Mizahsız Türkiye manzaraları / Tahsin Şimşek

Mizahsız Türkiye manzaraları / Tahsin Şimşek

16 Haziran 2017 - 1279 kez okundu.

 

Mizah, korkudan ve yalnızlıktan kaynaklanır.

Hiçbir çağda insanoğlu, bugün yaşadığı korkuyu ve yalnızlığı yaşamamıştır. Nükleer korkusu, GDO korkusu… Postmodern yalnızlık... AVM yalnızlığı…Kanser salgını, obezite salgını…Dinsel dayatma, küreselleşme dayatması…

Edebi metafora dönüşen o diz boyu “Yalan” korkusu, devasa “Gökdelen” yalnızlığı.

Mizah, terapidir, antidepresandır, esrar değil “esram, ritalin, diazem…”dir. Yani korkularımız ve hastalıklarımızla dalga geçmeyi bilmeye dayalı bir sağaltım biçimidir. Elbette bedensel değil, ruhsal.

Mizahın gücünü fark edemeyenler, ondan yararlanamazlar. Salt faize değil, zekânın faizi mizaha da düşmandırlar.

İşte Yılmaz Özdil’in “Adam”ında yer alan bir düşmanlık somutlaması: “İlk karikatüristimiz (Teodor Kasap)… Hapse girmesine sebep olan imzasız karikatüründe, Karagöz’le Hacivat’ı çizmişti. Karagöz’ün eli ayağı prangalıydı. Hacivat ‘Nedir bu halin?’ diye soruyor, Karagöz de ‘Kanun çerçevesinde Özgürlük!’ diyordu. Bunu çizdiği için (Teodor)üç yıl yattı.(Sayfa: 358)”

Elbette Karagöz’ün elinin ayağının prangasıyla, “1919’la başlayan tarih anlayışına karşıyım.” diyenlerin sözünü ettiği pranga aynı değil.Onların prangasının ne olduğunu hepimiz biliyoruz: Cumhuriyet’in anayasal düzeni.Elbette fermuarsız bir ağzın peşrevi bunlar. Sövsen sövülmez, elimiz zaten hiç kalkmaz. Çünküel aldıkları üstada bakmamız, yeter. Ne diyordu o üstat(!): “…keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı.”

Yüreği asıl yaralayan, “Yunan galip gelseydi.” diyen üstadın ipsizliği değil; 12 Şubat’ta Konya’dan yükselen o ülkücü nara. Bakın nasıl bir devletli narası o: “Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 ruhuyla devamı, bu şartlar altında mümkün görülmemektedir.” “Devletli ruhu” dediğimiz şey de buymuş meğer, öğrendik.O ruh, ne zaman tanır, ne menzil. Öyle bir ruhtur ki o, onun için delinecek demir dağ, her zaman hazır ve nazırdır.Bugün için o demir dağ,Türkiye Cumhuriyeti’ymiş meğer.

İktidarların derdi, kontrol edilebilir insan ve toplum yaratmaktır.

Tabular, kabız duygulardır. “Biat et, rahat et!” diyen kabızlara nasıl giydirilir; dışbükey mi, içbükey mi bilemem. Kazak Abdal, geometri bilseydi, “yoranın da” deyip ona da bir dörtlük düşürürdü muhakkak.

Bugünlerde bir itiraf geldi: “Eğitim ve kültürde arzu ettiğimiz yere gelemedik.” Kanımca bu tümceyi kuran itirafçının arzu ettiği yerle, çağdaş dünyanın geldiği yer çok farklı. “Aydın müsveddesi”nin bu kadar çok olduğu bir yerde, kılavuz hâlâ Kısırlıoğlu ile Vakdil ise elbette başka bir yere varılamaz.

Haydi, kösler vurulsun, iki ileri üç geri menzile yürünsün!

Çelişkilerin keskinleştiği, baskının arttığı, otosansürün kendini dayattığı zamanlarda yaşama tutunacağımız en sağlam dal, mizahtır. İsyanın neler getireceği belli olmaz. Gerçi mizah da bir isyandır.

