İskender Pala'da dil yanlışları... Türkçeyi kim koruyacak? / Beyazıt Kahraman

İskender Pala'da dil yanlışları... Türkçeyi kim koruyacak? / Beyazıt Kahraman

08 Ekim 2016 - 45220 kez okundu.

Bir yazar, öykülerinde ya da romanlarında, “kullanımdan düşmüş” sözcükleri neden ısrarla kullanır?

Türkçeleri varken Arapça, Farsça sözcüklerle anlatmayı yeğlemekten amaç nedir acaba? Halkın sözvarlığında bulunmayan sözcükleri, yazın yoluyla halka dayatmaya çalışmanın anlamı, Türkçemize düşmanlıktan başka ne olabilir?

Halkın anlamadığı bir dille (Arapça, Farsça) şiirler yazmak, eğitim/öğretim yapmak hatta devlet işlerinde de o yabancı dili resmi dil olarak kullanmak, Selçukluların ve sonrasında da Osmanlıların ulusumuzu ve Türkçemizi aşağılayıcı bir uygulamasıydı.



Yaklaşık olarak bin yıl süren bu büyük ihanet, halkımızın dilinde, ekininde onulması zor yaralar açtı.

1928’deki Harf Devrimi ve 1932’deki Dil Devrimi, Türkçemizin Arapça, Farsça, Fransızca gibi yabancı dillerin baskısından kurtarılması amacıyla uygulamaya konmuş köklü dönüşümlerdi.

Bir anlamda, Türkçemizin “Kurtuluş Savaşı”ydı. Ancak, halkın arasındaki en yobaz, gerici, ulusal bilinçten ve dil bilincinden yoksun dar bir kesim, Türk aydınlanmasında yadsınamaz yerleri olan Harf ve Dil Devrimlerine karşı çıktı; Osmanlıcayı, Osmanlıcanın temelini oluşturan Arapça, Farsça sözcükleri, tamlamaları (terkip) kullanmayı sürdürdü.

Aralarından birçoğunun eski direncini yitirip dildeki özleştirme çalışmalarının ürünü olan ancak kendilerinin uzun yıllar “uyduruk” olarak niteledikleri sözcükleri bile kullandıklarını sıklıkla görüyoruz. Çünkü, ünlü dilcimiz Ömer Asım Aksoy’un dediği gibi, “Türkçenin özleştirilmesi durdurulamaz!”

Arapçaya, Arap ekinine hayranlıktan bir türlü kurtulamayanlar arasında kimi Türkolog akademisyen ve yazarlarımız da var.

Onların yazdıklarını okumak zorunda kalınca, Mustafa Kemal Atatürk’ün Dil Devrimi’nin yolunda ödün vermeden çalışan, çabalayan, ilerleyen, yazınsal ürünler üreten bir dilcimizin yıllar önce ileri sürdüğü “Türkologlar Türkçeyi koruyamazlar” savını anımsıyorum.

Türkçemizi yazılı ve sözlü kullanımlarıyla, bu savın geçerli olamayacağını kanıtlayan Türkologları da tanıyorum, bu savı doğrulayan Türkologları da…

Bir başka deyişle, Türkologların tümünü aynı kefeye koyamayız. Sayıları az da olsa, dil bilinci kazanmış Türkologlarımızın Türkçeyi kullanırken gösterdikleri özeni göz ardı edemeyiz. Edemeyiz ama bu yeterli mi ve toplum genelinde etkili mi?

KİTAPLARDAKİ BOZUK TÜRKÇE...

Yeterli ve etkili olmadığının birkaç göstergesi var. Kimlerin kitaplarının on binlerce basılıp satıldığına, TV kanallarında kimlerin sıkça konuşturulduğuna bakınca durum az çok anlaşılıyor.

