Kuyrukluyıldızım Mujica / Ferhan Şaylıman

13 Şubat 2016 - 40694 kez okundu.

Kuyrukluyıldızım Mujica / Ferhan Şaylıman

Hayatımın belli bir döneminden sonra hiçbir şey biriktirmedim ben.

Biriktirerek yaşamanın çoğumuza acılar çektiren, bedeller ödeten biz doğmadan önce kurulmuş bu düzenin varlığını sürdürebilmek amacıyla kafalarımıza çaktığı aptalca bir oyun olduğunu düşündüm hep. Kendimize ait hissedebileceğimiz şeylerin elimizden hızla alındığı, tüketildiği bir dünyada, insanların içlerindeki derin boşluğu yalnızca biriktirerek aşabileceklerini sanmaları bana hüzünden başka bir şey vermiyor.

Bazılarınızın ‘’Bunlar ayakları yere basmayan yaklaşımlar.’’ dediğinizi duyar gibi olsam da, biriktirmeden yaşamayı haklı kılan iki sağlam gerekçem var: Birisi kendimle ilgili, diğeri de Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujica’nın söyledikleri. Önce Mujica’nın içime su serpen yaklaşımlarına kısaca değinmeliyim. Onun ‘’Başka hayat mümkün.’’ dercesine gerçekleştirdiği bir söyleşide yaşam biçimini, dünyaya bakış açısını okuduğumda, evrende yalnız olmadığımı öğrenmek doğrusu heyecan vericiydi. Düşünsenize, sizin kullanımınıza ayrılmış başkanlık sarayında oturmak yerine, eşinizle beraber başkent Montevideo’nun dışındaki bir çiftlik evini tercih ediyorsunuz. Kurşun geçirmeyen zırhlı, karanlık yüzlü, siyah camlı, uçak büyüklüğünde araçlara binmek yerine, 87 model külüstür, sevimli Vosvos’unuzla gidip geliyorsunuz kente. Dönüşte motorun gürültüsünü ta uzaklardan tanıyarak yola fırlayan üç bacaklı köpeğiniz Manuela karşılıyor sizi. Manuela’nın bakışlarından çok uzun zamandır çiftlikte yatıp kalktığı, sizi ve orayı sonuna kadar sahiplendiği hemen belli oluyor. Belli olmayan dördüncü bacağını nerede ve nasıl yitirdiği.

Yazıların arasına serpiştirilmiş fotoğraflara bakarken ‘’Acaba bunlar gerçek mi?’’ diye mırıldandım. Sonra fotoğrafları bütünleyen söyleşiyi okudukça, dünyada biriktirmeden yaşayan iki kişiden diğerinin Jose Mujica olduğuna kesin inandım. Mujica gerçek yoksulların, yaşamdan sürekli bir şeyler talep eden ve elde ettikleriyle yetinmeyen insanlar olduğunu, elinde küçük bir bavulla dolaşma özgürlüğünün istediği hayatı sürdürmek için yeterli zamanı yarattığını söylüyordu. Ona göre asıl özgürlük yaşamak için kazanılan zamanda gizliydi. Kader ortağım, düşünce yoldaşım ‘’Çok fazla mülke sahip değilseniz, kendinizi köle gibi çalışmak zorunda hissetmezsiniz.’’ diyordu.

İnsanın düşüncelerini gönül rahatlığıyla paylaşabileceği alanlar bulmasını paha biçilmez bir değer olarak görenlerdenim. Mujica’ya rastlamasaydım şimdi anlatacaklarım belki de eksik kalacaktı. Ne eksik, ne de fazla, böyle bir adamım işte: Biriktirmeden yaşayan, birikmesi muhtemel şeyleri belirli zaman aralıklarıyla elinden çıkaran birisi.

Bunların başında da kitaplarım geliyor.

Çok okumama karşın evde kitaplığın bomboş durduğunu söylesem inanır mısınız?

Kitaplar yalnızca anlattıklarıyla değil, onları okuduktan sonra kurguladığım gizli oyunlarla başka ortamlarda da maceralarını sürdüren varlıklar benim için. Buradaki amacım temelinde Mujica’nın söyledikleriyle örtüşse de, asıl varmak istediğim nokta biraz daha farklı.

