Kültegin'in Sorusu / Ahmet Yıldız

Kültegin'in Sorusu / Ahmet Yıldız

22 Şubat 2018 - 1481 kez okundu.






Bu kış günü dışarısı ne kadar soğuksa, ahşap villanın içi de o kadar sıcaktı. Girişteki büyük şömine hiç sönmeden yanıyor, sıcaklık geniş salondan üst katın kapısı açık odalarına gizli bir yel gibi yayılarak her yeri ısıtıyordu.

Orta yaşlı bir kadın, Türk kilimi serili ahşap merdivenleri dikkatle çıkarak iki gündür üst kattaki çalışma odasından çıkmayan eşine, bir tepside kahve götürüyordu. Fincanın yanında sabah postacının getirdiği küçük mühürlü bir zarf da vardı.

Vilhelm Thomsen, loş odada mum ışığında önündeki masaya eğilmişti. Yerlere saçılmış kâğıtlarda sonsuz bir matematik problemini çözmeye çalışır gibi bilinmeyen bir dili çözmeye çalışıyordu. Karısının geldiğini duymadı bile. Ancak, güzel Türk kahvesi kokusu piposundan yayılan kokuyu bastırdığında başını masadan kaldırdı.

“Kaç aydır çalışıyorsun. İki gecedir aşağıya da inmedin. Giysilerini bile değiştirmedin. Hasta olacaksın…” dedi kadın, tepsiyi boş yer olmayan masada bir kitap yığınının üzerine koyarken.

Karısı haklıydı. Ancak, kişinin yapabileceğini bildiği bir şeyi yapma isteğinin çekiciliğini kimse bilemezdi. Yalnızca sanatçılarda, bilim adamlarında olan, yapabileceği yararlı bir işi yapmamış olmanın kahrını karısına anlatması zordu.

Danimarka Bilimler Akademisi üyesi bu inatçı ordinaryüs profesörün üzerinde çalıştığı konu, 1772’de Sibirya’da Yenisey nehri çevresinde İsveçli arkeolog Strahlenberg’in bulduğu, ne olduğu bilinmeyen kırık dökük taşların üzerindeki işaretlerle ilgiliydi. Bazen birkaç satırlık, hatta bazen birkaç kelimelik bu yazının dilinden kimse bir şey anlamıyordu. Hatta çizgilerin birer harf mi yoksa öylesine bir işaret mi olduğu bile bir türlü anlaşılamamış en sonu bir kenarda unutulup gitmişti. 

Tam yüz yirmi yıl bilim dünyasında uykuya yatan taşlar, son üç yıl içinde yeniden anımsandı.

Ne var ki yine hayal kırıklığı yaşandı. Fin Arkeoloji Birliği’nden birkaç genç bilgin bu taşları çözmenin kariyerleri için iyi bir şans olacağını düşünüp,  bilinmeyen dil ve bu bilinmeyen yazılı metinler üzerine yeniden ve heyecanla eğildiler. Aynı hızla da ancak bir atlas yayınlayarak bu işten umutsuzca uzaklaştılar.

İşte bir iş yapmış olalım diye yayınladıkları bu atlas, filologlar ve arkeologlar dünyasında büyük heyecan yaratmıştı. Finli bilginler biraz daha zorlayınca, düz çizgi üzerinde oyulmuş harfler arasına konmuş olan çift noktalardan her bir kelimenin nerede bittiğini saptayabilmişlerdi. İki yıl sonra da Rus hükümetinin seçkin Türkolog’u Dr. W. Radlof’un yaptığı bir gezide Orhon Irmağı çevresinde, aynı uygarlığa ait olma olasılığı yüksek çok daha görkemli anıtlar bulunduğu haberi geldi. Dr. W. Radloff bu taşlarla ilgili Sn. Petersburg’da göz kamaştırıcı bir fotoğraf koleksiyonu yayımladı.

