Kendinden (E)min bey ve Avrupa güzeli Vanda hanım / Azad Karadereli

Kendinden (E)min bey ve Avrupa güzeli Vanda hanım / Azad Karadereli

28 Mayıs 2018 - 1095 kez okundu.




Tarihci, bilimadamı Mövsüm Aliyev`in[i] ruhuna selam olsun!

  

Baş yazı

YAZAR

         

Murdarüşüyen[ii] nisan ayazı insanların iflahını kesmiş. Metrodan çıktıkları gibi yüzlerini gözlerini kapatarak sağa sola koşturuyorlar.

Az yukarıda Bakü Devlet Üniversitesi`nin[iii]karşısında mezartaşına benzeyen dikili bir taş. Geçip gidenlerin dokunmasından  o denli eskimiş ki, baktığında bin yıldır dikili sanırsın. Taşın üzerinde kiril alfabesiyle bir yazı yazılmış: "Buraya Azerbaycan halkının büyük düşünce adamı, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti`nin önderi Muhammed Emin Resulzade`nin anıtı dikilecektir.”

Genç delikanlı taşın üzerinde ayaklarını aşağıya bırakıp oturarak kitap okuyor. Elbisesi çok ince, fakat o bunun farkında değil. Uzun, karışık saçı, tıraşsız yüzü, boynuna rastgele sardığı eski atkısı belki de onu görenlerin yolunu değiştirmesine neden olabilir, ama çok dikkatlice kitap okuması bu duyguyu azaltıyor. Kulaklarında kulaklık, ellerinde telefon bulunan öğrenciler öbek öbek geçip gidiyorlar ve  üniversitenin tam da karşısındaki sokakta publara, kahvelere giriyorlar. Onlardan birisi, ayağında spor ayakkabısı, başında şapka bulunan orta boylu bir kız (onun da kulağında kulaklık var), delikanlıya yaklaşarak birşeyler söylüyor. Delikanlı kitapı bir köşeye bırakarak onun söylediklerine yanıt veriyor ve ona birşeyler anlatmak için çaba harcıyor. Sonra iç cebinden katlanmış kağıtlar çıkararak ona gösteriyor. Fakat kız elini sallayarak uzaklaşıyor. Delikanlı onun peşinden bağırıyor:

“Bu kulaklığı dahi çıkarmamış kulağımdan benimle konuşurken... Eh...”

Az sonra kulağında kulaklık, ağzında sakız bir diğer genç de ona yaklaşıyor. Tüm dikkatiyle kitap okuyanın onu farketmediğini anlıyor ve hafifçe itiyor:

“Dünden bu yana burda mı oturuyorsun?”

“Düşürecektin beni, yavaş olsana biraz! Bu taşa dikkat ettin mi hiç?!”

Oturduğu taşın üzerinden kalkıyor.

“Hayır, noldu ki?! Dur, dur, bir yazı var sanki..."

Yarımyamalak okuyormuşcasına bir takım hareketler yapıyor, dudaklarını kıpırdatıyor:

"Burda Azerbaycan... ııııııııı.... va-va-va-va.... Meh... Emin Res....`nin anıtı dikilecektir... Eeee, ne olmuş yani?”

“Allah belanı versin senin!" diye arkadaşını azarlıyor. "Sen bu adamın kimliğini biliyor musun? Senin, benim dedelerimiz Ruslara köleydi, ama bu adam gunümüzdeki bağımsız Azerbaycan için...”

“Efe, yeter ama!.. Şimdi bunu bilmeyen mi var ki sen hala bunları anlatıyorsun? Allah onun kaderini öyle yazmış, bizim köle dedelerimizin kaderini de böyle...”

“Hayır, öyle değil! İnsan kendi kaderini kendisi belirliyor... Bu adam o acılı kaderi kendisi seçti, kendisi yazdı...”

“Şimdi napalım yani? O adam acı çekmiş diye biz de acı çekmeliyiz, öyle mi? Zaten yeterince acı çekiyoruz... Biliryor musun, Afgan, ben de, sen de Sovyet dönemini görmedik... Ama görenler, o dönemi yaşayanlar ne anlatıyorlar sence, beyaz undan yapılmış tatlı on kuruş, dondurma on kuruş, kibrit bir kuruş, et iki ruble, votka üç ruble altmış iki kuruş, bira otuz kuruş, “Avrora” sigarası on dört kuruşmuş, onbeş kuruş verdin miydi üzerinde kibrit veriyorlarmış bedava... Kardeşim, benim karnım açken, bağımsız yaşamamışım, özgürmüşüm, neme lazım?!.. Affedersin, ama, beni doyur, bin sırtıma!.. O Bayıl`da[iv] Bayrak alanında dalgalanan dünyanın en yüksek yerindeki bayrak var yaaaa, işte o bile karın doyurmuyor... Ben şimdi bir yolunu arıyorum, diplomasının Azerbaycan`dan başka hiçbir yerde geçerliliği olmayan bu rezil üniversiteyi de bırakıp kaçayım yurtdışına... Sense bu taşın üzerinde otur, tamam mı?”

“Ah, zavallı.... Kölesin sen...”

“Azacık dursana sen! Senin öve öve bitiremediğin o Mehmet Emin`in de yurtdışına kaçtığını biliyor musun? Hem de çoluğunu çocuğunu bırakarak kaçmış buralardan, orda tekrar evlenmiş... Kardeşim, nolursun, keyfimi kaçırma! O elindeki kitaplar çoğu kimseyi delirtmiş şimdiye kadar, bir tek sen kalmıştın geriye... Ben puba gidiyorum... Az bir para buldum... Hadi gidip kafaları çekelim...”

“...”

“Gelmiyorsun, öyle mi? O zaman bay...”

Delikanlı hızla uzaklaşıyor. Afgan karşısındaki taşın önünde eğiliyormuş durumda; ağlayacak gibi oluyor:

“Bizler gerçekten de seninle aynı milletten miyiz?! Sen, Mirza Bala Memmedzade, Hoyski, Yusifbeyli, Hacıbeyli[v]... Böyle akıl sahipleri gerçekten de bizim ulusa mı ait olmuşlar? Peki, biz kimiz o halde? Ya da neyiz?”

Gerilmiş halde bir sigara yakıyor, bir iki nefes çektikten sonra yine taşın üzerinde oturup kitap okumayı sürdürüyor...

O sırada ondan fazla öğrenci Afgan`ın yanına geliyorlar. Birşeyler konuşuyorlar. Afgan ısrarla onlara da birşeyler anlatmaya gayret ediyor. Ama nafile. Onlar da sona kadar dinlemiyorlar arkadaşlarını. Üniversitenin hemen karşı sokağında bulunan puba gidiyorlar.

Az sonra telefonu çalıyor. Anlattıklarından anlaşılıyor ki, telefon açan herkimse onu da karşıdaki puba çağırıyor. Delikanlı da binbir bahaneyle telefon açan kişiyi başından savıyor. Yine kitabını okumayı sürdürüyor...

Aşağı yukarı yirmi dakika sonra kısaboylu bir kız geliyor ve arkadan elleriyle delikanlının gözlerini kapatıyor. O, kızın ellerini gözünden götürüp öpüyor ve ayağa kalkıyor. Birbirilerine sarılıyorlar.

“Ne güzel kıraathanen var böyle?"

Kız şakayla karışık sitem ediyor. Sonra delikanlının elindeki kitabı alıp kapağına bakıyor: "Asrımızın Siyavuş`u... Sınavlara da az var, şimdi bunun sırası mı?”

Oğlan derinden bir ah ediyor. Ve kızın saçlarını okşuyor.

“Hangi yıldayız?”

“2018`de”

“Yüz sene önce hangi olay oldu Azerbaycan`da?”

“Dur, bakalım... Şey.... Evet, hatırladım. Şöyle ki, bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti kuruldu yüz sene önce...”

“Evet... İşte... Bugün ben de seninle bu konuda konuşmak istiyorum. Olur mu?!”

Kız sevecenlikle delikanlının yüzünden öpüyor:

“Canım, senin hangi konuda konuşmanın benim için hiçbir önemi yok. Tam tersi ben seve seve dinlerim seni. Hem ben de Cumhuriyetçiyim, biliyorsun. Monarşist değilim... Babamın, amcamın görevde olmasına ragmen, ben de senin yanındayım...”

Gülerek karşıdaki kahveye doğru yürüyorlar.