Sosyolojinin gerçeği, mizahın da gerçeğidir. Dünden yararlanılır. Ancak dünle ne dövüşülür, ne güreşilir. P. Mercier’in Lizbon’a Gece Treni adlı romanındaki şu tümce, tam bu günler için: “Diktatörlük bir gerçekse devrim görev olur.”

Sözün devrimcisidir mizah.

Mizah için ne pasaporta gerek vardır, ne x-ray cihazına. Halk oylamasına da gereksinim yoktur. Dayatılırsa onun oyu, hep “hayır”dır. Mizah, sürüler içinde sürmeli koyun değildir. Köseme isyan edip sürüden kaçan kara koyundur. Karamizah da o karakoyunun küpeli yavrusudur.

Mizahı yaratan, güçlünün gaflarıdır. O gaflar, nice çağrıştırımlamizaha yeni kapılar aralar. Mizah açık kapıyı değil, aralanmışı sever. Anımsarsınız, her şeyin bileni, her şeyin başkanı, bir gün Çamlıbel’in “Sanat”ını, Dağlarca’nın şiiri diye okumuştu. Paralel ilişkiden sıkça söz edilen günlerdeyiz.Bu gaftan,böyle bir ilişki kurulup şöyle çıkarımda bulunulabilir. Bu etkinlik Fransa’da yapılsaydı, her halde “Emil Zola’”dan da “pir-zola” diye söz edilirdi. Bilirsiniz, mizahın sıkı mazmunudur “pirzola”. Peki, Zola yaşıyor olsaydı ne yapardı?Sanırım, o dasanat dünyasına “Suçluyorum”un mizahi bir versiyonunu armağan ederdi. 

Ferit Öngören “Faşizm, mizahın gübresidir.” der. Yapılacak ilk iş, o b.ktan kurtulmaktır. Peki nasıl?Mizahın yeşerteceği dallara tutunarak…

Evet, mizahı baskı besler.  Her iktidar, zamanla kirlenir, gübre yığınları her yerden görülür olur. Güç sahipleri, kirlendikçe, çıkışta zorlandıkça sürekli söverler. “alkolik, aydın müsveddesi, ayyaş, bahtsız bedevi, cahil, cibilliyetsiz, sen kimsin ya, yaratık, …” benim değil, onların sözcükleri, Üşenmeyip saptayan da Yılmaz Özdil. Bunlardan hiçbiri, mizahın, mizahçının sözcükleri olamaz. Bana göre bu sözcükler, siyasetin pornografisi.

Bir de “yaratılmışı severlermiş Yaradan’dan ötürü. Peh!...Peh… Onlara göre Ezidi’yi, Alevi’yi, Ermeni’yi yaratan herhalde evrimci Darwin.

Tanıksınızdır. Mevlana’nın “Gene gel!” çağrısına icabet, siyasetin koçbaşları için vazgeçilmezdir. Ne zaman kikoçbaşılıklarınıyitirirler, onları bir daha “şeb-i arus”lardagöremezsiniz. Dünya dönüyor zaten, artık kendilerinin dört dönmesine gerek kalmamıştır.

Her sarayın bir sanatçı çıtası vardır. Çıtayı düşürmek için, alttan nanik üstten pike yapılmaz. Buçıta, her şeyiyle “Kibariye”lik olmalıdır. Kibar olup kibar kalmakta yarar vardır. Öyle bir düzendir ki bu, keçi bile inatçılığını unutmak zorundadır. Değil mi keçi? Bu sloganı her “âkil” bilir.

Kibariye’lik “Gülü Soldurmam” varken“İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar” niye söylenir bilmem. Açmasın efendim! Hem ihale laleler ne güne duruyor. Saray sofralarına “Batsın Bu Dünya” yakışır, ama “Güneşli günler göreceğiz çocuklar” yakışmaz. Ya o çocuklar, ya bir hınzırlık yapıp motorları üzerlerine sürüverirlerse!

Saraya sofra yakışır. “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştaha sizin”. Biz, nasıl olsa paparayla idare ederiz. Paparayı bilmeyenler de KHK’nin paparasıyla idare etsinler.

 

Dışarısından Önce Camı Görmek Gerek

Mizah, korkudan ve yalnızlıktan kaynaklanır.