Zamanı tam anımsayamıyorum, o gün kentin tenha bir parkında başladı her şey. Bitmesin diye gözünün içine baktığım romanın son bölümündeydim. Evet, güzel şeyler bitmemeli. Ama ne kadar oyalanırsam oyalanayım sayfalar tükenmek üzereydi. Kahramanlarımla öylesine vedalaşmalıydık ki, beraber geçirdiğimiz süreye yakışır bir ayrılık olmalıydı bu. O nedenle seçmiştim parkı: Sessizlik ve yalnızlık. Çevresini sonbahar yapraklarının kuşattığı ortadaki havuzu en iyi açıdan gören banklardan birisine oturmuştum. Kıpırtısızlığı yalnızca şadırvandan dökülen suyun şıpırtıları bozuyordu. Kitap havuzdan yayılan sesler eşliğinde bitti. Yüksek atkestanelerinin gölgesindeki parkın ıssızlığına daldım. Sonbahar güneşi ağaçların geniş dallarından sıyrılıp aşağılara uzanamıyordu. İşte ilk defa o an düşündüm: Beni etkileyen, okuduğum süre boyunca içimi allak bullak eden karakterler yaşamaya devam etmeliydiler. Onları tozlu raflara tıkarak öldürmek yerine, başkalarıyla tanışmalarına da olanak sağlayacak bir şeyler yaratmalıydım. Banktan kalkarken romanı orada bırakmaya karar verdim. Bakalım onu kim bulacak ve istemeden de olsa sayfaların arasına gömdüğüm dostlarıma beklediğim ilgiyi gerçekten gösterecek miydi? Heyecanlıydım. Biraz ilerledikten sonra dönüp baktım. Altı üstü bir kitaptı işte ama dayanılmaz biçimde merak ediyordum. Parkın daha ilerde, kuytu bir köşesinde durup gizlendim. Uzaktan izliyordum. Az sonra oranın güvenliğinden sorumlu elemanlardan birisi banka yaklaştı, kitabı aldı, sağına soluna baktı, çevreyi inceledi, kimseleri göremeyince onla beraber yolun girişine yerleştirilmiş kulübeye yöneldi, içerdeki diğer güvenlikçiyle gülerek bir şeyler konuştu ve kahramanlarımı ona emanet ederek yeniden dolaşmaya başladı. Ertesi gün, gece boyunca artan bir merakla parka geldiğimde, ilgilenmiyormuşçasına kulübenin önünden geçtim. Kitabı bulan, masanın başına çökmüş kıpırdamadan okuyordu.

İşte böyle başladım biriktirmemeye ve bende kalanları paylaşmaya.

Belki de Mujica ile düşünceyi eyleme dönüştüren yoldaşlığımın ilk adımı bu oldu.

İlk paylaşımdan sonra lunaparkların uçan sandalyeleri gibi yavaştan yükselerek hız kazandı romanların, öykülerin son bölümlerini pastanelerde, otobüs duraklarında, terminallerde, şehirlerarası yolculuklarda, metroda okuyarak oralarda bir yerlere bırakma alışkanlığım. Parktaki güvenlik görevlisiyle tetiklenen masum oyunum değişik yaş gruplarından öğrenciler, sevgililer, yaşını başını almış emekliler, şık giyimli hanımlar, gergin suratlı adamlar, hayat yorgunu kadınlar, yolda ne bulurlarsa alıp eve götürmeye meraklı hırsız ruhlu ihtiyarlarla beraber eğlenceli bir panayıra dönüştü. Oyunu kurgulayan ve oynayan bendim ama onun hangi yönde ilerleyeceğine ve nasıl sonuçlanacağına ilişkin en ufak etkim yoktu. Örneğin otobüs durağındaki boş sıraya bıraktığım romanı kimin alacağını önceden kestirebilir miydim? Belki de son bölüm adlı uyduruk oyunumun en güzel yanıydı bu. Durakta bekleyenlerden yoldan geçenlere kadar uzanan, kime çıkacağı belirsiz milyonda bir olasılıktan söz ediyorum. Yalnızca her defasında tek isteğim oluyordu: Kahramanlarımı sahiplenmeye hazır, onlara hak ettikleri sıcaklığı, ilgiyi gösterecek birisini arıyordum ben. Otobüs durağı örneğini de aynı nedenle verdim. Yine o gün romanımla vedalaşıp durağı karşıdan görecek bir noktaya doğru ilerlerken kendimi zor tutuyordum. Kitap az kalsın karton, gazete toplayan çocuklardan birisinin torbasına iniyordu. Hurdacının sağından solundan akan kalabalığın arasındaki kararsızlığı, kahramanlarımı kese kağıdına dönüşmekten son anda kurtardı. Sıranın diğer ucunda oturan adam kitabı görmüş ama hiç ilgilenmemişti. Kim bilir neler geçiyordu aklından. Sonra epeyce kilolu bir kadın kan ter içinde yaklaşıp, önce boş sıraya ardından yandaki adama bakıp bir şeyler sormuştu. Hayır, kitap onun değildi, kimin olduğunu da bilmiyordu. Kadın şu cehennemi andıran kentin karmaşasında, başlarına geleceklerden habersiz (ki ben de habersizdim) yapayalnız bekleyen dostlarımı, arkaya hoyratça ittirip soluk soluğa oturmuştu. Durağın sürekli değişen yolcuları otobüsleri gelip gittikçe, kahramanlarım bir oraya bir buraya kayıyorlardı sıranın üstünde. Sonunda sırt çantalı öğrenciye benzeyen o kız, kalabalığın azaldığı sırada fark etti emanetimi. Kitabın unutulduğu, kimseye ait olmadığı belliydi. Hiç çekinmeden alıp karıştırmıştı sayfalarını. Hani neredeyse okumaya başlayacağı sırada, durağa yanaşan otobüsü görüp aceleyle çantasına atmıştı onu.

