Metin Eloğlu'na göre kaç çeşit sanatçı var? / Aslıhan Tüylüoğlu

Metin Eloğlu'na göre kaç çeşit sanatçı var? / Aslıhan Tüylüoğlu

04 Ekim 2012 - 7829 kez okundu.

Edebiyatımızda yazdıklarıyla, yaptıklarıyla kendine has bir çizgi tutturmuş, akımlarla dirsek teması olsa da hiç birine dahil olmamış, ilk kitabından itibaren sanatını hayatına koşut tutarak geliştirmiş, resimden kazandığını şiire aktarmış, özgün sanatçılarımızdan biridir Metin Eloğlu.

 

Onun düzyazıları Turgay Anar tarafından toplanarak, İçli Dışlı- Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar adıyla YKY yayınlarından 2009 yılında basılmış. Bu kitapta, gerek kendi yazıları gerek soruşturma ve söyleşilerde verdiği yanıtlarla Eloğlu’nun şiir poetikası da tüm açıklığıyla belirginleştirilmiş oluyor böylece. Hem bir ustayı hatırlamak, hatırlatmak, hem de genç kuşaklar için onun şiir üstüne düşüncelerini göz önüne sermek ve yorumlamak istiyorum bu yazıda.

 

Eloğlu, yazılarında, şiirin ilk göz ağrısı, resminse askerlik sonrası geçim derdiyle sürdürdüğü yan uğraşı olduğunu vurguluyor. Resimde de başarılı bulunmasına rağmen kendini bir şair olarak tanımlıyor ve şiir ile resmin ayrı şeyler olduğunu, malzemelerinin farklı olduğunu bunların birbirini etkilemediğini ya da beslemediğini belirtiyor sık sık. Ama resim için yazdığı yazılarda, sanatçı olarak düşünceleri, şiir sanatını da kapsayacak şekilde. Non-figüratif resmi ve Nuri İyem’i eleştirirken toplumcu bir yönsemede olduğunu görüyoruz onun, Öyle ki bu ilk şiir kitaplarındaki şiir poetikasını da kapsıyor. Şöyle diyor 1951 yılında sanatçının işlevi için:

 

“… çağımızın ileri sanatçısına düşen ödev; özel işlerini, kişisel duygularının türküsünü aklına estiği gibi çığırmak değil, içinde barındığı toplumun gerçeklerini aydınlatıp, onun acılarını sevinçlerini, umutlarını göz önüne sermek; Başkalarını da bu konular üzerine düşündürmektir.”

 

Yine sanatçının “toplum ve tabiatla ilişkisini büsbütün kesmemesi” gerektiğini bunu yaparken de “kopyacılığı, taklitçiliği, basma kalıp realizmi, konu ezberciliğini değil,o dış dünyada olup bitenleri, iç dünyasının yenileyici gücünü yararlı bir araç olarak tanıması” ile sanatına yansıtması gerektiğini öne sürüyor.

 

Asım Bezirci, Metin Eloğlu'nun ilk kitaplarını incelerken onu “realist bir şair” olarak görür, gözlerini kendinden çok çevresine çevirdiğini, yurt sorunlarına değindiğini, halkın acı yaşantısından örnekler verdiğini, zenginlerin haksızlıklarını anlattığını belirttikten sonra, bunu göstermekle yetindiği, çözüm getirmediği, bu günü yarına bağlamadığı, eleştirisinde bulunsa da “şimdinin aykırılığını ve değişmesi gerektiğini vurguladığı” için yalnızca bu davranışın bile “ona toplumcu bir kimlik kazandırdığını” ve “şiirini garipçilerden daha ileri götürdüğünü” söyler.

