Kutsal Geçit: Ağaç / Fundagül Apak

Kutsal Geçit: Ağaç / Fundagül Apak

07 Haziran 2013 - 16027 kez okundu.

Japon yazıtlarından birinde şöyle bir uyarı vardır:

 - Bu ağaçtan tek bir dal koparanın parmağı kesilecektir.

 

 (Salah Birsel, Kurutulmuş Felsefe Bahçesi)

 

Altın ya da Demir Kazık adıyla bilinen ağaç,

 Türkler için kutsalmış;

Yer’le Gök arasında iletişim sağlayan tinsel güç, ondaymış;

 geçişi sağlarmış; varlıkla yokluk arasındaki kapıymış;

evrenlere açılan, Tanrı’ya açılan bu kapının anahtarı “çift başlı kartal”daymış;

bir zaman gelmiş, bu kartal, Selçuklu’yu imlemiş;

... ve sonsuza dek, bu anahtar, Türklük bilincine “eman”et edilmiş,

Evren(ler) korunsun!” diye...

 

Bilgeliğin en eski anlatısında geçer ağaç; “el-ma” denen bilgiyi taşır üstünde; “il-su”ya çevrildiğinde bu sözcük, yorum ağı genişler ve yurt olan “toprak” parçası ile yaşam veren “su”yu imler. Su, toprakla gök arasındadır; yeri göğe, göğü de yere gösteren bir aynadır; maddenin suya dönüştüğü anlarda, yerle gök, birdir; birbiridir; birbirine eştir; birbirindendir. O nedenle, Ana-Türklerden günümüze, Gök ve Yer-Su inancını yüklenir ağaç; Yer’le Gök arasında milyonlarca yıldır olagelse de algılanamayan ilişkiyi, duyumsanan-duyumsanmayan ikiliğine, imgeden simgeye taşır.

Tarihsel süreçte, Acun’un her bölgesine yayılmış olan Türklerin ağaca ve doğaya duyduğu sevgi, saygı ve hayranlık; inanç düzeyinde olagelmiştir binlerce yıldan bugüne.

Türklerin yaşadığı her bölge, yemyeşil ve uçsuz bucaksız bozkırlara komşuluk eden, dorukları karlı dağlara, gürül gürül akıp dökülen çağlayanlara, debisi yüksek ırmaklara, suyu bol göllere, çeşit çeşit ağaca, bitkiye, yaşama (hayy, hayvan, hayat...) iyelik eden kut yüklü ormanlarla doludur; çünkü, Ana-Türklerden Göktürklere, Sakalardan Kuşanlara, Tunguzlardan Orkunlara yeşille maviyi “Tanrı’ya açılan odak”ta tutar Türkler; sığınırlar; kutsal bilip korurlar ağacı, suyu... doğayı. 8. yüz yılda diktirilmiş olan Bilge kağan yazıtındaki uyarı, Çin ulusuyla yakınlaşmanın ölümcül yanlışlığı ile kutsal sayılan Ötüken ormanının koruyuculuğuna dikkat çekilmesi bağlamında önemlidir:

Bunca yere kadar [ordu] yürüttüm. Ötüken ormanından iyisi hiç yokmuş. İl tutacak yer Ötüken ormanı imiş. Bu yerde oturup Çin milleti ile anlaştım. Altını, gümüşü, ipeği, ipekliyi sıkıntısız öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti, öleceksin! Orda kötü kişi şöyle öğretiyormuş: Uzak ise kötü mal verir, yakın ise iyi mal verir diyip öyle öğretiyormuş. Bilgi bilmez kişi o sözü alıp, yakına varıp, çok insan öldün! O yere doğru gidersen Türk milleti, öleceksin! Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiç bir sıkıntın yoktur. Ötüken ormanında oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın. (Ergin, 2001: 57)

Sümerlilerden bugüne ulaşan söylencelerde, kökleri yeryüzünün altına, Cehennem’e uzanan ağacın dalları, yeri gökte olan Cennet’tedir; gövdesi ise arada kalışı, Araf’ı imler. Türk kültüründe Yer’le Gök arasında yaratılmış olan kişioğlu (insanoğlu) da Araf’tadır; “iki”lem içindedir; “teklik içindeki karşıtlık”tır her bir kişi; Tamu’yla (Cehennem) Uçmak (Cennet) arasında kalmıştır. Bu yüzden, iyilik de kötülük de ondadır; hem içindedir hem de dışında; hem içindedir savaşım hem de dışında; aynanın içindeki görüntüden ve dışındaki özdendir her bir kişi; ağacın kökleriyle dalları arasında kalmış gibidir!

Kuran’da geçen Tûbâ ağacının uzaydaki konumuysa farklıdır: Cennet’e gölge olan bu ağacın kökleri gökte, dallarıyla yaprakları da yerdedir. Söylencelere göre gövdesi altın, dalları kızıl mercan, yaprakları zümrüt, meyvesi de şeker olan bu ağaçta her ruh, yeniden ve bambaşka bir yaşam bulurmuş.

Vakvak ağacına gelince... hem yakın hem de uzak tarihin izlerini taşır üzerinde; farklı kültürlerden pek çok (s)imgeyi çağrıştırır:

Vaka-yı Vakvakiye ya da Çınar Vakası denilen o kanlı olayın (1656) tüyler ürpertici görünümü de çağrıştırılan öteki imgelerin arasında yer alır. O sırada Avcı Mehmed tahttadır, sipahiler ve yeniçeriler saray ağalarından bazılarını (otuz kişi olduğu söylenir) öldürüp cesetlerini Sultanahmet’teki çınar ağaçlarının dallarına baş aşağı asarlar. Vakvak ağacı Doğu mitoslarında meyveleri küçük çocuk kafası biçiminde olan ağaçtır. Rüzgar estikçe çocukların kafası birbirine çarpar, vak vak diye ses çıkarırlar. Tarımcı kadınların kültüründe toprak-ananın metaforudur ağaç, meyveler onun çocukları ya da eşleridir. Bu mitsel öykünün kaynağında da tarımcı kadınların ağaçta bedenleşen tanrıçası vardır. Kutsal sayılan kadınların ağaca dönüştüğü mitsel öyküleri çok kişi bilir. Ağacın dalları, yaprakları tanrıçanın saçlarıdır. Hayvan yavruları gibi bitkisel ürünler de tanrıçanın çocuklarıyla özdeş tutulur tarımcıların inancında ve aynı çağrışım kümesine konulur. Örneğin Eski Mısır’da tahıl başağı ile Osiris (Mısır tanrıçası İsis’in oğlu ya da eşi sayılan Mısır kralı) özdeşti, hasatta yere düşen ürün Osiris’in kurban edilmesi ile bir tutulurdu. Yazılı olarak ilk kez VII. yy.’da bir Çin metninde geçen ‘Vakvak Ağacı’ öyküsüne göre Arap denizciler sekiz yıldan sonra, son kıyıya ulaşır ve kırmızı dallı, yeşil yapraklı Vakvak ağacını bulurlar. Meyve yerine çocuk başlarıyla birlikte tam anlamıyla dişil bir imge olan vakvak ağacı Hint konuşma tanrıçası Vac’ın adıyla ilişkilidir. Vac Sanskritçe’de sözcük anlamına gelir ve tanrıçanın bedenleştiği kuğu (bazen de kaz) ‘vak’ sesini çıkarır. Ağaca asılı çocuk başları, çocukları yiyen tanrıçanın yuttuğu çocuklar olmalıdır. Yani bu ağaç ölümle, cadı tanrıçayla ilişkilidir. Bebek ya da çocuk ölümleri olduğunda, bizdeki ‘Al karısı’ gibi tanrıçanın onları yediğine, onlardan içinde yeni bebekler yapacağına inanılıyordu. (Cıbıroğlu, 2004: 166)

Geçmiş, gelecek ve şimdiyi içine alan Türklük bilincinde ağaç demek “kişioğlunun evrensel bilinçle bağlantı kurduğu düzenek” demektir; iyi ve kötü tinsel güçlere açılan kapıdır ağaç. Bu bağlamda “ağaç” kavramı çevresinde bilgi, bilinç, kozmik geçiş, iletişim, iniş, kişi, karşıtların birliği, kutsallık, tin, Tanrı, yükseliş kavramlarının birlikteliği söz konusudur. Gök Tanrı inancından Zerdüştlüğe, Mani öğrentisinden Budist öğretiye, Şamanist inançtan Taoistliğe, Mitraizmden Tasavvufa, Musevîlikten İslam’a kadar bütün inanç düzeneklerinde korunmuştur bu bilgi; mikro ve makro evren görüşü, buna dayanır: Kişioğlu, evrenin küçültülmüşüdür. Bunun yanı sıra, sonsuz küçük ve sonsuz büyük evrenler, birbirini bütünler. Ünlü düşünür Muhammed İkbal (1877-1938) şöyle demiştir bu konuda: “Evrene sığamayana insan, insana sığabilene evren denir.”  