İşte bu coşkuyu bütünüyle tanımlamam olanaksız. Bizim bile severek yaşayabileceğimiz hayatları seçme şansımızın olmadığı dünyada, kitaplarımı onları sahiplenecek ellerle buluşturma çabam aslında içimi burkuyor, üzülüyorum. Belki de sevgili dostum Mujica ile beraber evrenin sonsuzluğunda dolaşan iki kuyruklu yıldızız biz. Hayallerimizi gerçeğe dönüştürünceye kadar boşluğun sonsuzluğunda gezinip duracağız. Gerçi Mujica daha şanslı. En azından ülkesinde dönüşümüne tanık olduğu önemli adımlar atmış. Yani benim kitaplarıma yaşamlarını sürdürebilecekleri sıcak yuvalar bulma derdimin çok ötesinde, somut girişimler bunlar. Ta firavunlardan günümüze değin bütün diktatörlerin, kendi yoksul halklarının boğazlarından keserek topladıkları vergilerle tapınaklar, saraylar kurduğu dünyamızda, derme çatma bir çiftlik evinde yaşama kararlılığı neyi nesidir? Ya da ‘’Azla yetindiğimiz için çoğu insandan daha az endişemiz var.’’ diyen bir devlet başkanının, binlerce dolar tutarındaki maaşının büyük kısmını gereksinmesi olanlara bağışlaması, üzerinde durmaya debelendiğimiz gezegenin değerleriyle örtüşüyor mu? Bu açıdan bakıldığında daha çok Mujica’nın görkemli parlaklığının peşine düşmüş, ondan yansıyanlarla ışıldamaya çalışan kendi halinde bir kuyruklu yıldızım ben. Kitaplarla tetiklenen, sonrasında katlanarak büyüyen biriktirmeme alışkanlığım, süreç ilerledikçe belki de Mujica’ya daha çok benzemeyi amaçlayan bir istekten öteye anlam taşımıyor. Ama yine de umutsuz değilim. Hele son bölüm oyununa odaklı tren yolculuğumun ardından ulaştığım noktayı düşünecek olursam, hiç de yabana atılmayacak bir yolu geride bıraktığımı apaçık görebiliyorum.

Ah, unutulmaz bir yolculuktu o.

Belki de ilk defa, okuduğum romanın ruhuyla sıkı sıkıya örtüşen bir vedalaşmaya tanıklık ettim; yok yok tanıklığın ötesinde yaşadım, hem de köküne kadar.

