Lodos / Sülbiye Yıldırım

Lodos / Sülbiye Yıldırım

25 Nisan 2018 - 1351 kez okundu.

Sonucunu günlerce sıkıntıyla bekleyeceği bir iş görüşmesinden daha çıktığında, herkesi huzursuz eden lodos işsizliğinin hediyesi migrenini uyandırmış, günün çekilmez geçeceğini sezdiriyordu. “Bu rüzgâr şehri önüne katsa da, geldiği çöllere götürse..” diye düşündü hınçla yürürken. Gelecek planlarının ait olduğu yüzyılların artığı bu şehir, içinde büyüttüğü umutlarını çoktan tüketmişti ama geri dönmesine izin vermiyordu. “O seni terk edecek istediği zaman.” demişlerdi, kendi çok istediği halde terk edemiyordu.

İskeleye doğru yürüdü, lodosun çalkaladığı denizde bir o tarafa bir bu tarafa savrulan vapura bindi. Alt salonda ilerledi, yumuşacık koltuklarından birine bıraktı kendini. Başının şiddetlenen ağrısını hafifletmek istercesine gözlerini kapattı.

Vapur iskeleye vardığında biraz sakinleşmişti. Ayağa kalktı, diğer yolcuların hareketlenmesine o da katıldı. Çıkışa doğru ilerlerken yanaşma sırasında sertçe iskeleye vuran vapurda arkasındakilerle birlikte öne savruldu. İçlerinden biri sırtına abanarak dengesini sağlamaya çalıştı, az kalsın onu da düşürecekti. Kafasını çevirdi, orta yaşlı, tıknaz biriydi göz göze geldiği.

“Kusura bakma! Bu lodosta vapura binmek akıl kârı değil.” dedi adam, gayet pişkince. Sonra dabir şey olmamış gibi kalabalığa karışıp kıyıya atladı. Adamın gözlerindeki bulaşık bakıştan irkilmiş, olanlardan rahatsız olmuştu. Tarifsiz bir önseziyle, elini arka cebine götürdü, cüzdanı yoktu!

Kendini çok kötü hissetti. Çaresizlikle korku arasında bir an boğulacak gibi oldu. Dünya midesinde dönmeye başladı. Durduramadığı bu dönüşe boyun eğmenin sırası değildi. Atladı vapurdan. İnen kalabalığın her yöne saçılan koşuşturmasında adamın gittiği yöne doğru koştu, bir yandan da önündeki kalabalığı tarıyordu gözleriyle. Az ileride gördü onu, görüş mesafesindeydi. Adımlarını daha da hızlandırdı. Yetişmesine az kalmıştı ki kaçamak bakışlarla arkasını kollayan adam onu görünce telaşlandı, hızını artırdı. İlerleyip yan sokaklardan birine saptı,  o da arkasından.

Ana cadden sonra saptıkları daracık, kimsesiz sokağın sessizliği ve sakinliği ürpertti. Akşamın alacası bu sessizliği elle tutulur hale getiriyor, ikisinin ayak seslerindeki tuhaf telaşlı uyuma tedirginlik katıyordu. Yavaşlar gibi oldu. Ürpermişti. Terk edilmiş hissi uyandıran eski evlerin tek tük yanan solgun ışıkları ve kim bilir kaç gündür alınmayan çöplerde eşelenen köpeklerin görüntüsü korku vericiydi. Gittikçe kararan akşam göğü ağır kalın bir örtü gibi üstüne çöküyordu sanki. İlerledikçe sokağın artan tekinsizliğine, kulaklarında atan kalbinin sesi eklendi. Takip etmekle geri dönme arasında bocalarken, parasızlığının çaresizliğinde korkusu hafifledi. Adamsa arkasına kaçamak bakışlar atarak kendisini kolluyor, daha bir hızla yürüyordu. Tekrar ana caddeye çıktılar.

Akşam koşuşturmasındaki insanların arasında onu kaybetmek istemiyordu. Hızını artırdı. Aralarındaki mesafe gittikçe kapanıyordu ki şaşırtıcı bir şey oldu, adam bir kuyumcu dükkânının önünde durdu, rahatlamış bir bakışla kendisine baktı, sonra da dükkâna girdi. Oyunda hesaplanmayan bir hamle gibiydi yaptığı. Afalladı... O da durdu. Kuyumcuya girmekle girmemek arasında bocaladı. Etrafı gözden geçirdi. Akşam kalabalığı önünden hızla geçip giderken kararsız bir halde “Dükkâna girsem, yakasına yapışsam...” diye düşündü, sonra vazgeçti. Adamın kendinden emin ve rahatlamış hali cesaretini kırmıştı.

