Kir Teorisi kitabı üzerine / Ali Kılıç

Kir Teorisi kitabı üzerine / Ali Kılıç

10 Haziran 2018 - 1965 kez okundu.

"Bu açgözlülük ve para hırsı ortamında, bir tek insanca duygu ya da görüşün lekelenmeden kalması olanaksızdır." (Karl Marx)

“Halk yaşantısıyla canlı ilişki, kitlelerin kendi yaşam deneyimlerinin ilerici bir tutumla geliştirilmesi –işte budur edebiyatın büyük görevi.” (George Lukacs, Marksist İmgelem)

"İnsanlık kendi önüne,  ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar." (Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz,  Ankara, 1974, s. 24)

 

Sanat ve edebiyattaki mevcut düzeni anlayabilmek için bu düzenin oluşmasına neden olan, bu düzenin devamını sağlayan alt yapı kurumları olarak ekonomi politik nesnel gerçekliğin de doğru olarak tahlil ve tenkit edilmesi gerekmektedir.

Öncelikle ekonomi politik bağlamda günümüzün teorik çerçevesi yerli yerine konmalıdır, bu yapılmadan mevcut asrın sanatı ve edebiyatına yönelik yapılacak tüm eleştirel girişimler ve egemenlerin estetik putlarını kırmaya yönelik tüm huruç hareketleri sonuçsuz kalacaktır. "Nerede üretim ilişkileri değişmişse orada kültür ve sanat tarzı da değişmiştir."

Bu bağlamda düşünecek olursak kapitalizmin üretim tarzında meydana gelen birtakım niceliksel ve niteliksel değişiklikler neticesinde yeni bir kültür ortaya çıkmıştır. 19. ve 20. yüzyıl kapitalizmi üretime dayanan bir kapitalist sistemdi. Onun kültür sanatı da modernizmin yarattığı pek çok sanat akımıyla şekillendi.

Günümüzde kapitalizm üretime değil finans kapitale dayanıyor. 19. ve 20. yüzyılın üretimle yükselen, bir üretim üssü olan Avrupa devletleri, günümüzde üretimin değil finans kapitalin merkez üssü hâline geldiler. Üretim Avrupa'dan Asya'ya kıtasına kaydı. Dünyanın üretim merkezindeki bu büyük kayma dolayısıyla Avrupa'da neoliberalizm hâkim oldu.

Neoliberal politik düzenin hâkim olmasıyla birlikte bu düzenin getirdiği kültürle beslenen yeni bir sanat ve edebiyat anlayışı ortaya çıktı. Neoliberalizmin yarattığı sanat postmodern sanattı. Üretim ilişkilerindeki değişim dolayısıyla kültür ve sanatı da değiştirmişti. 

Emperyalist-kapitalist sistem mafyalaşmıştır. 18. yüzyılda toplumun yürütücü motoru olarak ilerici bir görev üstlenen burjuvazi artık çürümüştür. Burjuvazi yüzyılımızın en gerici sınıfı hâline gelmiştir. İşçi sınıfı baskı altındadır.  

Devletler arası ilişkiler, diplomasinin sınırları uluslararası hukukla belirlenmiş kurallarına göre değil, silah kullanmaya dayanan bir güç üstünlüğü esasına göre belirlenmektedir. Pek çok ülkede otoriter ya da totaliter rejimler iktidara gelmiştir veya iktidara gelebilecek politik güce ulaşmaya başlamıştır. Twitter üzerinden savaş tehditleri yollama pervasızlığına kadar varan bu irinleşme siyasetinin doğal olarak sanat ve edebiyata da bir yansıması olacaktır.

Kir Teorisi kitabının yazarları yukarıda tanımladığımız süreci "tekeliyet" olarak adlandırıyorlar. Yazarlarımız, tekeliyet düzeni sanat ve edebiyatının çürümesinin boyutlarını oldukça sert biçimde eleştiriyorlar.  