Bu romanda olay örgüsü, ilişkileri hesaplaşma aşamasına dayanmış iki sevgilinin, ülkenin iki büyük kenti arasında yaptıkları bir tren yolculuğunun sonunda tepe noktasına ulaşıyordu. O bölümü okurken neredeyse büyülenmiştim. Gece boyunca devam eden yolculuk, sabaha karşı denizle çevrelenmiş bir masal kentin, masallar kadar güzel tarihi garında noktalanıyordu. Özellikle tren hareket ettikten sonra geç saatlere kadar, bazen küçük istasyonlardan yansıyan ışıklara dalarak restoranda yenilen yemeğin, içilen rakının tadı doyumsuzdu.

Sanki oradaydım ve öylesine sahiciydi her şey. Masada konuşulanlar kuşkusuz içimi burkmuştu ama insanın bir trenin restoranında sevgiliyle beraber olma düşüncesi bütün bunları örtmüştü. Sevgililer yemeğin sonunda birbirine körüklü kapılarla eklenmiş vagonlardan geçerek kompartımanlarına döndüklerinde, bunun son defa olduğundan habersiz vedalaşırcasına sevişirlerken, camlarda titreşen dolunayın rengi, ışıltısı adeta aklıma kazınmıştı. Zaten kitabın kapağında da, o veda sevişmesinin teri daha kurumadan camın önüne oturmuş dolunayı izlerken, rayları döven tekerleklerin seslerini dinleyen kadının resmi vardı. Uzun saçları sırtına dökülmüştü ve çıplaktı.

Bu yolculuğu yapmalıydım, yoksa bir şeyler hep eksik kalacaktı.

İşte son bölümü trende okuma düşüncem böyle doğdu.

O gece, öncesinde defalarca yinelenmiş oyunuma başlarken ilk günkü kadar heyecanlıydım. Kompartımana çantamı bırakır bırakmaz soluğu restoranda aldım. Henüz kimseler yoktu. Ama yazarın iki sevgiliyi oturttuğu masayı elimle koymuş gibi buldum. Ortalarda bir yerdi burası. Öyle yazıyordu. Hemen kapının girişindekini yeri seçtim. Yalnız onları değil, masaların tümünü görmeliydim. Sonra bunun aynı tren olabileceğini, anlatılanların aslında yazarın somut deneyimlerine dayandığını ve romana konu olan ilişkinin burada kaçınılmaz sona doğru parçalandığını düşününce, kitabın o bölümünü yeniden okumaya karar verdim. Müthiş bir geceydi. Garsonla ne zaman konuştuğumu, rakıya nasıl başladığımı anımsamıyorum. Kuyrukluyıldızım Mujica’nın peşine takılmış içiyor ve okuyordum. Arada başımı kaldırıp masalara bakarken yüzleri olmayan, uzaktan seslerini duyduğum birilerini görüyordum yalnızca: Okuduklarıma dekor ve ses oluşturan karaltılar. Özellikle sevgililerin oturduğu masadaydı dikkatim. Hayallerimi onlarla sınırladığım için gerisi önemli değildi. Son bölüm bittiğinde kitabı yavaşça kapatıp arkama yaslandım. Elimi kapağın sol köşesine çizilmiş resimdeki omuzların çıplaklığında gezdirdim. Avuçlarım sıcacıktı. Terle karışık bir sıcaklıktı bu. Sevişme sonrasının izlerini iliklerimde hissettim. Bu arada zaman nasıl da akmıştı. Sesler azalırken tenhalaşarak belirginleşen yüzler kalmıştı geriye. Sonra sevgililerin masasında tek başına oturan kadın dışında kim varsa gitti. O an fark ettim, kadın camlara yapışmış gecenin karanlığına dalıyordu bazen, dışarıya bakarken ağlıyordu sanki; bazen de beni inceliyordu ıslak gözlerle. İçmek dışında kafasını kaldırmadan okuyan adam demek sonunda gerçeğe dönebilmişti. Göz göze geldiğimizde şimşek gibi bir düşünce çakmıştı kafamda. Oyunu tamamlayacak kişi karşımdaydı. Belki de ilk defa bu kadar güzel birisine emanet edecektim kahramanlarımı. Hesabı ödeyip sıvışırcasına kaçtım restorandan. Adeta uçuyordum. Her şey istediğim gibi gelişmişti. Tam diğer vagona geçeceğim sırada rayların gürültüsünden güçlükle işittiğim bir çağrıyla durmuştum. Kitabı unuttuğumu düşünen kadın peşimdeydi. İçten içe sinirleniyordum. Bu kadar kusursuz ilerleyen oyunumu bozmaya kimin hakkı vardı? Kendimden hiç ummadığım bir karşı atakla, gülümsemeye çalışarak onu bilerek bıraktığımı söylemiştim. Bu defa şaşırma sırası ondaydı. ‘’Niye?’’ diye soracağından o kadar emindim ki, buna fırsat vermeden, yalnızca Mujica ile paylaştığım sırrımı ilk defa üçüncü bir kişiye açıklamıştım. Kadın yine şaşırmıştı ama meraklanmıştı da. Dünyanın bitmeyen işleri güçleri dururken, neyin nesiydi son bölüm oyunu? Biz soru ve yanıtlardan sıyrılıp neredeyse derin bir sohbete dalacaktık ki, dışarıya çıkan garson saatini göstererek restoranı kapatmak zorunda olduklarını söylemişti. Kadın bana, ben garsona, garson ikimize birden bakıyordu o an. Of, her şey karmakarışıktı. Kahramanlarımın yeni emanetçisi biraz beklememi rica ederek hesabı ödemeye gittiğinde, tekerlek sesleri müzik gibi yankılanıyordu kulağımda. Yalnızca şimdi okuduğum değil, içinden tren geçen ne kadar roman ve film varsa, atlıkarınca hızıyla dolanıyorlardı çevremde. Boris Pasternak’ın Doktor Jivago’sundan, David Lean’in 1945’te Celia Johnson ve Trevor Howard’la çektiği Kısa Karşılaşma adlı filme kadar bazen okuyup, bazen izlediğim trenlerin durmaksızın titreşen hayallerinden başım dönüyordu.