 

Eloğlu’nun topluma eleştirel bir açıdan baktığı ilk kitaplarında hikâyelemeyi, olayı ve tipleri görürüz. Zengin- fakir, namuslu- namussuz, güzel-çirkin, iyi-kötü, zıtlıkları karşılaştırarak ve yerilerek verilir, zaman zaman şaşırtmaca ve humor da kullanılır. Dil sade ve doğaldır. Şirin gününde meramını okuyucuya anlatamazsa ilerde anlatmasının şansa bağlı kalacağını, şairin bir kıyıda nazlı nazlı uğraşmasının yeterli olmayacağını, toplum ile etkileşim içinde yaratması gerektiğine inanmaktadır. Sanatçıların iki türlü olduğunu savlar 1961’deki bir yazısında:

 

“1- Bireysel acunları süslemek, tinsel kurtlarını dökmek için kaleme sarılanlar.

 

2- Uğraşılarının gündeş toplumla ilişkilerini sorumluca kestirip yaratıcı, doğrultucu, uyarıcı çabalarını o yönden ayarlayanlar.”

 

Eloğlu’na göre sanatçı kime ve niye yazdığını önceden kestirmelidir. İlkel ve duruk toplumlarda sanatın önemi daha da artmaktadır. Sanatçı, ulusaldan, yerelden, nesnelden, somuttan kaçınarak evrensele varamaz. Sanatçının bir görevi de karşısındakini sanatına ısındırmasıdır. “ Sanat ne kurt dökme, ne oyuncak, ne de iğne deliğinden Hindistan’ı seyretme!” Sanatçı iyiye, güzele, gerçeğe imrendirmelidir karşısındakini. Bu nedenle sanatçı çağrısının kimlere gitmesi gerektiğini önceden belirlemeli ve bu amacına yönelik en elverişli yöntemi edinmelidir.

 

 

1972’deki bir yazısında gene sanatçının işlevini daha kapsayıcı, akla, düşünceye yaslanıcı bir şekilde ele alır Eloğlu: “Sanatçının öz görevi, işlevi düpedüz eleştiri’dir. Doğayı eleştirir, kendini, toplumu, yaşam düzeninde kurguyu, gelenekleri, sanat ortamını, çağsal gidişatın aykırılıklarını, gündeş olayları ve de -en önemlisi- eleştirmenleri.”

 

Önceleri içeriğe yaslanır, önceler, Eloğlu. Kitaplarında şiirinin değişip değişmediğini soranlara “Her kitabıyla bir başkalık, sil yeni baştan; sıçramalar sunmak, şiirini yaşantılarının değil de soyut dizinsel etkilerin üzerine kuranların harcı, yaşamımı yıl aşırı yenilemiyorum ki.” der. Çünkü şiirini yaşamına paralel götürür, hayata ve ondaki değişmelere yani bir bakıma öz’e dayanır şiiri.1952’de Düdüklü Tencere adlı ilk kitabı için, “günlük öyküsünü anlattığım kimselerin şiire pek konu seçilmemiş yönlerine, mısra dışı edilmiş sözlerine dokunmakla ayıp mı ediyorum” der. Kullandığı dilde argoya yer verir çünkü. Eloğlu ilk kitabından itibaren şiirde kullanılmamış sözcükleri seçer, kullanır, sonraları dil bilinci daha da güçlendikçe yeni kelimeler türetir veya türetilmiş yeni sözcükleri getirir şiirine. Bu sürece değineceğiz.

 

Sanatçının öz- biçim konusundaki düşünceleri şöyledir:

 

“Duruk bir öz, kabuğunu – yani biçimini – kıramaz, tazeleyemez. Oysa şair kişi sürekli bir öğrenim, duyum evreninde kendi devrimleriyle, becerikliliğini edinebiliyor. Bu ara gerek kişisel gerek akımsal her özlü, güçlü deneyden de etkilenmesi olağan… Şiir tutumumda, sonucu belirsiz sıçramalara hiç yeltenmedim, duymadım böyle bir zorunluluk. Belki de öze olan inancımdan, önemsediğim somut ilkelerden ileri gelmiştir. Ama kişinin dileğince meram anlatması için, türlü değişlerden, ölçülerden, hatta oyunlardan yararlanması da gerek…”

 

Görüldüğü gibi, önceleri yaşamı, sonraları dili somutlamaya çalışan sanatçı, bütün şiir serüveninde öz’e bağlıdır. Şiiri “bir meram anlatma” şekli olarak görür. Esin kaynaklarının başında “hayat” gelir şairin. Olaylar, durumlar ve okumalar belli bir birikmeyle yoğunlaşmaya ulaştığında yazmaya başlar. Şiir ona göre marazi duygusallıkların dışa vurumu değil usla hayatın kavranışıdır. Şiiri “bir akıl işi sayar” Eloğlu.