***

 “Sana bir sır vermek istiyorum: bir öykü yazdım...”

“Ne?!”

Kız öyle bir bağırıyor ki, kafede bulunanların hepsi dönüp onlara doğru bakıyor.

“Yavaş... Neden şaşırdın ki?”

“Hani, sen bilimadamı olacaktın?! Canım benim, lütfen şaka yaptığını söyle. Biliyorsun, ben yazarlardan, şairlerden hep korkmuşum... Onlar normal olmuyorlar ne hikmetse...”

“Korkma... Ben topu topu bir öykü yazdım sadece. Sadece bir tane... Onu da belki hiç yayınlamam bile... Ya da bir örneğini bastırırım. Kendimiz okuruz diye.”

“Tamam... Bana söz ver, bir daha böyle birşey yapmayacaksın...”

“Söz veriyorum... Şimdi iznin olursa o yazdıklarımı okumak istiyorum... Ne olursun, belki bir saatini bile almam... Eninde sonunda bir saat işte...”

           

Birinci bölüm

VANDA HANIM

İnsan doğduğundan itibaren hep doğaya aitdir. Yani, nereye gitse, son kavuşacağı yer yine doğadır, topraktır. Onun yapısında azacık toprak, azacık su, azacık ay, biraz da güneş var... Hayır, bu sonuncuyu, Güneş`i doğru anlatamadım galiba sizlere. Kimi insanlarda Güneş`e özel hususlar daha fazla oluyor... Sanki Tanrı onları Güneş'in yarısı olarak yaratmış ki Yer'le Güneş arasında bir köprü oluştursunlar. Güneş dinlendiğinde Güneş'in yerine geçsinler.

Onu ilk gördüğümde bu düşünceye kapılıverdim: Güneş  bu insana nasıl da çok dokunmuş, onu nasıl da etkilemiş. Hepimizi etkiliyor, ama bunu daha fazla etkilemiş anlaşılan. Sanki parlayan yüzünde Güneş`in nurundan birşeyler ilişmiş kalmış. Daha salona ilk adımları attığından bu yana herkes dönüp ona baktı. Hatta ters yöne bakanlar bile ona döndüler yüzlerini! (Geniş alnı, arkaya taranmış siyah, gür saçları, yuvarlak yüzü, bu yüze çok yakışan bıyıkları ve kalın kaşların altından herdaim gülümseyen kocaman gözleri... Ben böyle çehresi olan birisiyle ilk kez karşılaşıyordum.) Evet, evet. Bu gerçekten de böyleydi... Bense... Benim mizacım ne yazık ki, biraz sertti. Aile geleneklerinden dolayı kimi özelliklerim yüzünden insanlar, özellikle de karşı cinsten olan tanıdıklarım benimle mesafeli davranıyorlardı. Hatırlıyorum da, lisedeyken okuldaki kızların çıktığı erkek arkadaşları vardı. Sadece benim yoktu. Okulda bana gizli saklı buz lakabını takmışlardı. Buz Vanda...

Belki de sırf bu yüzden ciddi bir ilişki yaşamadım şimdiye kadar...

Ama elimde değil, bu adamdan gözlerimi ayıramıyorum. İşte, sonunda onun da gözü beni görüverdi. Bir anlık. Birce anlık bakışlarını bana dikti ve sonra hemen uzaklaştırdı bakışlarını. Nasıl da belli oluyor görgü sahibi olduğu. Gerçek bir pan kendisi... Gerçek bir centelmen! Asil bir beydir... (Bu sonuncu kelimeyi ben henüz bilmiyorum. Yıllar sonra bu adamın bana öğreteceği sözlerden birisi de işte bu lafıdır: ”bey”. Onun vatanında erkeklere böyle seslenirlermiş...)

Sovyetler`den kaçanların hemen hemen hepsi ezik, soluk, yerlebir olmuş, en önemlisi ise ruhu sarsılmış insanlar oluyor genelde. Onların arasında en vakuru diye bilinen Trotski`nin gözlerinde bile bir dağınıklık görmüştüm. Bu adamsa çok şık, öyle bir vakur yürüyüşü, salınışı var ki, birşey yere düşmüş olsa eğilip te yerden kaldırmaz zannedersin. Hiç kimsenin karşısında eğilmez, tam tersi herkes onun önünde eğilmiş... Hayır, asla! Bu son söylediğim asla ve asla gerçekleşemez! Bu adamın ışıklı gözleri herkesin onun karşısında eğilmek zorunda olduğunu ima ediyor... Ama yok, hayır, bu asil kişi kimsenin onun karşısında eğilmesine izin vermez. Bu adam, genel olarak onun karşısında eğilenleri asla ve asla sevmez. Zira onda Güneş`ten birşeyler var...

Güneş adam holdeki kalabalığın, bu insan selinin içinde ikinci kez gözleriyle beni arayıp buluyor ve yanıma geliyor. (Burası ülkenin ve başkentin giriş kapısı ve ben severek yaptığım kendi işimi bir kenara bırakarak vatanımın çıkarları uğruna burda yabancıların ülkeye giriş ve çıkış işlemlerini kontröl eden gönüllülerden oluşan küçük bir grubun başında bulunuyorum.) Nedenini bilmiyorum ama içim titriyor ve onun sorularını geçiştirerek yanıtlıyorum. Ve anlıyorum ki, içimde birşeyler kıpırdıyor, uyku halinde bulunan herhangi bir duyu öğen harekete geçiyor, bu insanın nuru üzerimi kaplıyor ve sanki gözükmeyen yönlerimi bile ışıklar kaplıyor bir anda. Tüylerim diken diken oluyor. O an duyumsadığım korku kısa bir süre sonra garip bir huzura dönüşüyor.

Sonra sorularını yanıtladığım için teşekkür ediyor ve son kelimeleri öyle bir iltifatla söylüyor ki  içim gidiyor:

“...Mersi, madmuazeil...”

Ve ansızın ismimi soruyor. Tutkuyla “Vanda” diye yanıtlıyorum. O da gülümseyerek aynı tutkuyla tekrarlıyor:

“Pani Vanda...”

Ben de onun ismini öğreniyorum. Uzun bir ismi varmış. İlk ismi peygamberlerinin ismiymiş: Muhammed. İkincisi kısa olsa bile iki ismi beraber söylemem bir hayli zor oluyor. Yine tebessüm ediyor ve bu Güneş`in yarısı insanın nuru beni iyice ıstıyor; soğuk ruhuma ılık iklimlerden rüzgarlar doluveriyor: “Sadece Emin bey olarak çağırmanız mümkün.” (Bunun da anlamını daha sonra farkedecektim: kendisinden emin olan, egodan arınmış, çalıştığı işlerde başarılı olacağına emin olacak kimse – Emin bey – onun vatanında aynen böyle diyorlar: ?min. Lehçe`de de Emin bey, Türkiyede de Emin beymiş...) Rusça söylediklerini hemen anında beynimde Lehçe`ye çeviriyorum ve halinden memnun bir halde kafamı sallayarak onaylıyorum. Ve az sonra garip, garip olduğu kadar da ilginç bir olgunun içinde buluyorum kendimi: deminden bu yana beni etkileyen bu insan meğer gaddar Sovyet rejiminin, onun başındaki cani Stalin`in özel denetimindeymiş ve bir ilginç raslantı sonucu kurtulmayı başarmış. Onun Sn. Petersburg`dan Finlandya`ya, Fransa`ya, ordan da Polonya`ya ulaşması bir mucize sonunda gerçekleşmiş. Ama daha tehlike tam bitmemiş. Polonya devletinin onu sınırdışı ederek gerisin geri Rusya`ya sınırdışı etmesi de olası bir durum. Sanki soyumdan gelen yücelik duygusu, insanlara yardımcı olmak isteği içimde başkaldırıyor ve ona elimdeki tüm imkanları kullanarak yardımcı olacağım konusunda söz veriyorum...

 

EMİN BEY

Bir Doğu deyiminde şöyle denir: Eğer insan azaplardan güç alarak tekrar şahlanmışsa, bir daha yenilmesi güç olur. Azap sözünü hiç sevmem, şuna badire diyelim. Evet, ben çok badireler atladım. Başım çok çekti maceradan. Daha ilkgençlik yıllarımda bir çok ülkede bulundum. Bolşeviklere karıştım (zira yanlışımı hemen anlayıp ayrıldım onların yanlarından), menşeviklerle, milletcilerle, dincilerle beraber çalıştım. Hatta Stalin gibi gaddar birisiyle bile yatıp kalktım.  Onu ölümün ağzından ben kurtardım[vi]...