Bir halkı topyekûn cahilleştirmek isteyen emperyalizmin hücum ettiği ilk mevzi bu yüzden her zaman sanat ve edebiyat cephesi olmaktadır. Sanat ve edebiyatı toplumsal köklerinden kopararak soysuzlaştırmak isteyenlerin daima ideolojilerden arındırılmış bir sanat ve edebiyatı savunması bundandır.Bir halkın edebiyat cephesini topyekûn ele geçirmeyen emperyalizm, asıl amacına hiçbir zaman ulaşamayacaktır.


ROMANDA İNSANIN YOK EDİLİŞİ, İNSANSIZ BİR ROMANIN YARATILIŞI

Kir Teorisi kitabının  temel tezlerininden biri Türk ve dünya romanında insanın yok edildiğidir. Peki bu gerçekçi bir tez midir? Son dönemde yazılan romanların büyük çoğunluğunda üreten emekçi kesimlerin hayat hikâyesi anlatılmıyor.

Hattâ çoğunda ana karakterler "insan" bile olmuyor.

Neoliberal kapitalist sistemin köleleştirdiği tırnak içinde bir insan anlatılıyor artık romanda.  Aslında bu tırnak içinde insanların anlatıldığı yeni romanlar bile mevcut nesnel gerçekliği az çok anlatıyor. Daha kötüsü "entellektüel bunalım yaşayan lümpen proleterlerin yaşamını" beşinci sınıf bir iç monolog ve bilinç akışı tekniğini bayağılaştırarak anlatan yazarlar, okurda sanki bir makine tarafından yazılmış algısı yaratan romanlar üretiyorlar.

21. yüzyılın Türk ve dünya edebiyatında roman, artık piyasaya arz edilen, alınıp satılabilir olduğu ölçüde değer taşıyan ticarî bir "mal"dır. Sanat falan değildir, emperyalist kapitalist sistem tarafından etkin bir biçimde kullanılan bir toplum mühendisliği aracı, emperyalist kapitalist güç odaklarının ideolojisini geniş kitlelerin bilincinde meşrulaştırmak için kullanılan ideolojik bir aygıttır. O yüzden romanın insanı anlatması gerekmez, o sadece piyasa edebiyatında, edebiyat mafyasının kârını maksimize etme emeline hizmet etmelidir, bu arada, aynı zamanda, işlediği konular bağlamında da emperyalist kapitalist sistemi meşrulaştırmalıdır. Artık içinde insan olmayan bir roman yazılıyor. Roman, insanı anlatan bir edebiyat türüydü. İnsanı anlatmayan "anlatı"lar nasıl roman olarak tanımlanabilir? Öyle romanlar yazılıyor ki romanın 300 sayfasını okuyorsunuz ve birisi size "Okuduğun romanın konusu nedir?" diye sorsa verebilecek bir yanıtınız olmuyor. Birkaç onurlu yazar ve eleştirmen hariç bu düzenin edebiyatına itiraz eden kimse de çıkmıyor. 


EDEBİYAT ve SANAT DEGİLERİNDE CIA PARMAĞI 

Kitaptaki pek çok yazıda Saunders'in Parayı Verdi Düdüğü Çaldı adlı kitabına atıfta bulunuluyor. Kitapta, CIA'nın kültür sanat dergilerini kullanarak ne türlü manipülasyonlar yaptığı uzun uzun ve somut nesnel kanıtlarıyla anlatılıyor. Özellikle kapitalist sistemin en zayıf halkasında bulunan, bu bağlamda düşünecek olursak Leninist teoriye göre devrime en müsait coğrafyalarda, bu ülkelerdeki sol aydınları yozlaştırmak için ne tür oyunların geliştirildiği, CIA destekli kültür sanat dergileri ile yürütülen beyin yıkama faaliyetlerinin tamamı ayrıntılarıyla anlatılıyor.