Türkçesi varken Arapça, Farsça, Osmanlıca sözcükleri yeğleyenler arasında en çok dikkatimi çeken İskender Pala oldu. Özellikle “Aşkname”yi (Kapı Yayınları, Temmuz 2012, 22. Basım) okumaya çalışınca, kimi Türkologların Türkçeyi koruyamayacakları savı pekişmeye başladı.

“Divan Edebiyatı” alanında doktora yapmış bir Türk Dili ve Edebiyatı profesörü olan İskender Pala, özgeçmişinde şöyle anlatıyor kendini: “… Önümde bir medeniyet duruyordu ve şimdi ne Troya kentini keşfeden Schliemann, ne Tut-enk-Amon nam Firavun’un mumyasını çözen Champillion; ne mikrobu keşfeden Pasteur, ne de arzın cazibesi kanununu keşfeden Galileo Galilei benim kadar mutlu olamazlardı.”

Bu tümcedeki dil yanlışlarını, anlatım bozukluklarını bulma ve açıklama işini, Orhan Pamuk’un bir tümcesinde dört yanlış bulan Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya bırakmaya gerek yok; ilköğretimin 7. ya da 8. sınıfında okuyan bir öğrenci bile, biraz dikkat edince, bu yanlışları fark eder ve açıklar. İlköğretimin bu sınıflarında Türkçenin dilbilgisini öğrenmiş olan öğrenciler, “ne… ne…” bağlacından sonra tümcenin yükleminin olumlu olması gerektiğini bilirler çünkü.

Ayrıca, hem bağlaç hem virgül kullanılmaması gerektiğini de…

Bir dili toplum karşısında sözlü ya da yazılı olarak kullananların (yazarlar, radyo ya da televizyonlarda konuşan sunucular, politikacılar, topluma önderlik edenler, öğretmenler…) o topluma karşı bir sorumlulukları vardır.

Aile bireyleriyle ya da arkadaşlarıyla konuşurken bu tür yanlışlar yaparlarsa, bu yanlışları bir yere kadar hoşgörüyle karşılanabilir ancak toplum karşısında bu tür yanlışlar yapmaya hakları yoktur.

Bu tür yanlışlar, içinde bu tür kullanım hataları bulunan konuşmaları dinleyen ya da yazıları okuyanlara da bulaşıcı bir sayrılık gibi yayılıyor.

Konuşmasında ya da yazısında, yukarıda verilen örnekteki gibi bir kullanım yanlışını bulduğunuz kişilere bu yanlışlarını anlatmaya çalıştığınızda; “Fakat bizim öğretmenimiz de böyle kullanıyor” ya da “Fakat falanca yazarın öykülerinde, romanlarında da sizin yanlış saydığınız bu kullanım var” gibi yanıtlar alırsanız ne yaparsınız?

Kimileri, “Ben dilci ya da dilbilimci değilim, Türkçe öğretmeni de değilim, bundan dolayı Türkçenin kullanımında yanlışlarım olabilir” diye savunmaya çalışabilirler kendilerini ancak İskender Pala gibi bir Türk Dili ve Edebiyatı profesörü için de söyleyebilir miyiz bunu?

Bu tür dil yanlışları, anlatım bozuklukları, noktalama yanlışları bir Türk Dili ve Edebiyatı profesörünün konumunda olmayanlar için olağan sayılabilir, bir yere kadar hoşgörüyle karşılanabilir belki fakat yine de toplumun karşısına bu yanlışlarla çıkmamak gerekir.


"PROF..." FACİASI İSKENDER PALA...

İnsanlar kendi dil yanlışlarını göremeyebilirler; bu tür yanlışlar gözden kaçabilir. İşte bundan dolayı gazetelerin, yayınevlerinin düzeltme bölümleri, bu bölümlerde görev yapan düzeltmenleri vardır. Fakat hangi düzeltmen, bir Türk Dili ve Edebiyatı profesörünün yazılarını düzeltme yürekliliğini gösterebilir ki?