Arkadaşlar fırkamızı tesis etmeği önerdiklerinde bu fırkanın Kafkasya`nın en ünlü fırkasına dönüşeceğini, ülkenin birinci partisi olacağını, bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti`ni de onun üyelerinin kuracağını kim tahmin edebilirdi ki.

Hem fırka ve devlet kuruluşunda, hem makale ve nutuklarmda maceradan uzak durmak için uğraşsam bile, olmuyordu. Zaten yaşadığım hayatın kendisi her anıyla tehdit, korku ve azablarla dolu bir maceraydı; ama aynı zamanda hoş bir macera! Cumhuriyet`in dağılmasından sonra Lahıç`ta  Ali Ahmedoğlu adıyla saklanırken “Asrımızın Siyavuş`u” kitabımın yazılması gibi ağır ve tehlikeli bir zamanı hatırlamak istiyorum. Bu esere yazılmış önsözü hatırlar mısınız?!

 (“...Bolşevik istilası kederli, elemli bir olguydu. Bir ay boyunca Bakü`de saklandıktan sonra, bir arkadaşla beraber Bakü`yü terketmiş, Gürcistan`a geçmek için yola koyulmuştuk. Hadiseler ve tesadüfler bizi bir çok dağları ve dereleri gezdirdikten sonra Şamahı kazasında Lahiç isimli ünlü bir kasabada saklanmak zorunda bırakmıştı. Lahiç`te bir vatandaşın evinde misafirdik. Bu evde küçücük bir kütüphane vardı. Bir kısmı Farsça, bir kısmı Türkçe, bir kısmı da Rusça kitap ve dergilerden ibaret olan bu kütüphanenin, bence en dikkate şayan cildi Firdevsi`nin 'Şehname'siydi. 'Şehname'yi izin alarak okumaya başladım. Doğu`nun en büyük romantik yapıtı o zaman çok hassas olan ruhumu istila etti. Geçirdiğimiz macera dolu hayatı şairane bir surette, karşılıklı bir biçimde yaşayan nice öyküler, nice destanlar, nice karakterler, nice felsefeler vardı. Bunların yanısıra ilgimi en fazla çeken ve ruhumun en hassas noktalarına dokunan bir öyküyü 'Siyavuş' destanını okudum. Önce aşina olduğum destanı ilk kez okuyormuşum gibi bir hisse kapıldım. O kadar sevdim, o kadar anladım ki, bir daha tekrar ettim. Yüksek sesle okudum. Arkadaşıma dinlettim. Hiç şüphe yoktur ki, ilham almıştım. Arkadaş, tarihimizin Siyavuş`unu dinledin. Şimdi sana 'Asrımızın Siyavuşu'nu yazacağım, dedim. O, buna, hayret etmişti. Heran baskın yeme tehlikesiyle yaşadığımız böyle bir durumda yazı yazılacağına inanmamıştı. Fakat ben başladım. Birkaç sayfa yazmıştım ki, bulunduğumuz evi tedbir için değişmek gerekti. İkinci değiştiğimiz yer bana çox uyğun gelmişti. İhtimal ki, takipten bir süre uzaq olmak için burası daha uygundu. Fakat Lahiç dağlarının en muhteşemi olan Nihal`a bakan güzel manzarası, Girdiman nehrinin gece ay işığında kendine özgü akışı ve yabancıların gözlerinden ırak olan küçük avlusuyla o, aynı anda yaşadığım ruh halini kağıtlara dökmek için en uygun şartlara sahipti. Altıncı gün yine yerimizi değişmek zorunda kaldık. İki günlük bizim eşyaları birbaşka eve taşıdılar. Burda sonuncu bölümün müsveddesini bitiriverdim...”)

İşte yaşadığım şu günlerde Sankt Petersburg`ta yabancı ülkeye nasıl kaçacağımı düşünüyordum ki, Musalar[vii] ulaştılar. Ladoga gölünün üzerinden buzun üstüyle Finlandiya`ya geçtim. Helsinki`ye yeni varmıştım ki, Abdullah Battal`ın [viii] adamları beni alıp onun yanına götürdüler. Adıma büyük bir tören düzenlendi. Onların yardımıyla Fransa`ya gittim, fakat belgelerimi düzenleyememem yüzünden viza işlemlerimi gerçekleştiremedik ve dostların tavsiyesi üzerine  geriye Lehistan`a [ix] geldim. Lafım şu ki, her defasında çok zor ve müşkül bir duruma düştüğümde görünmeyen bir el gayipten uzanarak beni düştüğüm o çok zor durumdan kurtarıyordu. İşte, şimdi burda, Varşova`daki sınır kapısında beni korkuların tehdit ettiği anda bir genç hanımın bakışları bana dikiliyor ve bu kez bu kadının beni kurtarmak için gönderildiğini anlıyorum. (Geride işgalde olan ülkemi,  dost ve dava arkadaşı olarak gördüğüm, bildiğim binlerce insanı, ailemi – sevgili zevcemi, evlatlarımı, akrabalarımı bırakıp gelmem yüzünden karı kız olayı aklıma dahi gelmiyor, gözüme dahi gözükmüyor. Tek istediğim uygun ülkeler aracılığıyla Türkiye`ye geçmek, orada Azerbaycan davasını sürdürmektir. Bu sırada aklıma yine de “Şehname”`den bazı satırlar geliyor. Benim hasbi-halıma nasıl da uygun bu mısralar:

Kılıç oynadı, sel gibi aktı kan,
Yerin haline ağladı asiman.
Bütün ülkeyi çaldılar, çaptılar,
Ne vardı elinde elin kaptılar.
Kesildi günahsızların başları,
Suvardı o toprağı gözyaşları...)

Oyüzden de birinci kabinede oturan bana bakan genç hanıma yaklaşıyorum ve niyeyse herşeyi ona olduğu gibi anlatırsam, bana yardımcı olacağına inanıyorum... Zira, gayipten uzayan elin böyle anlarda ortaya çıktığını gördüm hep. (Bayıl`da ölüm koğuşunda oturduğunda çok rahattım. Her an kurşuna dizmeye götürebilrlerdi, ama ben telaş etmiyordum. Tek rahatsızlığım meslektaşlarımın, fırkadaşlarımın tehlikeyle karşılaşma durumlarıydı. Böyle ağır, zor anlarda  bir gurup silahlı kişiler beni arabaya koyarak kaçırdılar ve yolda kulağıma “Sesini dahi çıkarma! Seni Koba`nın [x] emriyle onun yanına götürüyoruz.” diye fısıldadılar. Devranın çarkıyla karşılaşsam da, sonunda özgürlüğüme kavuştum.)

 

VANDA  HANIM

Şöyle bir süzüyorum bu gizemli adamı. Yaklaşık otuz otuzbeşli yaşlarda. Orta boylu. Takım elbisesi eskise de, üzerinde çok şık duruyor. Kıravatını modaya uygun bağlamış. Adamda erkek güzelliğinin tüm özellikler toplanmış adeta. Ve galiba benim ona olan ilgim artık tüm sınırları aşıyor. Kendimi toparlamak için olanca gücümle çaba harcıyorum. Ama heyhat... Boşuna. Nafile... Ona olan ilgimi anlıyor sanki. Olaganüstü bir tebessümle yüzüme bakıyor öylece ve gülümsüyor. Ama bu tebessümde, gülümsemede sıradan insani duygulardan öte hiçbir şey yok sanki. Öyle nazik ki, karşısında adeta çocuklar misali utanıyorum.

