Köy Enstitüleri Niye hala güncel? / Tahsin Şimşek

13 Nisan 2017 - 1615 kez okundu.

Köy Enstitüleri Niye hala güncel? / Tahsin Şimşek

Köy Enstitüleri, bir gereksinimden doğmuştur. O gereksinimi doğru saptayabilmek için, önce Cumhuriyet’in ilk on beş yılının devrim ve karşıdevrim dizelgelerini anımsayalım.

Milli Eğitim Kurultayı (1921)

Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922)

İzmir İktisat Kongresi (Şubat 1923)

Cumhuriyet’in ilanı (29 Ekim 1923)

Hilafetin kaldırılması (3 Mart 1924)

Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun kabulü (3 Mart 1924)                            

Şapka Kanunu (25 Kasım 1925)

Tekke ve Zaviyelerin kapatılması (30 Kasım 1925)

Miladi Takvimin kabulü (6 Aralık 1925)

Medeni Kanun’un kabulü (Yurttaşlar Yasası - 17 Şubat 1926)

Türk Ceza Kanunu'nun kabulü (1 Mart 1926) 

Nutuk’un okunması (15-20 Ekim 1927)

Rakamların değişmesi (24 Mayıs 1928)

Harf İnkılabı (Abece Devrimi) (1 Kasım 1928)

Millet Mektepleri’nin açılışı (1 Ocak 1929)

Halkevlerinin kuruluşu (19 Şubat 1932)

Dil Devrimi (12 Temmuz 1932)

Üniversite reformu (31 Temmuz 1933)

Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi (5 Aralık 1934)

Laikliğin kabulü (5 Şubat 1937)

Ne görüyoruz bu dizelgede? Çağdaş uygarlığı hedefleyen bir “ulus yaratmak” için yapılan her şeyi. Öncelik neye veriliyor? Halkın gereksinimlerine, eğitim ve ekonomiye. Kurtuluş Savaşı sürerken Milli Eğitim Kurultayı toplanıyor, Cumhuriyet ilan edilmeden İktisat Kongresi toplanıyor. Bu dizelgede bir şey daha dikkatimiz çekiyor; halkın kolay benimseyecekleri daha önlerde. Adımlar, kolaydan zora doğru atılıyor. Örneğin, önce rakamlar değiştiriliyor, sonra abece; önce Millet Mektepleri açılıyor, sonra üniversite reformu yapılıyor; önce Medeni Kanun çıkarılıyor, sonra kadına seçme ve seçilme hakkı veriliyor...

Üstyapı kurumlaşmaları daha sonraya bırakılıyor: Dil Devrimi, Laiklik… Önce gerekçe, sonra yasa; daha sonra ödünsüz uygulama. Yani hazırlaya hazırlaya, sindirte sindirte…

Bu uygulamaya Atatürk yolu yöntemi de diyebiliriz. Mustafa Kemal Sınavı adlı yapıtımda yer alan “Bir Devrim Öyküsü: Nutuk” başlıklı yazımda, bu yol yöntemle ilgili şunları söylemiştim: “Amaç, ulus egemenliğine dayalı, tambağımsız bir Türk Devleti kurmak ve onu sonsuza değin yaşatmaktır. Bu amaca ulaşmak için, “uygulamaları birtakım aşamalara ayırmak, adım adım yürüyerek hedefe ulaşmak, ulusun duygu ve düşüncelerini yönlendirip harekete geçirmek” gerekir. Böyle bir yöntem izlendiği içindir ki, bazı hedefler, Mustafa Kemal’in kafasında, günü gelinceye kadar “Milli bir sır” olarak saklı tutulmuştur. Böyle bir yöntem, kaçınılmaz olarak birlikte yola çıkanlar arasında, birtakım kırgınlıklara ve ayrılıklara neden olmuştur. Birinin kafasına Kurtuluş Savaşı sığmıştır; ama saltanatın kaldırılması sığmamıştır. Ötekinin kafasına her şey sığmıştır da laikliğin ilke olarak kabul edilmesi bir türlü sığmamıştır. Onca yıla karşın, bugün de laikliği kafasına sığdıramayan ne çok insan var. Kafayı o denli sıkarsan, elbette sığmaz.”

