Mahkeme / Ahmet Hamdi Tanpınar

Mahkeme / Ahmet Hamdi Tanpınar

09 Ocak 2017 - 5399 kez okundu.

Çok aydınlık çimenlerde dolaşıyordum. İmkânsız derecede şeffaf suların üstünden, diplerindeki balıkları seyrede ede yürüyordum. Her taraf aydınlıktı; nereden geldiği bilinmeyen bir aydınlık… Denebilir ki eşya, kendim, her şey, bu aydınlığın kendisi olmuştuk ve ben bu aydınlığın içinde, onun kanatlarile her türlü ağırlıktan uzak, son derecede yumuşak bir rahmaniyette uçuyordum. Sonra birdenbire ışık değişti. Evvelâ  kurşun rengi bir bulut her şeyi örttü. Eşyayı olduğundan fazla kendisi yapan bir gölge, bir çeşit yarı aydınlık etrafımı aldı. Bazı bulutlu havalarda denizin bu rengi bağladığını herkes görmüştür. Sanki kurşundan yapılmış bir dünyaya göçmüştüm. Her şeyde haşin, insanla münasebetini kesmiş, tecrübelerimizin hiçbirine sığmayan adeta insana düşman donuk bir parıltı vardı. Sanki başka bir güneşin nizamına girmiştik. Bu, son derecede zalim, hiç görülmemiş, adeta zehir gibi bir parıltı idi ve eşya onun altında, yahut onu taşıdığı için, yavaş yavaş oldukları yerde değişiyor, çürüyor ölüyordu.  Deminki berrak sular birdenbire eritilmiş maden seli oldu;  çimenler paslı teneke kırpıntıları gibi kurudu; ağaçlar kendiliğinden bir kül yığını haline girdi. Sonra bu ışık da kayboldu. Etrafımı zifirî bir karanlık aldı; ve ben bu karanlığın içinde düşe kalka yürümeğe başladım. Fakat  hakikaten yürüyor muydum, yoksa benim gibi bu karanlığın mahpusu bir kalabalık tarafından  bilmediğim  bir yere doğru itiliyor muydum? Bununla beraber hiç kimseyi görmüyordum. Fakat yüzlerce, yüzbinlerce olduğumuzu hissediyordum. Etrafımdaki sessizlik bana bunu duyuruyordu. Çünkü bu sessizlik, dolu bir sessizlikti. Bu; susuşun, beklemenin sessizliğiydi. Karanlık bir gecede, bir denizde, sadece can telaşile yüzen yüzbinlerce insan… Hayır bu da değil. Başka bir şey, varlık sükût olmuştu.