Okudukça hayretler içinde kalıyorsunuz. (Kültür sanat dünyasında ne gibi dolapların döndüğünü bilenler pek hayret etmiyorlar ama yine de okunası bir kitaptır Saunders'in kitabı.) Ve tam da bu noktada zihninizde şu soru belirmeye başlıyor: Avrupa'da bu faaliyetleri yürüterek Avrupa'nın toplumcu gerçekçi temellere dayanan edebiyatını ve Avrupa solunu çürüten CIA, ülkemizde hangi yayınevleri, hangi dergiler aracılığıyla toplumcu gerçekçi Türk edebiyatını ve Türk solunu yozlaştırıyor? Birtakım edebiyat ödüllerini 99 yıllığına kiralayan sözde sol görünümlü yayınevlerinin bu alandaki işlevi nedir? Hangi şair ve yazarlar CIA'dan teşvik primi alarak çalışıyor?

Okudukça aklınızda çok haklı sorular belirmeye başlıyor. Edebiyat ve sanatın sadece edebiyat ve sanattan ibaret olmadığını, ideolojiden en uzakmış gibi görüneninin bile arkasında birtakım kirli güçlerin emellerine hizmet eden örtük bir ideolojik ajandanın varlığını anlıyorsunuz. Emperyalist-kapitalist sistemin kurduğu hegemonyanın sadece politik alanla sınırlı olduğunu düşünen saf salaklardansanız size pek bir sey anlatmayacak bu kitap; fakat mafyalaşan emperyalist-kapitalist sistemin hegemon olduğu bir dünyada hiçbir şeyin saf, sade ve temiz kalamayacağını anlayacaksınız.

Ve burada asıl ve yakıcı soruyu değişik bir dille tekrar sormak gerekiyor: Türkiye'de günümüz edebiyat ve sanatını egemenliği altına alan birtakım sol görünümlü fakat CIA destekli yayınevleri ve dergiler hangileridir? Kimler sanat ve edebiyat dünyasında sol bir görüntü altında düşman ordusuna askerlik yapıyor? 


PİYASA EDEBİYATININ "NİTELİKSİZ" ÖDÜLLERİNDEKİ KEPAZELİKLER

Taylan Kara'nın ülkemizdeki edebiyat ödülleri ile ilgili yazılarını, televizyon programlarını ve etkinliklerini ilgiyle ve hayretle takip ediyorum.

Önceleri bu yazıları okurken ya da televizyon programlarını, etkinlik video kayıtlarını izlerken "Amaaann hepimizin bildiği sırlar işte!" diyerek kayıtsızca takip ediyordum. Birkaç yazı sonra Sherlock Holmes gibi iz süren Taylan Kara'nın somut verilere dayanarak desteklediği argümanlarını okuyup dinleyip doğruluklarını iki kere teyit ettirdikten sonra Kara'nın anlattıklarının hepimizin bildiği sırlardan olmadığını, Kara'nın bize yeni yeni sırlar fısıldadığını anlıyoruz.

Ben bile bu kadarının olabileceğini düşünmüyordum. Edebiyat ödüllerinde dönen birtakım dönme dolapların nedeninin, en fazla "körler sağırlar birbirini ağırlar" tarzıyla birbirine ödül verip duran küçük çeteler tarzında örgütlenmeler olduğunu düşünüyordum. Kazın ayağı öyle değilmiş! Ne çirkeflikler, ne bayağılıklar... Aklınız duracak! Kir Teorisi kitabında bu konu üzerine Taylan Kara tarafından yazılan hemen bütün yazılar derlenmiş. Hepsini toplu olarak okuyunca daha etkili oluyor. Okumanızı tavsiye ederim. Allah kimseyi Taylan Kara'nın diline düşürecek kadar küçültmesin!!! Beddua niyetine de okunabilir.