 

Eloğlu ile anılan bir özellik de ironi ve humor. Özellikle ilk kitabı Düdüklü Tencere'de (1951) ve sonraki kitapları Sultan Palamut (1957) ve Odun'da (1961) azalarak da olsa yer alır bu özellik. Sonrasında da terk edilir.

 

1970’de sorulan “ironiyi seçişiniz orijinal olmak için mi, yoksa toplumdaki düzensizliği, aykırılıkları yansıtmak için mi?” sorusuna:

 

“Şunu diyeyim öncelikle, önyargılarla şiir yazılmaz kanısındayım. İroni bir bakıma kestirmeden gitme yöntemidir eleştirici ozan için. Yoksa özgün olarak seçildiğinde hiçbir işlev yükü taşımaz.” diyerek, İroni’yi amaç değil bir araç olarak gördüğünü belirtmiş olur.

 

 

Yine başka bir söyleşide ilk kitabını özellikle böyle şiirlerinden bir seçme ile gerçekleştirdiğini belirten Eloğlu, kendi şiirinde bu özelliği temel bir özellik olarak ortaya koymayıp “elmada şekerimsi”, “şiirsel vurguyu pekiştiren bir yandaş özellik” olarak tanımlıyor. Şiirde mizah öğesinin sanatçının mizacına bağlı olduğunun altını çizdikten sonra; “…şiirdeki öz’ün, içeriğin gerektirdiği bir tutamak; yaşam, düşün, anlatım gücümün yörüngesinde doğal bir olgu; acun görüşümü yansıtırken yararlandığım bir öğe” diyor onun için. “Toplumsal amaçlarla ya da 'romantik' şiirin yoz etkisini kırmacasına yergi, yadsıma?” olarak düşündüğü ironi ve mizah öğesini kullandığı ilk kitaplarıyla, bunu, Garipçilerden devralmış görünüyor biraz da. Ancak sonrasında sürdürmese de bu yönü, yıllar sonra, 1970’de, Oğuz Tansel ile şiirleştirdikleri Bektaşi Fıkraları'nın yayımlanmasıyla bir kez daha tartışmaya açılıyor.

 

Horozdan Korkan Oğlan (1961) adlı kitabıyla başlayan değişim Asım Bezirci tarafından -özetle- şöyle belirleniyor:

 

1-Toplumculuktan bireysel şiire varma (Bezirci, Eloğlu’nun “eskiden dalga geçtiği şairlerin yolunu tuttuğunu” söylüyor.)

 

2-Mizah öğesini terk etmek (ki bunu da Türk şiiri için büyük bir kayıp olarak saptıyor.)

 

3-Garipçilerden kopma, İkinci Yenicilere yaklaşma. Eloğlu’nun bu eleştirileri kabul etmediğini görüyoruz yazılarında. Yine Asım Bezirci ile “Ayşemayşe”(1968) adlı kitabı üzerine yaptığı bir söyleşide şöyle ifade ediyor kendini:

 

“1951 yılında yayımlanan Düdüklü Tencere’den ve onu izleyen aynı türden şiirlerimle bu günküler arasında fark varsa, bu gerek yaşantımın, gerekse o kökenden gelen kişilik aşamalarının sonucudur. O yıllar şiirin toplumsal gerçekleri paldır küldür değiştirebileceği kanısındaydım.” derken, “Gerçek şiir toplumcu olsun olmasın yüzde yüz yaşama ekli bir üründür.” diyerek şiir- yaşam paralelliğini her durumda öncelediğini belirlemiş oluyor.

