Kasımpatı / Celal İlhan

Kasımpatı / Celal İlhan

02 Ekim 2017 - 1084 kez okundu.



 
Yaz boyu, salonunun pencerelerini okşayan vişne ağacının yaprakları ilkin sarı, sonra kırmızıya doğru değişiverdi bir hafta içinde. Bahçe, basmaya kıyamadığı koyu kırmızı, minik çocuk kalplerini andıran yapraklarla doldu. Elleriyle dikip büyüttüğü ağaçlarının ilkbaharını bilmese, bu halleri dokunmayacaktı. O zümrüt yeşili yapraklar arasından patlayan tomurcuklarla, çiçeklerle bezendiği, taze gelin gibi salındığı günler içinin yelpazesiydi.

“Yine hazan mevsimi geldi / Yine yapraklar rüzgârların peşi sıra gidecek.”

Radyosu ve kalbi onu çalıyor, söylüyordu. Doğanın yeşerip göverdiği, taranıp süslendiği günlerin özlemiyle doldu.  “Bu şarkılar var ya, her biri ötekinden çok anı saklar içinde. Hele yalnızlık da varsa serde, titretir durur insanın gönül tellerini” diye söylendi.

Dışarı atmalıydı kendini, evde daha fazla oyalanmanın anlamı yoktu.


Otobüs durağı yüz adım ötesindeydi. 

Yürürken genç, yaşlı tanıdık tanımadık kimi görse karşılık beklemeden günaydınladı.

Her zaman olduğu gibi duraktaki yolcular, otobüslerin geç geldiğinden yakınıyorlardı. İstedikleri, koca aracın yalnız onların gelmesini beklemesi,  gelir gelmez de hareket etmesi olmalıydı.

Otobüsün aşağıdan beri görünmesiyle yer kapmak için bir hareketlenme oldu.

Günay Bey, en son binmek için kenara çekildi.

Öndeki tek kişilik paşa koltuğunu gören olmamıştı.

Koltuk ona özellikle sunulmuş gibi bir duyguyla oturdu. 

Sürücü genç, dinamik, yakışıklı, kendini fazla önemseyen biri gibi görünüyordu.

Çok sürmedi, ıslık ötüşlü telefonu çaldı. Avucunda hazır olmalıydı ki daha ilk çalmasıyla, eli kulağına gitti sürücünün.

Günay Bey, bu arkadaş bana önde oturmanın bedelini ödetecek diye düşünmekten kendimi alamadı.

Sürücünün, konuşmayı kısa kesmesiydi bütün dileği. Ha bitti ha bitecek, beklentisi içindeydi.

O konuşma yüzünden, otobüs ikide bir ani frenlerle sarsılıyor, belirsiz homurdanmalar geliyordu arkalardan. Ön kutlukta oturan Günay Bey yay gibi gerildi.

Güvenli yolculuk bir onun sorunu değildi, bir kerecik de başkasının uyarmasını istiyordu sürücüyü.

Konuşma beş dakikayı da aşmıştı. Yolcuların büyük çoğunluğu kendi telefonlarıyla sarmaş dolaş olduğu için kimsede bir kıpırdanma yoktu.

İş başa düşmüştü yine.

Günay Bey, “Kaptan, lütfen bitirin şu konuşmayı, kaza yapacak hepimizin başına iş açacaksınız” diye yumuşak bir ses tonuyla uyardı. Duymadı ya da duymazlığa verdi kaptan.

Artık ok yaydan çıkmıştı, o konuştukça Günay Beyin uyarısının da sertleşmesi kaçınılmazdı. 

Bir daha, bir daha seslendi, “Kardeşim, yaptığınız düpedüz suçtur, biliyorsunuz ki direksiyon başında konuşmak yasaktır!”

Umurunda değildi kaptanın.

“Her şeyin bir sınırı var, dakikalardır konuşuyorsunuz, ayıptır!”

Sürücünün Aşağı Eğlence’de başlayan konuşması, Yıldırım Beyazıt Meydanı’na yaklaşıldığı halde bazen alçak, bazen yüksek perdeden sürdü.  

