İstanbul üzerine bir güzelleme... / Feridun Andaç

İstanbul üzerine bir güzelleme... / Feridun Andaç

18 Ekim 2017 - 817 kez okundu.

 


Tünel, 07 Ağustos 2017


Sevgili Kalemdaşım,

Bugün kendimi İstanbul’un sevdiğim köşelerinde gezdirme günüm. Aslında buna ne kadar “gezdirme günü” diyebilirim, bilemem! Çünkü gene yazmak için yola çıktığımı söyleyebilirim.

Nicedir yazadurduğum, artık kitaplaşmasına da karar kıldığım “Benim İstanbul Çağım” anlatısına doğru biraz daha yürümek, hem de bunu yazmak için geldiğim Tünel Welldone’da mola anımda size yazıyorum…

Yıllardır Anadolu yakasında yaşıyorum. Burada ise İstanbul benim için Kadıköy’den başlar, Üsküdar’dan Beykoz’a kadar gider.

Gelin görün ki, Avrupa yakasında Ortaköy’de yaşarken İstanbul benim için buradan başlıyordu.

Bir yönüm Boğaziçi’ne açılırken, diğer yönüm de önce Beşiktaş Taksim, oradan Galata, Tünel, Karaköy ve kentin eski dokusuna yüzümü döndürürdü benim.

Öğrenciyken çalıştığım inşaat şirketinin şantiye malzeme alım işlerini sürdürmem, 1970’lerin Perşembe Pazarı’nı keşfetmemi sağlamıştı. Karaköy’ü bir uçtan öte uca, Galata’yı ve  Pera’yı adım adım keşfe yöneltmişti bu işin  sergüzeştliği. Ben ki, gittiği yoldan dönmeyen biriydim; bu keşif duygum beni hep uçlara taşırdı, bilinmezliklere sürüklerdi.

Sanırım merak her şeyin başı. Yazmak için, yaratmak için bu koşulsuz gerekli.



Eğer İstanbul’u mekân tutmuş da İstanbul’u yaşamıyorsanız yurdunuzda yurtsuz, evinizde evsiz gibi hissedersiniz kendinizi.

İstanbul  benim için bir yanıyla ev, diğer yanıyla da yurttur.

Bu kenti kıyısından yaşayarak keşfetmeye başladım.

İstanbul’a ilk gençlik çağımın kenti desem de benim İstanbul buluşmam daha eskidir. 1950’lerin sonlarına uzanır. Dahası ailece 1957’de İstanbul’a göçmüşüz çoğu Anadolulu aile gibi. Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları’nın çağrıştıran bir göçüş olmasa da; kente tutunamayınca 1960’ların başında geri dönmüşüz.

Yurtdışına gitmek isteyen babamı engelleyen annem, kadın terziliğiyle beş kişilik  ailenin gailesini de bölüşür babamla. Uçarı olmasa da meraklıdır babam.

Bu kez döndüğünde kente kök salmak ister. Bahçeli bir ev kurmak derdindedir. Onun bu heyecanına tanık olan benim için o kurduğu bahçe yıllar sonra çocukluğumun “cennet bahçesi” olacaktır.

Annemin gözünde, bu bahçeyle uslanmıştır babam. Eğer buna uslanmak dersek!

Bahçesiyle uğraşır, didinir. Ağaçlar, meyveler, sebzeler, tavuklar, arı kovanlarıyla geçirir işinden artırdığı günlerini. Buraya sığmayınca bisikletine atlar, kır bayır gezinir, balığa çıkar, doğayı keşfeder, kış gecelerinde bir araya gelen akrabaları eğlendirir. Kar, kış demeden buzları kırıp derelere girerek balık tutar. Camaltı resimleri yapar, şiirler yazar, salt bunun için on parmak daktilo yazma dersleri alır.

Bizlerin iyi insan olması için didinip, dururdu.

Aralık 1974’te İstanbul’a dönüşsüz geldiğimde, artık o bahçeden kopmuş, çocukluk yurdumdan uzaklaşmıştım.

İstanbul; yurdumda yeni bir yurt olmaya başlamıştı bende. Ama bunu da en çok Ortaköy hissettirmişti.