Kadın elinde bir şişe şarap, iki kadeh ve askısı omzundan kaymak üzere olan çantasıyla geri döndüğünde artık oyun tümüyle denetimimden çıkmak üzereydi. Tuhaf bir durumdu. Hiç karşılaşmasak da birbirimizi tanıyor gibiydik. Üstelik yüzünde dolaşan ifadeyi görünce iyice karışmıştı aklım. Belliydi, yanıma dönünceye kadar içerde her şeyi kurgulamıştı. Vagondan vagona geçerken önden yürüyerek kapıları ben açıyordum. Ama bir tuhaflık daha sezmiştim. Trenin hızından kaynaklanan sallanmanın dışında, ikimizde ayakta zor duruyorduk. Ben okurken, emanetçim geceyi gözyaşlarıyla izlerken demek epeyce kaçırmıştık ya da beklenmedik buluşmamız ikimizin de başını döndürmüştü. Koridorlar, camlar, yer kaplamaları, tepe lambaları öylesine birbirine benziyordu ki, kapı numaralarını seçmekte zorlanıyorduk. Önce hangimizin kompartımanını bulursak geceyi orada noktalayacaktık. Sonunda ilk ulaştığımız onunki oldu. İçeriye girerken koridorun bitiminde bekleyen vagon görevlisi kuşkuyla bizi izliyordu.

Bazen hayatımıza ilişkin su içmek kadar kolay, basit görünen iyi bildiğimizi sandığımız konuları dillendirirken sıkılırız. Onlar hiç dokunulmadan, kurcalanmadan sürüp gitmesi gereken şeylerdir de, eğer bir defa sözcüklere bürünürlerse, elimizden kaçıp gideceklerinden korkarız. Belki de alışkanlıklarımızla, ezberlediklerimizle yüzleşmenin doğuracağı sonuçların altında kalma olasılığının korkusudur bu. Yatağın iki ucuna oturmuş birbiri ardına yağan soruları yanıtlamaya başladığımda, kendimi kuşatılmış hissediyordum. Onun hep bu anı beklermiş gibi heyecanlanmasından nedense ürkmüştüm. Beni ve yaptıklarımı merak etmenin dışında, kendi hayatına ilişkin bilmediğim, karanlık noktalarla örtüşen bir şeyler gizliydi sorularında. Karanlığın üzerini açmıştım ya da ona denk düşmüştü tren yolculuğumun şaşırtıcı gerekçesi. Kadın ‘’Hayata tutunabilmek için gerekçelerimizin içini dolduracak anlamlarımız olmalı.’’ diyordu bir elinde roman, diğerinde şarap. Neredeyse bir dikişte içip kadehi bıraktıktan sonra kitabı karıştırırken, gerekçelerini ve anlamlarını uzun zaman önce yitirdiğini söyledi. Sesindeki boşluk içimi üşüttü. Nasıl oluyordu da bu kadar derin bir uçurumun dibindeyken konuşabiliyordu? Sonra Mujica ile beraber yapmaya çalıştığımız şeylerin gerçekten bir oyun olduğunu düşündüm: Gerekçeler ve anlamlar yaratarak hayata tutunma oyunu. Ama haksızlık değil miydi böyle yorumlamam? Dünya kurulalı beri firavunların piramitler, diktatörlerin saraylar yaptırarak güçlerine tapındıkları gezegenimizde, bize ait bir şeylerin kalmasını istemek kötü müydü? Mujica’nın saraylardan daha çok değer verdiği üç bacaklı köpeği Manuela ile benim okuduktan sonra başkalarına bıraktığım romanlarım, uçurumun dibinden seslenircesine konuşan kadının umudu olabilselerdi, durum değişir miydi acaba?