Kişioğlunun arada kalmışlığını, Nietzsche’de (1844-1900) de görürüz; ona göre “Üstinsana giden yol o kadar zahmetli ve o kadar dar bir yoldur ki, altında uçurumların bulunduğu ya da tek bir ipten yapılmış bir köprüyle karşılaştırılabilir: İnsan, hayvan ile Üstinsan arasında gerili duran bir iptir, uçurumun üzerinde duran bir iptir... İnsanın büyüklüğü onun bir amaç değil de bir köprü olmasıdır. İnsanda sevebileceğimiz şey ise, onun bir geçiş ya da düşüş olmasıdır.” (Chaix-Ruy, 2000: 121) 

Yazdığı dizelerde, imgeden simgeye ve simgeden imgeye “geçiş”i büyük bir ustalıkla gerçekleştiren Sait Maden (1997: 85) “ağaç” ve “ışık” unsurunu kullanarak yapar bunu; maddeyle mananın birbirine bürünüşü çıkar karşımıza birden:

Ağacın kolları yok,
ama tutar ışığı
bir öper, bir öper ki
ışık basar çığlığı.

Işık bir yavru kedi,gözleri boncuk boncuk;
bu derin ağaçlıkta
onu arıyor çocuk.

İki Nehir Arası’ndan (Maveraü’n-nehr), Uzak Doğu’dan, Sibirya’dan, Kafkaslar’dan, Avrupa’dan, Afrika’dan... Anadolu’ya gelen Türkler; çok tanrılı evren görüşünden tek tanrılı evren anlayışına geçişte, yeryüzündekileri gökyüzüne çıkarır. Böylece, gökteki yıldızlar, yerdeki tanrı ve tanrıçaların karşılığı olur... Derken, Yaz Göğü’nü betimler Sait Maden (1997: 37) başka dizelerde:

                                           Sürek avına çıkmış tazılar gibi
                                           koşup duruyor gökte
                                           büyük bir geyiğin ardından
                                           Zühre, Demirkazık, Utarit,
                                           Altınkelepçe,
                                           Ülker, Kervankıran, Sekendiz
                                           ve geyik soluk soluğa
                                           dar atıyor kendini yere
                                           aramıza,
                                           çatal boynuzları yıldız içinde. 

Mitolojiye göre, Türklerin otağı, kat kat yükselen Gök ve Yer’in karşılığıdır; Yer’le Gök arasında, geçişi sağlayan Demir Kazık’sa (ağaç, yıldız) kozmik geçit işleviyle evrenleri birleştirir; bu kat kat evre(n)ler (felek, eflak) dokuz kattan sonra, yerini, Tanrı katına bırakır. Bütün yaratılmışların bilgisi olan Levh-i Mahfuz (hıfz edilmiş levha, muhafaza edilen levha) da 7. kat gökte, Arş’tadır. İslam mistik düşünce düzeneği olan Tasavvuf’ta, Tanrısal bilginin karşılığı olan levh(a), Tanrı’nın iradesi olan “kalem”le yazılmıştır ve yaratılmışların kaderi buradan bilinir. Arş’ın sağ yanında bulunan Sidre (kiraz) ağacı “gökyüzüne yükselenlerin ulaşabileceği en son sınır” olarak geçer Tasavvuf’ta; beşeriyet bilgisi buraya kadardır. Miraç’ta, Hz. Muhammed’in Cebrail’in önderliğinde yükselebildiği en son evrendir bu düzey. Divan edebiyatında sidretü’l-münteha (sınırdaki kiraz ağacı) sözcük öbeğinde karşımıza çıkan bu kavram, sevgilinin ve(ya) padişahın görkemi, boyu posu için de kullanılmıştır ozanlar tarafından, selvi (servi) ağacı gibi. Gökyüzüne dimdik yükselen selvi ağacı, Tanrı’yı, padişahı ya da sevgiliyi imlerken, kollarını açan çınar da âşığın ve(ya) kulun simgesi olagelmiştir edebiyatımızda:

Çek nedametten göğe dud-i dili dök kanlı yaş
           Serv-i nazı terk kıl gül-berg-i handanı unut

 

(Pişmanlık/dostluk göğüne, gönülden yükselen dumanı çek; kanlı gözyaşı dök;
naz yüklü selviyi terk et; gülümseyen gül yaprağını unut.)[1]

(Fuzulî, 16. y.y.)
 

Lazım gelirdi serv ü çınar ola meyve-dar
           Fazl ü hünerde medhali olsa kıyafetin 

(Kıyafetin [görünüş] fazilet ve hünere giriş hakkı olsaydı, selvi ile çınarın meyva tutması gerekirdi.)

   (Nabî, 17. y.y.)

... ve yıllar sonra, Rindlerin Ölümü’nde Beyatlı, “bir”liğin ya da “Tanrı”nın simgesi olan “selvi”yi şöyle ekler dizelerine:

Ölüm, asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü, her yerde, buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde,
Her seher, bir gül açar; her gece, bir bülbül öter.

Kök ve Gök... yeşil, sarıyla mavi arasındaki geçiş rengidir... yılan ve kartal... Mitolojide, yaşam ağacının tepesinde yuva kurup Gök kapısını koruyan “kartal” gibi, yuvasını ağacın köklerine yapan “yılan” da yeraltı kapısını korur. İlginçtir ki yılan, kiraz ağacını sever; bu yüzden, bu ağaçların olduğu yerlerde dikkatli olmak gerekir. Ağacının dibine gelip yerleşen “yılan”, sonsuz yaşamın kaynağı olan bilgiyi taşır; o nedenle yılan, tıbbın arması olarak kullanılır günümüzde de ve Sümerlilerin Gılgamış destanından bugüne kadar “ölümsüz”lüğün (s)imgesi olarak bilinegelmiştir Türklük bilincinde, bir de “evren(ler)”in karşılığı olarak... Ölümsüzlük suyunun aktığı yerde ya da bulunduğu denizin kıyısında, hep bir ağaç olagelmiştir sözlü ve yazılı anlatılarda. İnanna’dan İştar’a, Madonna’dan Meryem’e, Afrodit’ten Diana’ya, Athena’dan Sarı Kız’a; Damuzi’den Adonis’e, Helios’tan İlyas’a, Lokman’dan Hızır’a kadar Tanrılarla kişioğlu arasındaki yarı tanrıların ölümsüzlük ya da sonsuz yaşam kaynağı, hep suyla ağacın, yeşillikle toprağın yakınında bir yerlerde betimlenmiştir. Bu inanç düzeneği, baharın yeniden gelişini, uyanışı, dirilişi, yaşamın döngüselliğini, değişimin sürekliliğini, ölümle yaşam arasındaki dengeyi, enerjinin (tin, ruh, can) yok olmayışını, tinselliğin sonsuzluğunu anlatır kuşaklar boyu kişioğluna ve bu gelenek, Yeni Gün anlamına gelen Nevruz şenlikleriyle taşınır sonraki kuşaklara Türklük bilincini koruyan bütün kültürlerde.

