Mavi Kader / Ercan Varol

Mavi Kader / Ercan Varol

14 Aralık 2018 - 4657 kez okundu.

Kendi planlarımızı yapıyorduk, ama kaderin de planı olduğunu unutmuştuk  Dostoyevski (Suç ve Ceza)

Yazdan kalma üstünlüğünü devam ettirmek istercesine güneşin bulutlarla öne çıkmak için mücadele ettiği, kimi zaman güneşin, kimi zaman da bulutların öne çıktığı fakat çoğu zaman bulutların galip geldiği, soğuk, rüzgârlı bir sonbahar sabahı, hastane odasındaki yatağından ayaklarını sarkıtmış, bir koluyla yatağa dayanmış, camdan dışarıyı seyrediyordu. Hafif esmer bir cilt, uzun oval bir yüz, sporcuyu andıran hafif kaslı, geniş omuzlu bir vücut, muhtemelen hayat neşesini kaybettiğinden dolayı canlılığını yitirmiş yavaş hareket eden iri gözler; fakat diğer taraftan iri gözlerin içinden okunabilen azimli, mücadeleci bir ruh.

Anne ve babası da kendisi gibi büyük bir deniz aşığı ve sevdalısı olduğu için, doğduğu ilk gün, sanki yıllar öncesinden bütün aile efradınca kararlaştırılmış gibi hiç tereddüt etmeden ona Deniz adını koymuşlardı. Erkek çocuk olarak doğsaydı ismini yine Deniz koyacakları çok açıktı. Kırk birinci yaş gününü kutladıktan bir ay sonra başlayan ve sonrasında giderek artan bir nefes darlığı illetinin ardından, bir gece yarısı boğulur gibi nefes darlığı çekerek, ölüm korkusuyla acilen hastaneye kaldırılmıştı. Birkaç kez boğulma tehlikesi geçirdiği için boğulma ve nefes alamamanın nasıl bir şey olduğunu çok iyi biliyordu. Bu tarifi imkânsız hoş olmayan durum şimdi kendisini karada yakalamıştı. Haftalar aylar süren tedaviden sonra durumunun iyiye gitmediğini öğrenmesi ve kabullenmesi çok geç olmadı. Doktorunun kendisine kalp nakli gerektiğini söylediği gün de, kendisinin bile beklemediği şaşırtıcı bir şekilde metanet göstermişti. Demek ki hastalar çaresiz kalınca her şeyi kabullenebiliyorlardı. Aldığı sakinleştirici ilaçların ve küntleşmiş, nasırlaşmış duygularının da bunda payı olduğunu düşünse de, esas olarak kalbinin derinliklerinde çağlayan ümit şelalesinin bu acı veren yakıcı ateşi, volkanı söndürdüğünü düşünmekteydi. Deniz şimdi, sanki ucu bucağı belli olmayan ve ne zaman sonlanıp dışarıya çıkacağını bilmediği bir belirsizlik tüneline girmişti. Hastaneye en son yatışında da kendisine, büyük mucizenin gerçekleşeceği ümit edilen güne kadar hayat arkadaşı olacak olan yapay kalp destek cihazı takılmıştı.

Her şey yolunda gitmişti ve şimdi yaklaşık üç haftadır yattığı hastaneden çıkacağı günü bekliyordu.

Uzun boylu, ince yapılı, saçlarının çoğu beyazlamış, kıvrak bir zekanın tezahürü olarak hızlı hareket eden küçük gözleri olan doktor Yaman, hızlı bir şekilde kapıdan içeri girdi. Her zamankinden daha neşeliydi. Doktor Yaman çok başarılı bir kalp cerrahıydı. Mesleğini sevdiğini herkes bilse de, bazı günler mesleğinden dert yanar, ömrünün hep hastanelerde geçtiğinden şikayet eder fakat Amerika’da çalıştığı günlerinden konu açılınca moralinin en bozuk olduğu günlerde bile bir anda gözlerinin içi parlar, çocuksu bir sevince bürünür, yaptığı işi bile unutup saatlerce o günlerden bahsederdi. Hızlı bir şekilde önce dosyayı, sonra da kalp destek cihazını kontrol etti ve Deniz’in gözlerinin içine bakarak içten bir gülümseme ile şöyle dedi.

-Deniz, kalp destek cihazımız gayet iyi, bugün seni taburcu ediyorum, en kısa zamanda da yeni bir kalbin bulunacağına inanıyorum, o zaman seninle hemen bağlantıya geçeceğiz.

