Kötünün İlmihali: Lee Van Cleef / Murat Batmankaya

Kötünün İlmihali: Lee Van Cleef / Murat Batmankaya

28 Ocak 2012 - 7457 kez okundu.

 

 

Şu yoksul döşenmiş yeryüzünde, bir şey vardır ki, pek sık buyur ederiz hayatımıza: Kötülük.

Üstelik bu, insan üretimi bir şeydir: Soykırım, işkence, cinayet gibi. Üretenler mesuttur, üretilenin sonucuna katlananlar mazlum.

Halbuki insanın bazı ahlaki ödevleri vardır. Ve bu ödevlere karşı gelmek zordur. Üstelik karşı gelenler yalnız zoru sevenler değildir. Kötülük mıknatıs gibidir. Ayıklamadan çeker kendine bakan, yanaşan her şeyi. Ne ki, kötülükteki bal, baldaki yoğunluk genzi yakar çoğu kere. Bir kere diline bu balı süren, iflah olmaz bir bağımlıdır artık. Ve bu, beter bir mutsuzluk halidir!..

Sinemada bu mutsuzluk halinin imgesi Lee van Cleef’tir. Sergio Leone’nin mütevazı başyapıtı İyi, Kötü ve Çirkin’inde* (1966) kişiyi tarifsiz kederlere terk eden tesir gücü yüksek bakışın sahibi Lee van Cleef.  

O ki, Hollandalı göçmen bir ailenin oğlu olarak 9 Ocak 1925’de dünyaya gözlerini açar. Fevkalade sıradan bir muhasiptir. Muhasipliği babasından mirastır. Annesi ise şarkıcı… İkinci Dünya Savaşı’nda, Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri’nde mayın tarama gemisinde görev alır. Savaş sonrası da çiftçiliğe terfi eden (!) babasının yanına döner. Alelade bir memurdur artık o... Lakin nedendir bilinmez, bir süre sonra yaz kampında menajer olarak çalışır; düzeltmenlik yapar; gazeteciliğe soyunur.

Nasıl da uzağındadır gümüş perdenin... O güne değin solumamıştır sahne tozu… Kendiyle baş başadır... Kendisine sunulanlarla…

Ancak hiç aklında yokken, tasarlamamışken çalıverir amatör tiyatrolardan birinin kapısını. Seçmelere katılır. Henüz ilk provalarda göze girer. Joshua Logan, kendisini 15 aylık bir turneye davet eder. Oyunun adı Mr. Roberts’tir. Yıl: 1950.

Hayatın sıradanlığı, baskısı, tiyatro ile kırılıp talih kuşu da, Amerikan semalarında aval aval dolaşmaktan yorulunca, Stanley Kramer adlı bir bey (ki ünlü bir yapımcı ve yönetmendir), ülkemizde Kahraman Şerif adıyla bilinen High Noon’da (1952) kendisine Jack Colby rolünü ayarlar.

Kahraman Şerif, Fred Zinneman imzasını taşıyan 85 dakikalık siyah-beyaz bir westerndir. Çoğu ülkede ancak 12 yaş ve üstü için gösterim izni alabilmiştir. Bu filmde Marshall Will Kane karakterini canlandıran Gary Cooper, En İyi Oyuncu dalında ikinci kez Oscar’a uzanır. Dimitri Tiomkin (filmin müzikleri ona aittir) ise bilhassa Tex Ritter’in seslendirdiği Do Not Forsake Me, Oh My Darling’den ötürü sevilip ödüllere boğulur.

Meşhur internet sitesi IMDb’de, sinema tarihinin en çok izlenen (ve hatta beğenilen) 250 filminden biri olarak görülen bu film şöyle tanıtılır: “Western kardeşlerinin arasına genetik bir piyangoyla karışmış bir çirkin ördek yavrusu sanki...”

Bu arada, hemen belirtelimJohn W. Cunninghamın The Tin Star adlı öyküsünü senaryoya uyarlayan Carl ForemanABD’nin kara listesindeki bir yazardır.
 

MUHTEŞEM İKİLİ: VAN CLEEF - EASTWOOD

Kahraman Şerif’teki orta ölçekli rol, western filmlerinin aranılan yıldızı kılar Lee van Cleef’i. Kalburüstü her westernde o vardır artık. Lakin hiçbiri Sergio Leone’nin Per qualche dollaro in più’su (Birkaç Dolar İçin**) kadar seyirci nezdinde etkili olmaz. Van Cleef’in burada canlandırdığı Mortimer rolü, tam bir dönüşüm sağlar. İlk kez Clint Eastwood’la karşı karşıyadır. Kan uyuşması, ikilinin ömrünü de uzatır.

Yine bir Leone klasiği, türünün en iyi örneği kabul edilen Il buono, il brutto, il cattivo’da (İyi, Kötü ve Çirkin***), Lee van Cleef, fiziğinin, bilhassa da yüzünün imkânlarını iyi kullanır. Keskin hatlar, kemerli burun, yanık ten, içe gömük Asyavari gözler (kimileri Ermeni asıllı olduğunu mırıldanmaktan pek bahtiyardır; rivayete göre asıl adı Levon Kilifciyan’dır)… Bu yüz, neredeyse rolün ta kendi olur. Kötülük doğanın özündedir, diyen bir yüzdür onunki.