Ona yardım etmeliyim, beynimde bu düşünce kesinleşmiş artık. Nedenini ben dahi bilmiyorum. Sınırdışı edilme ihtimalinin mevcutluğuna rağmen, sükunetini koruyor. O denli sabırlı ve temkinlidir ki, bu hali beni de esir ediyor kendine. Hafif bir müzik tınısı gibi sevecen konuşması, doğulu tebessümü ve iltifatlı bakışları beni tamamen savunmasız hale getirmiş. Bir de galiba, bu adamın yanında ilk kez kadın olduğumu anımsıyorum. Karşımdakı küçük aynaya sık sık kaçamak bakışlar fırlatıyorum, sabah doğru dürüst taramaya zaman dahi bulamadığım saçlarımı ellerimle geriye savuruyor, soluk çehreme birşeyler sürmeğe gayret ediyorum. Onun belgelerini düzenlemesini fırsat bilerek dudaklarıma da hafifçe boya sürüyorum. (Çalıştığım iş askere dönüştürmüş beni iyice. Devrim romantikliği kadınlığımı dahi elimden almış durumda, kendime zaman ayırmaya vakit bile yok. Maaş almasam bile, burda gönüllü olarak gençlerle beraber yeni bağımsızlığını kazanmış canımdan çok sevdiğim ülkem Polonyam için elimizden geleni yapıyoruz. Ülkeye yasadışı göçlerin, giriş ve çıkışların, leh halkına ait kıymetli eşyaların ülkeden kaçırılmasını engellemek için çaba harcıyoruz. Sabah erkenden akşam saat sekize kadar masa başındayım. Kimi zaman gece vardiyasında dahi çalıştığım oluyor. Vatana hizmet böyledir işte. Hayatını feda etmek zorunda kalıyorsun.) Ve en nihayetinde, bu asil insanın bizim “yuk” diye tabir ettiğimiz elindeki yük çantasından çıkararak bana verdiği belgeleri karıştırıyorum. (Sonradan şunu da öğreneceğim, meğer bu “yuk” sözü bize Türkçe`den gelmiş. Emin beyden aynı zamanda onların çantada, kesede ve diğer eşyalarda taşıdıkları eşyalara da “yük” dediklerini de öğreneceğim ilerleyen dönemlerde.) Sormadığım halde bu konuda bilgilendiriyor beni.

Vanda hanım ve Resulzade Varşova sokaklarında

Ve duygularımın beni yanıltmadığını tekrar tekrar anlıyorum!

Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti`nın Milli Şurasının başkanı, milletvekiliymiş. Aynı zamanda iktidardaki “Müsavat” partisinin de başkanıymış. (Daha sonra şunu da öğreneceğim ki, bu genç adam aynı zamanda bir ilimadamı ve yazardır. Kurduğu cumhuriyet Ruslarca işgal edildikten sonra Lahiç isimli ücra bir kasabada saklanırken topu topuna üç dört günlük bir süre zarfında “Asrımızın Siyavuş`u” isimli tarihsel bilimsel bir yapıt yazmış ve elyazısını ordakı arkadaşlarına bırakarak kendisi bu uzun yola çıkmış. Keşke siz onun o yapıtın yolunu nasıl hasretle beklediğini bir görmüş olsaydınız!..) Tam bir özgürlük mücahidi... Benim ait olduğum ailenin, Polonya devrimcilerinin soyunun yaşadıklarıyla nasıl da benzerdir onun yaşadıkları! Kan akrabamız olan Josef Pilsudski`nin Polonya`nın özgürlüğü için mücadele etmesi, Rusların onu tutuklayarak Sibirya`ya sürmeleri, uzun ve azap dolu mücadele yolu geçerek tekrar bağımsızlık savaşına katılması... O da Emin bey gibi kendi partisini  Polonya Sosyalist Partisini kuruyor. Ama daha sonra anlıyor ki, karşısındaki güç gaddar Rusya`dır ve o, politikaya değil, savaşa, silaha daha fazla inanmaktadır. Pilsudski Polonya`nın ordusun kurmaya başlıyor. Ruslara karşı askeri, politik Streles ittifakı oluşturuyor. Polonya`nın özgürlüğü yolunda savaşıyor. 1918 yılında Polonya bağımsızlığını ilan ettiğinde ülkenin ilk devlet başkanı oluyor. 1920 yılında Sovyet Rusyası Polonya`ya karşı savaş ilan ediryo. Mareşal Pilsudski Rusların kendisinden birkaç kat güclü ordusunu bozguna uğratıyor. Sonunda Rusya Polonya`nın bağımsızlığını tanıyor...

Ben bu bilgileri ona aktardığında gözleri parlıyor. “Büyük fedaiye selamlar olsun!”  diyerek susuyor. Sonra peşinden hüzünlü bir sestonuyla “Biz yapamadık” diye ekliyor. “Bizim ülkemizi Rusya ile İran ikiye parçaladı. Gücümüzü birleştirmesini bilseydik, biz de gaddar Ruslara karşı savaşırdık... Ne yazık ki, biz bunu gelecek nesiller yapsın diye beklettik...”

 

EMİN BEY

Bizim bu tesadüfi tanışlığımız arkadaşlığa dönüşüyor, galiba. Vanda hanım ikindi vakti beni Varşova`ya dolaşmaya davet etti. (Onun burdaki işi gönüllülük üzerine olmuş olsa bile, zordur, sadece akşamlar vakit buluyor.) Visla nehrinin kıyısında dolaşıyoruz.

“Varszova (o, bu sözü bizim gibi Varşava olarak söylemiyor, “ş”`nin yerine “s” ila “z”`nın karışımından oluşan bir ses olarak söylüyor), 1791 yılında başkent olmuş. Ama şehrin tarihi daha eski. 1300 yılında Polonya knyazları kurmuş bu şehri...”

Ben de ona Bakü`yü anlatıyorum. Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti`nı ilk kez Tiflis`te kurduğumuzu, sonra Gençe`ye aktardığımızı ve en sonunda başkent olarak Bakü`yü seçtiğimizi söylüyorum. Petrol zengini Bakü`de yaşayan Leh kökenli ailelerden, Leh mimarları Goslavski, Skibinski, Skurevich, Ploşko`nun projelendirdiği mimarlık anıtlarını bahsediyorum. Bu söylediklerim onu çok acayip bir biçimde etkiliyor. Bakü`da Leh kökenli insanların, hatta mimarların yaşadığına inanamıyor...

Ben konuştuğumuz dili Rusça`yı onun böyle rahat konuştuğuna işaret ederek soruyorum:

“Siz iyi Rusça konuşuyorsunuz...”

“Evet – hüzünlü bir biçimde yanıtlıyor – Biz Polonya`nın rusların işgali altında bulunan bölümünde oturuyorduk. O yüzden hemen hemen hepimiz bu dili biliyoruz. Fakat sizin de Rusçanız hiç fena değil.”

“Keşke Lehçe bileydim az birşey... O zaman o dilde bir kelime bile konuşmazdım!..

Sert bir biçimde yanıtladım:

"O dilin sahipleri benim bağımsız ülkemi işgal ettiler. Bayrağımı indirdiler... Ocağıma incir ağacı diktiler... Dava arkadaşlarımı kurşuna dizdiler... Biliyor musunuz, bana Varszova üniversitesinde Rusça ve edebiyatı öğretmeni olarak çalışmayı önermişlerdi, ben kabul etmedim.”

“Sizler de, bizler de Ruslardan çektiğimizi çekmişiz. Ülkemi işgal ettiler. Malını, mülkünü, doğal zenginliklerini çaldılar, çaptılar, değerli insanlarımızı yok ettiler... Eminim, bu durum yüz sene sürmüş olsa bile, günün birinde benim halkım ayaklanacak, bu işgalcı ülkeden, gaddar Ruslardan yaptıklarının hesabını soracak... Ben o yüzden burdayım. Siznin gibi özgürlüğüne sahip çıkan insanların yardımıyla Türkiye`ye ulaşıp ülkemin hak sesini tüm dünyaya duyuracağım. Bir de mücadelemi kaldığı yerden sürdüreceğim...”

Vanda hanım ansızın duraksayarak koluma giriyor ve şefkatle bana bakarak:

“Ben, sizi Pilsudski`yle tanıştırabilirim... Size söylemiştim, bizim yakın akraba olduğumuzu... Yani, siz burda da mücadelenizi sürdürebilirsiniz...”

Şaşırıyorum:

“Gerçekten mi?! Bu çok iyi!.. Ama bu kez görüşemem. Ben, sağlık olsun, Lehistan'a tekrardan döneceğim. O zaman bunu tekrar yapmayı deneriz. Eğer görüşürseniz kendisiyle, benim selamımı lütfen pan Pilsudski`ye söylersiniz. Ha, bir de şunu söyleyiniz, dikkatli olsun, zira Rus ayısı artık ininden çıkmış durumda... Türkiye'yse... Orası benim ikinci vatanım. Bizim dava yoldaşlarımın büyük çoğunluğu orda Ankara`da toplanmışlar. Oraya gitmeliyim...”