İkide bir düşüyor, yuvarlanıyor, sonra nasıl olduğunu bilmeden kalkıyor, yine itile kakıla yürüyordum. O zamana kadar hiç duymadığım şekilde korkuyor; fakat bir taraftan da bu korkuyu bütün ömrümce beraberimde, içimde gezdirdiğimi sanıyordum. Hiçbir tanıdığım insan, her gün arasında yaşadığım şeylerin hiçbiri, ne kendi vücudum, ne düşüncelerim bu korku kadar bana aşina olamazdı. Bununla beraber yine de onu ilk defa duyuyordum. Dişlerim zangır zangır birbirine çarpıyordu. Fakat en korkuncu bütün vücudumdaki kesilme idi. Sanki ayaklarımın altında her şey uçmuştu. Beyhude uğraşıyorum. Dünyada anlatılamıyacak bir şey varsa  bu acayip korkunun kendisi, daha doğrusu onu kendimde bulduğum andaki halim idi. Hiçbir şey bu kadar müthiş olamazdı. Ölümün vaad ettiği hürriyeti bile ortadan kaldıran bir şeydi bu. İkide bir etrafıma bakıyor, içimden sağa sola sessizce yalvarıyor: “Beni bırakın… beni bırakın!.” diyordum.  Fakat sesimin çıkmıyacağını, çıksa bile işitmiyeceklerini, bu kalabalıktan, bu kaderden, bu yoldan kurtulamıyacağımı, hiçbirimizin kurtulamıyacağımızı, her şeyin her çırpınışın beyhude olduğunu biliyorum. Nereye gidiyorduk? Hangi  kuvvet bizi itiyordu? Hiç olmazsa büyük bir rüzgâr olsaydı. Bir şimşek parlasaydı.  Bir şeyler yıkılsaydı. Varlık kendisini bir yerden gösterseydi. Fakat hayır sadece gidiyorduk. Sadece yürüyordum. Düşe kalka, sanki içimdeki korkunun arasında, onun tahammül edilmez derinliklerinde yürüyordum. Nerelerden geçtik, hangi vadileri dolaştık, bilmiyorum, yalnız bir ara yolun daraldığını hissettim. Artık açık havada değildim. Hep aynı sessizliğin ve karanlığın içinde olmakla beraber kapalı bir yere girdiğimizi fark ettim. Görmediğim basık bir tavanın beni ezdiğini, acayip ve abes bir mimarinin yolumuza istikamet vermeğe başladığını sezdim. Sonra yavaş yavaş sızan aydınlıkta, iç içe koridorlar, dehlizler görünmeye  başladı. Fakat hakikaten bunlar koridor ve dehliz miydi? Hakikaten bir mimarinin içinde miydik? Yoksa sert bir maddenin içinden mi yolumuzu açıyorduk. Hiç kimseyi görmemekle beraber biliyordum ki etrafımda hep aynı kalabalık vardı. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, kendimi en önde ve yapyalnız buldum. Korkunç şekilde, tahammül edilmez şekilde yalnızdım. Nihayet beni geniş ve aydınlık bir salona soktular. İmkânsız  derecede zalim, çiğ, her türlü ümidin düşmanı bir aydınlıkta kendimi tek başıma ayakta buldum. Kendi başına, hiçbir kontrolsüz, insandan gelen her şeyi inkâr ederek  işleyen bir zihnin birdenbire bulduğu korkunç bir hakikate benzeyen bir aydınlıktı bu… insan yalnızlığının ta kendisi bir aydınlık. O zaman etrafıma bakındım ve bir mahkeme salonunda bulunduğumu anladım. Karşımda  boş oniki sandalya dizilmişti.; tam ortada hakimin kürsüsü vardı. Hiçbir şey bu keşif kadar beni sevindiremezdi. Nasıl olsa gelecekler, diyordum. Beni öldürseler bile yalnız kalmıyacaktım. Fakat kimse gelmedi. Sandalyalar boş kaldı ve ben bu boş sandalyalar karşısında, ne olduğunu bilmediğim sorulara cevap vermeye başladım. Durmadan konuşuyor, titreye titreye durmadan konuşuyor, ne olduğunu bilmediğim ittihamları reddediyor, kendimi müdafaa ediyor, yapmadığım suçları itiraf ediyor, yalvarıyor, ağlıyor ve konuşuyordum; sesimin aksini, bir tek hıçkırığımı işitmeden konuşuyordum. Sonuna doğru her şeyin nafile olduğunu, bu yalnızlığı hiçbir suretle yumuşatamıyacağımı, hiçbir hakikati anlatamıyacağımı anladım. Fakat yine konuşuyor, durmadan yine yalvarıyordum. Nihayet mahkemenin bittiğini, hükmün verildiğini hissettim. Önümde bir kapı açıldı ve ben boşluğa çıktım.

 ….buranın bir mahkeme o[lduğunu ve beni burada muhakeme edeceklerini anladım. Bu çiğ, kendi boşluğundan başka hiçbir şeyi aydınlatmayan ışıkta odanın ortasına yürüdüm.

Mümtaz bir yerden gelmeyen aydınlık kadar korkunç bir şey olur mu? Fakat daha korkuncu vardı. Oda boştu. Dipte at nalı bir masanın etrafında, boş sandalyalar büyük değişmez, kahir hakikatler gibi bekliyordu.

O zaman muhakemenin başladığını anladım ve boş sandalyaların önünde kendimi müdafaaya koyuldum. Neden ittiham edildiğimi bilmiyordum. Fakat mütemadiyen kendimi müdafaa ediyor, ağlıyor, yalvarıyordum. Ah birisi o dakikada bana günahımı söyleseydi, beni bir cürüm, bir cinayetle ittiham etseydi, bir hareket benzerini, vehim dahi olsa bir kımıldanışı görse idim, ne kadar mesut olurdum! Fakat hayır, kendi sesimden başka hiçbir ses yoktu. Ve ben mütemadiyen konuşuyor, ağlıyor, yalvarıyor, kendimi müdafaa ediyordum. Sonuna doğru muhakemenin bittiğini anladım. Ve ben tekrar gerisin geri döndüm. Fakat artık karanlıkta değildim. Demin beni o kadar korkutan karanlık dehlizin bir yanı çatlamıştı. Bu çatlaktan garip, o zamana kadar hiç tanımadığım bir ses bana doğru geliyordu. Onun verdiği acayip ve  hummalı ihsasla uyandım. Konsertonun  ikinci hanesinin son cümlelerini duyduğumu, rüyamın hiç olmazda son taraflarını ondaki hasretin idare ettiğini biliyordum.

Ahmet Hamdi Tanpınar

* Bu hikâye ilk kez 2012’de  Tanpınar Zamanı (Haz. Handan İnci, Kapı Yayınları, s. 309-315) adlı kitapta yayımlanmıştır.