Evet, Cumhuriyet’in devrimlerle taçlanan bu eylemler dizgesinde, artık Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi Kurtuluş savaşının önderleri yoktur. Halide Edip, Hüseyin Cahit Yalçın, Adnan Adıvar, Rıza Nur, Cavit Bey gibi aydınlar da…

Peki, kimler vardır Mustafa Kemal’in devrim kadrosunda? Mahmut Esat Bozkurt, Mustafa NecatiReşit GalipŞükrü KayaTevfik Rüştü Aras… Hepsi de çok kültürlü coğrafyanın; Mora, Rodos, İstanköy, Selanik, İzmir’in çocukları. Dünyayı tanıyan insanlar. Uygarlığı da biliyorlar, çileyi de…

Cumhuriyetin hukukunu Mahmut Esat Bozkurt, milli eğitimini Mustafa Necati ve Hasan Âli Yücel, üniversitesini Reşit Galip biçimlendirmiştir. Şimdi sormak gerekir, kadınlarımız Mahmut Esat Bozkurt’u, öğretmenlerimiz Mustafa Necati’yi, üniversitelilerimiz Reşit Galip’i ne kadar biliyorlar? Kaç kadın derneğinde, kaç okulda, kaç üniversitede varlık nedenleri olan bu devrim önderlerinin fotoğrafları var? Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras (1925-1938), İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’dır (1927-1938).Onları, neredeyse hiç anımsamıyoruz. Onlar, görevden ne zaman mı alındı; 11 Kasım 1938’de. Prof. Dr. Çetin Yetkin’e göre karşıdevrim, onların görevden alındığı gün başlamıştır; yani Atatürk’ün öldüğü gün. 

Köy Enstitülerine çıkan yolu izlemeye devam edelim. 16-21 Temmuz 1921 tarihine dikkat edin. Sakarya Savaşı’nın hemen öncesi. Ankara’da Birinci Maarif Kongresi yapılmakta. Mustafa Kemal, bu kongrede yaptığı konuşmada: “Bugüne kadar izlenen eğitim yöntemlerinin, ulusumuzun gerileme tarihinde en önemli etken olduğu kanısındayım. Bir ulusu, özgür ve bağımsız ya da tutsak ve yoksul yapan eğitimdir. Ulusları kurtaranlar, yalnız ve sadece öğretmenlerdir.” diyordu. Köy Enstitülerine çıkan yolda işte bu irade vardır.

Çağdaş uygarlığa koşan bir ulus yaratmanın tek yolu, insanı özgürleştirmekten geçer. Bu yüzden Atatürk, Tevfik Fikret’in “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim” dizesinden esinlenerek öğretmenlere şöyle seslenir: “Muallimler, cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” Özgürlük, özellikle beynin özgürlüğü, kuşkusuz eylemler demetidir; yaşam coşkusudur. Öğretmen yetiştirmek de, eylemi öne çıkaran bir eğitim izlencesiyle olanaklıdır. Şunu da asla unutmamak gerekir, özgür insan erdemlidir, ahlaklıdır.

Gelin, şimdi de karşı devrim dizelgesini gözden geçirelim:

Kürt İsyanları (1924-1937, tam 24 isyan) [1]

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (17 Kasım 1924 – 5 Haziran 1925)

Takrir-i Sükûn Yasası (2 Mart 1925)

İzmir Suikastı (14 Haziran 1926)

Serbest Cumhuriyet Fırkası (9 Ağustos 1930 – 17 Kasım 1930)

Bu dizelge şunu somutluyor. Demek ki biz, ulus olmamakta direnen toplumuz. Üretmeyi bilmeyen, duyduğunun arkasından giden bir toplumuz. Atatürk’e sahip çıkar görünüp Sakallı Nurettin ve Ali İhsan Paşa mitleri yaratan bir toplumuz. Hâlâ “izlemek” yerine “bakmak”, “yapmak” yerine “etmek” sözcüklerini kullanıyoruz. Çünkü toplum olarak bilincimizde, “görmek” yok,  “eylem” yok. Ve küfrün objesi olarak yalnızca “kadın”ı görüyoruz. İroniyle aramız hiç yok, en açığına bile neden sonra gülümseyebiliyoruz. Bu konuyla ilgili olarak daha nice saptama yapmamız olası.


Bu arada şunu da belirtmekte yarar var. 1929’da dünyamız, büyük bir ekonomik krizi yaşıyor. Faşizm’in ve Nazizm’in ayak sesleri, salt Avrupa’da değil, tüm dünyada yankılanıyor.

