Mostar / Harun Özmen

Mostar / Harun Özmen

08 Nisan 2017 - 3395 kez okundu.

 

Yazıma nasıl başlamam gerektiğini çok düşündüm konu Mostar olunca!

Bu yaz gezi gündemimde Balkanlar vardı. Ne kadar doğru bir tercih yaptığımı gezi bitip Türkiye’ye geldiğimde daha iyi anladım. Özellikle Bosna Hersek Cumhuriyeti zihnimin bir bölümünü esir aldı. Anladım ki oralarda biz vardık; tarlamız, bağımız, bahçemiz, penceremizde çiçekler, temiz boyalı evlerimiz, ince uzun minaresi ile camimiz, dağların ayaklarında, ağaçların arasından akan derelerimiz, aydınlık yüzlü erkeklerimiz, temiz, pak yüzlü kadınlarımız ve gülen gözlerinde sevgiyi resmeden çocuklarımız ile.

Gökyüzü böyle mavi, yeryüzü böyle yeşil olurmuş meğer. Hissettiğimiz o vakur sessizlik, inancın, onurlu bir dik duruşun bedelini ödemiş insanların acısının dile gelmiş hali sanki. Yüzyıllar önce Avrupa’nın kapısında, Yunan medeniyetinin yanı başında kutlu bir davanın ak pak kucağına kendini bırakan ve bu mirası incitmeden yirmi birinci yüzyıla taşıyan bu insanlara, Müslüman Bosnalılara büyük saygı ve hayranlık duyuyorum.

Seyahatlerde şehirler, şehirlerin de ya sarayları, ya kaleleri ya köprüleri anlatılır hep. Yıllar önce gittiğim Budapeşte’de Tuna’nın boynuna geçirilmiş gerdanlığa benzeyen o köprüler, özellikle gecelerinde ne çok etkilemişti. Prag’da Charles Köprüsü’nün gizemli, büyülü havasını hâlâ evimde duvarda asılı duran tabloda yaşıyorum. Roma’da Tiber nehri üzerindeki köprülerden geçerken Batı Hun İmparatoru Atilla’nın papa ile nehrin kıyısında Roma şehrini teslim pazarlığı aklıma gelmişti. Sonra Amsterdam ve Paris’teki sayısız köprüler...

Bu gezide, Saraybosna’da ilk dünya savaşının ateşini yakan suikastın yapıldığı Çumurja Köprüsü de bir tarihi anlatır gibi aklımıza kazındı. Kolay mı, milyonlarca insan, sadece Çanakkale’de iki yüz elli bin insan can verdi.

Dağlık Karadağ’dan sonra (Sarayova) Saraybosna’ya gelmeden önceki durağımız Mostar’da bir tarihi solumakla kalmadık, eli kanlı, kuduz batı medeniyetinin bir elinde haç, öbür elinde silahla ikiyüzlülüğünü gördük.



Poçitel denilen küçük, şirin, korumaya alınmış, Osmanlı köyünden sonra akşam olmadan Mostar şehrine ulaştık. Şehirde unutulmasın diye onarılmadan bırakılmış duvarlar mermi ve bombalarla harap halde binalar, savaşın, soykırımın sessiz tanığı gibiler.

Yirmi yıl önce yaşanmış bu utancın ağırlığı altında ezilmemiş Nato, Birleşmiş Milletler, güya İslam Konferansı Teşkilatı ve daha ne kadar ucube ikiyüzlü kuruluş varsa hepsinin canları cehenneme. Şehrin, Hırvat kesiminin tepelerinde, utancın şahitliğini yapan haç duruyor.

Rehberimizin ısrarla akşam mutlaka Mostar Köprüsü’nü görmelisiniz dediği kadar varmış. Arka sokaklardan ulaştığımız Mostar Köprüsü gecenin içinden aydınlık, ışıltılı yüzü ile bize bakıyor vakur, yaşlı, ama genç, inançlı ve umutlu. Bu mevsimde altından sessizce akan Neretva Nehri kanını çoktan yıkamış! Ayla aydınlanan gecenin sessizliğini bozan Boşnak müezzinin hemen yakındaki camiden okuduğu ezan ve arkasından bir başka yerden, sonra bir daha… Tüylerimi diken diken etti. Demek pek çok cami vardı burada. Anadolu’dan kilometrelerce uzaklarda memleketimdeki gibiydi gece… Gecenin karanlığında şehrin ortasındaki mezarlıkları aydınlatan pek çok beyaz başucu taşı, başımızı öne eğdiriyor, incitiyor insanlığımızı.

Gece sessiz, Neretva sessiz, Mostar sessiz; biz sessizliği bozmamak için saygı ile ve sessizce geçtik Mostar köprüsünden.