Japonlar da ilkbaharın gelişini, kiraz ağaçlarının her çiçeklenişinde sakura (kiraz çiçeği) şenlikleriyle kutlayıp yeniden doğup uyanışa geçen ruhları selamlarlar söyleyip yazdıkları haikularla her nisanda. Günümüzde, Japon edebiyatında 3 dize ve 5-7-5’lik ölçüyle yazılan haiku; evren(ler)i olduğu gibi algılayıp algılatabilmek için beş duyunun kullanıldığı bir anlatım biçimidir. Bir anlık süreçte algılanan gerçek, başka hiçbir söz(cük) oyunu yapılmaksızın verilmeye çalışılır haikuda. Batı’ya yapılan haiku çevirilerinde, dildeki farklılık yüzünden bu ölçü bozulsa da gerçeği olduğu gibi verme çabası, korunmaktadadır. Haikuyu, Japon edebiyatında hak ettiği yere getirdiği kabul edilen ve 17. yüz yılda yaşamış olan Matsuo Başou (Bkz. 2008) pek çok dize bırakmıştır gerçeği olduğu gibi anlamaya çalışanlara; işte, bunlardan 12’si:

Bahar yakın ya                                Gel, gör                                                 Tomurcuklanan

sahneyi kuruyorlar                           çiçeklerini                                             şeftalinin yanında

ay ile erik                                          acılı dünya                                          ilk kiraz baharı

 

Yapabilseydim                                  Bırak söğüte                                        Dağ yolunda çiçek açan

düşen kiraz çiçeği gibi                      nefretini de arzusunu da                   eriğin kokusuyla birden

söylerdim şiirimi                                yüreğinin                                              güneş doğuyor

 

Ya sen kelebek                                  Eski havuza                                         Kirazın altında

ya da ben Soşi’nin                             atlıyor bir kurbağa,                              bahar çorbası

düşlü yüreği                                       sudan gelen ses                                  bahar salatası

 

Uyan kelebek                                     Yitik yılların                                        Ay batarken

geç oldu daha                                    ışıklı anıları                                         yaprak yağmura tutunur

yolumuz uzun                                     kirazlar işte                                         ağaç üstünde

Kutsal Sidre’den kutsal kiraz ve kutsal sedire... Yeryüzünde, bilinen en eski yazılı yapıt olan Gılgamış destanında, tarihteki ilk Sümer yerleşkelerinden Uruk kentinin kıralı olarak betimlenen Gılgamış’ın başından geçenler, milattan önceki 21. yüz yılda yazıya geçirilmiştir. Gılgamış; başlangıçta tek güçlü düşmanı, sonrasındaysa biricik “arka”daşı olan Enkidu’yla birlikte, sedir ormanını koruyan ve Tanrısal güçlerle donatılmış Humbaba’yı öldürerek ormandaki kutsal sediri keser. Kutsal olanı öldüren Enkidu, bu lanetli eylemin sonucunda Tanrılar tarafından ölümle cezalandırılırken, yenilmez kıral Gılgamış, büyük bir yenilgi ve arkadaşını yitirmenin acısı içinde, ölümden kurtulmanın yolunu, yani ki ölümsüzlük suyunu aramak için tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkar; ancak, başarısız olur. Yarı Tanrı olan kıral Gılgamış için kaçınılmaz son, yenilgiyi ve diğer yaratılmışlar gibi bir gün öleceği gerçeğini kabullenmek olur; çünkü, Enkidu gibi o da kutsal olana saldırıp onu yok etmiştir. Enkidu’nun kutsal olana, yani ki ormanı koruyan Humbaba’ya saldırıp onu öldürmesi sonucu, Tanrılar tarafından ölümle cezalandırıldığında, ormandaki kutsal sedirden yaptığı kapı karşısında söylediği pişmanlık ve kargış dolu sözler, ibret vericidir:

Gözcü Humbaba’yı yere serdi Gılgamış,
iki konak öteden sedir ağaçları inledi.
Onu yere serdi Enkidu yoldaşıyla bir olup,
orman uğuldadı, sedir ağaçları inledi.
Orman gözcüsünü yere serdi Enkidu,
böğürtüsünden titredi Hermon ve Lübnan,
dağlar sarsıldı, doruklar titredi.
Böyle gitti ölüme sedir ağaçları gözcüsü,
dağılıp yok oldu yedi parıltısı da.
Gılgamış, yüz okkalık bir yükü sırtına vurup
daldı ormandan içeri:
Yirmi okkalık bir ağ, seksen okkalık kılıç,
Anunnaki Tanrılar’ın gizli barınağına daldı böylece.
...
Gılgamış ağaçları keserken
Enkidu işaret koyuyordu kütüklere.
Enkidu ağız açıp konuştu, dedi ki Gılgamış’a:
“¦Kardeş, ulu bir ağacı devirdik,
“ucu göğü deliyordu, o kadar yüksek.
“Bir kapı kanadı yap ondan
“boyu doksan karış, eni otuz karış olsun,
“kalınlığı iki karış,
“ara bağlantıları, ortada, altta, üstte
“on beşer karış olsun.
“Nippur’a götürelim Fırat üzerinden onu;
“Nippur bayram eder sevinçten.”
 

[...] bir sal yapıp çattılar

ve Enkidu salın üstüne çıktı,

Humbaba’nın kesik başını getirirken Gılgamış.

 

[...]

Gözlerini kapıya doğru kaldırmıştı,

Enkidu kapıyla konuşuyordu bir insanla konuşur gibi:

“¦Hey kapı, ormandan gelen kapı,

“insan aklı yok sende elbet!

“Senin keresteni bulabileyim diye

“tam iki yüz beru yol teptim,

“buldum sonunda sedir ağaçlarının en büyüğünü.

“Sendeki kerestenin bir benzeri yok:

“boyu doksan karış, eni otuz karış,

“kalınlığı iki karış;

“ara bağlantıları, ortada, altta, üstte

“on beşer karış.

“Seni kesip biçtim, yapıp çattım, Nippur’a

“Enlil Tapınağı’na taşıdım.

“Bana vereceğin ödülün, edeceğin iyiliğin

“bu olacağını bilseydim, kapı,

“baltamla bir güzel parçalardım da seni

“bir sal yapıverirdim tahtalarından.” (Maden, 2007: 79, 94)

Türk mitolojisinde (Bkz. Beydili, 2005) “ağaç”, evliya ağaçtır; bay terektir; bay yıgaçtır; hayat ağacıdır; Dünya ağacıdır; temir kavaktır; bay kayındır; şaman ağacıdır; devletli kaba ağaçtır... ara ağaçtır ki Cennet’teki Türk tongaları (kahraman) Acun’a bu ağaçtan geçip gelir.

Hun dönemi Türk mitolojisinde, bilge ve ermiş bir kimlik olarak betimlenen Oğuz; hem bedensel hem de tinsel açıdan, üstün yetilerle donatılmıştır. Ülkesindeki ormanda, halkına saldıran ve kutsal ormana girişi olanaksız kılan tek boynuzlu, gergedan benzeri bu yaratık, Oğuz tarafından yok edilir; böylece Oğuz, karanlığı yenerek, kaostan kozmosa geçişi sağlayan önder olur babası Karahan’dan sonra:

Tam gece yarısında canavar çıkageldi,

Göz gözü görmüyorken gözleri çakageldi.

Gövdesi pençeleri kocamandı, korkunçtu...

Bir bakmayla Oğuz’un yüzündeki renk uçtu.

Dedi “Bana isterse canavarı yendirir,

İsterse yurt halkını bahtıma ilendirir;

Gayret etmek bendense yardım Göktanrı’dandır,

Göktanrı ki gücüyle her şeyi yaratandır.”

Öfkeyle kılıç çekti, bir iki nara bastı,

Ses dağ dağ yankılandı, gök yere ineyazdı.

Saldıran canavarın başı çarptı kalkana,

Oğuz’un sert kalkanı boyanmıştı al kana.