KİTAP EKLERİNDE TEKELLEŞEN "ELEŞTİRMEYENLİK" KURUMUNUN ANATOMİSİ

2004 yılında üniversiteye girdiğim günden beri kitap eklerini düzenli bir biçimde takip ediyorum. Bu süre zarfında Cumhuriyet Kitap'ın sadece birkaç sayısını kaçırmışımdır belki de. Diğer gazetelerin verdiği ekleri de ara sıra takip ediyorum. Sol'un gazete olarak çıkarıldığı dönemde her çarşamba günü Sol Kitap ekinin de her sayısını okudum. Maalesef artık çıkarılmıyor! Aydınlık Kitap ekini çıktığı günden beri aralıksız okuyorum. Aralarında bir karşılaştırma yapacak olursam, birkaç saçmalaması dışında, (Bakınız: Selim İleri söyleşisi, yıllarca FETÖ gazetesinde yazmış bir müptezeli Aydınlık Kitap'a kapak yaptılar!!!) Aydınlık Kitap eki açık ara farkla nitelik bakımından diğerlerinden daha iyidir diyebilirim.

En azından birkaç haftada bir ciddi eleştirel yazılar okuyabiliyoruz kendisinde. Hattâ son haftalarda oylumlu yazılarla karşılıyor bizi. Kir Teorisi'nde diğer kitap ekleri hakkında yazılanların tamamına katılıyorum. Gerçekten de artık okunamaz bir hâle geldiler. Meselâ kitap eklerinde tanıtılan herhangi bir kitap hakkındaki yazıyı kopyalayıp yapıştırın, daha sonra kitap ve yazar adını değiştirip başka bir kitap ekine yollayın, bunu sürekli yeni çıkan kitaplar üzerindeki aynı çalışmayla tekrarlayın, bu kopyala yapıştır yazı emin olun ki birkaç kitap ekinde sorunsuzca yayınlanacaktır. Hem de defalarca!

Kitap eklerinin tamamında belirgin bir kültürel yozlaşma gözleniyor. Reklam geliri için atmayacakları takla kalmamış. Özellikle İlhan Selçuk döneminde zevkle okuduğum Cumhuriyet Kitap ekinde inkâr edilemez bir kültürel yozlaşma var. Cumhuriyet gazetesinin tarihsel birikimini ve etik çizgisini inkâr eden, inkâr etmeyi bir yana bırakalım bu tarihsel birikime açıkça söven birtakım yazarların-şairlerin kitaplarını bile tanıtıyorlar artık. Üstelik düzenli takip etmeme rağmen son 5 yılda Cumhuriyet Kitap ekinde yayınlanmış tek bir ciddi eleştirel yazı okumadım. Cumhuriyet Kitap ekinde, bütün kariyeri cumhuriyet değerlerine ve Kemalizm'e küfretmek üzerine kurulmuş yazar ve şairlerin kitapları övülüyor artık. Akıl almaz işler bunlar; ama Kir Teorisi kitabını okudukça bu işlerin ne menem işler olduğunu anlayabiliyorsunuz artık. 


AYDIN-SIZLAŞMA

50'li yıllardan başlayarak Kemalist devrimini yitiren ve basiretsiz politikacıların elinde oyuncak hâline gelerek bir köle gibi Atlantik sistemine bağlanan Türkiye'de, bu durumu daha da geliştirmek ve devamlılığını sağlamak için, organik aydınları yok etme süreci emperyalizmin temel programlarından biriydi.

Akla hayale gelecek her çeşit fiili ya da psikolojik savaş yöntemi kullanılarak koskoca bir ülke kademe kademe aydınsızlaştırıldı.

Aydınlanmadan zerre nasibini almamış kerameti kendinden menkul tipler "entellektüel, kanaat önderi" sıfatlarıyla topluma pompalandı. Emperyalizm, bizatihi kendi desteğiyle bu ülkede birtakım vatansız solcuları, natotürkçüleri, kraliçenin islamcılarını ya da neoislamcıları "üretti".