Yazarların, sunucuların, akademisyenlerin dil yanlışlarını, yazım yanlışlarını, anlatım bozukluklarını kendilerine gösterme yürekliliğinde bulunamazsak bu yanlış kullanımlar sürer gider. Derslerindeki konuşmalarında, makalelerinde, köşeyazılarında, öykülerinde, romanlarında Türkçenin kaşını gözünü yaran bir öğretim üyesinin hangi öğrencisi ona, “Siz Türkçeyi kullanırken bu kadar yanlış yapıyorsunuz, öyleyse ben de yapabilirim; yanlışlarımı olağan karşılamalısınız, sınav kâğıtlarımda bu tür yanlışlarla karşılaştığınızda notumu kıramazsınız” ya da “Türkçeyi önce siz öğrenin de sonra bize öğretirsiniz” diyebilir ki? Diyemez. Derse başı ağrır.

Bu tür dil yanlışlarının, anlatım bozukluklarının bol bol yer aldığı Aşkname’yi okurken epey zorlandım.

Kitaplığımda bulunan ve çeşitli kişilerin, kurumların yayımladığı yaklaşık yirmi kadar sözlük, İskender Pala’nın hayran olduğu ve Türk toplumuna yaymaya çabaladığı Arapça, Farsça sözcükleri anlamaya yetmedi.

Bu tür Arapça, Farsça sözcükleri anlamak için Pala’nın Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü'ne bakmak gerekiyor. Okurlar, kendi sözvarlıklarını şöyle bir düşünürlerse ne yapacaklarına karar vereceklerdir.

İskender Pala’nın öğrencilerine ve meslektaşlarına özellikle anlatmak istediğim birkaç nokta var:

1/ Aşkname’yi okurken, 111 (yüz on bir) sözcükten oluşan bir tümceyle (s. 40) karşılaşırsanız ne düşünürsünüz? Yazarın Türkçeyi ne ölçüde yetkinlikle kullandığını mı, bir marifet gösterisiyle karşı karşıya olduğunuzu mu? Böyle uzun tümceler okuru yormaz mı? Böyle uzun tümceleri kimileyin başa dönüp bir kez daha okuma gereğini duyduğunuz olmuyor mu?

2/ “… sevinç çığlıkları atılıyor olması…” (s. 7), “… bulamıyor oluşu…”, “… aramıyor oluşu…” (s. 32), “… yuvarlak dürdaneyi taşıyor olacaktı.” (s. 68),  “… her ikisinin de içkiyi seviyor olmaları…” (s.87), “… görüyor olsaydı…” (s. 132), “… birinin yaşıyor olmasının” (s. 156) gibi kullanımları bana bir Türkolog profesör açıklayıversin lütfen. Böyle bir eylem çekimi var mıdır Türkçede? Yoksa, “sevinç çığlıkları atması”,  “bulamaması”, “ aramaması”, “taşıyacaktı”, “sevmeleri”,  “ görseydi”, “yaşamasının”  şeklinde mi çekilmeliydi bu yüklemler?

3/ Kitabın çeşitli sayfalarında; “…pirinç mangalın konulduğu sofadaki peykenin üzerine…” (s.2),  “Gâvura artık gâvur denilmeyecekmiş.” (s. 7), “…Hatta belki sevindi de denilebilir...” (s. 17), “Adı konulamayacak bir an idi.” (s. 22), “hasret denilen şey…” (s. 65), “… yolcuya dur denilemeyeceğini”, “… başındaki sarık yerine işlemeli bir üsküf konulsa…” (s.67),  “… Silistre’de resmedildiği bir portresi Bükreş Sinaia Müzesi’ne konuldu.” (s. 76), “Denilebilir ki…” (s. 88), “Sebk-i Hindî denilen şiir üslubuyla…”, “… şuh meclislerin aranılan hanendesi Derviş ömer…”  (s. 88),  “Ona deli denilemez.” (s. 98), “… adına aşk denilmezmiş“… denilmesinden ziyade…” (s. 133), “… kıyamete kadar beklenilebilir” (s. 149), “… bir kenara konulsa…” (s. 152), “… birileri tarafından el konulmuş” (s. 156), “… yoluna sevgi denilecekti” (s. 162”, “Onun hayatında masiva denilebilecek…” (s. 163), “… bize heba var denildi” (s. 216) gibi çifte edilgen yanlışlarıyla çokça karşılaşılıyor.