Savunan mizah yoktur, mizah eleştirir. Mizah, ne kuramı sever, ne varsayımı.sevmez. Önce tabloya bakar. (...)

Uluslararası Şeffaflık Örgütü'nün 2016 Yolsuzluk Algı Endeksi'nde Türkiye, 176 ülke içinde 75’inci sırada yer aldı. Türkiye bu sırayı, Bulgaristan, Kuveyt ve Tunus’la paylaşıyor. Bahreyn, Gana, Burkina Faso, Sırbistan ve Solomon Adaları Türkiye’nin önünde. Hatta Namibya da!... Bu endekse, elbettetransparan gökdelenler dikmek dahil değil. Demet Akalın’ın hamam sefalı “Ah Ulan Sevda” klipi de!...

Ekonomi ve Barış Enstitüsü'nün raporuna göre 2016’da dünyanın en güvenli ülkeleri sıralamasında Türkiye, 163 ülke arasında 145. sırada (Cumhuriyet Haber, 15.02.2017). Yeni sloganımız, “Barış, yarışa prangadır.” Dünya lideri olmamızı kıskananların afyonu da “Yurtta barış, dünyada barış.”tır.

Ericson’un verilerine göre Türk insanı, ömrünün bir buçuk yılını kanal değiştirmekle geçiriyormuş. Eş değiştirse daha mı iyi?

Türkiye MR çekiminde dünya birincisiymiş (Fox Haber, 31 Mart 2917). Ama şu da bir gerçek, sözcüklerin MR’ını mizah çeker. Kemal Sunal’ı bu denli çok sevmemizin, Tosun Paşa’dan vazgeçmemizin nedeni bu olmalı.

2016’da KPSS’ye giren öğretmenlerin 50 soruluk “alan bilgisi” testi ortalamaları açıklandı. Lise Matematik 9.994, İlköğretim Matematik: 17.15, Fizik: 15.377, Fen Bilimleri: 17.15, İngilizce: 27.295, Türk Dili ve Edebiyatı: 22.816, Türkçe: 32.637 En yükseği Türkçe. Onca din-iman, ahlak kavgasına karşın, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’nin ortalaması da 28.879. 

Demek ki “yarım hoca dinden eder” gerçeğine göre, bu yarım imanla “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını, bir süredaha söyleyeceğimiz anlaşılıyor. Bir zamanlar “Kendi dersinin kitabını yazmaktan aciz olanlar, öğretmenlik yapmasın.” demiştim. Demek ki haltetmiş, ukalalık yapmışım. Zaten yeni YÖK üyesi, eski rektör o “Arı” duruhocamız daöyle demiyor mu: “Türkiye’nin en tehlikeli kesimi okumuşlar. Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede.” Evet,cahillerin, kindar dindarların ferasetidir bizi uçuracak olan(!).

TED Antalya Koleji öğrencileri, daha önce TÜBİTAK’ın reddettiği “Atık yengeç ve karides kabuklarından iyileştirmeyi hızlandıran nanolif yapmayı öngören” projeleriyle ABD'de 54 ülke, 2 bin 450 proje arasından dünya 1'incisi oldu(Doğan Haber Ajansı, 22.01.2017)”.İslami kültürüne göre yengeç ve karides haram mıdır bilmem,Tövbetak’ın  reddetmegerekçesi belki de budur.

Tövbetak’a “ucube belirleme kriterleri” ya da  “Nesimi vak’ası ilhamlı, insan derisini yüzme yöntemleri” proje olarak sunulsaydı daha yerinde olmaz mıydı?

Evet, bütün kurumlarımız evrimleşti. Okurun, Tövbetak, Susiad, Tırkiş, Mamursen’in hangikurumun evrimleşmiş hali olduğunu bulmakta zorlanmayacağı kanısındayım.“Mamursen”li bu dünyada artık ne kravata gerek var ne tıraşa.Ayağa bir terlik yeter. Nasıl olsa mamursun, abatsın… Biat et, rahat et!...