Kavraşıp ayrıldılar, gözü kararan Oğuz,

Önünden savrularak elini düşürdü uz

Canavarın boynuna kılıcı çalıverdi,

Acı bir homurtuyla öylece kalıverdi...

O kocaman başını kargısına takarak

Tan vaktinde ormanı geride bırakarak

Oymağa giden yolda toz kaldırttı atına,

Tez adımlarla çıktı Oğuz, hanın katına.

Karahan sevinç ile doğrularak yerinden

Oğlunu öptü öptü alnından, gözlerinden.

Dedi: “Kıvanç veriyor varlığın atan Han’a,

Bu gün için doğurdu seni doğuran ana!”

Hanlar hanı Karahan artık üzüntüsüzdü;

Oğuz’un şerefine zengin bir şölen düzdü.

Kadınlarla çocuklar, gençlerle ak saçlılar,

Yediden yetmişe dek bütün Günortaçlılar

Sofralar sıralanmış meydana biriktiler,

Kesik başla kargıyı orta yere diktiler,

Şen kopuz sesleriyle milletçe yiye içe

Çılgınca eğlendiler, yedi gün yedi gece... (Gocul, 2000: 9)

Gılgamış’la Oğuz’un ormana gidişleri ve oradaki canavarı öldürüşleri ortak izleklerden olsa da her iki eylemdeki “erek”in ya da “niyet”in farklı oluşu, sonucun da olumlu ve(ya) olumsuz olmasına neden olur. Ülkesinin surlarını genişletip gücüne güç katma isteği doğrultusunda, kutsal ormanı koruyan kutsal bir yaratığı öldürmüştür Gılgamış; yaptığı iş –ona göre– kendi menfaati gereğidir; halkına huzur vermeyip sürekli hak yiyerek, kendi nefsine hizmet eden Gılgamış’ın niyeti kötü olduğu için sonuçta, Tanrılar tarafından cezalandırılır. Türklük bilincinde, tek tanrılı Göktürklerden bin tanrılı Sümerlilere kadar, kutsal bilincin huzurunda (hazır, huzur, Hızır...) şu gerçek değişmemiştir: “Tanrı, her zaman doğru ve dürüst olanın yanındadır; Tanrı, Hakk olandır ve her türlü yaratılmışın haklarına saygılı olunmasını sever; yaratılmışların hakkını yiyenin, Tanrı katında yeri ve(ya) huzuru olmamıştır; her bilinçli yaratılmış, her an Tanrı’nın huzurundadır; sınavdadır.” Bu yüzden, anlatıda da bir “yarı tanrı” olarak betimlenen Gılgamış, gücünü sonsuza dek kaybeder. Buna karşılık Oğuz, kutsal ormana ve de kutsal gördüğü halkına zarar veren yaratığı öldürmek için kendini hiç düşünmeden feda eder; halkının çıkarları için öldürür ormandaki “can”avarı (ruhu alıp götüren) kendi çıkarları için değil; bu eylemiyle halkına hizmet etmiştir Oğuz, kendi nefsine değil.

Gılgamış’la Oğuz arasındaki bu niyet farkı, Firavun’la Musa arasındaki fark gibidir.  

Yine Oğuzname’ye göre, yemyeşil ormanlarla çevrili olan bu beldede, Gök kızı ve Yer kızıyla evlenen Oğuz’un Gün, Ay, Yıldız, Gök, Deniz, Dağ adındaki çocukları; evrenin de yaratılışını imler. Oğuz’un kendine eş olan Gök ve Yer kızlarıyla karşılaştığı yerlerde ışık, su, toprak, ağaç birlikteliği vardır hep. Kamu ve savaş yönetiminin kurucusu olarak gösterilen Oğuz han, kendinden sonra ilin yönetimini hangi çocuğuna bırakacağını belirlemek için düzenlettiği ilk kurultayda, sağ tarafına Bozokları (Gün, Ay, Yıldız) ve sol tarafına da Üçokları (Gök, Deniz, Dağ) alır; yeryüzüne yayılır bu 24 boy oradan öylece: Kayı, Bayat, Alkaevli, Karaevli, Yazır, Töker, Dodurga, Yaparlı, Avşar, Kızık, Beğdili, Kargın; Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepni, Salur, Eymür, Alayondlu, Yüregir, Iğdır, Büğdüz, Yıva, Kınık.. 

Oğuz’un Gök ve Yer kızlarıyla karşılaşıp evlenmesi şöyle anlatılır Oğuzname’de (Bkz. Gocul, 2000: 12)
 

Oğuz, yalnız başına tırmandı bir gün dağa,

El açıp Göktanrı’ya başladı yalvarmağa.

Gün ortası karartı çöktü birden göklere,

Mavi bir ışık indi yakınında bir yere.

Ay’dan da Güneş’ten de parlak bir ışıktı bu!

İlerledi ışığın indiği yere doğru.

Balkıyan mavi ışık parçalanıp apansız

Biçimlendi, canlandı alnı yıldızlı bir kız,

Gür saçı halkalamış gümüş gibi yüzünü

Ki gözler görmemişti kızın bu türlüsünü.

Oğuz’u büyüledi bir bakış, bir göz süzüş

Mırıldandı: “Bu gerçek sandığım, olmasın düş...”

Kıza dedi: “Seninle gönlüm eş olmak diler...”

Kız dedi: “Biriciğim! Armağan gönderdiler,

Adın ünlensin diye sana, Göklüler, beni.

Bizden gelen nesiller şeneltecek ülkeni.”

Oğuz, kızı atası ocağına iletti,

Benzersiz bir düğünle kendisine eş etti.

Oğuz’a ard ardına üç oğlan doğurdu kız.

Çocukların adları konuldu: Gün, Ay, Yıldız!

Oğuz yine binmişti çok sevdiği kır ata,

Bir gölün kıyısında avlandığı sırada

Ulu bir ağaç gördü, tam suyun ortasında.

Güzel bir kız duruyor ağacın kovuğunda,

Saçı dalgalı ırmak, gözü gökten gök bir kız

Dişleri inci gibi; her bakımdan noksansız...

Yer halkı onu görse “Eyvah! ölüyoruz” der,

O dilber tatlı sütü sihriyle kımız eder.

Oymağına götürüp eş etti Oğuz onu,

Bu yeni eşinden de evlendiği yıl sonu

Üç oğlu daha oldu; her biri topaç gibi...

Adları sırasıyla “Gök, Deniz, Dağ” verildi.

Düşünce ufkundan ağaç, Altın Kazık, ana, ata, Demir Kazık, doğuş, geçiş, gök, ışık, yer sözcükleriyle yola çıkınca, “baba”ya da uğramak gerekir. Türk dilinin dağarcığında bulunan “baba” sözcüğü, Türk kültüründeki otağın (çadır) ortasında yer alan ve tabanla (Yer) tavanı (Gök) birbirine bağlayan, kalın direğin adıdır, annelere eş olanın değil. Bugün “evimin direği” derken “annenin eşi” olan “ata”ya yüklemiş oluruz “baba”nın anlamını; çünkü, Türk toplumlarında yıllardır “ata” yerine kullanılan “baba”, evin direği gibidir.

Bu noktada kayın ağacının Türk kültüründeki kutsallığı gelir akla. Kayına neden bu kadar önem verildiği araştırılınca, şu bilgiye ulaşılmıştır (Bkz. Çobanoğlı, 2011): Odaktaki direğin, evin atası (baba) gibi sağlam ve dayanıklı oluşu, kayın kerestesinden ötürüdür. Bunun yanı sıra, kayının kabuk ve talaşından yararlanılarak sağaltılan yaralar, bu ağacın tıpta da kullanıldığını gösteriyor. Üstelik, kayın ağacının öz suyu, mide rahatsızlığının giderilmesinde kullanıldığı gibi zor durumlarda besin olarak da tüketiliyor; bu bağlamda, Türk toplumlarında, sütüyle besleyip büyüten “ana”ya da benzetilmiştir kayın; Divan-ı Lügati’t-Türk’teki bilgiye göre “kayın” demek “kadın” demektir. Akkavak olarak da bilinen kayınla kadın arasında, renginden dolayı da bağ kurulmuştur; o yüzden, hem atadır kayın hem de ana.