Yazarın İstanbul Bir Rüya adlı yapıtında da çifte edilgen yanlışlarını görebilirsiniz. “… daha sonra şehre İslâm-bol denilmesine yol açmışsa da…” (s.18), “Bunların 14 bin 803’ü İstanbul denilen tarihi yarımadada…” (s. 20), “… bunun mecelleye bir hüküm olarak konulduğunu Cevdet Paşa yazar.” (s. 21), “Osmanlı devrinde bu zincir Aya İrini mabedine konulmuş ve …” (s. 35), “Kanto denilen sanat…” (s. 51), “… çifte kâğıtlı denilen kalın esrar sigaralarını…” (s. 58), “Ayağındaki yarım Fransız denilen üstü dar, altı İspanyol paça pantolon da…” (s. 61), “Odanın ortasına büyükçe bir ayna konulup…” (s. 80), “Bugün hangi ülkede olursa olsun yurt dışında bulunan insanlara nasıl Alamancı deniliyorsa, daha bu asrın ortalarına kadar da hangi şehirde olursa olsun evinden uzakta rızık arayanlara İstanbulcu denilirmiş.” (s.81)

Bu arada, “Bazen benim de böyle kullandığım oluyor” dediğinizi işitir gibi oluyorum.

Kimden öğrendiniz? Aile bireylerinden mi, öğretmenlerinizden mi, arkadaşlarınızdan mı, kitle iletişim organlarında görev yapan sunuculardan mı, okuduğunuz kitaplardan mı?

Belki de hepsinden… Ben de öyle… Evet, yıllar önce bu yanlışları ben de yapıyordum. Kimden öğrendiğimi de anımsamıyorum. Kitle iletişim araçlarındaki sunucuların kullandıkları Türkçeden olabilir ya da yakın çevremdekilerin konuşmalarından… Fakat ders kitaplarındaki okuma parçalarından, gazetelerde yer alan makalelerden değil sanırım.

Konuşmalarıma yansıyan bu yanlışım, 30 yıl kadar önce bir dostum tarafından anımsatıldı ve açıklandı bana. İlkin inanamadım ama çifte edilgen yanlışına düştüğüm doğruydu. Okuduğum yazılarda ve dinlediğim konuşmalarda bu yanlışın yapılıp yapılmadığına dikkat etmeye başladım. Bu yanlıştan kurtulmak için epey uğraştım ve başardım. İskender Pala da başarabilir.

Fakat hakkını yemeyelim onun; doğru kullanımlarını da gösterelim. Aşkname’deki şu kullanımları, Türkoloji profesörümüzün çifte edilgen yanlışına her zaman düşmediğini kanıtlıyor: “… dense bir tek Tıflî dışarıda kalırdı”  (s.88), “Aşk fedakârlık ister denir ya hani…” (s.89), “Çıkımcılık, toplanan gülleri küfelere doldurup kazanlara taşımaya deniyordu…” (s. 135).


SON YILLARIN MODA YANLIŞI: "ADINA..."

4/ Son yıllarda insanlarımızın çok büyük bir kesimine hızla yayılmış “adına” kullanımının çekiciliğine Pala da kapılmış: “… belki umudunu diri tutmak adına yeniden seslenmekten vazgeçti.” (131) Biz çocukluğumuzda beri “… tutmak için…” ya da “…tutmak amacıyla…” diye kullanırız. İskender Pala’nın da benim gibi öğrendiğine eminim. Ne oldu da terk etti bu doğru kullanımı İskender Pala? “-mak için” ya da “–mak amacıyla…”  diye kullanılırsa yanlış mı olur? “-mak adına…” diye kullandığımızda daha mı “havalı” oluyor yoksa? İskender Pala, “-mak adına…” kullanımını hangi üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde, hangi hocasından öğrendi acaba? Kendi öğrencilerine de böyle mi öğretiyor?