Evet, bu koşullarda ulus olmak / ulus yaratmak; ulus olamamış toplumlarda demokrasiyi yaşatmak hiç kolay değil. Özellikle ümmet olmayı, millet olmaya yeğleyen toplumlarda. Hele bir de demokrasi, salt parmak hesabı olarak algılanıyorsa. Böyle toplumlarda, her demokrasi girişimi, ne yazık ki hep “Din Ticareti”yle özdeşleştirilmiştir. Dünün Terakkiperver Cumhuriyet Fırka’sı ile Serbest Cumhuriyet Fırka’sı böyleydi; sözüm ona demokrasimizin DP, RP, AKP’si de…

İşte böyle bir toplum yapısını çözümlemek için, bir de Cumhuriyet’in ilk on beş yılına ait şu verilere bakalım:

1923’te okuma yazma oranı: % 6. (1938’de yüzde 22.4)
1923’te ilkokul sayısı: 4.894. (1938’de 10.596. Artış  % 217) / Öğrenci sayısı: 336.000. (1938’de 950.000. Artış: % 283)
1923’te ortaokul sayısı: 72. (1938’de 283. Artış: % 393) / Öğrenci sayısı: 5.900. (1938’de 95.000. Artış: % 1609)
1923’te lise sayısı: 23. (1938’de 82. Artış % 357) / Öğrenci sayısı: 1.241 (1938’de 25.000. Artış: % 2015)

1923’te meslek okulu sayısı 44, öğrenci sayısı 4019

1923’te Üniversitede okuyan öğrenci sayısı: 3.000 (1938’de 13.000 Artış: % 4333)

Bu tabloda hâlâ başaramadığımız bir şeye dikkatiniz çekmek isterim. O beğenmediğimiz Osmanlı’da, mesleki eğitim, lise eğitiminden yüzde 324 fazla.

Burada yine Mustafa Kemal Sınavı adlı yapıtımdan yine bir alıntı yapmak istiyorum. “Lozan’ı Anlamak ve Yaşatmak” başlıklı yazımdan:

“… Lozan’da Tevhid-i Tedrisat kavgası da verilmiştir. Osmanlı’nın son döneminde, ülkenin her yanında misyoner okulları açılmıştır. İstanbul ve İzmir dışında yabancı dille eğitim yapan, yabancılara ait üç yüzü aşkın okul vardır. Özellikle Elazığ, Van, Diyarbakır gibi kentlerde iyice yoğundur. Bu okullar, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda Beşinci Kol gibi faaliyet göstermiştir. Atatürk bu tehlikeyi çok iyi bildiği için bunların hepsinin kapanmasından yanadır, kapatmıştır. Bak şu yabancı dil düşmanına diyebilirsiniz.

Lozan’da görüşmelerin en çetin geçtiği alanlardan biri bu okulların geleceğinin ne olacağıdır. Ne var ki onca savaşıma karşın, birkaç tanesini kapatmak mümkün olmamıştır. Örneğin Robert Kolej bunlardan biridir. Atatürk’ün bir ilkesi vardı: Ulusal kimliğimizi koruyarak çağdaşlaşmak. Yeni üniversitelerimiz, niye hâlâ Robert Kolej’i örnek alıyor dersiniz?... Bunları sorgulamadan, uygulamaları algılamadan Dil Devrimi’ni anlamak/algılamak olası değildir. Yıllardır, Tevhid-i Tedrisat’la biçimlenen eğitim politikalarının rafa kaldırıldığını hepimiz biliyoruz. İç politika ve onun uluslararası uzantıları, ne yazık ki her şeye kadir!.. “Kuvayı Milliye’nin eğitim ayağı köy enstitüleri”ni de demokrasimize sıfır çektiren politika erbapları kapatmıştı. (sayfa 118-119)”

Şu da bir gerçek, bugün Ortaçağ’a öykünen gericiliğin yanında, bir de küresel gericilik söz konusu. Üniversitelerimiz arasında, küresel gericiliğin başını çekenler, Robert Kolej izleğinde kurulan Boğaziçi, Bilgi ve Sabancı üniversiteleridir. 

Biz yine dönelim 1938’lere. Köy Enstitülerinin nasıl bir gereksinimden doğduğuna. Görülen o ki, Cumhuriyet’in bütün çabalarına, devrimci atılımlarına karşın, eğitim tabana yayılmamıştır. Bir başka bir gerçek, 25.000 liseli, 13.000 üniversiteli ile devlet çarkını döndürmek de pek olanaklı değil.

Kırkayağa sormuşlar. Önce hangi ayağını atıyorsun, diye. Kırkayak, düşünmeye başlamış ve yürüyememiş.” Düşünmeyi zamanında öğrenmeyenlerin önüne, hangi olanakları koyarsanız koyun, onlara hangi hakları verirseniz verin, onlar, kırkayağın yazgısını yaşayacaklardır. Düşünmeyi öğrenmenin yolu eğitimden geçmektedir. Kuşkusuz nitelikli eğitimden.

Eğitimsiz bir toplumdan, Cumhuriyet’in erdemini ve devrimleri kavraması beklenemez. Devrimleri yaşatmak, görmeyi ve düşünmeyi bilen; eleştiriyi ve özeleştiriyi içselleştiren insanlarla olanaklıdır.