Gündüzünde geniş avlulu camileri, yeşil akan Neretvası, yaşlı ama genç, inançlı köprüsü ile Mostar bir daha büyüledi. Gençlerin yüzleri temiz, pak, aydınlık; kardeşim deyip kucaklayasınız geliyor. Karşı, haçlı tepeden atılan Hırvat havan mermileri ile yıktıkları Mostar köprüsü, daha bu yüzyılda bile Mimar Hayreddin’in ustalığına erişemedikleri için, aynı ocaktan getirilen beyaz taşlarla günümüz teknolojisi ile yeniden aslına uygun inşaa edilmiş. Köprünün üstünde Neretva’dan ne kadar çok yukarda inşa edildiğini daha iyi anlıyorsunuz.

Enteresan olanı dünya mirası kabul edilen köprünün yapımı için Türkiye Cumhuriyeti dışında kimler para yardımı yapmış bilseniz! İçinizden iki yüzlü Avrupalılar diyorsunuz. Açılışı yapmaya gelen Prens Charles’mış desem inanır mısınız?             

Bunların hiçbiri o dünya mirası, hâlâ için için ağlayan Mostar Köprüsü’nün şehadetini değiştirmez. Rehberimiz öyle güzel bir şey söyledi ki, hakikaten tarihe kazınacak bir söz:

“Onlar istedikleri kadar tepelere haç diksin, Mostar Köprüsü hepsine, her şeye bedel!"

Bir yerden gitmek istemezsiniz ya, bahane olsa da biraz daha kalsam der insan, Mostar’da köprü etrafındaki çarşı, sokaklar, pazarlık yaptığım bakırcı dükkânı, resim aldığım Boşnak kız, Türk taşı ile döşeli yokuşlar arkamdan gitme kal diyordu sanki.

Bosna savaşında can vermiş silahsız, savunmasız, keyifle öldürülmüş insanların hatırası belki aidiyet duygumu ortaya çıkardı. ”Zor zamanda Müslüman olmak.” Bu şehirden ayrılırken Mostarlılara duyduğum derin saygı ve sevgimin temel kaynağı bu dört kelimede saklı. Onlar dönmediler, o miraslarını başlarının üzerinde, gök kubbelerinde sakladılar. Geceye haykıran ezanlar bunun şahidi.

Otobüsümüz Neretva nehrinin mihmandarlığında kıvrıldı gitti. Neretva nehrinin hep kaderi olmuş savaş. İkinci dünya savaşında Almanlara karşı topraklarını savunan Partizanlar o zaman buralarda Neretva Köprüsü’nü bombalayarak Nazilere geçit vermemişler. O meşhur Neretva Köprüsü filmini izlemek lise yıllarımda kısmet olmuştu. Yıkılmış çelik köprü şimdi de duruyor. Dağlar, üzüm bağları, bahçeler, yeşil kırlar, ince uzun minareli camileri ile Boşnak köyleri, kiliseli Hırvat, Sırp köylerinin ortasından geçerken beyaz mezar taşlarının altında yatan yüzlerce Boşnak Müslüman, “bizi unutmayın” der gibiydi. Nedense Hıristiyan mezar taşları çok yerde siyahtı, belki utançtandır diye düşündüm.

Osmanlının izlerini daha bir hissediyorsunuz. Sebil, Baş Çarşı ile başlayan gezimize ecdadımızın bıraktığı naif güzellikler damga vuruyor. Tadı doyumsuz Boşnak böreği yememizin ardından oturduğumuz yerde Türk çayımızı(!) yudumlarken anne ve babası ile karşımızda oturan küçük Boşnak çocuğu Yusuf’u fotoğraflamadan edemedim. Gazi Hüsrev Bey’in yaptırdığı açık çarşı devasa büyüklükte. Her bölümü bir iş kolundaki esnafa ayrılmış. Şehrin sembolü Sebil’in yanında bir grup müzik öğrencisinin verdiği klasik konser de Saraybosna’nın modern yüzünü gösterdi.

Tepede şehri gören bir düzlükte Bosna’nın efsanevi lideri, mücahidi Aliye İzzetbegoviç, anıt mezarında, etrafındaki yüzlerce şehit Boşnakla kucak kucağa yatıyor. Onlar “Zor zamanda Müslüman kaldılar.”

Akşam, yine sessiz, ezanlar karanlığı ışıtıyor; Bosna’ya, Boşnaklara saygı bir borç oluyor. Çok uzaklarda, yalnızken, değişmeden kalabilmek, direnmek, özünü yitirmemek, çalışkanlığı görev bilmek, acıyı yudum yudum içerken, onurlu, başı dik durmak kolay değil.

Önce merak etmiştim niçin Boşnakların yüzleri böyle temiz, aydınlık, gözleri ışıl ışıl, bakışları asil; vakur, sessiz ve durgunlar diye. Saraybosna’dan Belgrad’a uzanan yolda içimde yer bulan hüzün ile bu sorunun yanıtını bulmuştum. Binlerce beyaz mezar taşının, ince uzun minarelerin, kanını yıkamış Neretva’nın ve Mostar Köprüsü’nün şahitliği hiç bitmeyecek.

Odamda Boşnak kızın fırçasından arta kalan Neretva nehrinin yeşili, Mostar Köprü’sünün beyaz taşları duvarımı süslüyor. O büyük sessizliği hiç unutmayacağım. 

Harun Özmen
GERCEKEDEBİYAT.COM