Sonra biz gezegenin iki yalnızı, şişenin dibine indiğimizde birbirimize sarılıp yattık. Bana ne aradığını bilmeksizin defalarca tren yolculuğu yaptığını söyledi gözlerime bakarak. ‘’Belki de uçurumlarıma anlam katacak bir veda arıyordum.’’ derken titriyordu. Bunu çözemediğim için üşüdüğünü düşünüp biraz daha sarıldım. İçimden sürekli aynı soruyu yineliyordum: ‘’Neden?’’ Nedenler kartopu biçiminde büyüyerek önümüze yuvarlandıklarında, yoksa Mujica gibi yol gösterecek parlak kuyruklu yıldızlara mı gereksinme duyuyorduk? Onun böyle bir yıldızı hiç olmamıştı ve ben karşısına çıkmakta galiba epeyce geç kalmıştım. Yalnızca ‘’Gerekçeler ve anlamlar’’ diye sayıklıyordu uyumadan önce. Ardından gözlerimin kapandığını hissettim.

Kapının sert biçimde vurulduğunu duyduğumda gün ışımak üzereydi. Uyku sersemi nerede olduğumu bir an karıştırdım. Gerçekten neredeydim? Kimin yatağıydı bu? Geceye ilişkin anımsamalar başladığında kadını aradı gözlerim, yoktu. Aceleyle kalktım. O an anladım, tren durmuştu, telaşlı sesler yankılanıyordu uzaktan. Kapıyı açtığımda vagon görevlisi ve kondüktör karşımda dikiliyorlardı. Bu kompartımanın yolcusunu tanıyor muydum? Peki az önce yaşananlardan haberim var mıydı? İçeriye bakıyorlardı sürekli. Sonra onlarla gelmemi istediler. Peşleri sıra koridorda yürüyüp vagonun açık kapısına ulaştığımızda, rayların epeyce gerisinde yolcuların oluşturduğunu kalabalığı gördüm. Ortada yatan birisine bakıyorlardı. Hâlâ olayı çözememiştim. Aşağıya inerken az kalsın düşüyordum. Oraya yaklaştığımızda kalabalık iki yana çekildi. Kadın yüzü kanlar içinde, sırt üstü yatıyordu. Trenin doktoru ilk müdahaleyi yaptıktan sonra ambulans çağırmışlardı. Biraz bulanıktı bakışları. Kapı aniden açılınca savrulduğunu söylemişti ama çıkışlar kilitliydi. Kazanın nasıl olduğunu kimse anlamamış, kendisi de daha fazla konuşmamıştı. İlerde, savrulmayla beraber yuvarlanırken kapağı yırtılmış, rüzgârda yaprakları uçuşan bir kitap duruyordu.  Emanetçimin yanına yaklaştığımda o bulanık bakışlar hafif berraklaştı. Bir şeyler söylemek istercesine irileşti gözleri. Eğildim, ‘’Neden?’’ diye soracaktım ki, kaşlarını havaya kaldırdı sus dercesine.

İşte böyle Kuyrukluyıldızım Mujica. Gerekçeler ve anlamlar. Bazen bulduğumuz, bazen de tam bulduk derken kaybettiğimiz şeyler. İyisi mi sen hiç kaybolma ve hep ışığını saç dünyama sonsuza kadar.

Ferhan Şaylıman

Gerçekedebiyat.com