Gösterilen onca çabaya karşın, Cumhuriyet’e ve devrimlere bağlılıkta, üretkenlikte istenen sonucun alınmadığını, özellikle kırsal kesimde alınmadığını, ülkeyi yönetenler de görmektedir.

Bu eksiği gören CHP, 1935’teki IV. Kurultayı’nda, ilköğretimin yaygınlaştırılması amacıyla bir dizi karar aldı. Bunlardan en önemlisi, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan köy gençlerini, kısa bir eğitimden geçirip kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirmekti. İlk uygulama, 1936’da yapıldı, 84 genç, Eskişehir-Çifteler’de eğitimden geçirilip “köy eğitmeni” olarak göreve başlatıldı. 1937’de bir adım daha ileri gidildi,  Çifteler, Gölköy, Kızılçullu köy öğretmen okulları açıldı; Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’dı.

Bu çabaların arkası geldi. Hasan Âli Yücel’in (İstanbul,1897-1961) Milli Eğitim Bakanı, İsmail Hakkı Tonguç’un (Silistre,1893-1960) İlköğretim Genel Müdürü olmasıyla, dünya eğitim tarihi, bir “eğitim mucizesi”ne tanıklık etti. Bu örnek proje, 17 Nisan 1940’ta, 3803 sayılı yasayla, “Köy Enstitüleri” adıyla kurumsal kimliğine kavuştu.

İlk köy enstitüsü 1939’da Eskişehir-Çifteler’de açıldı. Son köy enstitüsü 1948’de Van-Ernis’te. [2]

Bu okulların öğretmen gereksinimini, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü karşılıyordu.

Köy Enstitülerinin amacı, köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmekti. Bu enstitüler, aynı zamanda çevresinin tarım işliği ve sağlık ocağıydı. Bir görevi de köylere sağlık memuru da yetiştirmekti.

Haftalık 44 saat dersin 22 saati sınıfta yapılmaktaydı; 22 saati dışarda; yani uygulamada. 22 saatlik uygulamanın 11 saati tarıma, 11 saati sanat eğitimine ayrılmıştı. Temel ilke: “İş için, iş içinde, işle eğitim”di.

Köy enstitüleri, zamanla bir şeyi daha gerçekleştirdi. Kültür ve sanatımızda kimlik değişimi yaşandı. Sanatta ve kültürde, yerel-evrensel buluşması sağlandı.

Bir ülkede çiçeklerin çok renkli ve canlı açması için, çocukların çok iyi yetiştirilmesi gerekir. Amacı bu olan bir eğitimin yolu, hem üretime dönük olmaktan, hem felsefe, sanat ve yabancı dili vazgeçilmez kılmaktan geçer. Köy enstitülerinin haftalık ders programında biz bunları görüyoruz. Benim okuduğum ilköğretmen okulunda, köy enstitülerinde okutulan felsefe ve yabancı dil okutulmuyordu.

77 yıl sonra, Köy Enstitüleri işte bu amaca hizmet ettiği, bu özellikleri taşıdığı için hâlâ güncel.

1950’de DP iktidara geldiğinde, 18.426 köy öğretmeninin 13.182’si köy enstitüsü mezunu öğretmendir. Demek ki daha nice köyümüzde hâlâ okul da yoktur öğretmen de! Buna karşın DP, köy enstitülü öğretmeni, kendi oy deposunun geleceği açısından sakıncalı görmektedir. Köy enstitülü öğretmenler, Menderes’lerin, Emin Sazak’ların, Kinyas Kartal’ların uykularını kaçırmaktadır. Çünkü numunelik demokrasimizin, bu uyanışa daha fazla dayanma gücü yoktur.

Köy Enstitüleri 27 Ocak 1954'te 6234 sayılı yasayla kapatılmıştır. 

Peki, bugünkü eğitimimizin genel tablosu ne? % 10 Teknoloji ve sağlık,

% 90 laf. Laf üreten bir eğitim programıyla hiçbir sonuç alamazsınız. Ülkenizi, çağdaş uygarlığın bir parçası yapamazsınız. Lafla devrimleri yerleştirmek olası değildir. Çağdaş bütün toplumlarda eğitim üretim içindir. Köy Enstitüleri, eğitim üretim içindir dediği için kapatılmıştır.

***

Sözün bundan sonrasında, önce C. Darwin’den bir alıntı yapıp sonra da bir anılar yolculuğuna çıkmak istiyorum. Darwin şöyle diyor:

Bilim ve sanat, bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar. Uçamayanlar tavuk olur. ‘Tavuk toplum’, önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.”