Bir şeyden daha adım gibi emin oldum: Haktan yanan nur asla sönmez! Bizde nasıl söylüyorlar? “Yanarsa, yanar aşık, ha etekle, ha üfle. Yanmazsa, yanmaz aşık, ha etekle, ha üfle.”

Bizim hak işimize karşı gelenler anlasınlar: Azerbaycan`ın hak işi uzak Lehistan`da işte böyle destekleniyor! İşte, bu genç Polonyalı hanımının şahsında. Hatırlar mısınız Cumhuriyet`in ilk yıldönümünde “Azerbaycan” gazetesinde yazdıklarımı? “Her nasılsa nevzatımız bir yaşına geldi. Bundan 6 ay evvel Azerbaycan Meclisi-Mebusanı`nın açıldığı gün -bir kere yükselen bayrak bir daha inmez- demiştim. İçinde bulunduğumuz zaman o denli zor ve o denli korkunçtu ki, yükselttiğmiz bayrağı pek te yüksekliğe kaldıramıyor, onu yalnız parlamento binasına münhesir etdirip te 'müdara' göstermek mecburiyetinde kalıyorduk. Bu mecburiyetten müntesir olan bazıbedbinler, hani yaaa, bir kere yükselen bayrakbir daha indirilemez diyordunuz' diyorlardı. İşte izin veriniz bugün milli bayraklara boyanmış Azerbaycan payitahtı o gibi bedbinlerin kalbini tasfiye etsin.”

Visla`nın kıyısında kaygılı adımlarla dolaşırken biliyor musunuz ne düşünüyorum? 100 sene sonraki soydaşlarımızı düşünüyor ve onları muştuluyordum: o munis bayrağın inmesine izin vermedikleri için. Bağımsız Azerbaycan`da eğilmeden, ezilmeden şık gezdikleri için...

Vanda hanım:

 “Nasıl da düşüncelere dalmışsınız öyle?”  diyor.

“Size garip gelmez değil mi yanıtım? Ben gerçekçi birisiyim, ama içimde romantikliğe herzaman yer olmuştur. Hatta bir dönem şiir de yazmışım... Yani...”

“Söyleyiniz, söyleyiniz...”  

“Ben burda, Visla nehrinin kıyısında dolaşırken 100 sene sonrasının Azerbaycan`ını düşündüm... Soydaşlarımı düşündüm...”

“Nasıl gördünüz ülkenizi ve soydaşlarınızı?”

“Bağımsız... Tam özgür ve mutlu olmayabilirler, ama düşünsenize benim ülkem bağımsızdı... O kutsal bayrak her yerde dalgalanıyordu...”

“Emin bey! Biz Polonyalılar 100 sene aç karnına yaşamaya dahi razıyız, yeter ki, ülkemiz bağımsız olsun...”

“Olacak, mutlaka bağımsız, hür olacak ülkelerimiz... Neyi istersen, onu da alırsın... Yeter ki, istek olsun...”

Visla`nın dalgaları “evet” diye bağıran insan seli misali sesime ses veriyormuşcasına kendisini kıyıya vuruyordu öfkeyle.

 

VANDA

Geri döndüğümüzde Visla`nın dalgalarına bakınırken Emin bey ansızın sordu:

“Peki, Vanda isminin anlamı nedir?”

Ben duraksadım. Kuşkusuz yanıtım vardı, ismimin anlamını biliyordum, fakat bu daha yeni yeni tanıdığım insana güvenip te içimdekileri dökemiyordum. Ama içimde bulunan bu kaygı çok kısa sürdü. Bir de baktım ki, içimdekileri döküyorum birer birer:

“Vanda"nın bir sürü anlamı var aslına bakarsanız. Latince`de vanda ünlü bir çiçek ismi. Slavyanca`daysa Vanda Tanrı`nın merhameti anlamına gelmekte... Çok eski Polonya`da anlatılan rivayette şöyle der: işte bu Visla`nın kıyısındaki Krakow şehrinde Krak isimli bir knyaz yaşarmış. Şimdiki Krakow şehri de ismini o knyazın isminden almış. Knyaz`ın Vanda isimli güzel kızı babasından sonra onun knyazlığını sürdürüyor. Bir alman prensi Vanda'yla evlenmek istiyor. Ama kız onu kabul etmiyor. Öfkeli prens Krakow`a saldırıyor, savaş başlıyor. Ülkesini işgalden ve çapulcuların elinden kurtarmak için Vanda intihar ediyor, kendini Visla nehrine atarak öldürüyor ve böylece öfkeli prens neye uğradığını şaşırmış, perişan bir halde çekip gidiyor, savaş ta böylece bitiyor. Vanda`nın merhameti yüzünden ülkesi kurtuluyor... Visla`nın kıyısında büyük bir kurgan var, Vanda`yı da oraya gömmüşler...”

Emin bey bu kederli öyküden çok etkilenmişti:“Bana göre Vanda aynı zamanda kurtarıcı ve fedakar anlamına gelmektedir. Zira o, ülkesini ve namusunu yabancılardan kuirtarmasını bilen kahraman kız...”

“Evet, öyledir, - ben anlattığım öykünün etkisinden kurtulmak için çaba harcıyorum – benim asıl benzemek istediğim bambaşka bir Vanda daha var, Vanda Voynarovskaya Sezarina-Konstantinovna... Polonya`nın efsane devrimcisi! Rusya`da, Fransa`da ve Polonya`da devrimci olarak ünlenmiş, yıllarca, Avrupa ülkelerinde hapis yatmış, ama devrimcilik ilkelerinden asla taviz vermemiştir...”

“Evet, sanırım bu bizim ortak noktamız, hayatımızı kendimizden daha fazla kendi halklarımızın ulusal bağımsızlık hareketine, devrimine adamak... Zaten bu da bir merhamettir, ilahi kutsal bir merhamet...”

O, bu son sözleriyle farkında olmaksızın içime bir kor düşürdü, bizim ortak noktamız deyimiyle kimi zaman o kor ateş haline geldi ve hiç sönmedi...

 

İkinci bölüm

          

YAZAR

Yaklaşık bir ay sonra. Muhammed Emin bey önce Almanya`ya, ordan Fransa`ya ve en sonunda Türkiye`ye gitti. İşlerini belli bir düzene soktuktan sonra Vanda hanıma mektup yazdı. Böylece, onlar uzun bir süre yazıştılar. (O mektuplardan bir tanesi mareşal Pilsudski`ye yazılmış, Vanda hanımın aracılığıyla adrese ulaştırılmıştı. Mektupta Polonya`daki Azerbaycanlı subayların bu ülkenin ordusunda çalışmasına olanak tanıdığına, aynı zamanda Rusların işgali altında bulunan halkların mühacir teşkilatı olan Prometheus örgütüne destek verdiği için Mareşal`a şükran duygularını belirtiyordu.) Bu mektuplar henüz iki arkadaşın, iki devrimcinin birbirine arzu - halleriydi. Ama kim bilir, belki de bu iki insanın gelecekte bir birine sevgi duyğusuyla yaklaşmalarında bu resmi mektupların büyük önemi olmuştu. Sevgi plan program yapmadan, ansızın başa gelen bela hükmündedir. Hiçbir yere kaçamazsın bu beladan, gelir bulur seni. Ve hem bu kaderdi. Aynı kaderi paylaşan, vatanı, dili, milli kimliği herdaim tehdit altında bulunan iki insanın birbirine duyduğu gereksinim gibi...

 

VANDA HANIM

Emin bey ilk buluşmamızdan yıllar  sonra Varşova`ya geldi. O, çok durgundu. Akrabalarının sıkıştırıldığını, eşinin, çocuklarının, diğer akrabalarının tutuklandığını, ülkenin en soğuk yerlerine sürüldüklerini anlattı. Buna rağmen, onun enerjisi, yaratıcılık arzusu çok güçlü idi. Ben onu  hemen mareşal Pilsudskiyle tanıştırdım. Onların konuşmaları bir hayli uzun sürdü. Hatta sonunda Emin bey  Polonya`da SSCB`ye karşı kurulan özel istihbarat servisi Ekspozitura`nın başkanı olma teklifini de kabul etti. Paris konsolosluğunun ona vize vermediğini söylediği zaman, pan Pilsudski bu konuyu çözmek için yeniden arkadaşlarla görüşeceğiyle ilgili söz verdi.