Geçen mektubumda da yazmıştım size, yazan insanın yer/yurt arayışından.
Tahsin Yücel’e bir gün kendimi şunca yıldır yaşadığım İstanbul’a ait hissedemediğimi, işin tuhafı doğduğum kente karşı da bu duyguları beslediğimi  söylediğimde şunu demişti:

”E artık Feridun kendimizi buralı sayalım. Bak ben de ilkokuldan sonra geldim bu kente ve hiç ayrılmadım.”

Ayrılmadan bir yerde, hatta bir semtte yaşamak ne denli sizi oralı kılar?

Galiba katılarak yaşamak. İnsana dokunarak, insanlarla iletişim kurarak, toplumsal hayatın bir parçasına kendinizi dönüştürerek. İçte, içdenizlerinizde kaldığınız da herkese, her şeye kaçınılmaz olarak yabancılaşıyor, yabanlık çekiyorsunuz.

Sanırım  bizim eğitim öğretimimizde birçok eksik yan var. Örneğin birçok ders konur ama ne yer/yurt/ev eğitimi ne de aile/çevre, insan ilişkileri üzerine doğru dürüst bir eğitim verilir.

Kendinizi anlatın derseniz durulur, “nasıl yani” sorusu çıkar karşınıza. Hadi sokağınızı yazın, dersiniz; “ama sokağım yok ki”…

Ve daha nice sorular… Yersiz insan, ıssız insan derim ben.

Fakir Baykurt, bana, “yitik adam” adını takmıştı. İstanbul’a her geldiğinde arayıp sorar, “bir buluşum yapalım” derdi. Yan yana geldiğimizde de; “öyle yerlerden çıkıp geliyor, söz ediyorsun ki, bu kentin yitik adamısın,” sözünü eder dururdu. Bazı sözler, bazı tanımlar bunları edenin söyleyişine öyle yakışır ki,  bunu hatırlatan  yer/mekân duygusuna dönmeniz kaçınılmaz olur.

Yer bellektir benim gözümde. İnsanı taşır size, yaşanmışlıkları, orda  edilmiş sözleri.

Zaman zaman Salâh Birsel’e, Suadiye’deki evine uğradığımda İstanbul konuşmaları yapardık. Onun da gençliğinin bir dönemi bu kentte geçmiştir. Yaşlılık günlüğünü ise gene burada yazmıştır.



“Kentteki Anılar, Anılardaki Kentler ve İnsanlar” diyerek bir not düşüyorum şimdi defterime size bunları yazarken.

Yazan insan biriktirir, ama her şeyi. Eğer bir yere bağlıysanız, oradaki mekân duygusu sizi çekip çekip içine alıyorsa daha da çok biriktirirsiniz. Yazan insan için olmazsa olmaz üç gerçeklik vardır: İnsan/yer/zaman.

Yazı kentte kurulur demem de biraz bundandır. Evet insan her yerdedir ve her yerlidir. Tabii ki yazan insandan söz ediyorum size. O varoluşun kanıtı da zamandır, zaman içindeki yolculuklarıdır; hem içte hem de dıştaki zamanını görürseniz onu daha iyi anlatırsınız, onun öyküsüne daha yakın olur, sever, yaşatırsınız.

Galiba İstanbul’un bu katmanlı zamanlarını, insan çeşnisini, zenginliğini seviyorum. Kopup bir yere gidememem de bundan. Kendimi bir sokağına, bir yerine ait hissedemezsem de; yeni keşfettiğim bir İstanbul mekânı bakıyorum ki hemen ruhuma siniyor, orada gidip kitabımı defterimi açıp kendi iç zamanlarımda gezintiye çıkıyorum. İstanbul’u unutarak yazıp okuyorum, ama İstanbul’u nefeslendiğimi her demde hatırlıyorum.

Yaşadığınız, soluk aldığınız, kendi zamanlarınıza izdüşüren bir kenti gidip başka yerde de yazamazsınız derim. Orayı orada yaşarken yazın. Onun hangi zamanlarına dönerseniz dönün mutlaka o kentin/yerin gölgesi üzerinizde olsun…

Doğrusu bunları sizinle daha çok konuşmak, yazışmak isterim.
Şimdi kıvamına gelen İstanbul metnimi yazmak zorundayım. Size sokağınızı yazın demiş miydim? Evet, ama siz, üzgünüm gene “tembellik” ettiniz, ne mektup ne de yazı gönderdiniz.

YAZININ KORSANEDEBİYAT.COM'DA TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ...

Feridun Andaç