Leylak Kokusu / Erhan Pınarbaşı

16 Mayıs 2017 - 700 kez okundu.

Leylak Kokusu / Erhan Pınarbaşı

Günlerce yağan yağmur sonunda dinmişti. Hasar gören evler, ahırlar vardı. Duvarları yıkılmış ya da damları çökmüştü. Kilisenin de bahçe duvarı yıkılmış, yolu kapatmıştı. Kağnıların, at arabalarının geçebilmesi için öncelikle onarılması gerekiyordu.

Kardeşim Kadir’le birlikte yardıma gittik. Gün boyunca çalışıp, yolu açtık. Kerop bırakmadı, ‘Yemeğe bize davetlisiniz, Anuş bekliyor.’ dedi. Margos’la, Kirkor da geldiler.

Ertesi gün yalnız gittim. Annem, Kadir’i bırakmadı. Konu komşu, laf ediyormuş. Kayalıklardan kesilen taş-lar, o kadar ağırdı ki, dört kişi ancak kaldırabiliyordu. Ben daha çok harç işine yardım ediyordum. Öğlen ye-meklerini kilisenin bahçesine getiriyorlardı. Kızlar, ibriklerle, çalışanların ellerine su döküyor, sofrayı kurup topluyorlardı.

Bir haftayı geçmişti. Sofraya oturmadan ellerimizi yıkıyorduk. Çömelip ibriğin ağzına ellerimi uzattım. Kalkmak üzereyken, başıma dökülen suyla irkildim. Masmavi gökyüzü, bir insanın gözlerine sığar mıydı! Sapsarı ekinler, saç olup omuzlarından dökülür müydü! Gülümsüyordu, ‘Adım Mişa.’ dedi.

Göğe bakıyordum, ekin tarlalarına. Beyaz bir buluttu ağzı. Hafif bir yel, başakları alıp yüzüme sürü-yordu. Yeniden açıldı beyaz bulut, ‘Mişa, benim adım Mi şa!’ dedi. Taş kesildim. Adımı söyleyemedim. İçim-deki bahar, gözlerimden fışkırdı. Utangaç bir gülüm-seme yapıştı dudaklarıma.

Duvar yavaş yavaş yükseliyordu. Sabah erkenden kalkıp kendimce hazırlandım. Annemin bayramlar için sakladığı ne varsa döktüm ortaya. Giyip giyip; ‘Yakıştı mı anne?’ diye sordum. ‘Deli misin oğlum, görenler çalışmaya değil de düğüne gidiyor sanacaklar!’ dedi.

Avludan çıktım, kilise yoluna dönünce Hacı Mustafa’yla karşılaştım. Elini havaya kaldırıp tehditkar bir tonda söylendi.

“Gavura yardım ederek günaha giriyorsun!”

Benden büyük adam, sabah sabah, karşılık vermek istemedim. Benim aklım fikrim Mişa’da, gavuru müslü-manı düşünecek halim yoktu. Boynumu büküp yürü-düm. Henüz üç, beş adım atmıştım ki yeniden seslendi.

“Sana diyorum sana, beynamaz! Gavurunan gavur olursun...”

Geriye nasıl döndüysem, Hacı Mustafa aciz bir ihtiyar kılığına büründü. Burnunun dibine kadar girdim.

“Kiliseyi verdiler cami yaptık, şimdi mi gavur ol-dular, gavur sensin düzenbaz!”

Arkamı dönüp yürüdüm. Hacı Mustafa ‘Tövbe tövbe!’ deyip duruyordu. Aldırmadım. Duvar bittikten soınra, Mişa’yı görebilecek miydim? Adım, aklıma mı gelmemişti, yoksa utanmış mıydım, bilmiyorum? İlk fırsatta söylemeyi düşünerek kilisenin yolunu tuttum.

Kirkor malzemeleri bahçeye çıkartıyordu. Çok geç-meden Kerop’la Margos da geldiler. Ustalardan önce harcı kardık. Arkadaşlara, ‘Mişa kimin nesi?’ diye sormaya çekiniyordum.

Annemin, dayımın, amcamın, Hacı Mustafa’nın ‘Gavur!’ dediklerinden biriydi Mişa. Aramızdaki yol günahlarla, yasaklarla örtülüydü. Adımı söylesem... her şey bir anda değişecekmiş gibi geliyordu bana. Ötesini düşünmek bile istemiyordum.

Ustalar işbaşı yaptılar. Harç teknelerini doldurup iskeleye çıkarttık. Duvar yükseldikçe, kilisenin bahçesi de dolmaya başlamıştı. Çocuklar, sağa sola koşturup oyun kuruyorlardı. Hacı Mustafa’nın torunuyla, dayı-mın küçük oğlunu görünce, ‘Mişa’ya adımı söylerim artık.’ dedim, kendi kendime.

Zaman geçmek bilmiyordu. Sabahla öğlenin arası hiç bu kadar uzun olmamıştı. Adımı bile söyleyeme-diğim kızı görmek için sabırsızlanıyordum. Harç ka-rarken gözlerim sürekli kilisenin avlu kapısındaydı.

Öğle ezanı okunmadan az önce getiriyorlardı yemeği. Kızlar avluya girer girmez küreği ilk bırakan ben oluyordum her gün. Mişa’yla sözcüklerin olmadığı bir dil kurmuştuk.

Ben aynı yerde onu bekliyordum. O ibriği alıp geliyordu. Gözlerine bakarak çömeliyordum önünde. Hafifçe eğiliyordu. Önce kokusunu çekiyordum içime. Birkaç tel saçı, yüzümü okşuyordu. Ellerimden sonra kıkırdayarak enseme döküyordu suyu.  Başka zaman olsa, üç beş damlasına bile çığlık atarken Mişa’ya gü-lümsüyordum yalnızca.