Darwin, bizim eğitimimizin yasaklılarından. Özgür topluma örnek Japonlar. “Tavuk” toplumlar, dünyanın beşte dördünden fazlası.

Japonya gezimde gözüm öğrencileri aradı hep. Öğretmenlik işte. Nara İstasyonu’nda, Kyoto’daki törenlerde, Hiroşima’daki Sadako Sasaki Anıtı önünde ve Barış Müzesi’nde, Miyajima’daki Şinto tapınağında, Tokyo’daki Ueno Park’ta, hep öğrencilerle karşılaştım.  Müzik etkinliği sunanlar, Unicef adına bağış toplayanlar, yere bağdaş kurup öğretmenlerini dinleyenler onlardı. Bir ağızdan barış şarkılarını ne güzel söylüyorlardı. Evet, hep barış şarkıları söylüyorlardı; intikam marşları değil!... Hep birlikte kendi tarihlerini ve toplumlarını tanımaya çalışıyorlar; yaşamın, doğayla güzellik ve anlam kazandığına tanıklık ediyorlardı... Onları izlerken eğitimin, yaşamdan asla soyutlanmaması gerektiğine bir kez daha tanık oldum. Çünkü her şeyi dört duvar arasına hapsedebilirsiniz; ama tarihi, doğayı, hele yaşamı asla.

İşte tarih böyle öğreniliyor, yurt sevgisi böyle kavratılıyor. Bizde olduğu gibi dört duvar arasında, duvardan duvara çarpa çarpa bir kakofoniye mahkûm olan o nal sesleri ve nutuklarla değil. 

Sözün burasında şu çok bilinen öykümceyi (anekdot) anımsamamak olası değil.

Yıllar önce bir Japon heyeti ülkemize gelir. Üst düzey bir Milli Eğitim bürokratımızın bu heyetle yaptığı görüşmede, söz dönüp dolaşır Japon mucizesine gelir. Bürokratımızın sorusu açık: “Başarınızın sırrı ne?” Japon heyet başkanının bu soruya yanıtı şu:

– Biz, öğrencilerimizi henüz anaokulunda iken, geliştirdiğimiz son model araçlarla, başlarını döndürecek kadar gezdiririz. Son duraklarımız, Hiroşima ve Tokyo’dur. Hiroşima’da: “Bakın, çalışmazsanız böyle oluruz.”, Tokyo’da: “Bakın, çalışırsanız da böyle gelişiriz.” deriz.

Bizim çok bilmiş bürokratımız, keskin zekâsıyla bu açıklamaya balıklama atlar:

– İyi ama bizim Hiroşima’mız yok ki! Japon heyet başkanının yanıtı ilginçtir ve tam zamanında yapıştırılmış bir şamar kadar da etkilidir:

– Ama, sizin de Çanakkale’niz var!

Konumuz köy enstitüleri olduğuna göre, bu küçük öykümceyi şöyle de biçimlendirebiliriz:

- Siz gelişmiş bir ülkesiniz, paranız pulunuz bol. Bizim “Eğitim üretim içindir.” ilkesini yaşama geçirebilecek ne maddi olanağımız, ne eğitim deneyimimiz, ne eğitimci birikimimiz var!

- Ama sizin de köy enstitüleriniz var.

Şunu hiç unutmamak gerekir, modern çağın savaş stratejisinde öncelik, toplumun iradesini teslim almaktır. Dün bu irade, “din ticareti”yle, “soğuk savaş” yalanlarıyla satın alınmıştı; bugün de öyle satın alınıyor.  Yalnızca “soğuk savaş” yalanı, yerini daha cilalı bir yalana bıraktı, “küreselleşme”ye.

Önemli olan, herkesin korkuluk olduğu böylesi durumlarda, karga olabilmeyi göze alabilmektir; her türlü aptallığa, her türlü sürüleşmeye ironiyle “gak” diyebilmektir.

Bundan iki yıl önceydi. Arkadaşları, öğretmen olan kızıma, bir öğretmenler günü sürprizi yapmak istemişler. Benden görüntülü bir öğretmenler günü iletisi istediler. Gönderdiğim o iletimde, şu tümceler de yer alıyordu:”

Kapısına kilit vurulan köy okulları, çocuk sesine hasret köyler, çoğunuz gibi benim de hüznüm. 1950’lerde beni köyümde okutan devletim, şimdi, köyümün çocuklarını okutamıyor.

Sevgili ağabeyim, yurtsever şairim Metin Demitaş’ın dizeleri, her gün biraz daha somutluk, gerçeklik kazanıyor.

