Kibele’nin Üvey Oğlu / Hüseyin Ferhad

Kibele’nin Üvey Oğlu / Hüseyin Ferhad

30 Ekim 2018 - 1883 kez okundu.

Alçakgönüllülük nihayet bir taşra erdemidir, taşralılara özgü duygudur, duyarlıktır.

Peki, neresidir taşra? Dıştır, dışarısıdır, tebeşir dairesinin dışında kalandır. Şairin örneğin Küçük İskender’in, düşünürün örneğin Nermi Uygur’un “gurbet”idir, kendini el saydığı, yabancı saydığı coğrafyadır. Oturduğu, yaşadığı yer (semt, kent) değil.

Alçakgönül-lü ve taşra-lı yapışık tabirlerdir, bir o kadar tortulu, sorunlu. Nermi Uygur “Alçacık Gönül” adlı yazısında (Denemeli Denemesiz, 1999), “büyük kentlere özgü çalım ve gösterişten, sözde görkemden uzak” diye tanımlar taşrayı, taşra yaşamını. Tırnak içinde över, ulular. Tırnak içinde diyorum keza “Gerçi oldukça sık utangaç, hatta boynubükük yüzler, eylemler sergileyebilir taşralı,” demekten de imtina etmez.

Hayır, Nermi Uygur’daki tereddüt doğaldır. İkircim, çekince! Taşra, sahiden “gurbet”idir çünkü.

Çoğu sanatçıda, kalemşorda zerre kadar alçakgönüllülük koydunsa bul. Küçük İskender’de de. O da bilir ‘alçak’ nitelemesinin ‘ödleklik’le, ‘korkaklık’la hiçbir ilgisinin olmadığını. Ama nihayet bir taşra erdemidir ‘o şey’. “Orada, bir köy var uzakta…

Bir söyleşisinde “Çocukluğum Galatasaray ve Beyoğlu’nda geçti. Çok çeşitliliğin yaşandığı, sürekli hareketin olduğu yerlerde büyüdüm. Bu bana çok şey kazandırdı.” der (Hürriyet Pazar, 27 Mart 2011): “Ailemden ayrılıp tek başına yaşamaya başladığımdan beri de Beyoğlu, Taksim, Cihangir bölgelerinden hiç ayrılmadım. Hani sevgili Ece Ayhan, İstanbul’u o da bir ülke gibi görür ve ‘İstanbul’un başkenti Sirkeci’dir’ der ya, bana göre İstanbul’un başkenti Beyoğlu ve İstiklal Caddesidir.”

Aynı mahalledendir Nermi Uygur’la. 1923 rakımlı Cumhuriyet mahallesinden. Edip Cansever’in,Cemal Süreya’nın, Can Yücel’in, Ece Ayhan’ın da kapı komşusu. Zillerini hiç çalmış mıdır? Sanmıyorum. Ateş almaya, tirbuşon istemeye gitmiş midir? Hiç sanmıyorum. Etki bir tercihtir. Yan yana düşme, gelme istenci. Küçük İskender’in komşuluklarını da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Bana göre, o, içine doğduğu şiiri, görece modern şiiri, telif ve çeviri poetik birikimi güncellemekle yetinir. Cemal Süreya’nın, Can Yücel’in sözcük oyunlarını, siyasî esprilerini, Behçet Necatigil’in eksiltmeli, kekeme, çokgen şiir kurma deneylerini özümler, kendinin kılar. Kasıtlı ya da değil; tasnif, kuşak, akım, tereke/gelenek restleşmelerine uzak durur. Gülümsemekle yetinir, demek daha doğru.Meselesi şiir olan, Türkçenin poetik olanaklarını araştıran soy şairlerle dalaşmaktan men eder kendini. ‘Anlatacakları’ vardır zira. Entelijansiyanın görmediği, göremediği, görmezden geldiği “hiçbir caddeye çıkmayan” sokaklara dair öyküleri.


Memet Fuat

Öyküleri vardır, evet, -tanıklıkları değil. Çocukluğu, çevresi, rol modelleri, cinsel çaparızları, iç sıkıntıları, seküler kaygıları, hayal kırıklıkları, politik itirazları. Tanıklık, ehven bir edimdir çünkü. Korkaklığın, konformizmin gam ve pasla çitilenmiş bir şekli. Lügatinde yoktur onun. “Biz”dendir o: Çeteden, şüphelilerden. Sivil itaatsizlerden! Uzak durmak, uzakta durmak, seyirci kalmak; fıtratında yoktur.