Peşkiri uzatıyor ama bırakmıyordu. Bir ucundan o diğer ucundan ben çekiştiriyordum. Bir defasında gücü-mü kullandım, burun buruna geldik. O anda kilise bahçesi boşalıverdi sanki. Nefes nefeseydik ikimiz de. İçimde bir güvercin çırpınıyordu.

Bir akşam annem bekliyordu avlu kapısında. Fena bir haber demekti bu. Çeşmede yıkadığım ellerimi, an-nemin önlüğüyle kuruladım. Sesini çıkarmadı. Umdu-ğumdan kötü bir şey olmuştu.

“Ne var, ne oldu anne, kardeşlerime...”

“Yok Mahir yok, kardeşlerin iyi de!”

Kardeşlerim iyiyse, her şey iyidir. Annem yine bana kızmıştı. Sarılıp tülbentini aldım başından. Öfkesini dindirmenin en kolay yoluydu. Saçlarının salınmasını dünyanın sonu sanıyordu garibim. Tülbentini almaya uğraşırken avluya girdik.

“Annem, yine bana mı bütün öfken?”

“İkindi üzeri Hacı Mustafa geldi...”

“Ne istiyormuş dürzü! Geçenlerde yolumu kesip bana ‘Gavur olursun.’ filan gibi bir şeyler dedi. Büyü-ğüm diye sesimi çıkarmadım. Sana mı şikayet etti yok-sa?”

“Oğlum, kahvede bile konuşuyorlarmış. ‘Mahir çe-telere karışmış, kiliseden çıktığı yok!’ diyorlarmış. Hacı Mustafa ‘Bak Meryem şurada kapı komşuyuz, sizi se-verim ama bu senin Mahir’in gidişi gidiş değil, yarından tezi yok gidip çalışmasın, ben karışmam bun-dan sonra!’ dedi. ‘Benim oğlum kötü işlere karışmaz, yardım ediyordu ama gene de söylerim Mustafa Ağa.’ dedim.”

“Annem sen rahat ol, köyün camisi onların kili-sesiydi, neyse beni konuşturma hep aynı şeyler, valla bıktım, ne bu ya ‘Gavur!’ aşağı ‘Gavur!’ yukarı! Hiç düşünme, ben kötü işler yapmam, senin için rahat ol-sun. Vallaha da yapmam billaha da yapmam, al sana yemin de ettim bak!”

Tülbetini verip öptüm yanaklarından, ellerinden. Gülücüklere boğuldu, unutuverdi öfkesini. Sofrayı ha-zırlamıştı Kamer.

Duvar yükselmiş, son sıranın örülmesi kalmıştı. Öğle yemeğimiz geldi. Yine, kilisenin içinden tahta sandalyeler, sıralar çıkartıldı. Sofra hazırdı. Ellerini yıkayan geçip oturuyordu.

Çekinerek Mişa’nın önünde durdum. Çömelip uzat-tım ellerimi. Göz gözeydik. Işık ışıktı bakışları. İpeksi, buğulu, gülümseyen bir ışık yayılıyordu. Tenimde her zerrenin titrediğini hissettim. Avcum dolup taşmıştı. İbriğin ağzıyla elime dokundu.

“Su boşa akıyor!”

“Aa...”

Hemen ellerimi yıkamaya koyuldum. Sesindeki içtenlik, dilimin çözülmesine yardımcı oldu. Derin bir nefes aldım.

“Adım ...”

Konuşmama fırsat vermedi.

“Mahir!”

Ne güzeldi ağzı. Adım nasıl yakışmıştı, dişlerine, diline dudaklarına. Hiç duymadığım göksel bir sesti, ‘Mahir!’ diyen.

“Kerop, teyzemin oğlu, arkadaş olduğunuzu biliyorum, adını ondan duymuştum.”

Susup kaldım. ‘Aa..., Adım ...’ dan başka bir sözcük çıkmamıştı ağzımdan. Gülümsedim doğrulurken. İçimde başka biri vardı sanki. Uzattığı peşkiri aldım. Ellerimi kurularken, hafifçe ona doğru eğildim. Bir söz-cüğe yüklenecek en güzel anlamı yükledim.

“Mişa ...” dedim.

Geçip oturdum sıraya. Sabah içtiğim bir tas sütle duruyordum. Onca güzel yemek vardı sofrada. Hiçbi-rini canım çekmiyordu. Kirkor’un ısrarı üzerine, bizim aşuremize benzeyen, anuşaburdan birkaç kaşık yedim. İçimden gelen yalnızca Mişa’ya bakmaktı. Yemek boyunca göz göze geldik. İşe hazırlanırken Kerop  yanıma geldi. Kaygılandım.

“Sarı kızın adı; Mişa’dır. Teyzemin kızı, bir hafta önce geldiler.”

“Hımm, burayı görmeye mi gelmişler?”

“Hayır Mahir görmeye gelmediler. Teyzemle, Mişa bizde kalacak artık. Yozgat’tan kaçtılar, eniştem İstanbul’a gitmiş. Sen dostumsun!”

“Anladım Kerop, dostuz elbette.”

Omzuma koyduğu eli tuttup sıktım. Şimdi anladım, Mişa’yı neden daha önce görmediğimi. Sevinemedim. Küçük bir korku yerleşti içime. Yozgat’ta olan burada da olurdu zamanla.

