, küresel pay kavgasında ne av ne de avcı olmaktır; hele alet durumuna asla itilmemektir. Şehitlere ve bugün artık hiçbiri aramızda bulunmaya gazilere karşı bir görevimiz varsa, o görev işte budur.

Erendiz Atasü

GERCEKEDEBİYAT.COM