... Kutsaldır ağaç Türklük bilincinde... 

Mustafa Kemal Atatürk’ün Yalova’daki evin yapımı sırasında, bir tek ağaç dalının kesilmemesi için koskoca köşkün konumunu nasıl değiştirttiğini anımsayalım 1929’da; sonra da Atatürk’e “zalim” ya da “diktatör” diyebilen “şuara”yı! 

O nedenle “Yaş kesen, baş keser.” demiştir atalarımız; hele ki Tanrı, Kuran’da şöyle uyarmıştır “şair”likle “kör”eltilmiş bilinçleri: “Bir ağaç diken, kırk yıl ibadet etmiş gibi olur. 

Kırk yıl ibadet etmek kadar değerlidir “bir tek ağaç dikmek”. Asıl marifet, ağacı diktikten sonra, ona bakmaktır; onu korumaktır; söküp de yerine bir diğerini dikip sonra onu da bir başka ağaç için toprağından, yurdundan, canından (tin : ruh) etmek değil! Var olanı korumaktır zor olan; yaşama saygı, budur. 

Bu gerçek, özlü sözlerle (atasözü) taşınıp durur Türk’ün kol gezdiği her yere: “Güzele bakmak, sevaptır.” diyen atalarımız, güzel olanı; bakışları, sözleri ve yaptıklarıyla rahatsız etmeyi değil, korumayı dillendirir bakmak sözcüğüyle. O hâlde, sonsuz güzellikleri içinde barındıran doğayı korumak olmalıdır kişinin görevi, yok etmek değil!

... Kutsaldır ağaç, Türklük bilincinde... 

Kerestesiyle ağacın, ev yapar, ofis yapar, gemi yapar, yapar da yaparız. Onlarca hayvanın (yaşayanın) evi, kişioğlunun besini; kuruduğunda yakılacak odun, giymek için giysi olur bir tek ağaç... Yaşlansa da kişi, çocuk kalabilmenin beşiğidir tek bir ağacın her dalı... Nice aşkın yaşanıp üstüne kazındığı sayfadır bir tek ağaç gövdesi... Üzerine yazdığımız betiktir (kitap, defter, notebook...) tek bir ağacın her lifi... Soluduğumuz havanın oksijeni, kavuran yaz güneşinin serinliği, yürümekten yorulanın dayanağı, içi kararanların aydınlığı, kötü kokuların yerleşmediği, evsizlerin sığınağı, dertlilerin söyleştiği, gölgesinde yemek yenilen neşeli toplantıların damıdır tek bir ağaç... Ressamın, yazarın, nâzımın, bestecinin, heykeltıraşın... bakıp da anlatmaya doyamadığıdır o, bir tek ağaç... ve o bir tek ağaç; yaprağıyla, dalıyla, gövdesiyle, kuşuyla... konuşur:

Bırak beni

diyor bir ağaç

bırak

                                                                                   
                                          konuşacağım

(İlhan Berk)


... Neler söyler neler Defne Ormanındaki o tek bir ağaç:

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri

İçin felsefe yapıyorlardı, çünkü

Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;

Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için

Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini

Köle sahipleri veriyordu onlara.

Ve yıkıldı gitti Likya.

 

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri

İçin ekmek yapıyorlardı çünkü

Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;

Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri

İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini

Felsefe veriyordu onlara.

Ve yıkıldı gitti Likya.

 

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin

Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin

Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi,

Ekmeğin sahipsiz felsefesini

Felsefenin sahipsiz ekmeği.

Ve yıkıldı gitti Likya.

Hâlâ yeşil bir defne ormanı altında.

(Melih Cevdet Anday)

Bereketin çeşitliliğidir her bir ağaç; apayrı kültürlerin göstergesi, bambaşka iklimlerin meyvesidir: Sedirdir; kayındır; çınardır; kestanedir; gürgendir; ardıçtır; sakızdır; kızılçamdır; sarıçamdır; fıstık çamıdır; aylandostur; porsuktur; okaliptüstür; çitlembiktir; sığladır; meşedir; kauçuktur; manolyadır; göknardır; andızdır; defnedir; palmiyedir; karaağaçtır; akçaağaçtır; dişbudaktır; kafurdur; ladindir; ıhlamurdur; üvezdir; ahlattır; incirdir; iğdedir; hurmadır; zeytindir; kirazdır; vişnedir; eriktir; elmadır; ayvadır; nardır; şeftalidir; kividir; portakaldır; mandalindir; limondur; muzdur; cevizdir; duttur; keçiboynuzudur; abanozdur; selvidir; söğüttür; kavaktır; akasyadır... huştur ve ne de hoştur o bir tek ağaç!

Ağacım, dört kol çengi kıyamet

Her dalımda bir memleket

Uzar kollarım uzar

Taşımda toprağımda bereket

Köklerimden başlar hürriyet

Bana çarptıkça anlar

Yağmur yağmur olduğunu

Rüzgâr, rüzgâr.

 

Taşımda toprağımda kıyamet

Köklerimden başlar hürriyet.

(Cahit Irgat)

Bilimsel araştırmalara göre, 100 yaşındaki bir kayın, 40 kişinin çıkardığı karbondioksiti 1 saatte yok ederken, yetişkin bir çam ağacı da 40 kişinin 1 saatte havaya verdiği karbondioksiti yine 1 saat içinde oksijene dönüştürür. O nedenle, 1 tek ağaç; 40 kişinin koruyucusu, güvenli geleceğinse yongasıdır (kabuğu); malın ya da maddenin, tini ya da manayı sarıp perdelemesi gibi perdeler her ağaç kabuğu kutsal özü. Bu yüzden, yok edilişi tek bir ağacın, yok oluşudur 40 ocağın! Bir başka deyişle, yaş kesilen ya da toprağından sökülen her bir yetişkin ağaçla birlikte soluğumuz da gider, besinimiz de giyeceğimiz de yakacağımız da... ocağımız da! 

Türk kültüründeki “Mal, canın yongasıdır.” özlü sözü, Sait Maden (2004: 34) dizelerini anımsatır:

Ağaç kabukları! İnsan yüzlerince

alt alta, üst üste bir yığın çizginin

ördüğü kabuklar... Yol yol, pütür pütür

dikenler, oyuklar, yarıklar içinde

 

bin yüzlü kabuklar, kimi sözcüklerin

kabukları gibi: cam kırıklarından

kabuğu Güzel’in, İsteğin, Umut’un,

annemin sesine benzeyen, ipeksi

 

kabuğu Üzgü’nün, Yalnızlığın ya da

Ölüm’ün... Siz ağaç kabukları, sözcük

kabukları! Hiç’in üstünü kaplayan

 

kabuklar! Olur’un, Olmaz’ın, Gizem’in

ve benim üstümü kaplayan kabuklar

hiç kimse görmesin diye her yüzümü! 

Ağacı, dahası “yeşil”i sevmeyenin, onu korumayanın, onun yaşamına saygı duymayanın “sevme”yi bilmesi, hele ki “karşılıksız sevgi”yi anlaması, olanaklı mıdır?

Öfke ve kızgınlığı, kin ve nefreti... her türlü kötülüğü ortadan kaldıran, silip süpüren biricik ilaçtır “sevgi”; doğada yeşerir, doğada büyüyüp gelişir ve doğayla korunur; sevginin bilinip korunması, öncelikle doğanın korunmasını gerektirir. 

Rahmet”tir sevgi ve sevginin olmadığı yerde “merhamet” de yoktur! 

Doğası gereği “doğal”dır “sevgi”; doğuşuna, doğasına kazınmıştır bütün yaratılmışların; bu yüzden doğanın ölümü, sevginin de ölümüdür. 