Yunus, tutmuş bir de “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendin bilmezsin / Bu nice okumaktır” demiş.  İlim, Allah’ın sıfatı, Allah, her şeyin bilicisi olduğuna göre sen neyi, niçin bileceksin. Buna hiç gerek var mı? Hem “kendini bilmek”le Sokratesçağrıştırımları yaptırıp, tasavvufa kâfir fikirler şırınga etmeninne gereği var?

Okul, pano, büst ve duvarlarda ne kadar “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. – K. Atatürk” yazısı varsa, hepsini artık söküp atmanın vakti gelmiştir. Çünkü bu Tövbetak’lı dünyada,hayatta en hakiki mürşidin ilim olmadığını, çoktan öğrenmiş olmalıydık.Bu gerçeği, yol göstericisini bulan İmam Horşit, Cüppeli Jetski, Kedicikler öğrendi; bir tek İnek Şaban, Salako ve ben öğrenemedik.

Postmodern cilası atılan bu ahir zamana, Üstün Dökmen “Tiksinti Çağı”, Ataol Behramoğlu “Yeni Ortaçağ”diyor. Bana göre tam bir “Höst-modern Çağ”. Sartre’ın, 79 yıl önce koyduğu “Bulantı” tanısı da yabana atılmamalı.

Artık okumayan, düşünmeyen, “emoji”yi, “cilalı imaj”ı kutsayanlar her yerde.  Düşünmek istemeyen için TV, konuşmak istemeyen için e-posta, yazışmak istemeyen için “alo” yetip artıyor. Cep telefonu aşkının filmini varın siz çekin.

“Vaziyet ve manzara-i umumiye” bu. Evet, dışarıdan önce camı görmek gerekir.

Görmüyorsan, kapı dayaklamanınbir anlamı yok. Fosforlu elden gittikten sonra, kapı dayaklamaya kalkarsan nemi olur?Ne seni cevrin kalır ne de Cevriye’n!… Kırılmadık cam da kalmaz.

“Oku Oku Budur Sonu” diyen bir İhsan Ünlüer vardı. Unutan unutsun, ben unutmam.

 

Özçekimdeki İlk Figür

Mizah, korkudan ve yalnızlıktan kaynaklanır.

Korkuyu yenmek özgüven gerektirir.Kişi, kendisiyle de dalga geçebilmelidir.  

Dışarıdan önce camı görmek gerekiyorsa, ilkin kişinin kendini görmesi gerekir. Hele benim gibi yaşama kısa boylu, sıska bir çocuk olarak atılmışsa. Şamar oğlanı olma korkusu yüreğinize işlemişse…

Mizah alaycı değil, dalgacıdır. Mizah, işine zekâyla başlar,işini zekâyla bitirir.Küçümsemez, aşağılamaz; güler geçer, güldürür. Hırsla mizah yapılmaz. Sandalyeye yayılarak yapılır.  Hırs, siyasetin, paranın, silahın işidir…Ne benim işim olur onlarla, mizahın.

Mizahla beslenmiş renklianılarım var. Evimde ve yaşam ilişkilerimde, ne ben mizahtan vazgeçtim, ne mizah benden. Yeri geldikçe anlatırım, işte onlardan birkaçı.

Yıl 1965. Ortaklar İlköğretmen Okulu’nda 5. Sınıf öğrencisiyim. Resim dersinde sebze bahçesindeyiz. Öğretmenim H.Y, niye öfkelenmişti anımsamıyorum, sınıfın önünde bana: “Şimşek! İstanbul’a yolun düşerse, BeyoğluNevizade’de ünlü bir Rum paçacısı vardır; orada bir beyinli kelle ye!” demişti. Demişti de ne mi olmuştu? Ben de kendisine, “Öğretmenim, siz ne münasebetle yemiştiniz?” demiştim. Sonra ben kaçmıştım,  o beni kovalamıştı. Yani mizaha söz geçiremeyen kaba kuvvet, arz-ı endam eylemişti.

Yataktayım. Sabah karşı gıcırtılı bir sarsıntıyla uyandım. Meğer deprem oluyormuş. Bu arada eşimin, o korkuyla “Allah!” deyip bana sarıldığını gördüm. Peki, ben ne mi yaptım? “Ey Tanrım, gücüne, kudretine, hikmetine nihayet olmadığına bir kez daha iman ettim. Korkuların bile işe yarıyor Tanrım!” deyip kahkahayı salıverdim.