Son taşı yerine koyduğumuzda ikindi okunuyordu. İskeleyi söktük. Malzemeleri toparladık. Kerop onlara gitmemizi istedi. Biraz çekinerek de olsa kabul ettim bu daveti. Bizim doğumuzda kalan evlerine vardığımızda herkes bahçedeydi.

Anuş çörek yapıyordu. Kerop’un annesi, kendisine adıyla seslenmemizi isterdi. Mişa’nın annesiyle tanış-tırıldım. Uzanıp öptüm elini. Fırının yanındaki sekiye oturduk. Bahçe duvarı tenekelere ekilmiş çiçeklerle çevriliydi. Sebze ekimi için, karıklar hazırlanmıştı. Anuş, kardeşine kendi dillerinde, bir şeyler söyledi. Kerop, annesinin ardından, bana dilimizce anlattı.

“Anuş, teyzeme Çepni’nin çok güzel insanları oldu-ğunu, yüzyıllardır kardeşçe yaşadığımızı söyledi. Mahir de yaramazın biridir ...”

Benden önce Anuş müdahale etti. Ayağındaki terliği fırlattı oğlunun üzerine. Bu sırada Piyer Amca da bahçe kapısından içeri girdi.

“Delikanlılar bravo size, duvar bitmiş.”

“Evet baba, yorulduk biraz ama sonunda bitti.”

“Mahir, sen nasılsın görüşmeyeli?”

“Sağol Piyer Amca, iyiyim.”

“Bugün yengen bileziğini kırmış, tamire getirdi.”

“Hey, iş zamanı geride kaldı, haydi sofraya.” diye-rek Anuş girdi araya.

Kerop, sekinin önüne uzun bir masa çekti. Sıcak çöreklerle içtik çorbamızı. Mişa semaveri hazırlarken birkaç kez göz göze geldik. Kerop bakışmamızı kaçır-mamıştı. İşaretini anladım, ‘Suyun kenarına inelim.’ demekti. Birlikte kalktık sekiden.

Bahçenin altından geçen su kanalının kıyısı, Kerop’un, tütün sarma yeriydi aynı zamanda. Çok za-man burada buluşur, başkasının duymasını istemediği-miz konuları paylaşırdık. Gireboluların önünde otur-duk. O tabakasını çıkardı. Kağıdını ıslatıp, doldurdu tütünü. Kalın sigarasından derin bir nefes çekip üfledi.

“Mahir, birbirimizi kardeşten öte severiz. Söz uza-masın, sana zarar gelsin istemem... Tabii Mişa’nın da üzülmesi... Teyzemle babam konuşurken duydum dün gece, ‘Yarınlar iyi gelmeyecek bizlere.’ dedi babam. Kaçmak, İstanbul’a ya da Fransa’ya gitmek düşüncesindeler. Kardeşim üzülmenizi istemiyorum, Mişa’yla da konuştum. Ama son söz sizin.”

Güneş batıyordu. Suyun sesi birden çoğalmıştı.

“Kerop... ben de günlerce düşündüm, içinden çıka-madım. Şimdi senin söylediklerin de... Mişa’yla konuş-ma şansımız var mı?”

“Olmaz mı, çay içerken ben bir şekilde sorarım, elbette Mişa da ister seninle konuşmayı. Zira, benim yanımda gördüğü günden beri merak eder durur.”

Çay hazırdı. Bahçeye döndük. Büyükler kendi dille-rinde derin bir sohbete dalmışlardı. Yüz ifadeleri endi-şeliydi. Hemen her cümlenin içinde İstanbul, Fransa geçiyordu.

 Kerop bir bahaneyle eve girdi. Aradığı bir şeyi bulamamış gibi Mişa’yı içeri çağırdı. Çok geçmeden ikisi de gülümseyerek bahçeye döndüler. Mişa’nın ba-kışları değişmiş, çocuksu bir sevinçle dolmuştu. Gece buluşacağımızı öğrenmiş olmalıydı.

Her şeyin çok güzel olduğunu söyleyerek vedalaş-tım. Kerop, yolcu etmek için, sokağın başına kadar benimle geldi.

“Saat on bir gibi, Büyük Ceviz’in altında olacağız, şansımızdan bu gece dolunay var. İyi geceler Mahir.”

Eve hangi yoldan, nasıl geldiğimin farkında değildim. Annem yer sofrasını kurmuş, kardeşlerimi etrafına sıralamıştı bile. Beş tahta kaşık, neredeyse duraksamadan, aynı tasa dalıp çıkıyordu. Düğürcük çorbasının tükenmesi uzun sürmedi. Hamdi’nin aşağılayan bakışlarını görmezden geldim.

Ocağa su koydum. Annem şaşkın bakışlarla beniz izliyor, sesini çıkartmıyordu. Sofrayı toparladıktan sonra kardeşlerimi avluya saldı. Bana hesap soracağını düşündüm. Yanılmışım, yıkanmam için çağı hazırlıyordu. Üzerindeki, sedirin parçası olan, tahtayı kaldırdı, sabun, tas bıraktı. Bir kova da soğuk su getirip çıktı avluya.

Yıkandım. Annemin sandığından birkaç damla gül suyu sürüm, boynuma, koynuma. Bayramlık bir gömlek geçirdim sırtıma. Saçlarımı arkaya doğru taradım. Büyük Ceviz’in altı için hazırdım. Annem, daha fazla dayanamayıp bozdu suskunluğunu.

“Mahirim, oğlum sen bu gavur oğluyla oturup kal-kalı, huyun suyun değişti. Şarap marap da içmeyesin! Başımıza bir iş getirme yiğidim, sen de olmasan ben ne yaparım bunca yetimle.”