Sevgi, hak edilir ve onu hak etmek için haklı olmak, Hakk’a (Tanrı’ya, toprağa, topraktan yaratılana...) saygılı olmak gerekir.

Sevginin yolu; dürüstlükten geçer, yalandan değil... Sevginin yolu; doğruluktan geçer, aldatmaktan değil... Sevginin yolu; alçakgönüllülükten geçer kibirden değil... Sevginin yolu; koparmadan koklanan çiçekten geçer, hoyratlıktan değil... Sevginin yolu; asla dokunmamak gereken kelebeğin kanadına hayran olup öylece bakmaktan geçer, hırstan değil... Sevginin yolu; vermekten geçer, almaktan değil... Sevginin yolu; ışıktan (şauk > şavk > aşk > ışk) geçer, karanlıktan değil... Sevginin yolu; erdemden geçer, rezillikten değil... 

...ve sevginin yolu “Türklük bilinci”nden geçer “şair”likten değil!

Doğada aslı varken, aslını doğadan öğrenmişken, gerçek olanı doğayla bilmişken yapay olanını istemez kişi; “gerçek” olanla “yapma”cık olanı hemen ayırır böylesi; sevmeyi doğadan öğrenen kişi “sahte sevgi”yi ya da sahte olan her ne ise neyi, ne yapsın!?  

Doğa ana “karşılıksız verme”yi öğretendir; her duygunun “kendi”liğinden, “öz”ünden olanını taşıyıp yayandır ve yaratılmışların hepsi “doğa”dandır: sudan, topraktan, havadan, ateşten.. Kişioğlunun toprakla ilişkisini bir başka açıdan şöyle dillendirmiştir Mevlana (1207-1273): “Âdem, topraktan yaratılmış değildir; toprak, Âdem’den yaratılmıştır.” 

Arap dilindeki yüzlercesi içinde “ayn” ve “elif” harfleriyle başlayan iki sözcük daha vardır; Türk gırtlağına göre okunduğunda, her ikisi de bir tek sözcükmüş gibi sesletilir: adem.. Bu sözcükteki eliften ayına ya da ayından elife geçişteki fonem değişimi üzerinde, ayrıca durulması gerekir. Bu bağlamda, Arap dilinde, özne yapan “fâ’il” yerine, “fa’al” vezniyle büküldüğü için “eylem” belirten “âdem” sözcüğü, bir özneye verilen ad değildir; “yok oluştan var oluşa geçiş”in adıdır! “Adem”den, yani ki “yok”luk evren(ler)inden “âdem”e yani ki “var”lık evren(ler)ine geçiş, hem yaratılışı (halk) hem yaratılışları (ahlak) hem de yaratılmışları (mahlukat) içerir. Dolayısıyla, toprak da yaratılmış olanlardan biridir.

Âdemden (varlık evreni), yani ki topraktan, sudan, havadan ve ateşten “bit”en her yaratılmış (mahluk), ademe (yokluk evreni) “geç”er eninde sonunda ve her ilkbaharda yeniden uyanıp açar çiçek çiçek her tepede, her ovada, her taşın arasında, her çocuğun çığlık çığlığa neşesinde; ruhlar akar cıvıl cıvıl her ağacın, her bitkinin damarından ve bütün Acun’da yaprak olup açar gözlerini küçücük ulu ruhlar, her dalın ucunda...ve sonra, gönüller çiçeklenir her bir kişinin bağrında.  

Doğadan... ormandan... ağaçtan uzaklaşınca, unutur kişi sevgiyi hem de sevmeyi... Doğadaki yaşam savaşının ne kadar çetin olduğunu bilmez çünkü. Karşılıksız sevgiyi, hiç mi hiç anlamaz bu yüzden... Bilemez bir türlü sevmeyi... Saygı duymayı da bilmez o yüzden... Hep almayı, hep istemeyi mutlu olmak sanır; mutluluğun kendi içinden, doğasından değil de ötekinden geleceğini sanır... Yapay saygıyı, yapay sevgiyi, yapmacık olan her duyguyu gerçek sanır... O yüzden bilemez sevmeyi, saymayı. Nasıl bilebilir ki raslamamışsa doğaya; çiçek ekmemişse yaşamında hiç; büyütüp koruyamamışsa bir tek ağacı yaşamında bir kerecik de olsa; “kaç çiçeği, kaç ağacı; gövdesiyle, yaprağıyla, çiçeğiyle, kokusuyla; üzerinde, içinde ve köklerinde yaşattıklarıyla tanıyıp tanımadığı”nı soramaz ki kendine! Bir ortama giren her çiçeğin, her ağacın, içinde kıpırdayan neşe olduğunu fark edemez hiç böylesi. Bilen çok mudur topraktan kopalı beri, hangi ağaçtan elde edilen kerestenin 500 yıl dayandığını; tarihteki en sağlam kale kapılarının hangi ağaçtan yapıldığını; suya batmış Venedik evlerini yüzlerce yıldır ayakta tutan temellerin hangi ağaçtan olduğunu? Kim bilir kaç kişi, hiç sorgulamadan hangi ağacın kokusunu sıkar güzel kokabilmek uğruna bedenine parfüm parfüm her gün! Bunlar ve daha fazlası için kaç yaş ağaç; çığlıkları duyulmadan, acımasızca kesilir yeryüzünde her dakika, her saat, her gün, her hafta, her ay ve yıl?!

Doğayı “duy”mayan kişi, o yüzden ıskalar “duygu”ları, “düş”ünüp “kav”ramayı, “an”lamı, “anla”mayı, “anı”msamayı ve maddeye batıp çıkamaz olur içinden. Böyle olunca, maddeyle gelen sevgiyi, doğal sanır sonunda; o yüzden, hep kandırılır; hep kandırır. Alış(tırıl)mıştır buna; alışmayı seçmiştir çünkü. Yıkanıp yunmuş olan Yunus’u nasıl anlayabilir ki böylesi; buram buram doğa kokan, derin mi derin dizeleri duyumsayıp üzerinde düşünmeyi, hele ki her dizede katman katman derinleşen sevginin özünü, özelliğini nasıl kavrayabilir?! Yunus’tan iki dize:

Sağır işitmez sözü, gece sanır gündüzü

Kördür münkirin gözü, âlem münevver ise

“Yun”us Emre’yi ve onun gibi üst bilinçleri anlamak için “us”lanıp bilinçlenmek, bilinci adım adım yunmak gerekiyor; bunun içinse doğaya kaçıyor kişioğlu çoğu kez; onu anladıkça, anlamaya başlıyor yaşamın anlamını, yokluğu ve de varlığı, “kendi” olmanın anlamını. Bu yüzden öğreniyoruz biyolojiyi, kimyayı, fiziği, matematiği, jeolojiyi, hidrolojiyi, astronomiyi, tıbbı, eczayı... felsefeyi, müziği, resmi, edebiyatı... evren(ler)in dilini!   

Doğadan uzaklaşa uzaklaşa acıya, güvensizliğe, karmaşaya, sorunlara, kayboluşa... batıyor kişioğlu. Atatürk’ten sonraki Türkiye’de, toplumda yaşananların acısıyla şu soruyu sormuştu ozan Rıza Apak (1966: 35) bir zamanlar: “Sevmeyi unuttunuz mu?”

                   [...]

Artık anladınız ya derdimi

Bunca olan bitenden çileden sonra

Sevginin temel taşlarına

Öç mü karışmalıydı zehir mi

 

Ve acıların en acısı

Atatürk’üm başı avuçlarında

Yanar durur olanlara

Anladınız mı

 

Size sesleniyorum mutsuz kardeşlerim size

Gelin el ele verelim yürek yüreğe

Ülkeler var kurdu kuşu

Oturmuş başbaşa vermiş, mutlu

 

Evren nice güzel yurt öylesine

Ve sevmek bize vergi biricik tutku

Ucu burdan ta Atatürk’e

...........

Sevmeyi unuttunuz mu?

 

... ve sonra “sevgi”yi yok eden “kara”nlığa seslenmişti Rıza Apak (1966: 34): “Kim oluyorsun!?”