Sol görünümlü olmasına rağmen emperyalizmin çıkarına hizmet eden bir vatansız solcular kuşağı yaratıldı. Türk milliyetçiliğinin tarihsel birikimine aykırı bir yol tutturan, "milli bağımsızlık" ilkesini ağzına almayan, yönünü Washington'a dönmüş bir natotürkçüler kuşağı yaratıldı.

Aynı şekilde CIA destekli tarikat-cemaat yurtlarında kendi ülkesine karşı cihad edebilecek kadar vatan ve millet bilincinden nasibini almamış neoislamcılar türetildi. Ülkenin gerçek aydın birikimi katledilirken yukarıda saydığımız, emperyalizmin etki ajanı olarak görevlendirilmiş sözde aydınlar birtakım fonlarla desteklendi, piyasaya "entellektüel ya da kanaat önderi" etiketiyle pazarlandı. Jean Paul Sartre'ın dediği gibi "Bu asimile edilmiş toplumlarda sözde düşünür ve sözde aydınlar vardır; gerçek düşünür ve gerçek aydınlar değil."

Mafyalaşan emperyalist kapitalist sistem bir ülkeyi topyekûn teslim almak istiyorsa ilk yapması gereken o ülkenin aydınlarını yok etmektir. 80 darbesinden bu güne kadar bu ülkenin en seçkin aydınları ya öldürüldü ya da hapislerde çürütüldü. Sadece 90'li yılların karanlığında kaybettiğimiz aydınlarımız bile, tek başına, harap olmuş bir ülkeyi ayağa kaldıracak kadar donanımlı entellektüel kadrolardı.

90'lı yıllarda öldürülen aydınlarımızdan bir kadro kurup istediğimiz Orta Afrika ülkesine göndersek 10 yılda o ülkeyi dünyada parmakla gösterilen bir ülke haline getirirlerdi! Hepsini hunharca katlettiler. Sadece öldürdüler mi? Tabii ki hayır! Diri diri yaktılar, daha ne olsun!!! Bir kısmına da hapislerden hapis beğendirdiler. Öyle aydınlarımız var ki beş farklı kuşakla hapis yatma onuruna eriştiler. En son Silivri zindanlarında, ülkede ne kadar emperyalizm karşıtı sol, sosyalist, devrimci, vatansever, ulusalcı, Kemalist, milliyetçi, laik aydın varsa uydurma delillere ve yalancı tanıkların düzmece ifadelerine dayanarak hapsettiler.  Kimilerini ise soysuzlaştırmak için her türlü sermaye aracını en etkin biçimde kullandılar. Parayla satın aldılar. Dönekleştirdiler. Emperyalizme karşı savaşırken sivrilen pek çok genç beyni burs verip kendi ülkelerinde eğiterek mankurtlaştırdılar. Öyle ki ABD'ye gitmeden önce bağımsızlıkçı sosyalist bir çizgide ilerleyerek yükselen bu gençler döndüklerinde neoliberal solun Türkiye acenteliğine alçalmışlardı. Soros çocuklarının tamamı bu familyadandır. Bir kısmını da bakanlıklarda danışmanlık kadrolarında görevlendirip yüksek maaşlarla ya da çok satan sermaye gazetelerinde köşe yazarlıkları ile kandırıp devşirdiler.

Sonuç olarak her türlü baskı, zulüm ve teşvik aracı kullanılarak Türkiye aydınsızlaştırıldı.

"Aydın, reddeden, hayal eden, kuran insandır." (Kir Teorisi, s. 183); fakat bu ülkede emperyalizme biat etmeyen, reddeden, özgürce hayal eden, bağımsız bir düşünce sistemi kurabilen aydınları yok etmek için ne gerekiyorsa misliyle yaptılar.

Türkiye'nin son 38 yıllık tarihi bir "aydın soykırımı" tarihidir! "Sadece son 38 yıl mı?" diye soranlar olacaktır muhtemelen. Haklısınız sevgili kardeşlerim! Kesinlikle katılıyorum size!