- Çok teşekkür ederim Yaman bey, size minnettarım

Deniz, doktor Yaman’ın bu içten gülümsemesinin, gerçek ümitvar bir gülümseme mi, yoksa, ümitsiz bir hastaya moral vermek için yapılan zoraki bir gülümseme ve çok iyi oynan bir rol mü olduğunu, daha sonraki günlerde de hiç anlayamadı.

Bir mutlu günler unutulmaz bir de mutsuz günler. Deniz de çocukluğunu gençliğini çok iyi hatırlıyordu. Hafızasında kalan en belirgin şey mutlu bir çocukluktu. Kendisine, bir deniz marketinde görüp de hep sahip olmak istediği deniz paletini alan büyükbabasının o yaz ölmesi ve komşularının köpeği Tarçın’ın kaybolduğu yaz, çok sevdiği genç öğretmeninin nedenini hiç bilemediği bir nedenle birden tayinin çıkarak bir Anadolu şehrine taşınması dışında, hafızasında yer eden başka büyük bir mutsuz olay yoktu. Ufak tefek mutsuz olayları günler sonra kendiliğinden unutuvermişti. Daha iyi hatırlayabildiği gençlik yıllarında da durum aynıydı. Büyük bir deniz şehrinde doğup büyüdüğü için, bütün çocukluğu ve gençliği deniz kıyısında geçmişti. Çocukluluğundan gençlik yıllarına kadar anne babası ve iki kardeşiyle birlikte şehrin denize bakan kısmında, hafif yamaçta olduğu için denizi yukarıdan gören, fakat denize çok yakın olan geniş, dört odalı bir apartman dairesinde oturmuşlardı. Bu apartman, büyükbabası ve büyükannesiyle, amcasının da oturduğu, her bir odası anılarla bezenmiş olan bir aile apartmanıydı. Her sene ilkbahar sonu gittikleri ve sonbahar başı döndükleri, babasının da işi dolayısıyla hafta sonları gelebildiği yazlık evleri de denizin hemen kıyısındaydı. Yazlıktaki arkadaşları onu çok iyi bir yüzücü olarak tanıyorlardı. Arkadaşlarının açılamadığı yerlere kadar rahatlıkla açılabiliyor, kimsenin dalmaya cesaret edemediği derinliklere tek nefeste dalarak balıklara arkadaşlık ediyordu. Karanlık yaz gecelerinde arkadaşlarıyla denizi yüksek bir yerden seyrederek çocukken deniz perilerinin saçtığı ışık olarak bildikleri yakamozu görmek umuduyla saatlerce denize bakıyorlar, yakamozu görmenin kendilerine uğur ve mutluluk getireceğine inanıyorlardı. Bazen de rüyalarında masmavi parlak sularda yüzüyor sabah kalktığında rüyasını anlattığı annesi bunun bir mutluluk ve uğur işareti olduğunu söylüyordu. Sonuçta Deniz için deniz, gündüzüyle gecesiyle, gündüz masmavi berrak sularıyla, gece de ışıl ışıl yakamozuyla bir mutluluk ve uğur simgesiydi.

Hastaneden çıktıktan sonra dakikaların saat, saatlerin de gün olduğu zor bir on ay geçmişti. İlk zamanlarda kalp destek cihazına alışması biraz zor olmuş, ama sonradan, merakla dakikalarca baktığı incelediği bu cihaz hayatının ve vücudunun ayrılmaz bir parçası olmuştu. Şimdi, evlendikten sonra oturdukları evleri denize yakın olsa da, denizi görmüyordu. Bazen, balık ve yosun kokusunun karıştığı deniz kokusunu içine çekebilmek, kendine özgü sesler çıkaran martılara ve denizden dönen balıkçı teknelerine daha yakın olabilmek ve onları izleyebilmek için, eşinin yardımıyla deniz kıyısına gidiyordu. Kalp destek cihazı nasıl kalbine, vücuduna destek oluyorsa, deniz de ruhuna ilaç, destek oluyordu. Ilık bir sonbahar akşamı, güneşin batışını ve bakır rengindeki gökyüzünü seyrederken, gün boyunca sessiz olan ev telefonu çaldı. Deniz her telefonda olduğu gibi büyük bir heyecanla telefonu açtı. Yaman bey arıyordu ve önceki konuşmalarından daha heyecanlı, daha yüksek bir sesle ve daha hızlı konuşuyordu.