1990’lı yılların sonları. Prostatım, işin tadını iyice kaçırmıştı. Sağaltım için bu kez, profesör akrabam Ali’nin çalıştığı 9 Eylül Tıp’tayım. Muayene eden ürolog, bilmem yaşıma,bilmem beni gönderen Ali Hoca’ya duyduğu saygı nedeniyleyapacağı muayenenin biçimini, utana sıkıla anlatmaya çalışmakta. Doktoru mu rahatlattım, kendimi mi bilmem; “Mehmet Bey, Allah aşkına uzat şu parmağını, bir göreyim.” dedim. Doktor şaşırmıştı, “Hayrola hocam!” der demez, laf cebimde hazırdı zaten: “Alışkanlık yapacak mı onu merak ediyorum!” Sonra ikimizde makaraları salıverdik.

Salt prostattan çekmedim; ülser, şeker, glokom, zonadan da çok çektim. Onlar ki bedenimin faşistleri. Mizahla dost olmamı, belki de onlar sağladı.Yaşamla başka türlü

barışılmıyor.

2009. Retina Göz Merkezi’ndeyim. Yorucu bir gün; göz tansiyonu ölçümü, gözbebeğini fal taşına çeviren o damlalar, tık tık görme taraması, göz dibi muayenesi… Sonunda bütün sonuçları aldım, Dr. Tülay Hanım’ın karşısına çıktım. Sonuçları inceleyen Tülay Hanım, sağ gözümün sola bakan alt kısmında, hatır sayılır görme kaybımın olduğunu söyledi. Üzülüp ah vah etmedim.Mizaha sığınıp, “Bu, gayet doğal bir durum.” diye söze başladım. Tülay Hanım, şaşırmıştı; “Niye?” der demez: “Bir ömür ‘sol’a bakan gözün olup olacağı bu; benim sağla hiç işimiz olmadı ki!” deyip sözümü noktalayıverdim.

Bunun üzerine sohbetimiz derinleşti. Ayrılmak üzereyken Tülay Hanım, sekreteri çağırdı; “Kızım, hocamın, ödediğiparayı getir, kendisine iade edelim.” dedi.Mizah işte böyle bir zarafettir. Kimseyi mimlemeden, mim koymayı bilir.

 

Dişten Önce Dudak Gelir, Ya Dil?

Mizah, korkudan ve yalnızlıktan kaynaklanır. Mizahı dostu söze, düşmanı silaha sarılır. Mizah insandır. Bu dünyada silah çok. Politikacının demagojisi, şantajcınıneskort kızı, mafyanın susturucusu, ajanın gizli kaydı, orduların topu tüfeği var… Mizahçınınsa kahkahası, olmadı kılıçtan keskin dili var. Yani kırk boğumluk boğaza, kırk birinciyi eklemek.

Haydi, Türkçenin olanaklarıyla mizahi bir yolculuğa çıkalım. Önce yaşananlara bir bakalım.Sözcüklerle sonra oynarız.

8 Şubat 2017.Şugıcık iletiye epeyce güldüm.Fox TV’nin haber sunucusu hemşerim Fatih Portakal’a bir dinleyici şunu yazmış. “Portakalı soymak için ‘evet’!” Fatih Portakal gülüp geçti. “Soymak güzel de soyduğunda ne göreceğini hiç düşündün mü?” diyebilirdi.

Son Anayasa referandumu sırasında, 11 imam, sarık ve cüppeleriyle bir takım oluşturup “Siz de var mısınız?” videosu yayınladılar. Dahası “evet” kampanyasına Karacaahmet’tekini de kattılar. Yadırgamadım. Dürrizadeler’den “Görmez”ler fetvacı başı olunca, ortalık elbette Dürümzadeler’den geçilmez olacaktı. Kendilerini dürüp düzüp sıraya dizenler için,o imamların, yapacakları bir şey vardı, onlar da onu yapmışlar. Kulluklarını sergilemişler. Hangi “kul”, ömrü boyunca bir kerecik “hayır” diyebilmiştir ki!...