 

Ne şunda gözüm var ne de bunda

Bir canım var tut ki yolda buldum;

Yediğin içtiğin senin olsun

Ama, de bana, sana soruyorum,

–Sözde yurda vurgun, silme erdem,

Bir sevgiden mi yürekten de yoksun–

Aydınlıkların evren bahçelerinde kocaman

Çiçekler gibi açtığı bu uzay çağında

–Bir sevgiden mi yürekten de yoksun

Sana soruyorum geç de olsa–

Kara avuçlarında arınmaz karanlıklar

Atatürk’ü düşlerinde bile taşlayan,

Dağda-belde, yolda-evde, iş başında

Yargıç sırtında yumruk, aydın yüzünde şamar,

Öncü kapısında kanlı bıçak, kanatsız yarasa,

–Sana soruyorum yürekten de yoksun–

Mutluluk üstüne nemiz varsa

Gerçek tutkusu, umut, güven...

Daha tohumken unufak eden

Sen kim oluyorsun?

 

Bir de umut vermişti Apak (1972: 26), içi ışıkla (aşk) dolu “sevgi”li yüreklere: “Sevgi çok”

 

Gün doğmak üzere, uyan

Uyan artık çık kuytulardan

Derinden derinden ve yürekli

Şu bambaşka türküyü dinle:

Gün doğmak üzere uyan

Uyan derin uykularından

 

Uyumak yok artık uyutmak yok

Çağ dışı yaşamak yaşatmak yok

Masal yok ninni yok hele hele

Pusu yok yarı gölgelerde

Dal çiçeksiz kök susuzmuş –olsun–

Yarışa yeni başlıyorsun

 

Dur deme dur deme, durmak

Yarınları ta canevinden vurmak

Hele bir yürü de, göreceksin

Yollar gibi alanlar da

Göreceksin nice dolup taşacak

 

Bil artık, sen o hepiniz kaya

Dünle bugün selle taşkın arasında

“sonra” yok ne varsa “şimdi”de,

Yürekse en “pek”i sende

–Ta sonadek güm güm edecek–

Ve umut gürül gürül umut, çok

Susmak yok gözyaşı yok yıkılmak yok

Yalvarmak yakarmak ne ki

Ya sevgi dersen bir de sevgi

Sevgi kucak kucak, derim, sevgi çok

 

Doğadan ve sevgiden uzaklaşmış pek çok kentin tersine, yemyeşil maviyle kucaklaşan İstanbul’un her görüntüsü, buram buram sevgi kokar, yaşam kokar, çeşitlilik kokar, bambaşka kimlikler kokar, değişim kokar... 

O yüzden, İstanbul’lular çiçeğe ve ağaca vurgundur; bahçesinde çeşit çeşit ağacı, çiçeği olan evlerin bile ya balkonundan ya bahçe duvarından ya da odasından olmadı çatısından, ama ille de bir yerinden, çiçek ve(ya) ağaç fışkırır. Doğa(sı)yla yaşar bu kent; İstanbul’un büyüsü, doğasındadır. 

İstanbul’daki onlarca “anıt” ağaç, bu büyülü kentin bekçiliğini yapmaktayken bizler, onları görmeden geçip gideriz yanlarından çoğu kez. Kim bilir kaç yaşama, kaç tarihsel olaya, kaç milyar kültüre, kaç milyar yaratılmışa tanıklık etmişlerdir yüzlerce yıl: 100 yıllık, 200 yıllık, 300 yıllık, 400 yıllık, 500 yıllık ağaçlar... ve Çengelköy’deki 800 yıllık çınar! Ata ve ana ağaçlarla doludur İstanbul; Acun’un her köşesine yayılmış olan Türk kültürünü, toprağın ve göğün en ucuna taşıyıp evrenlere yayarlar, erenler gibi. 

O nedenle, Türklerin ağaç sevgisi, doğaya olan saygısı, çok eski tarihlere gider. 

İstanbul, adı gereği hem “bahçe”si (sitan) bol olan hem de “İslamolandır; İslam’ın doğaya verdiği değerle birebir örtüşür Türklük bilincindeki kadim yeşil tutkusu, doğa sevgisi. Uygarlık tarihinde, bilinen ilk ve en görkemli yerleşik 5 Türk kentinden biridir Turfan; orada yetişen meyve ve sebzelerin, yerleşik yaşam ve(ya) uygarlıktan yoksun Batı ve Doğu kültürlerine satıldığını anımsayalım; günümüzde, alış-veriş yaparken duyduğumuz ve(ya) kullandığımız şu söylem, Türklerdeki ağaç ve yeşil sevgisinin değil yüz yıl önce, binlerce yıl önce, çiftçilikteki ustalığa dönüştüğünün dipdiri kanıtıdır: “Turfan’da mı?!”  

Geçmişte, İstanbul’a yerleşen paşalar, gittikleri her ülkeden çiçekler, ağaçlar getirip öyle yerleşmiştir Boğaziçi’ne. Bu, gelenek olur sonra İstanbul’da; her yer bahçelerle, korularla donatılır. 

Salah Birsel’den (Bkz. 1985: 85-100) öğrendiğimize göre, Topkapı Sarayı’ndaki Has bahçe; Fatih Sultan Mehmet’in satranç düzeni içinde on iki bin selvi diktirdiği Haliç’teki Tersane bahçesi;  4. Murat’ın sık sık gidip manzarasına bakarak içkisini yudumladığı Karaağaç bahçesi; 4. Mehmet döneminde yaptırılan Çamlıca bahçesi; Genç Osman’lı yılların Dolma bahçesi; Kanunî Sultan Süleyman’ın kurdurttuğu Halkalı bahçesi, Davutpaşa bahçesi, Bakırköy’deki Siyavuşpaşa bahçesi, Üsküdar bahçesi, Beykoz’un Sultaniyesi... Küçükçekmece ile Büyükdere arasındaki Haramidere bahçesi; Kazlıçeşme yakınlarındaki İskender çelebi bahçesi; İncirliköy’deki İncirli bahçesi; 3. Murad’ın Kandilli bahçesi ile Çubuklu bahçesi... 17. yüz yılda yaptırılan Beşiktaş’taki Civankapıcıbaşı bahçesi, Kazancıoğlu bahçesi, Arnavutköy’deki Deli Hüseyin Paşa bağı, Sarıyer’deki Çelebi Solak bahçesi, Kuzguncuk’taki Nakkaş Paşa bahçesi, Sütlüce’deki Ebu’s-Suud bahçesi, Bezirganbaşı bağı, Ali Ağa bahçesi, Ganizade bahçesi, Eskiyusuf bahçesi, Evliya Çelebi’ye göre bahçelerin en güzeli olan Abdü’s-selam bahçesi... hepsi ve daha niceleri İstanbul’daki binlerce bitki, ağaç ve hayvanın sığınağı olagelmiştir. 

Bununla birlikte, İstanbul sözcüğüne verilen anlamlardaki yanlışlığı, bütün dünyaya yayılmış olan Ana-Türklerin yüzlerce yazıt ve damgasını okuyarak, ilk elden kanıtlarla ve ilk kez ortaya koyan Kazım Mirşan’ın çalışmalarından da yararlanarak “Ön-Türklerin İstanbul’da, Bizans’tan çok önce Oy-Urum At devletini kurmuş ol”duklarını belirten Haluk Tarcan’a (2003: 246) göre, İstanbul’un tarihteki ilk adı Oy-Oğ’dur ve Oy-Urum Atın başkentidir. Tarihsel süreçlerde, Astan-bulen, Estan-Bulen, İztanbul, Esdampol, İstamboli, Stambol olarak da adlandırılan İstanbul’un Astan-Bolık sözcüğündeki ses değişimleri sonucu, günümüze kadar geldiğini söyler Tarcan. Buna göre İstanbul’un anlamı şöyle biçimlenir: “Tanrı Bïl’i kenti; cennetsel / göksel kent 

O yüzden, İstanbul’lu tutkundur doğaya... ağaca, çiçeğe, göğe ve denize... Beykoz doğumlu, bir deniz âşığı olan, ozan Orhan Veli Kanık da doğaya duyduğu sevgiyi anlatmıştır dizelerce:  

Deli eder insanı bu dünya;
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç!
 