Akşam ben Emin beyi evimize davet ettim. Ailemizle tanıştı. Bir gün sonraysa ben onu diğer bir akrabamız Polonya`nın dışişleri bakanı Bek'le görüştürdüm. Onların her ikisinin bu görüşmelerden çok memnun olmalarını  ben aile yemeğine katılımları sırasında fark ettim.

Yıllar sonra ilk kez ben portakal renkli balo elbisemi giymiştim ve o bana bu davette eşlik ediyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde yemeğe katılanların isteği üzerine piyanoda “Marselyoza” çaldım ve herkes koro halinde bu marşı söyledi. Biz Ruje de Lil`in mısralarını öfkeyle tekrarlıyorduk:

Allons enfants de la Patrie
Le jour de gloire est arrive...

Dikkat ettim, o, kendi dilinde söylüyordu. Onun söylediği mısraları yıllar sonra anlayacaktım:

İleri, yurt oğulları!
Geldi işte şöhret anı.
Saldıracak bize doğru,
Kanlı bayraklar tiranı...
...Silahlanın, vatandaşlar!
Toplanınız bir sırada siz,
İleri! İleri!
Düşmanların al kanıyla
Boyanacaktır çöllerimiz!..

Sonra ben ona mareşalla buluşmalarında daha fazla hangi konularda konuştuklarını sordum. Bulut misali doldu, gözleri daldı gitti:

“Ulusal özgürlük hareketi sırasında yaşadıklarımızdan, kendimizi feda etmemizden, heran idama mahkum edilmemizin mümkünlüğünden, ama asla pes etmememiz gerekliliğinden bahsettik. O, Lehleri, bense Azerbaycanlıları bu mücadeleye nasıl hazırladığımızı konuştuk. İkimiz de ilk olarak ailelerimizi, yakınlarımızı bu işe nasıl inandırdığımızı anlattık. Ben dinadamı olan babamın bile nasıl özgürlük ateşiyle yanıp tutuşduğunu anlattığımda o da benzeri durumları hep yaşadığını söyledi. Ben mücadelemin ilk çağlarında Stalin`i camiide babamın oturduğu minberin altında Rus jandarmalarından nasıl sakladığımı anlattığımda mareşal kahkahalar atarak güldü... “Keşke öyle yapmasaydın”  dedi ve biz tekrar gülüştük. “Ama o da altında kalmadı, seni ölümden kurtardı” dedi ve ben Lehistan`ın liderine Stalin'le olan görüşmelerimizden daha genişçe bilgi verdim.

    

M. E. Resulzade'nin torunu ressam Reis Resulzade ve "Kahramanın Ölümü" adlı tablosu

“Siz benim halkımı nasıl isimlendiriyorsunuz?”   

“Leh... Lehistan... Biz öyle diyoruz”.

Ben onun o tatlı Doğu lehçesiyle söylediklerini tekrar etdim ve biz güldük.

Bir hafta sonra Emin bey artık Polonya hükumetinin desteğiyle aldığı vizeye uygun olarak diğer Avrupa ülkelerine gitti. O, burdakı dava arkadaşlarıyla buluşmalı, zor durumda olan eski devlet erkanına mümkün olduğunca yardım uygulamalı, aynı zamanda Fransa`da biraraya gelmiş mukavemet hareketi üyeleri karşısında konuşma yapmalıydı. (En önemlisiyse onu eğitim almaya gönderdiği genç öğrencilerin kaderi kaygılandırıyordu. Cumhuriyet işgal edildikten sonra onlar Fransa`da, Almaniya`da ve diğer ülkelerde beş parasız sefil durumdalardı. Eğitim parası yüzünden eğitim gördükleri üniversitelerden atılmış, geri dönmek için paraları olmamaları yüzünden dilenci durumundalardı. Hatta geri bile dönemiyorlardı, en iyi ihtimalle onları Sibirya`ya süreceklerdi...)

İnsanı hayretlere düşürecek bir durumdur gerçekten de: bu adam bu denli sorunun, bu denli derdin içindeyken bile durmadan çalışmak için bitmez tükenmez enerjiyi nerden buluyordu?

 

EMİN BEY

Bakü`den peşpeşe kötü haberler gelmekteydi. Zevcem Ümmülbanu hanım, kızım, oğlum, tüm akrabalarım sürülmüşlerdi. Zevcem ve kızım sürgündeyken ölmüş, oğlum Resul'sa kurşuna dizilmişti. Öbür oğlum Azer`dense haber dahi alamıyordum.

İş koşullarımsa öyle kötüydü ki, sık sık hasta oluyordum. Midemde oluşan yara, aynı zamanda şeker beni paramparça ediyor. Dostlar gereken yardımları almak için bir kadınla aile kurmamın şart olduğunu söylüyorlar. Biliyorum, ben şuan o durumda değilim, ama galiba, başka çarem de yok. Bununla alakalı Ankara`dan Vanda`ya yazıyorum ve sonda zarfın içine başka bir mektup daha koyuyorum.

“Çok değerli Vanda!

Biliyorsun, ben azapların adamıyım. Azaplardan güç almak, onlara dayanmak benim gibi insanların amacıdır. Ama galiba, daha bu azapları yalnızbaşına omuzlamak iktidarında değilim.

Hatırlar mısın, yıllar önce seninle Varşova`da karşılaştığımız ilk gün? O gün ben senin hayatımda iz bırakacak büyük bir kadın olduğunu anladım. Ama o yıllarda evli bir adamdım. Ne yazık ki, üzücü dahi olsa, sana söylemeliyim ki, Stalin rejimi eşimi, ailemi yoketti. Şimdi ben bu azapları yalnızbaşıma çekmek gücünde değilim. Bilmem, bana azab ortağı olmak ister misin?

Lehleri senin vesilenle tanıdım, sevdim. Ve bizim halkın “Leyla ve Mecnun” isimli bir destanının olduğunu bilmeni çok isterim. Uzun süre kavuşamayan sevgililere bu saadet sadece öteki dünyada nasip olmaktadır. Sen benim Leylam olmak ister misin? Eğer bu önerimi kabul edecek olursan, hemen bir bilet al ve hemen Türkiye`ye gel! Saygı ve sevgiyle. Senin Emin Bey`in!

P.S.

Leyl gece anlamına gelmektedir. Tüm gecelerin sonundaysa aydınlık gündüzler vardır. Gelirsen, gece gibi gizli saklı gel, gündüz gibi hayatımı aydınlat.”

 

LEYLA HANIM

Bu mektubu yıllardır bekledim ben. Aslına bakılırsa, o, bana sık sık yazıyordu, fakat bu yazdıkları iki arkadaşın, iki devrimcinin yazdıklarından başka bir şey değildi. Hatta bunu duyumsayan annem bile beni azarlıyor, kısmetlerimi teptiğim için kınıyordu.

Üç gün sonra Ankara'daydım. Bu buram buram Doğu kokan şehirde her şey ilgimi çekiyordu, ama asla yabancısı değildim bu şehrin. Bu, belki de Emin yüzündendi. Onun olduğu her yeri ben kendi öz beldemmiş gibi kabulleniyordum. Onunla dünyanın ta öbür ucuna giderdim kalkıp. Ta Antarktika`ya dahi olsa!

İlk iş olarak sadece dostların katılımıyla sade bir tören düzenledik. Umumen, Azerbaycanlı ve Polonyalı sığınmacıların katıldığı bu misafirlikte Emin`in dava arkadaşları konuşma yaptılar, şiirler söylediler. Yıllar önce Ankara`ya yerleşmiş bir Kafkasyalı ailenin okul öğrencisi yavrusu Emin`in “İlk çağındaydı güzel mevsimin” dizeleriyle başlayan şiirini ezbere söyledi. Ben bu ümid ve iman dolu insanların içinde bulunmam yüzünden çok mutluydum. Bir süre önce  ismimi dahi değiştirerek Leyla olarak yazdırmıştım. O, bundan çok etkilenmişti. Hatta gözleri bile dolmuştu. Alnımdan öperek “Seninle gurur duyuyorum” dedi. Böylece kader işte, Polonya devrimciler soyundan gelen Vanda, Leyla Resulzade`ye dönüştü.