Anayasa’nın 2. Maddesindeki o değiştirilemez “laik devlet” hükmü yerinde bırakıldı ya, yetmez mi kardeşim?

Konya Halk Sağlığı Müdürlüğü, bastırdığı “Sigaraya Hayır” afiş ve broşürlerini, “hayır” oylarını arttıracağı gerekçesiyle toplattı (14.02.2017, TV haberleri).Neymiş efendim, toplumda “hayır” algısı oluşurmuş. Allah aşkına şu seçmen dediğiniz, salyasını vakitsiz akıtan Pavlov’un köpeği, anlamadan her şeye “he” diyen Ahfeş’in keçisi, aç ve susuz olduğu halde kararsızlıktan ölen Buridan’ın eşeği midir? Ya da uyuşturucu deneyi yapılankobay,mutluluk manileri çeken niyet tavşan mı?Allah aşkına, insanoğlu bu kadar aşağılanır mı?

Mizah, toplumun balatasıdır, emniyet sübabıdır. Mizahın özürlüye, yoksula sözü yoktur. Cinsiyet ayrımcılığı ve kadın bedeni üzerinden mizah yapılmaz. Mizahta kör göze parmak, muta nikâhı, sadaka yoktur. Kütahya’dan Antep’e, onca belediyenin evlilik rehberi olarak dağıttığı kitaplarda, yeri geldiğinde “Dayak, kadın için lazım olan ilaçtır.” dense de, o fetvacılara inat, kadına mizah fiskesi bile ilkeldir. Yasaktır.

Yeni Ortaçağ’ın post-modern dil algısına göre “fi-kir” tarihi saptanamayan fosilleşmiş bir kirdir. Yol arkadaşı “fakir”dir. “Düş-ünce” insanoğlunun boylu boyunca serilme halidir. Onun yol arkadaşı da “sakınca”dır. Yeni Ortaçağ, bu melun kavramlardan kendini kurtarmanın yolunu yeniden keşfetmiştir. Kendini her şeyi bilene teslim ederek.Yetmez mi?Trump,Putin, Sarkozi’ler  Yeni Ortaçağ’ın her şeyi bilen yeni yalvaçlarıdır; bizim reisin onlardan çok şükür eksiği yok, fazlası var.

Sözcük yolculuğuna devam edelim. Cukkalamayı sevenler, “cukka”nın meme, özellikle hayvan memesi olduğunu bilirler mi bilmem. Ama bildikleri bir şey olduğu kesin; çıkarları için hiçbir yerde, hiçbir biçimde emilmedik hiçbir şey bırakmamak.

Fazla okunan “esami”ler, vakanüvislere ilham veren bazı namlar ve sanlar,  mizaha açılan kapının anahtarıdır kendiliğinden. Sözcük yolculuğumuza birkaç örnek daha:

Paşam, her “Özel” güzel olmuyor. Değil mi “Hususi AğlakPaşa”m.

İktidar “Gül”ü çabuk solar; artık bekle ki yeşersin!

“Arınç”, arı, saf demekmiş; saflığına saf da öyle bildiğim kadarıyla pek de arı durulardan değil. Biliyor musun yüzüne “Gülen” biri onu fena kandırmış civanım. Yani boz bulanık bir kozmik hikâye!

Umarım bir gün Yozgat’ın boz dağlarından şöyle bir bozkır bozlağı duyulur:“Cemile’me çiçek, orak getirin biçek.” Bir başka Yozgatlı, bu bozlaktan etkilenir mi bilmem?İşte size bir duyarsızlık somutlaması: “Abdi karıyı boşamış, neylesin Bekir!”

Dil yaşayan bir bünyedir. Ademoğullarından değil de “İbrahim Milleti”ninden biri, İshak da İbrahim’in oğludur, aldığı o memleket havasıyla bir sonbahar akşamı, “madam gibi ölmek” deyimini dilimize armağan ediverdi. Ne güzel(!) “Madam”  sözcüğüne bir bakın, tersi yüzü birnadir sözcüklerdendir.İster soldan okuyun, ister sağdan. Bir de erkeklik taslayanlar şu “erkek” kardeşlere bakın; pek “kekre”lermiş canım. Metin Eloğlu, şu soruyu, böyle cambazlar için sormuş olmalı: “Zampokeyin pi?”