Bir anlatıcıdır, Küçük İskender. Bir ifşacı, çığırtkan. Anlatma esrikliği; uçlara, uçurumlara sürükler çoğu zaman onu. Ölçütlerini, değer yargılarını tersyüz eder. Nietzsche’yi gönendirir âdeta, ben’ini, onun insancık’ına, “yerkurdu”na indirger: “Üstüne basılan yerkurdu büzülür. Akıllıcası da budur. Böylelikle yeniden ezilme olasılığını azaltmış olur. Ahlak dilinde bunun adı: boynubüküklüktür.” Veyaüst-insan katına taşır onu, Zerdüşt’e dönüştürür. Bir dirhem hoşgörü, merhamet ara ki bulasın. Hayır, kızmamak gerek Küçük İskender’e. Bir ‘kaos’ kalemşorudur, o; ‘kosmos’unu, tinsel evrenini de bu fayın, fay kuşağının tam üstüne kurar.

Doğrusu ya, onun ‘paramparça’ dünyasında herkesten, bencileyin taşralı haytadan bile ‘bir parça’ vardır. Hiç unutmam, İzmir’de, “Artık Kalbim Yok”u Erhan Doğan’dan ilk duyduğumda –ne acıtıcı, kanatıcı bestedir o–, yekten “üstüne basılan yerkurdu” gibi büzüldümdü:  

artık kalbim yok ağladığımda sana
düşündüğümde seni artık kalbim yok
seni anlatırken birilerine, atmıyor kalbim
atmıyor kalbim seni gördüğümde rüyalarımda
istediğin gibi yaptım; artık kalbim yok!
küçük bir velede verdim onu, oyuncak niyetine
fırlattım attım doyursun karnını diye bir sokak köpeğine
suda sektirdim bir kiremit parçası gibi
ve bekledim batmasını
bekledim batmasını yanan bir gemi
nasıl ağlayarak denize dökülürse

istediğin gibi yaptım; artık kalbim yok!

artık kalbim yok baktığımda eski resimlere
özlediğimde seni
arta kalmış bir kalbim yok!
YOK!

Memet Fuat’ın ‘kayırdığı’ iki kalemşordan biridir Küçük İskender, diğeri Hüseyin Ferhad. Hiç değilse 80’li, 90’lı yıllarda, Adam Sanat’ta. Küçük İskender’in mezkûr dergide birbiri ardından yayımlanan ürünleri (şiirden çok, dönemin şiir algısından çok; argoya, pornografiye, arabeske göz kırpan metinleri!) şaşkınlıkla karşılanır izlerçevrede. Karşılanır, o kadar. Keza tüm bu gülüşmelere, dudak bükmelere, yere tükürmelere rağmen fenomen katına çıkar. Başarısını da Dünya Sığmıyor Yüzüme’yle (1988), Erotika’yla (1991) taçlandırır. Memet Fuat’ın bendenizi kayırması ise daha farklıdır. Denilebilirse, devede kulak cinsinden: Söyle Gölgen de Gitsin dâhil, Hayal Ülkesinin Keşfi’yle Hazer İçin Birkaç Sarı Gül’ün hemen bütün şiirlerini art arda yayımlamasından ibaret. Hem de etnik referanslarına, gümrah, iri cüsselerine aldırmadan…


Küçük İskender

2002’de, en verimli döneminde tanıştıktı Küçük İskender’le. Yalova’da, 4. Uluslararası Şiir Akşamlarında. KlarnetTeklifsiz SerseriKahramanlar Ölü DoğarÇürük Et Deposu; sırt çantasındaydı. Bir ikondu, evet. Senatoya, kurucular meclisine talip bir alt-kültür ikonu.

Etkinliğin konusu ilginçti: “Şiir ve Kimlik.” Konuklar da bir o kadar ilginçti:

Kanada, Portekiz, Fransa, İsrail, Makedonya, Filistin uyruklu birbirinden ‘renkli’ şairler, bir de “iki Kıbrıs”tan ikişer temsilci – Niki Marongou, Constantin Costaus, Fikret Demirağ, Neşe Yaşın. Amaç, barış mesajı vermekti dünyaya.