 

Şairin değişime açık olduğunu ama bunu özümseyerek yavaş yavaş gerçekleştirdiğini de belirtelim. Toplumsaldan- bireye, somuttan-soyuta, Garipten-İkinci Yeniye (ki o her ikisinden de etkilenmediğini belirtir), sade bir dilden -dilde zorlamaya varışı birdenbire sırf özenti veya sıçrama şeklinde olmamıştır. Şairliğinin ve “meramını anlatmanın” araçlarını araması sonucu doğal bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Bu değişimlerden biri de şiirde “hikayeyi öncelemekten, türlerin birbirinden ayrılması gerektiğine varmak; Yazın alanında da öbür dallarda da, dalların apayrı özelliklerde olduğu, birinin öbürüne katkısının yapıtı melezleştirdiği sonucuna varmak.”

 

Yine 1959 yılında soyut - somut tartışmalarının yaygın olduğu o dönemde bu konudaki görüşü şöyledir.

 

“Kimi şair uğraşında belli bir hizaya geldi mi “sil yeni baştan” demeyi seviyor… Kimi şair de kendince bir düzen kurup onu geliştirmeyi yeğliyor. Ama kişiliği olan, sözü olan bir şair her iki durumda da uyar, duyurum gücünü yitirmez. İlk kitabımdan beri dokuz yıl geçti, bu süre içinde denediğim değişik biçimler de oldu. Daha çok sözün gerektirdiği, ittiği bir zorunluluk bu bence. Gerçek yeniliği şiirin soyuta ya da somuta yönelişinde değil de çağının, çevresinin, özlemlerinin, bıkıntılarını, sevilerini, hatta kavgalarını yansıtabilmesinde aramalı.” Bu yıllarda da öz’e bağlı olduğunu görüyoruz Eloğlu’nun.

 

Şiirinin sade anlaşılır bir dilden daha soyut bir dile varması konusunu ise şöyle açıklıyor 1968 yılında;

 

Kolay anlaşılan şiirin, kolay yazılabildiği kanısına vardım deneyler sonucu. Daha açığı: şiiri anlamak da, tadına varabilmek de özel bir çaba işi. Bizlerin bir görevi de –gerçek anlamlara varabilmek için- dili kurcalamak, zorlamak, kurmak. Okuyucunun yadırgaması, çözmeye üşenmesi olağan ya, türlü dönemlerde bu gerçek hep mi hep şair-şiir yararına çözümlenmiştir.”

 

Eloğlu “Dil” konusunda hem değişim hem gelişim göstermiştir yapıtlarıyla. İlk yapıtından itibaren sözcükleri ile öne çıkmıştır. Bu dil anlayışının ve dile bağlılığının gelişmesiyle, şiirinin başat özelliği haline gelmiştir.

 

 

1963 yılında “Şiir dili diye ayrı bir dil var mıdır?” sorusuna: “Sanmıyorum, düşünceye bağlı dilimiz “tek” değimlidir hep” derken. 1968’de Ayşemayşe ile geldiği noktada Türk dilinin geçirdiği “Osmanlıca” deneyimini kastederek sanırım “ Biz türlü nedenlerle dilini yitirmiş bir ulusuz” dedikten sonra, Türkçeyi yeniden kurmanın edebiyatçıların sorumluluğu olduğunu, dili yeniden yaratmak geliştirmek ve şiirini kurmak zorunda olduğunu belirterek, İngiliz, Fransız vb. sanatçıların böyle bir sorunu olmadığını söyler.

 

“Son çalışmalarımdaki tutumum özellikle dilimizin anlatım gücüne yönelik, başka bir değişle şiirimin çözümleyici, öyküleyici değil, dilimizi yeniden kurucu yönüne önem veriyorum” diyerek böyle bir şiirin soyut olarak nitelendiğini, ama öz-biçim yönünden bu kitabında bir aykırılığa düşmediğini belirttikten sonra yine dil konusuna dönüyor ve “şiir çoğu dönemlerde- gereksiz bile olsa- ille de dili kurar için için. Ben bu kitabımda kendi yapıma, açıma göre bir “şiir dili” kurduğum kanısındayım” diyor.