Ne yapacağını bilmez gözlerle çevresine bakınırken, kaldırımın kenarında duran polis dikkatini çekti. Hiç düşünmeden gitti, durumu anlattı, kuyumcuyu gösterdi. Polis onu dikkatle dinledi. Sözünü bitirdikten sonra tepeden tırnağa şöyle bir süzdü. Sanki doğru söyleyip söylemediğini ölçmeye çalışıyordu. “Gel bakalım o zaman.” dedi.

Birlikte kuyumcuya girdiler. Polis memuru; “Hakkınızda şikâyet var, bu delikanlı cüzdanını çaldığınızı iddia ediyor.” diyerek, vapurdan indiğinden bu yana amansızca takip ettiği adamın karşısına dikildi.

Şaşıran adam afalladı, bir an bocalar gibi oldu, uzun sürmedi toparladı kendini: "Asıl ben ondan şikâyetçiyim, vapurdan bu yana beni takip ediyor. Ne yaptımsa atlatamadım. Ürküttü beni abi. Tinerciler yüzünden kardeşimi kaybettiğimden bu yana tedirginim, elimde değil, valla korktum açıkçası.”

Neye uğradığını bilemedi. Böyle bir çıkışı hiç beklemiyordu. Bir an öylece kaldı. Güven duyduğu polis de kafasını çevirip soran gözlerle kendisine bakınca, kendinden emin hali kayboldu, savunmaya geçti.

“Olur mu öyle şey? Vapur kıyıya yanaşırken ayaktaydım, bu da arkamdaymış, dalgadan savrulunca üstüme abandı, sonra telaşla atladı vapurdan. Durumdan rahatsız oldum, cebime elimi bir attım, baktım cüzdanım yok. İndim arkasından hemen, takibe başladım.”

Heyecanlanmıştı, yüksek sesle, el kol hareketleriyle anlatıyordu. Nefes almadan devam etti, “Arkasını dönüp beni görünce hızlandı, ara sokağa saptı, durmadan beni kolluyordu. Davranışlarından cüzdanımı aldığına iyice inandım. O sokağa da bilerek saptığına inanıyorum, beni ıssız sokakla korkutmak istiyordu. Sonra da tekrar ana caddeye çıkıp bu dükkâna girdi...”

Terlemişti. Bir an durdu, nefes aldı. Dükkâna sessizlik hâkim olmuştu. Herkes ona bakıyordu. Rahatsız oldu, konuşamadı. Takip ettiği adamsa tuhaf, ikiyüzlü bir güvenle bakıyordu gözlerinin içine. Bakışlarında insanın içini üşüten bir umursamazlık vardı. Kendinden emindi. Bu eminlik, karşısındakine çaresizlik aşılıyordu. Güçsüz ve savunmasız hissetti, sırtından buz gibi ter boşandı. Yüzünden sonra koltuk altları da ıslanmıştı.

Ne yapacağını bilmez bir halde bocaladı. Birden aklına parlak bir fikir gelmiş gibi, “Boşuna konuşuyoruz, üstünü arasanıza, belki cüzdanım hâlâ üzerindedir.” diyecek oldu ama cümlenin sonuna doğru yavaşlayan sesindeki yitmişlik, söylediklerini desteklemekten uzaktı.

O zaman kadar olanları seyreden kuyumcu, “Eee, yok artık! O kadar da değil, ayıp yahu, amma uzattın birader, anlattığına sende inanmıyorsun besbelli.” diyerek söze karıştı. Polise döndü, “Bakın Memur Bey, arkadaş benim kuryemdir, altın işlerimi ve paralarımı taşır. Bu gün de bana kuryelik yapıyor. Bu delikanlı takip edince telaşlanmış, yanındaki değerli şeylerden dolayı tedirgin davranmış. Takdir edersiniz ki zor bir iş. Ürkmüş, korkmuş. Atlatmaya çalışmış, atlatamayınca tekrar ana caddeye çıkıp bir an önce dükkâna gelmek için daha da hızlanmış. Geldiğinde nefes nefeseydi. Devir işlemimiz yeni bitti, siz girdiniz içeri.”

Etrafında dayanılmaz bir uğultu yükseliyordu. Birileri bir şeyler söylüyor, polis çatık kaşlarla yüzüne bakıyor, adam alayla gülümsüyordu. Haklılığı onu terk etmişti.

Dünya midesinde dönmeye başladı yeniden. Arkasını dönüp kuyumcudan çıktı. Lodosun şiddetinin arttığı şu koca dünyada bir kendisiyle migreni, bir de karanlık rüzgâr vardı. Cüzdanının yerindeyse hâlâ koca bir boşluk duruyordu.

Sülbiye Yıldırım

GERCEKEDEBİYAT.COM