Sahi Nerede                                                                                                                    

Mustafa Kemal zamanında yağan

Tertemiz karlar şimdi

Çok, gerçekten çok özledik o tertemiz günleri…

Köy enstitülerini kapatmak da yetmedi eğitim yobazlarına. 1974’te ilköğretmen okulları kapatıldı, eğitim enstitüleri kimlik aşımına uğratıldı; hem de adına övgüler düzdüğümüz Mustafa Üstündağ eliyle. O Üstündağ ki, İvriz Köy Enstitüsü ve Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji bölümü mezunudur.  CIA,  elbet bilir, kiminle iş tutacağını; hangi işbirlikçiyle ya da aymazla…  Yetmedi; 1982’de eğitim enstitüleri,  2015’te de öğretmen liseleri tarihin arşivine kaldırıldı. Artık hiçbir gencin gençlik düşlerinde öğretmenlik olmayacak. 

Öğretmen yetiştirmek mi? Allah imam devleti versin! Haydi rastgele!… Yoldan sapan, nasıl olsa öğretmen oluyor!

Unutmayalım, De Gaulle dolara karşı çıktığı için düşürülmüştür; öğretmen yetiştirme sistemi, öğretmenler emperyalizme boyun eğmedikleri için değiştirilmiştir.

***

Biraz da kendi yaşam serüvenime, bir sanatçı olarak köy enstitülü yazın ve düşün insanlarıyla ilişkilerime, onlarla ilgili saptamalarıma değinmek istiyorum.

Köy enstitüsü geleneğinin sürdüğü, üstelik 1960 ihtilaliyle köy enstitüsü özlemlerinin yeniden umuda dönüştüğü bir okulda, Ortaklar İlköğretmen Okulu’nda okudum. Süleyman Adıyaman, İhsan Güvenç köy enstitüsü kültürüyle yetişmiş, o eğitimi ülküleştirmiş yöneticilerimdi. Zülfükar Ortaç, Mesut Tarcan, İsmet Tarcan, Ömer Sümer, Hasan Gemicibaşı, Mehmet Kahvecioğlu, Mustafa Nurdoğan, Nevin Nurdoğan, Esat Türköz, Mustafa Atakan, Selami Akdal köy enstitülerinde öğretmenlik yapmış, o disiplini yaşayarak öğrenmiş öğretmenlerimdi.

Okulumun çok zengin bir kitaplığı vardı. Siz, “kitap satış kooperatifi” bulunan bir okulla karşılaştınız mı, bilemiyorum. Benim okulumun böyle bir kooperatifi vardı.

Köy enstitüsü günlerinden emanet “süthane, kümes, sebze ve meyve bahçesi, zeytinlik ve incirlik…” hâlâ hizmetteydi, bakımlıydı. Okulumda arıcılık yapılıyor; tarlalara pamuk ve buğday ekilmeye devam ediliyordu. Bütün bunları sürdürmek için işgücü gerekliydi. Öğrenci olarak buralarda nöbet tutuyor, yaz çalışmalarına katılıyorduk. Okulun temizlikçisi de bizdik işçisi de. Boyacısı badanacısı da…

Ortaklar İlköğretmen Okulu’nda Ulvi Uraz, Avni Dilligil, İsmail Galip Arcan gibi tiyatronun ustalarını izlediğimi anımsıyorum. Alaattin Yavaşça’yı, en az iki kez dinledim. Gurbet Kuşları, Kızgın Damdaki Kemancı tadına doyamadığım filmlerdi. Elbette hiçbiri parayla değildi.

Köy Enstitülü dostlarım oldu.  Ali Dündar, Mehmet Başaran, Mahmut Makal, Osman Şahin, Osman Bolulu, Osman Nuri Poyrazoğlu… Her söyleşimizde, onlarla zenginleştim; onların desteğiyle yazıya ısındım. Onlardan okuduğum her yapıtla umudumu tazeledim, direnç kazandım.

Dokuz yıl süren dergicilik yaşamımda, onlar, bana hep destek verdiler. Afrodisyas Sanat’ta Talip Apaydın, Mahmut Makal, Emin Özdemir’le yapılan söyleşileri yayımladım.

Osman Şahin, Ali Dündar, Mehmet Başaran, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Emin Özdemir Afrodisyas Sanat’ın “Benden İçeri” bölümü için, özyaşamöykülerini yazdılar.

Onlardan nice şiir, deneme yayımladım; nicesinin daktilosunu yaptım.

Mehmet Başaran’ın “Kurşun İşlemiyor Yalnızlığa” adlı yapıtını, yayıma hazırlama mutluluğuna sahibim. Kendi isteğiyle kitaba konmayan 20 şiirini bende emanet. Işıklar içinde yatsın.