En çarpıcı bildiri Gerard Augustin’indi. Öldü birkaç yıl önce, kalp krizinden. Niki Marongou’nunki de iyi çalışılmış metindi. O da öldü, Mısır’da, bir trafik kazasında. Fikret Demirağ’ınki de yabana atılır cinsten değildi. Onu da kaybettik geçenlerde. Naif bir insandı. Bildirisi de naifti. Her sözcük dikkatle, özenle seçilmişti.

Mamafih “yavru vatan”dan, iki taraflı Kıbrıs’tan değil de Campanella’nın Güneş Ülkesi’nden gelmiş gibiydi Yalova’ya.

Resmettiği ‘ben: şair imgesi’ pek ütopikti. “Peki üstad,” dedim. “Sen nerede, hangi tarafta hissediyorsun kendini?”

Yüzü bulutlandı. Beklenmedik, hiç değilse onun beklemediği bir soruydu.

Küçük İskender “No comment,” diye atıldı yan masadan. “Soru yok, bu bir açıkoturum değil.”  

“Sen de kimsin, birader?”

Sonrası malum: Tartışma, lan’lı, sinkaflı düello davetine dönüştü. Katılımcılar (ki hayli kalabalıktılar), gazeteciler, belediye, motel çalışanları bakakaldılar. Küçük İskender benden böyle bir karşı çıkış, meydan okuma beklemiyordu anlaşılan. Arka da bulamadı. Küstü ve odasına çekildi. Ne yemeklere katıldı o gün, ne de geziye.


Sina Akyol

Üzülmedim desem yalan olur. Hem de çok. Suç bendeydi. İlk fırsatta, herkesin önünde özür dilemeye karar verdim Küçük İskender’den. Ne de olsa Memet Fuat’ın bir armağanıydı, emanetiydi…

Diledim de. Kameriyede, gayet sakin kahvaltı yapıyordu. Gazeteciler dâhil, herkes oradaydı. “Özür dilerim,” dedim. “Dün küstahlık ettim. Sadece bir uyarıydı seninki. Lütfen beni affet.”

Çatalını bıraktı. Gözlerime baktı. “Hüseyin Ferhad’ın özür dilemesi benim için onurdur, teşekkür ederim,” dedi. “Ama affetmiyorum.”

Uzun bir sessizlik oldu. Etraftakiler çın kesilmiş bu tuhaf seremoniyi izliyordu. Üstüme düşeni ifa etmiştim. Yapacak bir şey kalmamıştı. “İzninizle,” dedim yüksek sesle.

“Bir şartla,” dedi. “Sırtındaki gömleği verirsen affedebilirim seni. Pek masum sayılmam ben de.”

“Bu kirli. Çantamda bir tane daha var, aynısından.”

“Hayır, bunu istiyorum. B u n u !”

Nihayet bir gömlekti, çıkarıp verdim. Boynuma sarıldı. Ağlıyordu. Tabiî ben de.

Sina Akyol habersizdi Küçük İskender’le kavgamızdan. Etkinliğe gecikmeli katılmıştı, sanırım. İlginçtir, aynı yıllar Ankara’da yaşamamıza, aynı sokakları, caddeleri arşınlamamıza karşın hiç karşılaşmamışız o güne dek. Bir konuşmasında “Dünya kadar gömleğim var, ama 4-5 tane gömlek bana yeter. Diğerlerini ise işe gitmediğim, evde oturduğum, deniz kıyısında dolandığım zamanlarda giyerim. Nedir onların sürekli kullandığım 4-5 gömlekten farkı, bilmiyorum. Bir çeşit takıntı işte,” der (Varlık, Ekim 2002): “Şair-yazar gömleklerim de var. Tuğrul Keskin’e –iki kez– üstündeki gömleği çok beğendiğimi söyledim, anında değiştik. (Turhan Günay’ın siklamen rengi yeleği de aynı takdir duygularımı belirtmem üzerine benim oldu.) Orhan Alkaya’nın armağanı olan gömlek tek beyaz gömleğimdir. Hüseyin Ferhad’ın –kendisini bir doğu prensi kılan– sarı gömleğini gördüğümdeydi… yaramaz’ın biri benden daha atik davrandı ve ‘Bu ne harika giysi,’ dedi. Duyduğuma göre armağan etmiş gömleğini sevgili Şaman. Unutmadan ekleyeyim: Haydar Ergülen’in o çok uzun, haki pardösüsü hâlâ bendedir, zamanaşımına uğramıştır. Peki, ben kimlere neler verdim? Haydar Ergülen’e armağan ettiğim kravatımı saymazsak, hiç!”