5/ Bir kadından söz ederken, “… önce iki kız çocuğu geldi yanına, ardından şık bir bayan ve nihayet bir bey” (s. 19) diye kullanınca kadınlar nezdinde daha “nazik”, “havalı” hatta “karizmatik” olunuyor galiba.

Kadınlardan söz ederken “Kadın, hanım, hanımefendi” sözcüklerini kullanmak yanlış mı ya da kaba mı? Değil kuşkusuz. İnsanlardan adlarıyla birlikte söz ederken söz gelimi “Bayan Fazilet Çalışkan”, “Bay İskender Pala” deriz. “Fazilet Hanım”, “İskender Bey” diye de kullanabiliriz. Bir insandan adını kullanmadan söz ediyorsak söz gelimi “Güzel bir kadınla (hanımla, hanımefendiyle) tanıştım” demek doğru olacaktır; “Güzel bir bayanla…” değil.

6/ İskender Pala’nın Aşkname’de “kabus” (s.1), “kağıdı” (s. 49), “yegane” (s. 51), “kuzey rüzgarların” (s. 53), “bezirgan” (s. 54), “divan katibiydi”, “sükun” (s. 56), “kağıt” (s. 62), “iki aşık” (s. 70), “mahkumları” (s. 71), “… çıkması adettendi” (s. 71), “… rüzgardan” (s. 74), “çevgan” (s. 107) şeklinde, düzeltme imi kullanmadan yazdığı sözcükleri, Dil Derneği’nin ve TDK’nin Yazım Kılavuzlarında kâbus, kâğıt, yegâne, rüzgâr, bezirgân, kâtip, sükûn, âşık, mahkûm, âdet, çevgân (çevgen) vb. şeklinde yani düzeltme imiyle yazılmış olarak görüyoruz.

Hangi yazımlar doğru?

Yazım Kılavuzlarında yer alanlar mı, Türkoloji profesörümüzün (?!) kullanımları mı? (Bu arada, bu yazıyı okumakta olan okurların da, “Şapka kalkmamış mıydı?” diye sorduklarını işitir gibi oluyorum.)

Yoksa bunlar eften püften, önemsiz kurallar mı?

TDK ve Dil Derneği, Türkçenin yazım kurallarının açıklandığı, sözcüklerin doğru yazılışlarının gösterildiği Yazım Kılavuzlarını niçin hazırlıyor ve yayımlıyor?

Sınavlarda yazım kurallarına yönelik sorular niçin soruluyor?

Öğrencilere eziyet etmek için mi? Türkçenin yazım kuralları yalnızca öğrenciler için mi geçerli? Öğretmenler, öğretim üyeleri, yazarlar, basın mensupları, Türkologlar Türkçenin yazım kurallarını doğru uygulamakla yükümlü değiller mi? Türkçeye biraz saygısı olan Türkologlar, dilbilimciler bu soruya nasıl yanıt verirler acaba?

7/ “Grup” ve “gurup” sözcükleri yabancı dillerden dilimize girmiş. İlki “küme, öbek”, ikincisi “günbatımı” anlamında... Bu sözcüklerin anlamlarını ve yazılışlarını ayırt edebilmek için ille de yükseköğretimden geçmiş olmak mı gerekiyor? En azından ilköğretimi bitirmiş bir gencimiz bu sözcükleri doğru kullanabilir bence. Peki, bir Türkoloji profesörü de yanlış kullanırsa? “Ne var ki gözler ilk gurup sürgünleri bulamadılar.” (s. 71) Neyi ya da kimi bulamamış gözler? İlk günbatımını mı, sürgüne gönderilmiş insan kümesini mi?