Thomsen’i aylardır masa başına gömen şey işte bu gelişmeydi. Daha çok da Dr. Radloff’un bu işe el atmış olmasıydı. Bu dünyada tek dil otoritesinin kendisi olduğuna inanıyor, kıskançlık içini kemiriyor, bu harflerin gizemini rakibinden daha erken çözmek için gece gündüz insanüstü bir çabayla çalışıyordu.

Birkaç ay önce Radloff’un gerçek niyeti ve yeteneklerini öğrenmek için Orhun yazıtlarının bulunduğu yere birlikte bir haftalık gezi önerisinde bulunan bir mektup yazmıştı. Bunca zamandır yanıt alamadığı için gittikçe içerliyordu. Acaba Radloff her şeyi çözmüş müydü? Bilmediği şeyleri mi biliyordu?

Atlasta, “K” ve “X” olarak adlandırılan iki büyük taşta bulunan yazılar üzerinden çalışma kararı almıştı. Her iki taş da önceleri gerçekten yalnızca bir taştı. Ne harflerden, ne işaretlerden, ne dilinden kimse bir şey anlamıyordu. Ancak iki taşın da alın kısmında Çince yazılar vardı. Sevgili dostu Hollandalı Sinolog Schlegel, hatırını kırmamış, bu Çince bölümü çözmüş, Helsinki’deki bir bilimsel dergide yayınladığı çözümün bir nüshasını da kendisine göndermişti. Çeviri, Çinli tarihçilerin yazdıklarıyla uyumluydu. Burada, “Kout-tho-louk kho-han” yani kutlu (mutlu, bahtiyar) kağanın oğullarından söz ediliyordu. İki “ti(k)-kin”in, yani iki prensin anısına dikilmiş anıtlardı üzerinde çalıştığı. Birinci anıtta Çinlilerin yazdığı tarihin, bugünkü takvimle 733 olduğunu kesinleştirmişti. İkinci anıt ise 734 tarihini taşıyordu.

Ama bugüne dek her girişimini sonuçsuz bırakan bir şey vardı: Anıtların diğer yüzünde karınca hücum etmiş gibi kargacık burgacık bilmecemsi bir alfabe ile kazınmış olan yazılar!

Elindeki en önemli verinin iki ayrı yazıt olması olduğunu düşündü profesör. Arkasına yaslanıp heyecandan masadaki her şeyi deviren eliyle eşinin getirdiği fincandan bir yudum alınca nereden başlayacağını kesinlikle saptadığını anladı. Yemeğe inmesi gerektiğini unutup sönmüş piposunu titreyen parmaklarla aceleyle doldurup yaktı. Kocaman bir dumanı havaya savurduktan sonra hızla notlarının arasına şunları yazdı:

“Yazılar Çince yazıtlardaki gibi yukarıdan aşağıya doğru dizilmiş, harflerse üst kısımları sola, alt kısımları sağa bakacak şekilde yan yatırılmıştır. Her iki yazıtta birbirine benzer harflerden yola çıkıldığında görülüyor ki satırları yukarıdan aşağı doğru okumak gerekir. Demek oluyor ki satırlar yatay, harfler de dik duruma getirilirse bunların sağdan sola doğru okunması gerekir.

Bundan sonrası hangi işaretlerin sesli harf, hangilerinin sessiz harflere denk geldiğini anlamaya çalışmak olacaktır…”

Orta yaşlı ama atletik profesör, burada kalemi bıraktı. Bu kadarı şimdilik yeterdi; bundan sonrası şansınaydı. Bulduğu noktanın tadını çıkarmalıydı.

Ayağa fırlayıp hızlı adımlarla, bir bilgin arkadaşının Küçük Asya seyahatinden hediye getirdiği kilimin üzerinde bir genç gibi çevik adımlarla aşağıya, salona indi. Yemek masasında umutsuzca bekleyen karısına arkadan sarıldı, boynundan öptü. Kadın şaşırmıştı.

“Esas engeli aştık karıcığım” dedi, kızarmış bir ekmek parçasına bir boyacı gibi ısrarla tereyağı sürerken. “Buradan yola çıkarak artık ilerleyebilirim.”