“Bu az mı gavur!”

Hamdi’yi duymadım her zaman olduğu gibi.

“Annem, korkma Mahirin şarap da içmez marap da... Hem o gavur oğlunu da allah yarattı, unuttun mu! Ben gelirim beklemeyin, uyuyun siz. Hadi annem kaygılanma sen.”

Şarap içsem bu kadar dönmezdi başım. Aklım bulanmazdı bu kadar. Lambalar, idareler çoktan söndü-rülmüştü. Dolunay yavaş yavaş yükseliyordu. Köyün toprak damlı evleri sarı bir ışığa boyanmıştı. Sokaklar sessizdi. Bir gölge vardı peşimde. Her geriye dönü-şümde sanki bir köşeye atıyordu kendisini. Ceviz’e yaklaştıkça, heyecandan elim ayağım titriyordu.

Zaman geçmek bilmiyordu. Cevizin etrafında dö-nüp duruyordum. Dolunay, kalaylı kocaman bir sini gibi parlıyor, yaprakların arasından yavaş yavaş süzülüyordu. Neredeyse gündüz gibiydi ortalık. Büyük Ceviz Keropların evine yakındı. Kanaldan geçtikten sonra arada iki bahçe vardı.

Ne yapacaktım, ne konuşacaktım? Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Ayak sesleriyle bu karmaşık boşluktan sıyrıldım. Patikadan gelen iki karartı, giderek insan kılığına büründü. Kerop önde, Mişa bir adım gerisinde, geliyorlardı. Öyle şaşkındım ki, bağların içine doğru kaçıp gitmeyi bile düşündüm.

Kerop, Büyük Ceviz’in altına girmedi. Tabakasını çıkartıp, cevize arkasını döndü.

“Siz konuşadurun, patladım Piyer’in yanında... şurada sarayım ben.”

Kerop, bir ağacın dibine oturdu. Mişa, adım adım bana doğru geliyordu. Dolunay cevizin dibine düşmüş-tü! Tanrım, bir insanın bu kadar güzel olamya hakkı var mıydı! Beyaz elbisesinin üzerine dökülen altınsı saçları, mavi gözleri, bulut dolu ağzı...

“Mahir...”

Donmuştum. Olduğum yerde kalakaldım. Yüreğimin atışını duyuyordum. Daha önce yaşamadığım şey-ler oluyordu bedenimde. ‘Mişa...’ diyemedim. Yaklaştı, nereye saklayacağımı bilemediğim, ellerimi tuttu. Titri-yordum. Yalnızca gözlerim cesurdu. Kütüğün üzerine oturduk yavaşça. Konuşmadık dakikalarca.

Her gece buluşmaya başladık. Kerop tütün sarıp içerken, biz cevizin altında saatlerce konuşuyorduk. Mişa gitmek istemiyordu. Ben korkuyordum. Köyün içinde adımı çıkartmış, ‘Çeteci.’ yapmışlardı. Hacı Mustafa’nın başının altından çıkıyordu bu laflar. Geçmişte ne olmuştu bilmiyorum ancak bu adam hep düşmanca tavır almıştı bize.

Dolunay eksilmeye başlamıştı. Günlerimizin azaldığını hissediyordum. Geceyi bekliyorduk özlemle. Mişa babasının dönmediğini, bunun hiç de iyi olmadığını anlattı. Korkum çoğalıyordu. Mişa’nın da gidebilece-ğini aklımdan çıkartamıyordum.

Büyük Ceviz’in altına yine onlardan önce gelmiş-tim. Beklerken hançerimi çıkarttım. Bir dal parçasını yontmaya başladım. Karanlık dolunayı yemeye başla-mıştı kıyısından. Birkaç gün sonra hilale dönerdi ay. Kerop yine öndeydi. Tabakasını çıkartıp oturdu her zamanki yerine. Mişa bu gece biraz endişeli görünü-yordu.

Sarıldık. Kollarımın arasından hiç çıkmak istemi-yordu. Yavaşça çektim kütüğe doğru. Birlikte oturduk. Başını omzuma koydu. Daha önce bu denli endişeli görmemiştim. Mavi gözlerinde derin bir hüzün vardı. Korkuyla sordum.

“Mişa, ne oldu, gidecek misin yoksa!”

“Mahir, kalbimin ilki sen oldun... sende kalmak istiyorum...”

Bendim Mahir. Benimle konuşuyordu Mişa. Gördü-ğüm en güzel kızdı. Mahir’i yükseltmiş, dolunayın başucuna, kendi yanına yıldız yapmıştı. Dünyayı karşı-ma alabilirdim. Gözleriydi ortalığı ışığa boğan. İki do-lunay gördüğüme tanıklık edebilirdim.

“Mişa, gitme. Senin İstanbul’un da Fransa’n da bu-rası, benim...”

Uyanmak istemediğim bir düşten sesleniyordum. Tenindeki ateş yüzümü yakıyordu. Ömrümce bakmanın hayalini kurduğum gözler gözümdeydi.

“Mahir, iki güne kadar bizimkiler yola çıkacaklar. Hazırlık yaptılar, geri döndüklerinde birkaç parça eş-yaları olsun diye, oraya buraya gömmeye başladılar.”

“Kerop da mı?”

“Kerop da gidecek Mahir... Beni de bırakmayacak-lar ama...”

“Mişa, ya...”

“Annemle konuştum, gitmek istemiyorum. Yeter ki sen beni iste.”

“Ömrümce Mişa, ömrümce...”