Derken ya fevkalade “cool’’ bir kafa (ödül) avcısıdır artık o ya da ezberbozan bir silahşör…

Bu önemli bir yanılsama yaratır: Lee van Cleef, hiçbir rolü üstüne giymez; tüm karakterler itirazsız Lee van Cleef’leşir! Büsbütün yadsınamaz bir iddiadır bu, lakin biraz da haksızlık barındırır bünyesinde: Lee van Cleef, aynı kıyafeti giydiğinde dahi ayrı bir karakter çizer ki, ben karakter yerine tip demeyi tercih ederim. Malum, tip denilen şey, aynı cinsten bütün varlıkların veya nesnelerin temel özelliklerini büyük ölçüde kendinde toplayan şeydir. Dahası, tip denilen şey sağ-sol, iyi-kötü, güzel-çirkin arasında yalpalamaz; türünün tipik örneğidir.

 

YALNIZ ŞERİF, SADIK YA DA HAİN YERLİ

50’li yılların sonuna doğru, bir talihsizlik nükseder: Araba kazası geçirir. Doktorlar, dizine aldığı darbeden ötürü artık ata binemeyeceğini söylerler. Bir western oyuncusu için bu, başa gelebilecek en vahim hadisedir. Lakin üstün bir gayret ve bünyesinin güçlülüğü sayesinde bu süreci en az zararla atlatır. Leone’nin meşhur Dolar Üçlemesi’nde kendisine rol bulması, hoş tesadüf, bu döneme rastlar. Sabata’lar müthiş bir kariyerdir onun için. Düzeltelim: İlk ikisi (Sabata [1970], Il ritorno di Sabata [1971]) öyledir. Zira üçüncü Sabata’da (Adiós, Sabata, 1971) van Cleef rolünü Yul Bryner’e kaptırır. 

*

Bir süre sonra western filmleri cazibesini yitirir. Bu elbette şu demek değildir: I. C. Jarvie’nin imlediği “kahramanlar, sınamalar ve dayanma gücü’’ tükendi. Ya da: M. Vernet’in imlediği “sert/yumuşak kovboy, yalnız şerif, sadık ya da hain yerli, güçlü ama nazik kadın gibi stok karakterler’’in söyleyebileceği yeni bir şey kalmadı.

Doğrusu, arkaik ve trajik figürlerin şiddet aracılığıyla adaleti sağlaması fikri, pek çok türde sürmüştür. Silah sanayisindeki teknolojik gelişmeler ise ölüme, dahası öldürmeye farklı ve yeni bir muhteva katmıştır; yeni bir davranış kalıbı inşası söz konusudur burada. Şöyle diyelim: Die Hard’taki Bruce Willis’in ete kemiğe bürüdüğü John McClane, modern zamanların kovboyu olarak okunamaz mı acaba? Yıldız Savaşları, mekânsal ve zamansal dönüşüm geçirmiş bir western sayıl(a)maz mı?

Western, biraz da kişilere odaklı bir tür sanki… Mekâna ve destana. Lee van Cleef, denebilir ki, bu türün son nadide örneğidir. Sözsüz de rol kesilebileceğinin tipik bir örneği. Pantomimden bahsetmiyorum elbette. “Rol kesmek”le de tuhaf bir ironiye bulanmış değilim. Demek istediğim, söze gömülmeden, sözün gücünü, yükünü fırsat olarak görmeden tasarruflu bir oyunculuğun temsilcisi olduğu...

 

ÖDÜL AVCISI OLARAK VAN CLEEF

Ne denir? Westernle birlikte Lee van Cleef’in de yıldızı parıltısını yitirir (buna mukabil yine de Red Kit’te ‘ödül avcısı’ tiplemesine esin kaynağı olur). Oynadığı polisiye içerikli filmler hiçbir zaman kovboy filmleri kadar iltifat görmez. Eyleme dayalı filmler de keza öyle… Lewis Collins’in başrollerini oynadığı iki filmde gözükür mesela van Cleef. Gözükür; zira bir başkası da oynasaydı o rolü, film niteliğinden (bu durumda niteliksizliğinden) bir şey yitirmeyecektir.

Oyunculuk kariyerindeki dalgalanma, özel hayatına da yansır. İlginçtir, hiçbir filminde kadın(lar)la öpüşmeyen bu adamın başından üç evlilik geçer(!). İlk eşi Patsy Ruth, savaş ertesine kadar kendisine eşlik eder. İkinci eşi, annesi gibi bir şarkıcıdır: Joan Miller. Kariyerindeki iniş, evliliğin noktalanmasına sebebiyet verir (Joan Miller’den üç çocuğu olur). 1964’te ise konser piyanisti Barbara Greer ile evlenir. 1989 sonbaharında ölünceye kadar da hayatını onunla paylaşır.

* Filme kaynaklık eden Joe Millard’ın aynı adlı eseri, 1971’de Necip Erinsel çevirisiyle Okat Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

** Yojimbo’nun (A. Kurosawa, 1961) bu filme dair göndermeleri, sanırım bir başka yazının konusu olabilir.

*** Lee van Cleef, eğer Charles Bronson bir başka yönetmene söz vermemiş olsaydı, muhtemelen asla bir ‘melek göz’ olamayacaktı. Haklısınız, bir kötü’nün melek göz olması da tartışmaya değer bir konudur.  

 
Murat Batmankaya

Gerçekedebiyat.com