Bir grup Türkolog profesör, bir akşam gurup vaktinde bir araya gelseler, meslektaşları İskender Pala’yı da çağırsalar ve bu soruyu ona yöneltseler, nasıl bir yanıt alırlar acaba? “Ne olmuş yani? Bir harf fazla oluvermiş. Ne var bunda?” demez herhalde.

Diyelim ben “Fransız İnkılabı” yazmak isterken yanlışlıkla “Fransız İnkilabı” yazsam, “Amaan! Önemli değil; bir nokta fazla oluvermiş, ne var bunda? ‘Fransız Devrimi’ denmek istendiği anlaşılıyor” der mi acaba? (inkılap=devrim, inkilap=köpekleşme…) Bir zamanlar iflas eden bir banka patronunun bankasını kurtarma çabasını anlatırken kullandığı “Kârımızı bile sermayeye kattık, yine de bankayı kurtaramadık” sözlerinin “Karımızı bile sermayeye kattık…” şeklinde düzeltme imi kullanılmadan yazılmasını nasıl karşılar acaba?

8/ Arapça ya da Farsça bilmeyenler, Aşkname’deki şu sözcükleri Osmanlıca-Türkçe sözlük kullanmadan anlayabilirler mi? Murassa (s. 1), nahif (s. 2), revnaklı, rânâ (s. 10), mürur tezkireleri (s. 16), fevk, cezire, mübahase, mihmanhane (s. 20), firkat, daussıla (s. 21), perizad (s. 22), serv-i sim-endam, levh-i mahfuz, müfred (s. 23), malihülya (s. 27), murakka (s. 37), tervice meyyal (s. 40), istida (s. 41), münhal (s. 42), tekaüd (s. 43), irtiaş, refte refte (s. 44), teganni (s. 48), filurya, terennüm (s. 49), hamule (s. 55), füsun (s. 57), ünsiyet (s. 60), hicran, firkat (s. 61), üsküf, halas (s. 67), dürdane (s. 68), neşide (s. 73), vuslat (s. 74), tecessüs (s. 85), mutantan (s. 93), tecahül (s. 99), tevarüs, zaviye (s. 102), mülhem, melal (s. 105), çevgân (s. 107), tedahül (s. 109), tavlon (s. 110), müşaare (s. 111), taravet (s. 112), rindane (s. 117), ahfad (s. 123), tuvana (s. 139), kesel (s. 142), ılgar, gavvas (s. 144), ahd ü peyman (s. 147), ruberu, münhani (149), istiskal (s. 153), bizar (s. 155), savt, inşirah (s. 160), vahdet, kesret, masiva (s. 161), yegân, mansıp (s. 204). 
Bu sözcüklerden bazıları Osmanlıca-Türkçe sözlükte de yok.


9/ TDK’nin ve Dil Derneği’nin Yazım Kılavuzlarında “bazen” olarak verilen sözcük, Pala’nın kullanımında “bazan” olmuş: “… bazan bulutlara, bazan dalgalara yansıyarak…” (s. 55) Hangisi doğru acaba? Biz bu sözcüğü kullanırken hangi yazılışı dikkate almalıyız? İskender Pala’nın öğrencileri de hocaları gibi mi kullanırlar bu sözcüğü?

10/ 65. sayfada yer alan,  “… derhal giyindi, kuşağını bağlayıp setresini okuzlarına aldı, serpuşunu başına koydu…” sözcüklerini okuyunca, öyküde geçen kişinin setresini neresine aldığını anlıyoruz. Olur böyle kazalar.

11/ “Ona bakanlar ‘Çok geçmez telef olur’ diyorlardı.” (s. 139) ‘Telef olmak’ eyleminin hayvanlar için kullanıldığını İskender Pala da bilir. Halkın kullanımında, yukarıdaki örnekteki gibi yanlışlarla karşılaşsak da İskender Pala bu yanlışa düşmemeliydi.