Sözüm bitmeden kollarını boynuma attı. Saçları bahar, teni bozkır kokuyordu. Orada öylece uyumak geldi içimden. Çenesinden tutup kaldırdım başını.

“Sen istemedikçe asla bırakmam.”

“Gitmek istemiyorum Mahir.”

“Git...”

Sözüm bitmedi. Dudaklarıyla ağzımı örttü. Öylece ayağa kalktık, bir bedendik. Uçuyorduk, Büyük Ceviz’in etrafından dönerek göğe yükseldiğimizi düşündüm. Ağızlarımız iç içe geçmişken Mişa’nın sesini duydum.

“Geç oldu, Anuş’u kızdırmak istemeyiz, yarın Kerop’la eve gel lütfen.”

Dilimi alıp nefeslendim. Ayaklarım titriyordu. Tenimde gezinen binlerce karınca şaha kalkmıştı. Onun ağzıyla konuşuyorum sandım bir an için.

“Gelirim Mişa.”

Kerop da hazırlanmıştı. Mişa’yla yanına kadar yürüdük. Yüzlerimizdeki hüzün aynıydı. Ayrılığın kay-gısı yansıyordu. Yarın görüşmek üzere vedalaştık.

Onlar bahçelere yukarı giderken ben yola indim. Ay ışığının altında cam gibi parlıyordu toprak yol. Köye girerken, uzaktan gelen köpek seslerine, gececi kuşların sesi karışıyordu.

Avlu kapısı açıktı. Kapıyı kapatıp kösü koydum. Annem elleri belinde beni bekliyordu. Oysa, uyumasını söylemiştim. Duruşundan anladım, oldukça kızgındı. Hiçbir şey sormadan sarıldım. Elleriyle uzaklaştırmak istedi, gücü yetmedi. Sakinleştiğini hissedene kadar kollarımın arasında tuttum. Geri çekilirken beni kok-luyordu.

“Şarap içmedim anne azcık marap...”

“Gavur sidiği, şarabı sormadım daha! Sen giderken gül kokuyordun, şimdi leylak kokuyorsun, de bakalım neredeydin bunca vakit?”

“Bağda bahçede dolaştım, kokumdan belli işte.”

Annem duraksadı, başını sola doğru eğdi. Gözlerini kısarak bakmaya başladı. Yalan söylediğimi anladığın-da böyle yapardı.

“Mahir, Büyük Ceviz’in oralarda ne işin vardı!”

 Peşimdeki gölge benden önce gelmişti. Evin kapı-sını iteledim. Annem arkamdan fısıldamaya başladı.

“Aman oğlum yavaş, abin uyuyordu, evdeydi. Az önce ayak yoluna çıktı”

Kapı açılır açılmaz, Hamdi yorganı iyice başına çekti. Annem üzülmese kaldırıp kapı dışarı atardım.

“İnan ki avludan çıkmadı, hadi oğlum sen de yat, uyu artık.”

Ayakkabımı çıkartıp kendimi yatağın üzerine bıraktım. Başım yastığa değer değmez dolunayı gördüm. Büyük Ceviz’in altındaydık Mişa’yla. Dilim ağzımın içinde yavaş yavaş geziniyordu. Ondan kalanı yeniden tadıyordum. Bedenim giderek hafifledi, yükselmeye başladım.

Akşamdan kalan düğürcük çorbası ocakta ısınırken, bir tas doldurup çıktım. Annem avluyu süpürüyordu. İçim içime sığmıyor, konuşmak, anlatmak istiyor ama ‘Gavur ha!’ diyeceğini adım gibi bildiğim için susuyor-dum.

Yaralıtaş’ta yarım kalan sebzeliği belleyecektim. Beli alıp çıktım. Sokağı döner dönmez, camiden gelen Hamdi’yle, Hacı Mustafa’yı gördüm. Kafa kafaya vermiş, konuşuyorlardı. Beni görünce suspus oldular. Aldırmadım onlara, yoluma yürüdüm.

Toprak yumuşamıştı. Çok rahat çalışıyordum. Dü-şüncelerim karmakarışıktı. Dün geceyi düşünürken, Mişa’yla dağlarda buluyordum kendimi. İstanbula’a gidiyordum onlarla. Annemi ikna etmenin yollarını arı-yordum. Yine Mişa’ya dönüyor, kokusunu içime çekip yeniden sarılıyordum.

Dalıp gitmiştim. Sınır olmasa komşu bahçeyi de belleyebilirdim. Çan sesini duyunca durdum. Henüz öğ-leye zaman vardı. Özel bir gün olmalıydı. İş beklediğimden önce bitmişti. Yaralıtaş’tan çıktığımda öğlen ezanı okunuyordu.

Yolda, eve gitmeden önce Keroplara uğramaya ka-rar verdim. Mişa da gelmemi istemişti zaten. Yoldan ayrılıp, bahçelerin içine girdim. Bir dakika da olsa erken görmek istiyordum Mişa’yı. Uygun olursa köyü gezdirebilirdim.

Mağaralara çıkardık belki değirmenlere giderdik. Su kanalını geçip Keropların bahçesine girdim. Onlar da dışardan avluya giriyorlardı. Kerop beni gördü. Beklememi işaret etti. Sekiye oturdum.

Kerop’un yüzünde daha önce görmediğim bir ifade vardı. Aklıma çan sesi geldi. Birisi mi ölmüştü acaba?

“Çalışırken çan sesi duydum Kerop, hayırdır!”

Yanıma oturup, derin bir nefes aldı. Tabakasını çıkardı. Belli ki canı sıkılmıştı.