-Ben Dr. Yaman, Deniz hanım ile acele görüşebilir miyim lütfen

Titrediğini, bir anda kalbinin vücudunu sallar şekilde çarptığını, zamanın sanki kendisi için durduğunu hissetti. “Aman yarabbi, yoksa .. “ diye düşündü.

-Ben Deniz Yaman bey, buyurun yoksa ..

-Evet Deniz, aradığımız sana uygun bir kalp bulundu, seni hemen hastaneye alıyoruz, verici kalp de gelmek üzere

İçinde tarifi zor olan hem büyük bir mutluluk ve sevinç, hem de büyük bir heyecan ve korku hissetti. Acaba bu bir rüya mıydı? Sonra bir anda, suçluluk duygusu hissederek utandı. Diğer taraftaki ailenin acısını düşündü. Önceleri o soruyu sormayacağına kesin olarak karar vermiş olsa da, içindeki büyük meraka karşı koyamadı ve titrek bir sesle o soruyu soruverdi. Vericinin ailesi izin verirse bunu öğrenebileceğini biliyordu.

-Nereden bulundu, bağışlayan kimmiş acaba?

-Sabah trafik kazası geçiren seninle aynı yaşlarda bir bayan, ismi Nalan Suad…

İsmi duyunca ürperdi ve büyük bir titreme hissetti. Telefona cevap veremedi ve telefon elinden düştü. Eşi bu durumu hiç anlayamadı.

*

Yaklaşık yirmi yıl önceydi. Rüzgârlı bir hava ve dalgalı bir denizin dışında oldukça sıradan bir gündü. O gün yüzmeyi kesin kafasına koyanlar bile deniz kıyısına kadar geliyor, önce ayaklarını suya sokup denizin hırçın dalgalarına düşünceli, düşünceli bakıyor, sonra birden vazgeçip geri dönüyorlardı. Deniz de onlardan biriydi. Fakat o dönmek yerine kıyıda oturmayı tercih etmişti Tek tük de olsa kendine güvenenler denizin hırçın dalgalı sularına kendini atıveriyorlardı. Tam o sırada, kıyının yaklaşık otuz, kırk metre açığında, sesinden genç bir kız olduğu anlaşılan bir yüzücü suyun içinde batıp çıkıyor ve imdat çığlıkları atıyordu. Deniz saniyeler içinde hızla ayağa kalktı, sesin geldiği yöne doğru dikkatlice bakıp hedefini belirledi ve hiç düşünmeden kendini denizin hırçın sularına attı. Güçlü kolları, atletik vücut yapısı ve tecrübesi sayesinde dalgalara karşı hızla ilerliyordu. Etrafına bir an baktığında, yardıma koşan kişinin bir tek kendisi olduğunu fark etti. Kıyıda bekleyen insanların korku dolu bakışları arasında, boğulmak üzere olan kızın yanına ulaştı. Boğulmakta olan kızı önce yüzüstü çevirdi sonra boynundan tutarak, biraz su yutmuş fakat bilinci hala yerinde olan genç kızı çok kısa bir zamanda kıyıya çıkardı. Genç kız hızla hastaneye kaldırıldı ve durumu iyiydi. Deniz onu hastanede de yalnız bırakmamıştı. Aslında hayatını kurtardığı kızın yüzüne hiç dikkat etmemişti. Kendisiyle aynı yaşlarda, hafiften kumral, korkudan yüzü sapsarı olmuş genç kız, kendisine minnetle sarıldı.

- Çok teşekkür ederim, size hayatımı borçluyum, bu arada isminiz nedir?

- Deniz, adımı denizden almışım, ya sizinki

- Benimki de Nalan Suad!

Güneşin artık yenilgiyi kabul ederek gökyüzünü tamamen bulutlara teslim ettiği, bulutların egemen olduğu soğuk bir sonbahar sabahı Deniz, kendisine Nalan Suad’ın kalbinin nakledildiği başarılı bir kalp naklinden sonra, yaklaşık bir aydır yattığı hastaneden sağlıklı bir şekilde taburcu oldu. Arabanın arka koltuğunda hastaneden ayrılırken, ona şükranlarını iletiyor ve dua ediyordu. Yıllar sonra Nalan Suad, ona olan borcunu en iyi şekilde ödemişti.

Ercan Varol (Şurup Dergisi, Ocak, 2015)

GERCEKEDEBİYAT.COM