Söyleyecek sözü kalmayan sürücü, arkadaşıyla vedalaştıktan sonra, suçlu telefonmuş gibi aleti direksiyonun altındaki yerine sertçe fırlattı.  Arkasına bakmadan, “Bey amca, senden başka rahatsız olan var mı? Telefonu açar açmaz başladın, hala vıdı vıdı söyleniyorsun. Madem böyle işkillisin niye oturuyorsun ön koltuğa? Git arkada bir yere otur, sen de rahat et biz de!” Günay Bey, telefon görüşmesinin kazasız belasız atlatılmasına sevinecek zaman bulamadı. Yeniden bir gerginlikle yüzyüzeydi şimdi.

Daha ona yanıt vermeye fırsat bulamadan, arka koltuktan, “Şoför abi haklı, deminden beri dır dır edip duruyorsun, herkes senden mi öğrenecek işini nasıl yapacağını”,  diyen ikinci bir saldırıyla karşılaştı.

Günay Bey, o sesi duymazlıktan gelerek yine sürücüye seslendi, “Siz, yaptığınız yanlışın farkında bile değilsiniz, belediyeye şikâyet etsem ceza alırsınız eminim. Bunu yapmadığım için teşekkür etmeniz gerekirken beni azarlıyorsunuz, hem suçlu hem güçlüsünüz.”

Karşılıklı atışmalarla yükselen ses tonu, yolcuları gerçekten rahatsız etmiş olmalı ki önden, arkadan art arda hoşnutsuz sesler yükseldi.

Nasıl olduğunu anlayamadan, boğazına çelik gibi bir elin sarılıvermesiyle bağırmaya başladı Günay Bey.

Bir kadın çığlığının da ona eşlik ettiğini ayrımsadığında, çelik elin boğazını sıkmaktan, vazgeçtiğini, gördü.

Geriye döndüğünde, iri yapılı ak - pak bir genç, gözleri ardına kadar açık ona bakıyor, bir yandan da bağırıyordu. “Yeter be! Herkesin derdi başından aşkın bir de seninle mi uğraşacağız!”

Ona yanıt verecek hali yoktu, eli ayağı titriyordu. Gencin yanında, orta yaşlarda, ilk bakışta eğitimli olduğu izlenimi veren derli toplu bir kadın, yüksek sesle, onun haklı olduğundan, genç adamın terbiyesizlik ettiğinden, sürücü karşısında onu yalnız bıraktıkları için tüm yolcuların korkaklığından, duyarsızlığından söz ediyordu.

“Beyefendi, bizi savunuyor, güvenli yolculuk etmemiz için şoförü uyarıyor. Sizi de utanmadan onun gırtlağına yapışıyorsunuz, hepimize yazıklar olsun!” diye meydan okuyordu.

Çıt yok otobüste.

Yaptığından utanmış olmalıydı genç adam. Bir daha ağzını açmadı. Sürücü de aynı havada görünüyor, direksiyonuna yapışmış yalnız önüne bakıyordu. Günay Bey kendine geldiğinde, yolcuların az da olsa özeleştiri yaptıklarını, boğazını sıkan gencin ve sürücünün yanlış hareket ettiğini anladıklarını düşünerek daha fazla üstelemenin yersiz olacağı sonucuna vardı ve sustu.

 Kızılay’da inmek için ayaklandığında ona arka çıkan kadının da kalktığını gördü.

Aşağıda bekleyip ona teşekkür etmeliydi.

Yüzünde bir gülümsemeyle inen kadın, beklediğini anlamış görünüyordu.

Teşekkür ederek kendini tanıttı. “Ben Günay Yıldız” dedi.

Kadının adı Güneş’ti ve emekli bankacıydı.

*

Günay Bey’in yakmadan ısıtan bir güneşe ne denli ihtiyacı varmış meğer.

O günden beri, aşamayacakları bir engel çıkmazsa haftada bir buluşuyorlar Güneş Hanımla.

Bazen Akman’da, bazen Mülkiyeliler’de bira ya da kahve eşliğinde sohbet, muhabbet sürüp gidiyor.
Ömürlerinin sonbaharına, kavga ile başlayan, ılık güneşli bir kasım öğlesinde, pat diye önlerine çıkan bu güzel rastlantıyı daha anlamlı bir düzeye çıkarmakta iki tarafta kararlı görünüyor.

Bira ise içtikleri, Günay Bey kadehini kaldırırken, ‘Şerefine, Kasımpatı’ diyor ona.

Söz altında kalacak biri değil bankacı.

‘Şerefine Bay Donkişot” diye karşılık veriyor o da.

24 Eylül 2017 Burhaniye

Celal İlhan
GERCEKEDEBİYAT.COM