“İyi oldu gelmen, ben de çıkıp seni arayacaktım.”

“Ne oldu?”

“Çan sesi, bizim toplanmamız içindi. Önemli bir durum yani. İstanbul’dan gelen haberler hiç iyi değil Mahir...”

İçim boşaldı, Mişa’nın gideceği geldi aklıma.

“Anlat kardeşim, korkutma insanı.”

“Daha sonra konuşmayı düşünmüştüm seninle. Ancak zaman kalmadı Mahir, büyük bir ayaklanma tezgahlanmış. Çevre illerde hatta köylerde bile silah-lanmış, çeteler kurmuşlar. Buralarda şimdilik çıt çık-mıyor ama biz kalmayacağız. Keşke sen de bizimle gelebilsen, bunu çok isterim...”

“Kerop beni şaşırtıyorsun, inanılmayacak şeyler anlattın. Sizinle gelmemi senin aklın alıyor mu! Annem kardeşlerim, akrabalarım... hem burası benim köyüm, vatanım. Siz de gitmeseniz?”

“Mahir, sen çok safsın ya da anlamak istemiyorsun. Yakında bir savaş başlayacak!”

“Durduk yerde ne savaşı, şimdiye kadar nasıl yaşa-mışlar, iki eşkıya çetesi yüzünden savaş mı çıkarmış!”

“Ben dost olarak, sana diyeceğimi dedim...”

Biz konuşmaya dalmışken, Mişa elinde bir tepsiyle çıkageldi. Ayranları ikram ettikten sonra yanımıza oturdu. Endişeli olduğu yüzünden anlaşılıyordu.

“Mahir, Kerop anlattı mı sana?”

“Anlattı ama inanılacak gibi değil.”

Sustuk. Yalnızca kuş sesleri duyuluyordu. Dün gece yaşananlar düş müydü, yoksa şimdi bir düş mü görü-yordum? Uzanıp Mişa’ya dokunmak istedim.

Kabul etmesem de ortada bir gerçek vardı. Düşüne-miyordum. Mişa, ben, çeteler, silahlanma, ayaklanma, savaş her şey iç içe girmişti. Damdan düşer gibi olacağını bildiğim halde çekinmeden konuştum.

“Mişa biraz gezelim mi?”

Kerop atıldı, alaycı bir gülümseme takınarak.

“Tam da zamanı!”

Mişa ayağa kalktı, çocukçaydı yüzü.

“Evet, gezmek isterim, tam da zamanı Kuzen, sen Anuş’tan izin al,  bizim için.”

Kerop da ayağa kalktı.

“Bizim mahallede gezeceğinizi söylerim Anuş’a, bence de Kınalıkapı’ya çıkın. Ben de gelmek isterdim... yol hazırlığı var, hem de siz baş başa kalın.”

Mişa bardakları tepsiye koydu. Kerop’la birlikte eve girdiler. Savaş, çatışma, kavga bana uzak şeylerdi. Kilisede toplantı yapmaları da inandırıcıydı. Kerop’la sırdaştık, benden hiçbir şey saklamazdı.

Giderek kaygılanmaya başlamıştım. Anuş, evin kapısından yanına gelmemi işaret etti. Sekiden kalkıp yürüdüm.

“Mahir, oğlum bizim mahalleden ayrılmayın, Kına-lıkapı’yı gezin yeter, Mişa hazırlanıyor, göreyim seni dikkatli ol, fazla gecikmeyin.”

Neredeyse fısıltıyla söylemişti, duyulmasından kor-kar gibi.

“Merak etme Anuş, hava kararmadan geliriz.”

Anuş içeri girdi. Çok geçmeden Mişa geldi. Giydik-lerini de güzelleştirmişti. Başında, kenarından boncuk-lar sarkan bir şapka vardı. Topuklarına kadar uzayan, çiçek desenli elbisesinin üzerine yelek  giymişti. Bizim mahalleye gidebilseydik keşke. Beli bahçenin bir köşesine bıraktım. Elindeki kilim çantayı bana uzattı.

“Bu ne Mişa?”

“Anuş hazırladı, acıkırmışız.”

Hiç düşünmemiştim. Açlık aklıma bile gelmemişti. Sadece Mişa dolduruyordu aklımı, ikinci bir şeye yer  kalmıyordu. Gülümseyerek aldım azığımızı.

“Sağolsun Anuş, hiç acıkacağımızı düşünmemiştim.”

“Uzak mı Kanlıkapı?”

“Kınalı, kı na, Kınalıkapı. Uzak sayılmaz, acıkana kadar varırız.”

Çepni değişmişti. Kendimi yalnızca adını duydu-ğum o büyük kentlerden birinde sanıyordum. Mişa’yla evlerin arasından geçiyorduk. Avlular, bahçeler boştu. İnsanlar hazırlık mı yapıyorlardı, kaçmak için? Köyü çıkınca sormayı düşündüm Mişa’ya, ne yapacaktı? Kendime soramıyordum, Mişa’dan bekliyordum.

Köyden çıkar çıkmaz tuttum Mişa’nın elini. Avucum ipekle dolmuştu. Hemen önüme geçti. Geri geri yürüyordu, çok şaşırdım.

“Mahir, ben kalıyorum değil mi?”

“Kalıyorsun Mişa.”

Sözüm biter bitmez ağzıyla kapattı ağzımı. Ödüm koptu, biri görecek diye. Yanıma geçti, yürümeye devam ettik. Bana büyük kentleri anlatıyordu. İstan-bul’u görmüş. Deniz öyle büyükmüş ki, Kızılırmak yanında kanal gibi kalırmış. Dört, beş katlı binalar varmış. Belki biz de daha sonra istersek orada yaşarmışız.