İstanbul’u İstanbul yapan, yalnızca tarihi ve(ya) kültürel dokusu değildir; Boğaz’ın iki yanına gerdanlık olan doğal varsıllığıdır. Yalnızca bu nedenden ötürü, her türlü çilesine (kalabalık, trafik, çarpık kentleşme...) rağmen, pek çokları, İstanbul gibi bir kentte yaşadığı için çok şanslı sayar kendini. Ya eski İstanbul’u bilenler?!

Bir zamanların umut, görgü, bilgi ve incelik dolu İstanbul’unu görüp geçiren 80’lik, 90’lık atalarımız, analarımız... Geçmişin kirletilmemiş, doğası katledilmemiş olan “şıngır mıngır” İstanbul’undan bugünün çileli İstanbul’una, bir yaşamı bu kentte geçirenlerin anıları, geçmişe özlemle doludur hep.

...İstanbul’dan silinen goygoycuların sesleri üzerinden bir asır geçti; sokaklarda oyun oynayan çocuklara kar beyazı önlükleriyle macun satan kırmızı yanaklı, nur yüzlü dedelerin İstanbul’uysa masal oldu; kokulu ve sütlü İstanbul simiti satanlar da yok artık; satılsa bile, o simit yok; o koku yok; o lezzet yok! İstanbul sokaklarında yükselip alçalarak yankılanan “¦Bozaaaaaaacı! Boooooza!” çığırışları, akşamla yatsı arasının gizem dolu dinginliğiydi düne kadar; ama, onlar da yitip gitmekte...

...İstanbul’un süsü martılar, çöplükten beslenir oldu. Yakın geçmişte, sahillerinden denize girilen İstanbul Boğaz’ı, ağaçsız Venedik gibi lağıma battı; her gün ve gece, Boğaz’dan geçip giden yüzlerce şilep, tanker, motor, vapur, kotra, yat, gulet ve nicesinden zehir akıyor denize, binlerce pislik atılıyor ve hepsi, gözümüzün önünde oluyor! Bu, gün geçtikçe ve umarsızca yitirilen denizde, yaşam savaşı veren balıklarla yunuslarsa acımasızca katlediliyor. 

Japonlar, İstanbul Boğazı’nı çevreleyen yüksek tepelerden ona bakınca, inciden yapılmış bir gerdanlığı düşleyerek, hayranlık içinde şöyle derler: “şincu no you desu” (inci gibi).. İnci, istiridyenin içinde korunur; İstanbul Boğazı’ysa İstanbul içinde, her geçen gün biraz daha sönükleşiyor... öl(dürül)üyor gün geçtikçe...

 ...Şimdilik, kala kala, kırlangıçların sabahı ve akşamı karşılayan, huzur dolu sesi kaldı göklerde çığrış çığrış; sığırcıkların günü perdeleyip örten dansı ve serçelerin ağaç dallarında, en iyi tünekleri kapma yarışı...

Bir de her biri birbirinden değerli, gölgeli, çiçekli ve meyveli, ulu ağaçlar kaldı Türk yurduna güç veren 

Ya onlar da olmasa?! 

Peki, ya olmasaydı Kaz dağları?! 

Gelin görün ki katlediliyor, Türkler için kutsal olup bu topraklara güç veren, Alp dağlarından sonra dünyanın 2. büyük oksijen üreticisi, altın ve demir yüklü bir başka kazık daha... Kaz dağları her geçen gün biraz daha ölüyor... 

Kadim bilginin, el-manın bir kez daha sınav nesnesi yapıldığı, tarihteki “ilk güzellik yarışması”na sahne olan Kaz dağları, siyanürle yok ediliyor... Oysa ki o dağlarda, Kaos (düşmanlık, kargaşa, kavga, fitne, fesat) tanrıçası olan Eris, bütün tanrı ve tanrıçaların konuk olduğu bir düğüne çağrılmayınca öfkelenerek, hepsi de birbirinden güzel olan üç tanrıçanın önüne atmıştı üstünde “en güzele” yazan altın el-mayı... Kaz dağlarında çoban (yönetici rütbelerden) olan Paris, hakem olarak seçilmiş ve en güzel tanrıçayı seçmesi istenmişti... Tanrılar kralı Zeus’un eşi olan tanrıça Hera, sonsuza dek sürecek olan büyük bir güç ve ün, savaş ve bilgelik tanrıçası Athena, savaşlarda yenilmezlik ve bilgelik, aşk (ışık) tanrıçası Afrodit de Acun’daki en büyük aşkı önermişti Paris’e... ne güç ne ün ne bilgelik ne de yenilmezlik istedi Paris.... Paris’in seçimi aşk (ışık) oldu ve bu uğurda savaştı... 

Oysa ki bugün, ışıkla dopdolu olanların yaşadığı Türk yurduna ışık saçan Kaz dağları, kararıyor... Kan ağlıyor binlerce Sarı Kız doğuran, dillere destan topraklar... Kutsal dağın kut yüklü ağaçları devriliyor yüzer yüzer... dağların böğrüne her vuruluşta, daha da derine inen paslı baltalar “tın-tın” çınlatıyor her yuvayı... “tin”sel varlıklar yayılıyor evrene... “tın tın” ötüyor evren... 

Duyan yok mu bu çığlığı?!          

...Binlerce uygarlığın beşiği... pırangalı masum ya da çaresiz bir çocuk gibi o da... ağlıyor İstanbul; İstanbul, çırpınıyor; hıçkırıyor Astan-Bolık; İstanbul, çığlık çığlığa... haykırıyor Göksel Kent ve İstanbul “Yeter!” diyor.


 
KAYNAKÇA

 Apak, Rıza. (1966). Batı yakası. İstanbul: Ekin basımevi

_________. (1972). Gülümüzü yolan eller. İzmir: Çiçek basımevi

Başo. (2008). Kelebek düşleri. Derleyen ve çeviren: Oruç Aruoba. İstanbul: Metis yayınları

Beydili, Celal. (2005). Türk mitolojisi: ansiklopedik sözlük. Ankara: Yurt kitap-yayın

Birsel, Salâh. (1985). Kurutulmuş felsefe bahçesi. 4.b. İstanbul: Özgür yayın-dağıtım

Chaix-Ruy, Jules. (2000). Nietzsche: yaşamı ve felsefesi. Çeviri: Lerna Çinlemez ve N. Berna

Serveryan, İstanbul: Çiviyazıları

Cıbıroğlu, Yıldız. (2004). Kadın saçı: büyü ve türban. İstanbul: Payel yayınevi

Çobanoğlu, Özkul. (2011). “Kayın ağacının Türk mitolojisindeki yeri”,

http://www.genelturktarihi.net/kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-yeri

Ergin, Muharrem. (2001). Orhun abideleri. 20.b. İstanbul: Boğaziçi yayınları

Gocul, Basri. (2000). Oğuznâme: büyük Türk destanı. Hazırlayan: Ali Akmanlar, Bursa:Sanat kitabevi

Maden, Sait. (1997). Bütün şiirler 2: yol yazıları. İstanbul: Çekirdek yayınlar

__________. (2004). Bütün şiirler 4: şiirin dip sularında. İstanbul: Çekirdek yayınlar

__________. (2007). Gılgamış ölümsüz yaşamın izinde. İstanbul: Çekirdek yayınlar

Tarcan, Haluk. (2003). Tarihin başladığı Ön-Türk uygarlığı: resmî tarihin çöküşü. Paris: Ön-Türk

uygarlığı araştırmaları merkezi

 [1] İlk dize; farklı vurgularla okunduğunda, farklı anlamlar yüklenir.

 

Fundagül APAK

Gercekedebiyat.com