Sultan Süleyman’a kalmayan dünya, kutsalı “Kavgam” olan Trump’lara da kalmaz elbet. Düşmez kalkmaz bir Allah! Biliyor musunuz ben bile attan düştüm. Eşekten düşmüş hıyarlara da gülmeyin! Ama en kötü düşme, oto-sansürle tepe taklak olmaktır.

Sözün şeytan tarafı mizaha, edep tarafı edebiyata aittir. Mizah, gerektiğinde hak edeni verem eden, göze karasular indiren şakadır. Bu yüzden mizah, nezaket adına ağzına gem vurmaz. Dahası anarşist olmayan mizahyoktur. Evet, anarşist olan, Eşref ya da Aziz Nesin değil, onların dilidir; yani mizahın dili.

Mizah, şiire değil, nakarata; öyküye değil, hikâyeye; diyaloga değil, monoloğa “Hayır!” der.

Tersine dönen kaplumbağa, sadece gökyüzünü görür, dahası kendini astronot sanır. Toplumumuzda o kaplumbağa gibi, şimdilik uçtuğunu sanıyor. Ne zaman biri tekmeyi vurur, ayakları toprak yüzü görür, o zaman aklı başına gelir. Elbette yediği tekmenin sersemliği öyle bir iki günde, bir iki yılda da geçmez.

 

Onlar ki KaramizahSırcılarıdır

Mizah, korkudan ve yalnızlıktan kaynaklanır.

Hele o diz boyu “Yalan” korkusu, devasa “Gökdelen” yalnızlığı. Gel de Tahsin Yücel’i bir kez daha anımsama. Yaşanan, “Tutunamayanlar” dünyasında “Bir Çağ Yangını”.  Bu nasıl bir “Ruh Üşümesi”.Ah “Zebercet”, sen ki bir zümrüttün pırıl pırıl! Ah “İshak”, yeşerecek ne çok umudumuz vardı! Hepsini bir “Danaburnu” kesti. Nasıl baş edeceğiz onunla?

Ben söyleyeyim, mizahla.

Bu topraklar, Ezop’un, Diyojen’in topraklarıdır.

Hoca Nasreddin’den, İncili Çavuş’a…Karagöz’den Bektaşi’ye…

Hatta Tosun’dan Temel’e… Horoz Nuri’den İnek Şaban’a …

Bu topraklar,Kaygusuz’un, Kazak Abdal’ın, Seyrani’nin topraklarıdır.

Nef’i, Eşref, Neyzen;Can Yücel, Özdemir Asaf, Metin Eloğlu’nun… 

Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Muzaffer İzgü, Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil’in….

Cemal Nadir, Turhan Selçuk, Semih Poroy, Musa Kart’ın…

Bu topraklarda,“Felek Bir Gün Salakken” Bekçi Murtaza’dan Keşanlı Ali’ye ne yiğitler tanıdık. Salah Birsel’in “Kikirikname”sinden Ferit Edgü’nün “İnsanlık Halleri”ne ne çiçekler açtırdık renk renk. O çiçekleri,Amcabey’denAbdülcambaz’a, hatta “Akbaba”dan “Nezleli Karga”ya herkes bilip tanıdı da bir tek “Ayıya Bak” dediklerimiz görmediler ya da göremediler.  Çünkü onlar, “Şeytanın Gör Dediği”ni görmeyi kulluklarına yakıştıramazlar.

Bakın güldürünün ustalarına, içlerinde hiç saray soytarısı, padişah dalkavuğu var mı? Ve “bi şeyin kılı” olan? Sadece onlara kıl olanlar var.  Kıl olmak neye yarar. Al eline kalemi, aç ağzını, sadece sözün gücüne, mizaha merhaba de. En azından son günlerin moda sloganıyla “Sarayın İbiş’i olmayacağız!” de. Bu sloganı ürettiren kim mi? Bir üniversitenin rektörü. Çünkü o üniversitede KHK ile nice öğretim üyesi, kapının önüne konuverdi. Onlar kapının önüne konurken, o rektör, kuşkusuz kendine çift kanatlı han kapıları açmıştır.