Onlar, Sabahattin Eyuboğlu, Vedat Günyol, Sabahattin Ali; Enver Ziya Karal, Cavit Orhan Tütengil; Mahir Canova, Ulvi Uraz; Ruhi Su, Aydın Gün, Aşık Veysel’den beslenmişlerdi. Gür sesli bir aydınlıktan, benim kuşağım da onlardan beslendi.

Onlar, 17 Nisan törenlerinde okullarının açık hava tiyatrolarında Sofokles,

Gogol, Moliere, Çehov’dan oyunlar sergiliyorlardı.

17.251 köy enstitülü öğretmenden (1.308 kadın, 15.943 erkek) nicesinin eli kalem tutmaktadır. Salt eğitimimizi değil, kültür ve yazın dünyamızı da zenginleştiren onlardır. İşte onlardan 128’sı; her “135” köy enstitülüden biri:

{C}·                     Roman – Öykü: Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Adnan Binyazar, Osman

Şahin, Dursun Akçam,  Ümit Kaftancıoğlu, Selahattin Şimşek, Behzat Ay, Yusuf Ziya Bahadınlı, Hasan Kıyafet, Nadir Gezer;  

{C}·      Şiir: Mehmet Başaran, Ali Yüce, Kemal Burkay, Ahmet Uysal,

Maksut Doğan, Şevket Yücel, Ahmet Köklügiller, Hazım Zeyrek;  

{C}·      Dil – Düşün, Anı – Röportaj: Mahmut Makal, Emin Özdemir,  Ali Dündar, Osman Bolulu, Ömer Demircan, Mevlüt Kaplan, Osman Nuri Poyrazoğlu, Musa Uysal (Emmi), Ümit Sarıaslan, Mehmet Adem Solak, Kemal Bayram Çukurkavaklı, İ. Gürşen Kafkas;

{C}·      Ve “Bizim Köy”ün Öteki Sesleri: Ayşe Baysal, Bahar Dadaloğlu,

Cihandar Arıkan, Hatice Saraç, Hatun Birsen Başaran, Lemanser Arıkan, Mürüvvet Bilen, Naciye Makal, Pakize Türkoğlu…; Abbas Cılga, Abdullah Özkucur, Ali Çiçekli, Ali Kemal Gözükara, Arif Arslan, Arif Baş, Aydın Aydemir, Bahattin Fırtına, Bahattin Karakoç, Bahattin Uyar, Celal Akın, Cesarettin Ateş, Doğan Özmen, Dursun Kut, E. Tahsin Yücel, Esef Işık, Faik Acar, Faik Birol, Fehmi Salık, Feyzullah Aktan,  Feyzullah Ertuğrul, Galip Candoğan Taşkafa, H. Nedim Şahhüseyinoğlu, Hacı Angı, (Aşık) Hacı Yener, Halil Kaya, Halil Oran, Halil Vural, Hasan Latif Sarıyüce, Hasan Kalender, Hasan Kudar, Hasan Turan, Haşim Kanar, Haydar Arıkoğlu, Haydar Işık, Hayrettin Uysal, Hüseyin Atmaca, Hüseyin Avni Tatar, Hüseyin Başaran, Hüseyin Beşer, Hüseyin Ecer, Hüseyin Sezgin, İbrahim Kozak,  İbrahim Kuyumcu, İbrahim Tunalı, İbrahim Osmanoğlu, İbrahim Şimşek, İ. Rıfkı Yavaş, İbrahim Yılmaz, İsa Öztürk, İsmet Baran, M. Asaf Aktan, Mahmut Yağmur, Mecit Aşkan, Mehmet Cimi, Mehmet Erbil, Mehmet Sarı, Mehmet Topasan, Mehmet Uslu, Mevlüt Koca, Mevlüt Özay, Mustafa Aydoğan, Mustafa Bakkal, Mustafa Erdoğan, Mustafa Özer, Mustafa Şanlı, Mustafa Şükrü Koç, Nazif Karaçam, Nebi Dadaloğlu, Nedim Menekşe, Nihat Akkaraca, Numan Beyazıt, Osman Nuri Alper, Rafet Topuz, Rasim Pehlivanoğlu, Recep Bulut, Refet Özkan, Rıza Yetim, Sabri Kuru, Sami Gürel, Süleyman Adıyaman, Süleyman Çalışkan, Süleyman Karagöz, Şerif İken, Turan Aydoğan, Vehbi Polat, Yusuf Gür, Yusuf Ziya Özdemir…


Mahmut Makal’ın saptamasıyla “Yaşar Nabi, her ilerici hareketin, her olumlu düşüncenin yanındaydı.” Elbette köy enstitülü yetenekli gençlerin de. Bir yayımcının, bir ülkenin edebiyat tarihini biçimlendirmede ne denli etkin olduğunu görmede Yaşar Nabi örneği, bir başına yeter.