Kir Teorisi'nde yukarıda kısaca özetlemek zorunda kaldığımız aydınsızlaştırma sürecinin çıkış yolu da açık ifade edilmektedir. Yeni aydınlarımıza insanlığın büyük aydınlanma birikimi yol gösterici olarak sunulmaktadır ki bu fikre katılmamak elde değil. Bu kirli düzenden çıkış yolunun kökleri aydınlanma felsefesinde gizlidir.

"Ey Solcu, 

Batı, aynı zamanda Aydınlanma Çağıdır. 

Ey Solcu, aydınlanmacı yazar ve filozofların hepsi materyalisttir.

Aydınlanma Çağı, Batı'da ay tutulmasını yaşamaktadır. 

Ey Solcu, şimdi dünyanın aydınlanmacı görevlerinin hepsi, senin omuzlarındadır. Aydınlanmacı Batı, senin hâlâ hazinen'dir." (Kir Teorisi, s. 58) 


SONUÇ 

Kir Teorisi kitabındaki yazılar soyu tüketilen nesnel eleştiri damarımızın hâlâ atmaya devam ettiğini gösteriyor. Bu iyi... Fakat bu üç yazarın da emperyalist kapitalist sistemin edebiyatını tanımlamak için farklı kavramlar kullanıyor olması konuya hâkim olmayan okurlar açısından sıkıntı yaratabilir. Örneğin Yalçın Küçük'ün "küfür romanları, kir edebiyatı, tekeliyet" olarak tanımladığı düzene B Sadık Albayrak "sistem edebiyatı", Taylan Kara ise "piyasa edebiyatı" diyor. Yazıların bazılarında bu kavram sıkıntısı belirgin. Sanıyorum ki, daha önce gazete, dergi ve internet sitelerinde yayınlanan bu yazılar Kir Teorisi bağlamında yeniden güncellenmeliydi; fakat bu yapılmadı. Bu kötü... Umuyorum ki ileride bu ve bunun gibi kavramsal karışıklıklar da giderilecektir. Birkaç yazım hatası dışında kitaptaki titiz editör emeğini de görmezden gelmemeliyiz diye düşünüyorum. Kitabın boyutundan tutalım kapağına kadar tamamında bu editör emeğini görebiliyoruz. Bu da iyi...

Kir Teorisi kitabı yazılmasaydı ne olurdu? Bu soruya kitaptan aldığım bir bölüm ile yanıt vereceğim: "Pisler, kir'i, temizlik sanıyorlar. Kocaoğlanlar, aptallığı, zekâ biliyorlar. Fakat, çok şükür, henüz tükenmedik. Hâlâ, bu kir savaşının, insanlık onurumuza bir saldırı olduğunu gören ve bilenlerin sayısı az değildir; tepkilerinden anlıyoruz." (Kir Teorisi, s. 65)

Kitabın son yazısı olan "Sahipsiz Gerçek Çağırıyor" da B Sadık Albayrak, metropollerin duvarlarına madde madde yazılası bir yeni gerçekçi edebiyat bildirisi sunuyor bize. Bir kuplecik sunuyorum sadece. Tadı damağınızda kalsın ki Kir Teorisi'ni alıp okuyasınız: 

"Sömürücü sermaye diktatörlüğüne son vermek ve bu çarkın vesilesi, vidası, megafonu olanları alaşağı etmek, çektirdiği acıların hesabını sormak için gerçek bizi kendine sahip çıkmaya çağırıyor."

* Kir Teorisi, Yalçın Küçük - B. Sadık Albayrak - Taylan Kara, Doğu Kitabevi, 439 s, 2018, İstanbul. 

https://odatv.com/yalcin-kucuk-bu-kez-kirli-bir-is-yapti-24021802_m.html

https://odatv.com/islamcilardan-aydinin-golgesi-dahi-cikmaz-07051827_m.html

K
İTABI ALMAK İÇİN...


Ali Kılıç
G
ERCEKEDEBİYAT.COM