Ne zaman Kadıköy’den Eminönü’ne geçsem, sarayda boğdurulup Sarayburnu’ndan denize atılanların çığlıklarını duyarım. Nef’î’ninSiham-ı Kaza’sıyla vurulmaktan korkarım. O martı çığlıkları, gebe cariyelerin bebek çığlıkları olarak yankılanır kulaklarımda. Haliç Köprüsü’nden başka bir çığlık yükselir.Edvard Munch oralarda olmalı? “Gökkkafes” üstüme yıkılır. Komşum EliasCanetti, bu Boğaz’dan geçmiş olmalısın. Bu “Körleşme”yi ancak sen anlatabilirsin.

Ben bunları gördüm. Eğer hâlâ bir şeylerin farkında değilsen, git derdini, Markopaşa’ya, olmadı Malumpaşa’ya anlat kardeşim.

 

Mizahla Yaşayacağız Özetle

Bu höst-modern çağda yaşama, mizahsız tutunmanın olanağı yok. Neyapıp edip dünyanın kirinden pasından arınmamız gerekiyor. 

PorosluArkhilokhos, günümüzden yaklaşık 2700 yıl önce bir şiirinde şöyle der: “Bu kadın çok akıllı / bir elinde su / bir elinde yangın” Hiç eskimeyen, eskimeyecek dizeler bunlar. Ben, bu dizeleri mizaha da uyarlarım: Mizah, bir yangın somutlamasıdır. Mizah olmasa, o yangın nasıl söndürülecek, o yürek nasıl serinletilecek? Dahası akıl yolunu nasıl bulacak?

Konrad Lorenz’e göre: “Mizah ve bilgi, uygarlığımızın iki büyük umududur.” Mark Twain’e göre ise: “Mizahın gizli kaynağı sevinç değil hüzündür.”

Umudu korumak, hüzünden kurtulmak gerekir. Mizah, çaresiz kalındığımızda bunun yolunu bulur.Çok basit bakmayı öğretir bize. Çünkü hakikat basittir. Yoğunluk, basit olandadır. Kemal Sunal, bu nedenle sevilmektedir hâlâ.

Mizah, insanın hırsını törpüler. Mizah kişiyi bilgeleştirir. Bu nedenle hiçbir bilgeyi asık suratlı görmeyiz, göremeyiz. Cahit Arf’le Oktay Sinanoğlu’nun gülümseyen yüzlerini, Aziz Sancar’ın ödünsüz, soylu duruşunu anımsayın. Gencecik Bülent Kızıltan ve Canan Dağdeviren’in yaşam dolu sevecen bakışlarını. . Einstein’ın dilini bir karış sarkıttığı o fotoğrafını...

Mizahın işi, hikâyeyle değil, karakterledir. Oysa biliriz ki, iktidarların işi karakter değil, model yaratmaktır. Kendi hikâyelerine inanan sürüler oluşturmak.

Keşke siyaset de karakter yaratsa, daha karakterli olsaydı!... Karakter söz konusu  olduğuna göre mizah, toplumsal değil, bireyseldir. Mizah partilileşmez, özgürlüğüne tel kondurmaz.

Mizah, kısık ateş ister. Önemli olan, göbeğin hoplaması değil, yüzün ve beynin gülmesidir. Kaba sövgü, asla mizah değildir. Ancak pembe kâğıda mektup da değildir. Mizah, sözü yutturmaktır. Ucu açık mizah olmaz. Mizah yaptığınızı sanıyor, hâlâ tokat yiyorsanız, mizah orda dursun, siz başka yerde durun.

Mizah, korkuya çalınan ıslıktır, geceye gür bir kahkaha. Mizah, insan beyninin 100 metresidir. Eser geçer. Bu nedenle her çağın önündedir. Modası hiç geçmez.

Mizahla yaşamaya devam edin!...

Tahsin Şimşek
Berfin Bahar, 230. Sayı Nisan 2017