 

EMİN BEY

Biliyorum, beni sevenler kadar sevmeyenler de mevcut var. Şimdi, Sovyet`in ortalığı kan gölüne dönüştürdüğü dönemlerde daha fazladır belki de. (Üzerime silahla gelen Ali Haydar Karayevlerin[xi] sonu nasıl bir faciayla bitti? Ama şunu iyi biliyorum bu durum devamlı sürüp gidemez. Yarın Sovyetler Birliği yıkılsın, düzen tepe taklak olacak. Zaten ilk bayrağımızı dikecekler binaların üzerine, hiç indirmemişlerdi ki! Kalplerde vardı o bayrak... Evet, şimdi bize küfredenler o zaman farklı davranacaklar. Yani, onları da anlamak mümkün.) Bir de bizde bir laf vardır, iyeşenler. Yani dalaşanlar.... Konuşacak lafları yok birilerine laf sokuyorlar akılları sıra. Geçen gündü, Müslüman`ın geçen günü, Ankara`da bir toplantıdayım, Leyla da beraberimde. Birisi – bizim Bakü ehlindendir – göz kırpıyor bana ve herkesin duyacağı bir sele:

”Emin bey, sizin bu evliliğinizin aynı zamanda bir siyasi evlilik olduğunu anlatıyorlar. Doğru mudur?” Ve gülüyor pişkin pişkin. Ben hiç tavrımı dahi bozmuyorum. Ama Leyla`nın yanakları allanıyor. Alındığı herhalinden belli. Durur muyum, efendim?  

“Evet, öyledir! Ben Lehistan`ın devrimci asil bir ailenin evladı olan hanımla, gerçek ismi Vanda olan sevgilimle hayatımı birleştirdim, bu aynı zamanda dünyanın devrimci demokratlarıyle dayanışma ve bütünleşme evliliğidir! Vanda-Leyla sadece benim zevcem değildir: çevirmenimdir, sekreterimdir, doktorumdur, ahçımdır ve özgürlük mücadelesinde arkadaşımdır... En nihayetinde bu evlilikten daha fazla, Leh halkıyla Azerbaycan Türklerinin, Lehistanla Azerbaycan`ın dostluğu, birliğidir...”

Leyla yol boyu hüngür hüngür ağlıyordu. Hayır, bizde söylendiği gibi, bir salağın hisleri dokunması yüzünden değildi bu ağlaman. Kesinlikle öyle değil. Benim yanıtım onun hoşuna gittiği için ağlıyordu... O, sevindiği için ağlıyordu...

           

LEYLA HANIM

Bana sık sık soruyorlar:

“Emin bey vefat ettikden sonra neden Polonya`ya dönmedin? Sizin çocuğunuz dahi yoktu. Peki, seni bu ülkede tutan nedir?”

“Bu toprakta benim sevdiğim adam uyuyor. Onu bırakıp nereye gidebilirim? Ben de onun karıştığı toprağa karışmak istiyorum[xii]... Evlatlarıma gelinceyse... Eminle benim milyonlarca evladımız var. Onlar Azerbaycan`da, İran`da, Türkiye`de, Avrupa`da yaşayan Azerbaycanlılardır... Gelecekteki özgür, Emin`in söylediği gibi hür Azerbaycan`ı onlar, bizim evlatlarımız kuracaklar... O, buna inanıyordu. Zaten ben de buna inandığımdan burdayım.”

            

BÜLEND DANIŞOĞLU

“Leyla hanımı 70`li yıllarda tanıdım. Kızılırmak Sokak'da, şuan Ankapol sinemasının  bulunduğu yerdeki binanın bir bodrum katında oturuyordu. Aynı sokağa taşındığımız günden bu yana her gün köpeğinin tasmasından tutarak titrek adımlarla yürüdüğünü görüyorduk. Zayıf, çelimsiz, beyaz çehreli, güleryüzlü, ihtiyar, ama gözleri hep ışıl ışıl parlayan bir kadındı. Mahalle esnafı ona “madam” diye hitab ederdi. Lehçesinden Türk olmadığı anlaşılıyordu. Sonra günün birinde annem  onu evimize davet etti.

Madamın isminin Leyla olduğunu o zaman öğrendim. Kendisi de bir süre sonra isminin Vanda`dan Leyla`ya dönüşmesinin öyküsünü anlatmıştı. Sevgili kocası “Leyla ve Mecnun” öyküsünü anlatmış ve isminin Leyla olmasını istemişti. Kocası, yani Azerbaycan Cumhuriyeti`nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Muhammed Emin Resulzade...” (Ankara, “Kebikeç” dergisi, 22. sayı.)

 

YAZAR

Ankara yolcusuyuz. Üç sene önce gittiğim bu şehirde arkadaşım Ahmet[xiii] beyle Atatürk`ün uyuduğu Anıtkabri ziyarete giderken arabayı durdurdum ve dedim:

“Efendim! Anıtkabir'e biraz daha geç gidebiliriz, zaten orası hep ziyaretçiyle dolup taşmaktadır. Şimdiyse arabayı Asri mezarlığına sür. Orada bizim Azerbaycan Türklerinin önderi Muhammed Emin Resulzade uyuyor. Onu ziyaret edelim, sonra Anıtkabir`e geçeriz.”

Sağ olsun. Beni anladı ve hüznümü paylaştığını anlattı. Büyük insanın Asri mezarlığındaki mezarını beraber ziyaret ettik. Resim çektirdik. Sonra bu konuyla alakalı dergilerde makale de yazdım. Ama… “Kul hatasız olmaz” demişler. O zaman bir hata yapmıştım. Emin Bey`in mezarını ziyaret ederken onun vefalı hayat arkadaşı Vanda hanımın – Leyla`sının mezarını aramayı unutmuştum. Şimdi Ankara yolculuğumun bir nedeni de şudur. Kadirşinas Azerbaycanlı mühacirlerin[xiv] yardımıyla Asri mezarlığında yeniden restore edilen o garip mezarı görmek, baş eğmek için yola çıktım. Tabii ki, sevgilisiyle beraber! Sağlıklarında farklı dinler onları ayıramamıştı, vefat ederken ayırdı. Amma toprak aynı topraktır, kutsalların uyuduğu bu yeri onlar daha da kutsallaştırmışlar. Işıklar içinde yatsınlar…

 

Ayak yazı

 

YAZAR

Bizler hep böyle olduk. Kimin yabancı, kimin doğru olduğunu hiç düşünmedik. Bin yıllardır sokaklarda elinde kepçel bir adam dolaşıyor, kepçesini tınkırtarak ettiği yanlışları bizlere hatırlatıyor ki, biz o yanlışları yapmayalım:

Geline ayıran demedim ben Dede Korkut,
Ayrana doyuran demedim ben Dede Korkut,
İğneye diken demedim ben Dede Korkut,
Dikene söken demedim ben Dede Korkut…

Hani, gelin yine ayırandır, ama biz yine gelin diyoruz. Ayran içmekten midemiz şişmişti, ama ayrana ayran demeyi sürdürüyoruz. Diken bin yıllardır bizi söküyor, ama biz onu diken olarak biliyoruz. Zavallı iğne dikenin söktüklerini yamaması yüzünden mum misali erimiş, ama bildiğimizi hiçkimseye vermemekte ısrarlıyız: iğnedir, işte o kadar!..

Azad Karadereli Resulzade'nin Cebeci Asri Mezarlık'taki kabri başında...

O sokak sokak dolaşıp yanlışlarımızı ninni misali bizlere anlatan kişiyi unutalı çok oldu. Öyle bir unuttuk ki, hasbelkader Almanyalı bilimadamı H. F. Dits olmamış olsaydı, ne Dede Korkut adda dedemizin olduğunu bilecektik, ne de yazdığı kitaptan haberdar olacaktık…

Bak, bak, bizler daha ne yanlışlar yapmışız: en değerli kişilere dahi deli lakabını takmışız: Deli Dumrul, Deli Hasan, Deli Ali…

Sözünü taşlara yazan han, kağan babalarımızı, hakan dedelerimiziyse öyle bir unutmuşuz ki, yazdıkları harfleri bile anımsayamıyoruz. Adına gavur dediğimiz Avrupalı Vilhelm Tomsen`in, Allah korusun, başına bir taş düşmüş olsaydı, şuan bile ne Bilge kağanı, ne Gültekin'i tanıyacaktık, ne de Moğolistan`dan Sibirya çöllerine kadar dağılan bu taş yazıtları bilecektik…

Bizler uzun süre öyle zannetmişiz ki, asıl babamız annemizle yatarak bizi dünyaya getirmiş kişidir. Ama hayır, öyle değil. Yani, o zaman atla çiftleşerek tay, eşekle çiftleşerek katır doğurtan attan ne farkı olacaktı ki, babalarımızın? Tamam, annelerimizle yatıp bizi yaratanlar babalarımızdır, ama sadece biyoloji babalarımız…

Bizim asıl babamız ruhumuzun babası olan kişilerdir. Etimiz, kanımız, kemiğimiz onun değildir belki de, ama ruhumuzun babası adı bu kara taş, giriş yazısında genç delikanlının üzerinde oturduğu dikili taşın üzerinde ismi yazılan kişidir. Gence`de anıtının başına çuval[xv] geçirilmiş kişidir. Ankara`da Asri mezarlığında ruhu kaygılı uyuyan kişidir… (İşte bu yerde Atatürk`ün söylediği bir sözü hatırlamak gerekir: “Etimin ve kemiğinin babası Ali Rıza Efendiyse, fikrimin babası Ziya Göyalp'tır.”)