Çünkü bu tür yanlış kullanımlar yazarların yazdıklarından; öğretmenlerin, öğretim üyelerinin, radyo-TV’lerde görev yapan sunucuların, toplum karşısında konuşan politikacıların konuşmalarından halka yayılıyor.

Dil yanlışlarının, anlatım bozukluklarının halk arasında hızla yayılmasından kimlerin sorumlu olduğu açıkça ortada.

12/ Sert ünsüzlerin benzeşmesi ve yumuşaması kuralları ilköğretimin ilk dört yılında öğretilir öğrencilere. Fakat bu öğretimde yüzde yüz başarı sağlanamadığı anlaşılıyor: “… pek çok asil âşıkın hayatını öğrenmiş…” (s. 22)

13/ Türkçenin yabancı sözcüklerden arındırılması, dilimize girmiş yabancı sözcüklerin yerine, Türkçe köklerden Türkçe yapım ekleriyle karşılıklar türetilmesi çalışmalarından sonra “neşretmek” yerine “yayımlamak”, “neşriyat” yerine “yayın”, “naşir” yerine “yayımcı” sözcükleri türetildi, kullanımları halk tarafından benimsendi. TDK’nin ve Dil Derneği’nin Türkçe Sözlük’ünde, Yazım Kılavuzu’nda bu şekilde yer alıyor, “yayınlamak” ya da “yayınlatmak” olarak değil çünkü böyle bir eylem yok. Böyleyken, nasıl oluyor da “yayımlamak” yerine “yayınlamak” kullanılıyor? “… morallerin yükseltilmesi için emir yayınlatmış…” (110), “… ramazan arifesinde bir emir yayınlanmış…” (s.118)

Halk arasında da böyle yanlış kullananlar var, değil mi? Kimden öğreniyorlar acaba böyle yanlış kullanmayı?

14/ Saatlerin, dakikaların yazılışlarına “-de, da” eki getirilecekse ses uyumu kuralını ve sert ünsüzlerin benzeşmesi kuralını uygularız. Saat 10.00’da yazar, “onda” diye okuruz; saat 17.00’de yazar, “on yedide” diye okuruz, 23.00’te yazar, “yirmi üçte” diye okuruz. Bir başka deyişle, rakamlarla yazarken kullanılan sıfırlar okunmaz.  Kimilerinin, “Ertuğrul, iki saat kadar da karanlıkta çırpındıktan sonra saat 21.00’da olanca şiddetiyle kayalıklara bindirdi” (s. 122) şeklindeki yanlış kullanımı sizin aklınızı çelmesin.

Bir üniversite öğrencisi de sınav kâğıdında bu tür yanlışlar yaparsa, İskender Pala’ya Türkoloji alanında doçentlik ve profesörlük unvanı veren seçici kurul (‘jüri’ sözcüğünü kullanmayı yeğliyorlar nedense. Daha havalı oluyor galiba böyle yabancı sözcükleri kullanmak.) üyeleri o öğrenciye nasıl bir not verirler acaba?

Türkçeyi kurallarına uygun bir şekilde kullanmak varken Arapça, Farsça sözcükleri özellikle yeğlemekle, “Divan Edebiyatını sevdiren adam” mı olunur yoksa “Türkçeyi bozan” mı?

Sonuç olarak, usumuzda kalması gereken şudur: Türkçemizi koruyacak ve geliştirecek olanlar, dil bilinci kazanmış kişilerdir; Türkçemizi bozan yazarlar değil.

Dil bilinci kazanabilmek için Türkolog olmak gibi bir koşul da yok. Dil bilinci kazanmanın en iyi yolları; dilin kullanım kurallarını özümsemek, olabildiğince Türkçe sözcükler kullanmak, Türkçeyi yetkinlikle kullanan yazarların yapıtlarını okumak, toplum karşısında konuşanların konuşmalarını eleştirel olarak dinlemek ve onların yanlışlarına düşmemekle olur.

Beyazıt Kahraman
GERCEKEDEBİYAT.COM