“Kimin dili bu, bulabildin mi? Hangi millet bunlar?”

“Sanırım gerçek bir Türk diliyle karşı karşıyayız…” dedi, hizmetçinin kahve doldurmasını bir süre bekledikten sonra.

“Aman Allahım,” dedi karısı. “Şu Viyana’ya kadar dayanan barbarların mı ata dillerini çözüyorsun? Bunca sıkıntın buna mı?”

“Tam emin değilim ama insanlık için önemli çok büyük bir uygarlığın üzerindeyiz. Bu gizemli yazıların sahibinin Türk olup olmadıklarını kesin olarak ancak Dr. Radloff’dan öğrenebiliriz. Ama mektubuma aylardır yanıt vermedi…” dedi.

“Belki de sabah gelen mektup ondandır, hiç bakmadan hemen sana getirdim tepside…” dedi, kadın.

Thomsen, “Niçin söylemedin?” diye sesini yükseltti. Koşarak üst kata çıktı. Kitap yığınının arasına düşmüş zarfı yırtarcasına açtı.

Radloff, önerisini kabul ediyordu:

“Değerli Thomsen. Önerini sevinçle kabul ediyorum. Benim de sana sormam gereken bazı şeyler var; yüz yüze konuşmak yerinde olur. Sorduğun soruya gelince: Bu insanlar kesinlikle Türk’tür. 25 Haziran 1892 Cumartesi günü tüm ekibimle yazıtların dibinde kamp kurmuş olacağım. Sen misafirimizsin. Sonsuz saygılarımla. Radloff.”

 

Haziran ayı olmasına karşın Orhun vadisinde iki gündür yağmur kesilmemişti. Neyse ki bugün yaz mevsiminin ucunu gösteren güneş, iki bilginin ruhlarını yumuşatmış, yazıtların olduğu meydanda kutsal bir mekânda hac ziyaretindeymişler gibi kendilerinin de şaşırdığı huzurlu bir mutluluk duymuşlardı. Thomsen, iki yıl boyunca kendisini uğraştıran metinlerin yazılı olduğu anıtlara sırtını dayamış, kutsal emanetlere el sürer gibi avucuyla yazıları okşuyordu. Sanki bin üç yüz asır önceki insanlar birazdan bir seferden gelecek, ateş başında sohbet edeceklermiş gibi, zamanın ve mekânın kaybolduğunu duyumsuyordu.

Aslında yola çıkmadan önceki bir ay içinde neredeyse tüm alfabeyi çözmüştü. Sırt ağrılarıyla çalışma masasında umutsuz halde debelenirken, hiçbir ilerleme olmamasına ve kâğıtlara elini bile sürmemesine karşın masadan kalkmamasının ödülünü almış, kafasında, başka bir usul denemesini söyleyen o şimşek nihayet çakmıştı. Yeniden Çince metne dönmeliydi? Çince metinde birçok ileri gelen şahsiyetin adları bulunuyordu. Bu garip adları incelerken aynı adların Yenisey anıtlarında da sık sık geçtiğini fark etti.

Harfleri büyük oranda çözdüğünü dostuna söylemesi gerektiğine daha karar vermemiş, iki günlük tartışmalarda anlamsız sorular ve yanıtlarıyla karşısındakinin kafasını karıştıran yollara sapmıştı.

Çadırda sürdürdükleri tartışmalarını kesip dışarıda, tahta bir masada pipolarını tüttürerek, satranç oynamaya başladılar. Radloff’un bir piyonunu alırken, “Ben büyük oranda çözdüm harfleri, dostum…” deyiverdi.  

Radloff, öne eğilmekten mi, piyonunu kaybetmiş olmaktan mı, yoksa kıskançlıktan mı bilinmez, pos bıyıklı yuvarlak yüzü kıpkırmızı, Thomsen’e hiç konuşmadan baktı.