Yoldan ayrılıp, Kınalıkapı’ya giden patikaya çıktık. Köy giderek uzakta kaldı. Toprak damlı evleriyle iki mahalleyi, yeşillik ayırıyordu birbirinden. Bizim dikili ağacımız yoktu, evlerimizin önünde bahçelerimiz de. Patika uzadıkça dikleşmeye başladı. Kılıçyaralı Ka-ya’da biraz dinlendik.

Kınalıkapı’ya tırmanırken ben öne geçtim. Mişa’nın elini tuta tuta ilk mağaraya çıkardım. Her yer ayak-larımızın altındaydı. Kızılırmak coşmuştu, görebiliyor-duk. Yatağından taşmış, tarlaları çamura belemişti. Ka-yıkçıların en zor zamanlarıydı.

Mağaranın içi kına rengindeydi. Birbirine bağlı iki oda vardı. Arkadaki odaya açılan bir delik, mezar oda-sına bakıyordu. Mağara gezimiz bitince pencerenin önüne oturduk.

“Çok mu seviyorsun köyünü?”

“Mişa, başka bir yer görmedim, şu dağın ötesinde Şarkışla var, en büyük kent orası bizim için, köyden gitsem ne yaparım, bilmiyorum. Düşünmedim hiç...”

“Fikrimi değiştirmedim Mahir, seninle kalmak istiyorum.”

“Mişa ...”

Mişa kollarını boynuma attı. Bez bebek gibi bıraktı kendini. Alnından kulağına, boynundan dudağına kadar ezberledim yolu. Mağara duvarına tırnak tırnak resim-ler çizdi Mişa. Gözlerinde göğü gördüm, masmavi. Bozkırı kokladım koynunda.

 Nefes nefese iz sürdüm teninde. Dellendi dille-rimiz, lal olduk. Zifiri karanlığa çıra yaktım, mağara ışıdı, tenimiz tutuştu. Toprakla yoğurulduk yeniden. Bulutlandı gözleri, haykırışına yarasalar uçuştu.

Hava serinliyordu, kendimize geldik. Mağarada iz-lerimizi bırakıp indik. Acıkmıştık, Kılıçyaralı Kaya’dan sonraki pınarda durduk. Anuş’un hazırladığı azığı açtık. Peynir, çörek biraz da kurutulmuş et vardı.

İkimiz de yarını konuşmaktan korkuyorduk. Mişa’yı nerede, nasıl saklardım? Mişa’yla gitmeye kalksam, nerede ne yapardım, köydekiler...? En doğrusu Mişa’nın kalmasıydı. Kalkıp yürüdük. Güneş, Cenik Tepesi’ne doğru iniyordu.

“Mişa, annen seni bırakacak mı burada?”

“Benim kararım annemi de mutlu eder Mahir, sen kaygılanma. Onlar bilmedikleri bir yola çıkacaklar ama benim yerim belli, senin yanında olduğumu bilecekler, bu iyi bir şey.”

Yolda bir, iki kağnıyı geride bıraktık. Öküzlerin gözleri yaşarmıştı yorgunluktan. Hava kararmadan Keropların evindeydik. Anuş kapıda karşıladı bizi. Zamanında geldiğimiz için ayrıca sevinmişti.

Akşam yemeğine kalmam için ısrar etti. Annemin haberi yoktu, kalamazdım. Kerop’la, Mişa’ya yarın için söz verdim. Büyük Ceviz’in altında buluşacaktık. Beli bıraktığım yerden alıp, evin yolunu tuttum.

Avlu kapısı açıktı. Belli ki annem yine telaşlan-mıştı. Beli yerine koyup, eve girdim. Yer sofrasının etrafı dolmuştu. Amca çocuklarından biri de bulamaç çorbasına davet edilmişti. Ocağın önüne oturdum. An-nem yine kap kacakla uğraşıyordu. Ateşi çoğaltmak için birkaç odun koydum ocağa.

“Mahirim aç değil misin, oturmadın sofraya? İstersen yumurta kırayım oğlum.”

Evde yumurta olmadığını biliyordum. Annem de benim yumurta istemeyeceğimi bilirdi. Bu konuşmanın sonu, patatese varırdı her zaman. Uzatmadım.

“Anne, ocağa iki patates atsam yeter.”

Sevindi kadın. Üç patates tutuşturdu elime. Közü aralayıp gömdüm içine. Ocağa bakarken düşüncelere daldım. Mişa’yı nereye koyacaktım bu evde? Yeni bir oda mı ekleyecektim? Onunla gidemezdim.

Patatesleri soyarken Hamdi girdi içeri. Hiç gör-memiştim bu zamana kaldığını. Hava kararmadan evde olurdu. Şeytan görmüşe döndü beni görünce. Sevmezdi ama gün geçtikçe düşmanlaşmasına, anlam veremiyor-dum. Safça olmasının dışında bir şeyler vardı anlama-dığım.

Hacı Mustafa gibi adamlar, karın tokluğuna çalıştı-rıp duruyorlardı. Annem de ses etmiyordu zavallı diye. Mişa... Başka bir şey düşünmek istemiyordum. Patates-leri tuzlayıp küçük kardeşlerime paylaştırdım.

Uyku tutmuyordu. Avluda dolunayı izledim. Avlu-dan çıktım, sokakları gezdim. Uykum yoktu. Birkaç gün sonrasını düşünmek uyutmuyordu beni. Çeteler, isyan, savaş... Silah, benim için değnek ya da kürek filandı. Belki de Mişa’yı görürüm umuduyla, onların mahalleye doğru yürümeye başladım.