Tuğrul Keskin

Sina Akyol’un “yaramaz’ın biri” diye imlediği Küçük İskender’di. Olay mahalli de malum: Yalova. Ayıptır söylemesi, güzel gömleklerim vardı o yıllar. Çoğu Samandağ ve Şam ipeğinden. Yüzüm tutmuyordu da istediklerinde. Sina Akyol’a denk gelmemiş demek.

Asl’olan yazıdır, yazındır elbet. Şairin, Küçük İskender’in Türkçeye düşen çıplak, çırılçıplak eşkâli.

Bilgi, deney, duyarlık; yazının sacayağıdır. Bir de beğeni. İlki içe, metnin kendine dönüktür, diğeri dışa, hedef kitleye. Küçük İskender’in eserleri ortada, aktiviteleri hatırımızda, hatıralarımızda.

Merttir. Yüreklidir. İhanet nedir bilmez, onun ipiyle Yusuf’un kuyusuna bile inilebilir.

Görünür olmak ister. Önde, en önde olmak ister. Sokaklarda, okul kantinlerinde parmakla gösterilsin ister.

Hırçındır. İnatçıdır, azbiraz. Huysuzdur, azbiraz da.   

Çalışkandır. Ödev ve sorumluluklarını bir fazlasıyla, hep bir fazlasıyla yapar. Yapmıştır!

Kibele’nin üvey oğludur. Şuara meclisinin en uzun boylusu, boyunlusu. İlk sırada oturan, ikide bir parmak kaldıran ‘gay’ vekili. Bir “metropol şairi”, bir “marjinal”. Hemen her söyleşisinde de altını özenle çizer bu tabirlerin. Edebiyat külliyatı, katkıda bulunduğu kolektif edimler, radyo programları, şiir etkinlikleri, okuduğu, dokunduğu kitaplar, rol aldığı filmler; verdiği bu resmi teyid etsin ister. Birkaç güzel fotoğraf: Arthur Rimbaud, Vladimir Mayakovski, daha çok École Centrale’ın renkli, binbir surat (caz müzisyeni, kısa film amatörü, senarist, oyun yazarı, düzyazının hemen her alanında eser veren) Boris Vian.  

Yaşına yakın kitap. Yazıya, yazına adanmış bir ömür. İmgelem atını sıkça mahmuzlayan bir ulak. Bir haberci! Aynı söyleşide “Şiirden, denemeye, günlüğe, incelemeye, antropolojiye, senaryoya kadar birçok alanda yazdım. Bir mizah kitabı, bir korku romanı da yazabilsem keşke.” der: “Düşünün bir ev tutuyorsunuz, ev büyük ama bir odada oturuyorsunuz. Ben o evin içindeysem evin her yeri benimdir. Sanatın içindeysem sanatın her yerinde dolaşmalıyım ben.  Şu anda bir tatsız olay olsa ve hiçbir şey yazamasam, en azından 10-15 kitaplık malzeme vardır evde.”

Evvelemirde şairdir, Küçük İskender. Sanat dünyasının içinde dolaşan bir şair. Meraklı bir o kadar ukala bir şair. Beğendiği her resme, heykele mim parmağıyla dokunan bir şair. Poetik sırlarını, deneyimlerini okurla paylaşmaktan sakınmayan bir şair. İçindeki devi hiç uyutmayan bir şair. Yazıyı yazgısı bilen bir şair.

2002’den, Yalova’dan sonra yollarımız hiç kesişmedi desem yeridir. Birkaç kez Adana’da, İstanbul’da el salladıktı birbirimize, bir de İzmir’de; o kadar. Mektup, telefon hak getire. İkinci ve son birlikteliğimizin adresi Bodrum oldu. 26 Mart 2018: “Ölmeme Günü”. Yol arkadaşlarımız Yalova’dakiler gibi kalabalık da değildi: Hülya Deniz Ünal, Akif Kurtuluş, Nurgül Ulu

Ne diyordu üstad: “Bir plak olsam. Zeki Müren çalsam, bozulsam. Aynı yerde takılsam, hep tekrarlasam. Elbet bir gün buluşacağız.”

(Varlık, Ekim 2018)

Hüseyin Ferhad 

GERCEKEDEBİYAT.COM