“Çince’den yola çıktım. Sık geçen özel isimlerin son harfi bana yol gösterdi…”

Tengri’nin sonundaki i mi?” dedi, çatlak, titrek bir sesle Radloff.

“Evet. Bunun özel bir ad olmayıp Türklerin bugün de kullandığı Tanrı anlamındaki tengri olduğunu düşündüm. Sonra Kül tegin yazan taş bana yol gösterdi. Bu harfle birlikte bazı harf kümelerinden biri yalnızca ?Çince metne göre Çüe tö cin? Kül tegin yazıtında geçiyordu. Bu harf kümesini Kül tegin kelimesinin harfleriyle karşılaştırdım…”

Kül tegin ve tengri kelimelerinin harflerini doğru olarak elde ettikten sonra zaten her şeyi çözmüşsündür…”

“Birkaç saat içinde hem de…” dedi Thomsen, uzun yüzünü süsleyen mavi gözlerinden ışıklar saçarak, ama pişman oldu; arkadaşını üzmüştü.

Gün boyu kâh yazıtların arasında, kâh uzaklaşarak ovada yürüyüp bu insanların kim olduklarını tartıştılar. Gece çadırda yataklarına uzanmış, mum ışığının gizemli ışıkları arasında konuşmaya devam ettiler:

“Çin kaynaklarına göre” dedi Radloff, “uzun zaman kölelik hayatı yaşamışlar, dağlarda madencilik yapmışlar, maharetli demirciler olmuşlar. Sonra büyük bir devlet kurmuşlar. Ama öyle şuradan buradan toplanmış bir sürü değil, teşkilatlı bir devlet olarak yaşamışlar. Çinliler, bunların ileri gelenlerinde yirmi sekiz çeşit rütbe saymış. Yalnızca güçlü taşkın gençlere değer verir, yakınlarından biri ölünce garip bir biçimde yas tutar, acı günlerinde dökülecek gözyaşları yüzlerinden fışkıracak kanla aynı izden aksın diye suratlarını bıçakla keserlermiş… Belki çözeceğin metinlerde bunları da bulacağız…”

“Çözeceğimiz…” dedi, portatif yatağında piposunu yakarken Thomsen.

“Tevazuya gerek yok” dedi Radloff. “Bu işi sen başardın. Saygım sonsuz sana…”

“Ben en çok Kül Tegin’i merak ediyorum. Anlaşılan önemli biriydi. Harfleri çözmeme de onun ismi vesile oldu…”

Birden mum ışığı ürperdi, titredi ve söndü. Ay ışığının çadıra düşen alacalığında büyük bir gövde belirdi.

“Beni mi çağırdınız?” dedi.

“Sen kimsin?” dedi, Radloff, dili tutulmuşçasına.

“Ben Kül Tegin’im!”

Çadırın içinde soğuk bir rüzgâr bir hortum gibi dönüp ağır bir uğultuyla esiyor, iki bilgin korkudan ve şaşkınlıktan tir tir titriyordu. Adam tam pusatlıydı, başında miğfer vardı. Eli beline asılı kocaman kıvrık kılıcının kabzasını bırakmıyordu.

“Benim hakkımda her şeyi bu yazıtlarda bulacaksınız. Yalnızca nasıl öldüğüm yazmıyor!”

“Nasıl... Nasıl öldünüz ki?” dedi, adamın arkaik Türkçesini kırık dökük anlayan Radloff.

“Elbette ki bir savaşta… Bir hain arkadan kargıladı beni…”

İki bilgin karaltının böğründe hâlâ oluk gibi akan simsiyah kanın parıltısını gördü.

“Anlaşıldı siz yabancısınız! Torunlarım nerde benim?” diye sordu  akan kana aldırmayan Kül Tegin ilk kez üzüntülü bir sesle. “Bu yazıtlar, onlar okusun da ders çıkarsın diye bunca emekle dikildi!” 

 

Ahmet Yıldız

(Türk Edebiyatı Dergisi, Ocak 2018)