Toprak Uyanırsa” ile bir köy enstitüsü destanı yaratan Şevket Süreyya Aydemir’i de saygıyla analım.

Elbette herkes Yaşar Nabi, Şevket Süreyya Aydemir değil. Yazınımzıda, köy enstitülerine, sola, Atatürk’e şaşı bakan nice aydınımız, yazar-şairimiz de var. Üstelik sayıları öyle bir iki değil. Önce, “Tahirizm”den beslenenleri anımsayalım; sol adına devrimi ve değişimi yozlaştıranları. Onların tek derdi karşı olmaktır. Onlar Marks’a da karşıdırlar, Atatürk’e de... Onlar, Osmanlı düzeninden yepyeni bir sol çıkarmaya kalkanlardır.

Kemal Tahir’in “Bozkırdaki Çekirdek”i, işte böyle bir karşı çıkışı somutlayan tezli romandır. Tahirizm’in ardılları ise Eylülistler’dir. Adalet Ağaoğlu’ndan Oya Baydar’a, Ahmet Altan’dan Orhan Pamuk’a… Ayrıca şunu da belirtmekte yarar var, “Tahirizm”in kadın figürleri hep sevicidir nedense. Eylülistler, işi bir adım daha öteye götürürler, toplu seksi, edebiyatın olmazsa olmazı haline getirirler. Özellikle Ahmet Altan romanları... Eyülistler, salt Kemal Tahir’i değil; dünya edebiyatından da kendilerine modellerler seçmişlerdir. Milan Kundera o modellerden biridir. Bütün Eylülistler, “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ni taşıyanlardır. 

Köy Enstitülüler, yani “Bizim Köy”lüler, “Eylülün Kızgın Soluğu”na karşın, hep “Vatan Dediler”. Bütün “Yılanların Öcü”, bize yönelse de biz, onları okumayı sürdüreceğiz.

17 Nisan’larla var olanların ve 17 Nisan’larda bizi zenginleştirenlerin anılarına, emeklerine saygıyla.

 


[1]{C} [1. Nasturi isyanı (1924-Hakkari), 2. Jilyan isyanı (1926-Siirt), 3. Şeyh Sait isyanı (1925-Bingöl-Muş-Diyarbakır), 4. Seyyit Taha ve Seyyit Abdullah isyanı (1925-Şemdinli), 5. Reskotan ve Reman isyanı (1925-Diyarbakır), 6. Eruhlu Yakup Ağa ve oğulları (1926-Pervani), 7. Güyan isyanı (1926-Siirt), 8. Haco isyanı (1926-Nusaybin), 9.  I. Ağrı isyanı (1926), 10. Koçusagi isyanı (1926-Silvan), 11. Hakkari-Beytüşşebap isyanı (1926), 12. Mutki isyanı (1927-Bitlis), 13. II. Ağrı isyanı (1927), 14. Biçar isyanı (1927-Silvan), 15. Zilanli Resul Ağa isyanı (1929-Eruh), 16. Zeylan isyanı (1930-Van), 17. Tutaklı Ali Can isyanı (1930-Tutak-Bulanık-Hınıs), 18. Oramar isyani (1930-Hakkari), 19. III. Ağrı isyanı (1930), 20. Buban Aşireti isyanı (1934- Bitlis), 21. Abdurrahman isyanı (1935-Siirt), 22. Abdulkuddüs isyanı (1935-Siirt), 23. Sason isyanı (1935-Siirt), 24. Dersim isyanı (1937-Tunceli)]

 

 

 

[2]{C} [1939: Çifteler (Eskişehir), Gölköy (Kastamonu), Kızılçullu (İzmir), Kepirtepe (Kırklareli); 1940: Akçadağ (Malatya), Akpınar (Samsun), Aksu (Antalya), Arifiye (Sakarya), Beşikdüzü (Trabzon), Cılavuz (Kars), Düziçi (Adana), Gönen (Isparta), Pazarören (Kayseri), Savaştepe (Balıkesir); 1941: Hasanoğlan (Ankara), İvriz (Konya), Pamukpınar (Sivas); 1942: Pulur (Erzurum); 1944: Dicle (Diyarbakır), Ortaklar (Aydın); 1948: Ernis (Van)]

Tahsin Şimşek
GERCEKEDEBİYAT.COM