Sokaklar sessizdi. Hiçbir evde ışık yoktu. Dönü-yordum ki, bahçelerde karartılar gördüm. Sessizce yaklaştım birine. Duvardan izlemeye koyuldum. Açtıkları çukurlara bir şeyler gömüyorlardı.

Eve döndüm. Avluya geçip oturdum. Kerop’un hak-lı olduğunu gözlerimle görmüştüm. Biz ne yapacaktık? Mişa gelin olacaksa, bu avlu, bu ev yetmezdi bize. Kı-nalıkapı geldi aklıma, gülümsedim. Sabah olacak mıy-dı?

Uyandığımda kardeşlerim çoktan avluya çıkmış-lardı. Günün akşam olmasını bu kadar çok istememiş-tim. Değirmenönü, Kayabağ derken köyde gitmedik yer bırakmadım. Kaya mağaralarında yer seçtim. Olur da saklanmak gerekirse...

İkindi okunuyordu eve döndüğümde. Dedemden kalma hançeri, bileyip, yeniden kuşağımın arasına soktum. Annem yün yıkamaya gitmişti. Kamer bulamaç ısıttı, küçük elleriyle.

Dolunay kayaların üzerinde göründüğünde çıktım avludan. Mişa’yı alıp dönecektim. Kerop’un sözüne göre, bu gece, onlar da yola çıkacaklardı. Büyük Ceviz’e doğru yürürken, tüm köy kaçmaya hazırla-nıyormuş gibi geldi bana. Garip bir sessizlik vardı or-talıkta.

Cevizin altında beklemeye başladım. Hava, dolu-nayla, buğulu bir ışığa bürünmüştü. Kerop’un ardından Mişa da göründü. Kalktım, karşıladım onları. Kerop nefes nefeseydi.

“Mahir, siz konuşurken ben eve gideceğim, at arabaları gelecek birkaç saate kadar, yüklemeden önce gelirim.”

Dilim dönmedi. Tek laf edemedim. Başımı eğdim. Kerop uzaklaşırken Mişa’yla oturduk cevizin altına. Her şeye rağmen gözlerindeki mavilik duruyordu. Benden cesurdu bu kız!

“Annemle konuştum Mahir, seninle kalmamı doğru buldu. Anuş, bizim evimiz için fazlasıyla eşya bırakıyor. İsteseler de götüremezler. Her şeyimiz olacak Mahir. Evler de boşalıyor ama...”

Her sözcükten sonra biraz daha sokulup, sarılıyordu. Ailesinden ayrılacak olmasını düşünüyor, onun adına üzülüyordum. Onlardan boşalan evlerde kalamaz-dık. Kargaşada bizi tanımazlardı.

“Evimiz var Mişa, bir oda daha ekleriz istersen.”

“Seninle olduktan sonra ...”

Ay ışığı dalların arasından süzülüp yüzüne düşüyordu. Geceyi de güzelleştiren Mişa’ydı. Gözlerimi alamıyordum gözlerinden. Bu gece biraz üzgünceydi. Mavi gözleri bulutlanmıştı. Çenesini avcuma aldım.

“Aileni uğurladıktan sonra evimize gideceğiz Mişa.”

“Senin annen, ‘Gavur kızı getirdin!’ demeyecek mi sana?”

Beklemediğim, duymak istemediğim bir soruydu. Bakakaldım öylece. Sesi de bakışı da hüzünlüydü. Çekip, sardım kollarımın arasına. Saçlarını okşadım, kokladım. Bir süre bahçeyi dinledik. Gececi kuşlara, kurbağalar eşlik ediyordu. Mişa’nın ellerini avucuma aldım. Göz gözeydik. Bulutlar dağılmış, gözleri yeni-den ışımıştı.

“Ben mutluysam, annem de mutlu olur Mişa, hiç endişelenme, seni çok sevecek.”

Arkadan gelen çıtırtıya kulak kesildim. Kerop’un geleceği yol değildi. Dönüp baktım, hareket eden bir şey göremedim. Yaprakların arasında kalmış, şaşkın bir çalıkuşu olmalıydı. Evimiz var mıydı? Bir oda daha... Nasıl yapacaktım, Hamdi’ye rağmen! Mişa haklıydı, Anuş’un evi...

“Mişa..?”

“Söyle canım.”

Sırası mıydı? Ev sahipleri gitmeden bunu konuşmak... Annem bilmeliydi. Bunları düşünmek için erkendi ama aklıma takılmıştı birden. Mişa merakla bekliyordu ne söyleyeceğimi.

“Mişa! Ne güzel adın var.”

Gülümsedi. Dudakları hafifçe aralandı.

“Mahir de çok güzel... Ma hir!”

Uzanıp dudaklarının arasındaki beyaz buluta dokunmak istedim. Aniden bir çatırtı yükseldi. Kuru bir dalın kırılışını andırıyordu.

Biraz önceki yerden, arkamızdan gelmişti ses. Başımı çevirdim. Çalıların arasında parlayan namluyu gördüm. Ayağa kalkmaya fırsatım olmadı. Namludan çıkan alev, arkasındaki siluetin yüzünü aydınlattı, söndü. Patlama sesi kayalıklarda yankılanıp, köyün üzerine dağıldı. Gece kanarken, leylak kokusu sardı bahçeleri.

Birbirimize sarılmıştık, Gözlerimizde, yaşadıklarımızdan kalan mutluluk vardı. Zaman durdu.

Erhan Pınarbaşı