 

Anlaşılacağı üzere sanatçımız, sanata yüklediği toplumsal yan ve yarar ilkesini, dil konusuna oturtuyor bu kez. Sanatçının görevini dili işlemek olarak saptıyor ve çalışmalarını bu yöne sürüyor. Dili kullanışındaki bu değişimin, zorlamanın ve farklı kelimeler kullanmanın onu Memet Fuat’ın “suçlaması”ndaki gibi İkinci Yeniyle buluşturmadığını ise şöyle açıklıyor: “İkinci Yeni değimini hep yadırgadım. Zaten İlhan Berk’ten başka da kimse benimsemedi bu değimi. Bence iki tür şiir var biri yaşantıya, kaynaklara ve gündeş sorunlara eğilik şiir, biri de laboratuvar çalışmasını andıran “sentetik” diyebileceğim bir şiir. Oysa benim özendiğim, şiir “mutlak” bir anlam, bir öz taşıyan, biçimini sesini o içeriğe adayan bir türdür. Bence mısra işlevini yitirmedi. Açıklamak gerekirse, şiirin salt bir bütün, bir anlam toplamı olması gerektiği kanısındayım.”

 

 

Buradan açıkça görüleceği gibi Eloğlu’nun dil aranışları, dili soyutlama, yalnızca zorlama değil, yine içeriğin güdümünde yeni yaşantıyı anlatabilmek için ve dili toplum yararına geliştirmek içindir. Yani o dil uğraşını, baştaki toplumcu anlayışının bir devamı olarak biçimsel- anlamsal dengede tutmuş ve geliştirmiştir.

 

“Divan şiirinden payıma zırnık düşmemiştir” diyen şairimiz, Ozanın o zamandan bu yana sorumluluklar edinmesi, soyut bir oyunculuktan aklın egemen olduğu düşünsel bir boyuta geçmesi yanında biraz da bu dilsel tutum sonucu, Edebiyatımızın, çağdaş şiirimizin eşiğini “cumhuriyet” olarak belirler. Yine halk şiiri ise “bir türkü tadı bırakır onda.”

 

Şiirini, insandan yana bir tutumla kuran geliştiren Eloğlu değişimlere, gelişimlere kendince katılarak şiirini ve düşüncelerini gerektiğinde yenileyerek kırk üç yıla yaklaşan şiir sanatında kendi değişiyle bir “sanat eri” olarak “şiiri tutturarak, türlü engellere, olumsuzluklara karşın bu sevdadan caymayarak uğraşının onurunu korumak için günlük işlerini gözünde büyütmeyerek hatta onlardan sıyrılarak varoluşunu şairliğiyle özdeş” kılmıştır. “Şiirimizi kişiliğince kılmak için uğraşan şairleri severim” derken, o şairlerden başlıcaları arasına da girmiştir.

 

Yazımıza bir şiiri ile son verelim:

 

ÇILGAR

Oralar yazın mı hâlâ, güpgüzel midir
Gayri şarapsadım ben, İstanbulsadım
Kuşladıysa gözlerimi bir sakar tavan
Sensiz günlerimi çarçur etmek içindir
Ama pörsümüş, gül bitine karmış bir sarı
Siner külçelenir ta evimde barkımda
Pelit acısından yavuz bir özlem kiri
Yu canım usulcacık
Sen bunca umudumun çılgarı
Göğü maviltir bir kırlangıç yakamoz
Balıklar debreşir suda

 

Kaynaklar:

İçli Dışlı- Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar, YKY Yay.,200

Metin Eloğlu, Bu Yalnızlık Benim, Toplu Şiirler (1951-1984

Asım Bezirci, Metin Eloğlu, Edip Cansever, Evrensel Basım Yayın,1. Basım, Eylül,2007

 

Aslıhan Tüylüoğlu

Gerçekedebiyat.com