Evet, ruhumuzun babası odur. İsa Peygamber nasıl Allah`ın nurundan yaranmışsa, bize de nuru veren o kişidir.

Ne olmuş yani, uzunca yıllar cadde ve parklarımızda yabancı, bizlere düşman olan babalarımızın anıtları dikilmiş? Lenin, Stalin, Kirov, hatta Şaumyan…

Bizde üvey babalara sevgi nerden kaynaklanıyor, biliyor musunuz? Annelerimizin suçu hepsi. Bizi doğurduklarında, sardıklarında kulağımıza kimin oğlu olduğumuzu fısıldamadılar. Ya belki de onlar birşeyleri karıştırmışlardır, kim bilir?

İşte, bu yüzdendir ki, başımıza bu TAŞ kadar ağır birşeyler düşmüş ki, yıllardır altından çıkamıyoruz.

Yeter, geliniz artık bu taşı kaldıralım, onun üzerinde yazılanları gelecek nesillere bırakmayalım. Bırakırsak, onlar da üvey babalarının sokak ve parklarda dikilen anıtlarına tapacaklardır…

 

S.A. (Söz Ardı)

Ben bu yazıyı benden önce yazmış, fakat yaşadığı binanın üst katlarından atarak intihar etmiş o gençten bir hayli sonra yazdım. Ne cebindeki elyazısı kalmıştı, ne bilgisayardaki döküman. Sadece sevdiği kıza yazdığı yapıtın ilk versiyonunu okuduğunda kız edebiyata gönül vermesi yüzünden onu bırakıp gitmişti… Faciadan sonra yerle bir olan kız, benim ricamla delikanlıdan duyduklarını hatırlamaya çalışmış, fakat bana ancak yazının özetini anlatmıştı.

Sanırım, o duyduklarım bu yazının yazılmasına neden oldu. O insanların gazasını anlatan bu yazıyı yazdım ki, hafızamız yenilensin. Gazamız mübarek olsun.

Azad Karadereli

Bakü, Aralık 2017 – Şubat 2018

GERCEKEDEBİYAT.COM


[i] Mevsim Aliyev (1939-1997)  - Cumhuriyetin ve  M. E. Resulzade`nin ilk araştırmacılarındandı. 1993 yılının sonlarında tutuklandı. Orda kalp krizi geçirdi. Hasta haliyle hapisten çıktıktan sonra Kaza sonucu vefat etti.

[ii] Murdarüşüyen – kıştan yeni çıkmış eti yenmeyen (murdar) hayvanlar – insan da dahil – Nisan ayında üşürler. Bu nedenle halk arasında nisan ayına murdarüşüyen ay derler.  

 [iii] Azerbaycanda ilk Ünversite M.E.Resulzadenin önderliğinde kurulmuş Azerbaycan Halk Cümhuriyyeti terefinden 1918 yılında yaratılmışdır.  

 [iv] Bayıl  -  Bakü'de kasaba. Burada hem bayrak alanı, hem de eski bir hapishane bulunuyor.

[v] M. E. Resulzadenin dava ve fikir arkadaşları.

 [vi] M. E. Resulzade ”Bir türk milliyetcisinin Stalinle ihtilal anıları” (İstanbul, 1997)

 [vii]{ Musa Carullah Bigiyev (1875-1949) – Tanınmış tatar eğitimcisi. Sankt-Petersburgta yaşamış. M. E. Resulzade`nin yurtdışına kaçmasına yardımcı olmuş.

 [viii] Abdulla Battal Taymas (1883-1969) – Kazan Türklerinin liderlerinden. O da 1925 yılında Türkiye`ye gitmiş. M. E. Resulzade  ile uzun yıllar arkdaaş olmuş. 

 [ix]{ Lehistan - Eski dönemlerde Doğu`da Polonya`ya verilen isim. 

 [x] Koba – Stalin`in gizli devrimci ismi.

 [xi]{ Ali Haydar Karayev (1896-1938) – Cumhuriyet`in ve M. E. Resulzade`nin düşmanı. 27 Nisan 1920`de bolşevik milletvekili H.Sultanov`un teslim beyanını kabul etmek istemeyen milletvekillerine silah çekerek “Sesini çıkaran olursa, kurşuna dizerim!” diye korkutmuş, daha sonraki dönemlerdeyse Azerbaycan adını tarihten silmek adına vilayetlere bölerek Rusya`ya katılmasını önermişti. 1938 yılında “devrim karşıtı” olarakn kurşuna dizilmiştir. 

 [xii] "Mayıs ayının sonunda Muhammed Emin Resulzade`nin mühaciretteki hayat arkadaşı Leyla hanım da mide kanamasından muayene olduğu Ankara hastahanesinde fani dünyaya veda etti. Ömrünün 30 senesini kronik şekerli diyabet hastalığıyla mücadele içinde geçiren rahmetli ulusal önderimiz Resulzade, 1930`lu yıllarda Varşova`da matbu faaliyeti sırasında hem düşmanın esir Türklere karşı devam ettirdikleri politik, ekonomik ve kültürel baskı ve sömürgeciliği sert kalemiyle yanıtlamakla uğraşıyorken, öte yandan da içini kemiren hastalıkla mücadele etmek zorunda kalıyordu. Şekerli diyabet hastalığının en önemli muayene usulu diye bilinen perhiz rejimini uygulaması gerekliydi. Bu durumsa ancak vefalı bir hayat arkadaşının olmasıyla mümkündü. O yüzden de Emin bey yabancı bir ortamda Polonya kökenli Leyla hanımı kendisine hayat arkadaşı olarak seçmişti.

Emin bey 1955 yılının Mart`ında bu dünyadan intikal edinceye kadar vefalı hayat arkadaşı Leyla hanım gerek nisbi sağlığında, gerekse de hastalığının en ağır dönemlerinde başının üstünden bir an bile olsun ayrılmayarak, severek, her türlü meşakkatlere dayanarak bir hasta bakıcısı misali hizmet etmiştir. Tüm bunları yaparken, Leyla hanım sadece bir hayat arkadaşı olarak değil, aynı zamanda Emin Bey`in büyüklüğünü ve aynı düşmana karşı mücadelede güçlü şahsiyetini göz önünde bulundurarak hareket ediyordu. Bu yüzdendir ki, Emin beyi seven herkes Leyla hanıma da yürekten saygı duyar, takdir ederdi. Ruhu şad olsun.” (Azerbaycan dergisi, 1974 - Ankara)     

[xiii] Ahmet Yıldız: Türkiyeli yazar, birkaç öykü kitabının yazarı.

[xiv] Cumhuriyyet.net haber sitesinin haberine göre, Türkiye`de yaşayan gazeteci Könül Şamilkızı M. E. Resulzade`nin mühaceretdeki hayat arkadaşı Vanda (Leyla) hanımın Asri mezarlığının hiristiyan bölümünde yerleşen mezarını buldu. Onun çağrısından sonra mezar taşı ona yakışan biçimde  yapılmıştır.

 [xv] Ta bu yakın dönemlerde Gence şehrindeki parklardan birinde M. E. Resulzade`nin anıtının başına çuval geçirmişlerdi. Genceli bir milletvekili de bunu desteklemişti – “O, benim liderim değildir” diyerek.

AZERBAYCAN TÜRKÇESİNDEN ÇEVİREN: OKTAY HACIMUSALI