İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 64. yılı... Kan ve ateş içindeyiz... / Vahap Erdoğdu

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 64. yılı... Kan ve ateş içindeyiz...  / Vahap Erdoğdu

09 Aralık 2012 - 4979 kez okundu.

Değerli Konuklar,


TİHAK sesini ancak yılda bir kez duyurabiliyor. Kurumumuzun bildirileri, Başkanımızın demeçleri, medyada yer alamıyor. Ne Soroz’un Açık Toplum'u, ne uluslararası kuruluşlar arkamızda. Birkaç üyemizin emekli aylıklarından ayırdıkları katkılarla mütevazi büromuzu ayakta tutabiliyoruz. 


Ama Dünyanın ve Türkiye’nin sorunlarına yaklaşımımızda “mütevazı” değiliz. Yılda bir kez de olsa, görüşlerimizi siz seçkin konuklarımızla paylaşmış olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. 


Kuşkusuz, bu fırsatın yaratılmasında Çankaya Belediyesi ve onun değerli başkanı Sayın Bülent Tanık’ın katkılarını saygıyla vurgulamamız gerekiyor. 


***


İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 64. yılı. Kan ve ateş içinde kavrulan, bir yılı daha arkada bırakıyoruz.  Ortadoğu kanıyor, ülkemiz kanıyor!..


Gerçek yekinene kadar yalan dağları aşar. 


Ortadoğu üzerinde uydurulan yalanlar, dağları değil, okyanusları aşarak, dünyanın dört bir yanına yayıldı. Gerçek ise, Ortadoğu’nun cangılında başını kaldıramıyor. 


Saddam’ın “asit kazanları”, mahdumunun “insan etine doymayan aslanları”, “binlerce insanı bir anda öldüren kimyasal silahları”, vb, bütün bu yalanlar, bir Kurban Bayramı sabahı, İslamın o kutsal gününde, Saddam’ın kellesiyle birlikte yuvarlanıp gitti. 


NATO Müttefik Kuvvetler Komutanı Wisely Clark, gerçeği çok önceden açıklamıştı:


“Beş yıl içerisinde, Irak’tan başlayarak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran’la son bulacak olan yedi ülkeyi, saf dışı bırakacağız.”


Goebbels, “yalan ne kadar büyükse, yığınlar o kadar kolay inanırlar” demişti. Ne büyük yalanlar üretmemişlerdi ki!


Anımsayalım. CIA, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları (KİS) ürettiği yalanını onaylatmak için, Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonuna akla gelmedik baskılar yaptı. Başaramayınca, CIA, Komisyon Başkanı Baradey’ekarşı olmadık iftiralar üretti. 


Onunla da kalmadı, düzmece bir dosyayı Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın koltuğu altına vererek, BM kürsüsüne yolladı. Dosya, birinci elden sağlanan bilgilere,“çok sağlam” kaynaklara dayandırılıyordu! O “sağlam kaynak”, Ürdün’e kaçan, sonra Irak’a dönen ve öldürülen Saddam’ın iki damadından başkası değildi! Powell, bu birinci elden kanıtlarını içeren dosyasını pek çok başkentin masasına açtı.


Dünyanın en büyük ülkesinin Dışişleri Bakanı yalan mı söyleyecekti? Yıllar sonra, emekli Powell, “yalan” söylemediğini, ama “aldatılmış”olduğunu açıklayacaktı!


Irak işgali, ABD’ye 5 trilyon dolara, 4488 cana, 33 bin yaralıya mal oldu. Irak nüfusunun yüzde 5’i öldü. Maddi kaybını kimse hesaplayamıyor. Ortadoğu’nun eğitim ve sağlık hizmetlerinin en gelişmiş olduğu, kadınlara haklarının tanındığı, bu laik ülkesi, yerlebir edildi. Bir ulus tarih sahnesinden silindi! Ülke, tarihiyle, kültürüyle parçalandı, yağmalandı, etnik ve mezhep boğazlaşmasının, El-Kaide’nin ana üssüne dönüştü.


Her yıl 500 bin çocuk yeterli beslenememekten, ilaçsızlıktan ölüyor. Felluce’de bebeklerin yüzde 30’u sakat doğuyor.


Kathy Breen, New York’ta Katolik bir yardım kuruluşununçalışanıdır. İşgal öncesi ve işgal sırasında Irak’ta bulunmuştu. Geçtiğimiz günlerde, Irak’a yaptığı ziyaret sırasında, Ramada’da 50-60 kişilik genç bir grubun karşısına konferans vermek için “onur konuğu” olarak, çağrıldı. Gördükleri karşısında duyduğu üzüntüyü dile getirirken, ülkesi adına,dinleyenlerinden özür diledi.


Genç bir kız izleyici, “derdimiz elektriksizlik, susuzluk değil. Siz herşeyimiziyokettiniz. Ülkemizi yokettiniz. Ne varsa yüreğimizde, onları yokettiniz. Kadim uygarlığımızı yokettiniz. Yüzümüzdeki gülücükleri, düşlerimizi, geçmişimizi, geleceğimiziçaldınız.”


Bir başka genç ise, “Yaptıklarınız yüreğimize yazılmadı, yüreğimize kazıldı. Unutulur mu?” diye yanıtladı. (Global Research, Aralık 1, 2012)


Unutulmaması gerek çok şey var. Uluslararası anlaşmalara aykırı olarak Bağdat’ta düzmece bir mahkeme kuruldu. Mahkemenin ilk başkanı istifa etmek zorunda kaldı, ikincisi azledildi, üçüncüsü idam kararı verdi. Saddam’ın üç avukatı öldürüldü. Kimler olduğu belli olmayan gizli tanıklar dinlendi. Saddam’ın tanıkları reddedildi. Savunma yapmasına izin verilmedi. Aşağılandı. İdamının aşağılık görüntüleri dünyaya servis edildi.


Öldürülen bir milyon kişinin davası ise, “divana” kaldı!


Amaç onun şahsında, Arap halkını ve İslamlığı aşağılamaktı. O başarıldı. 


Bu, Ortadoğu’nun geleceğinin de habercisiydi.


Peki zorba Saddam gitti de, “sandıktan” çıkan Maliki, Irak’a “demokrasi”, “insan hakları” mı getirdi?


Bugün ABD ‘nin Bağdat elçiliğinde on beş bin personel var. Beş bin kişilik güvenlik gücü elçiliği koruyor.


Russell Mahkemesi'nini yayımladığı, Vijat Nathar imzalı yazıyıöfkemizi utancımıza katarak okuyalım:


Dördüncü Tugayda binbaşı Cuma el Müsavi, Amerikalılar tarafından bilgi toplamak için eğitilmiş bir sabıkalıdır:

”Tugay istihbaratından baskın veya arama emri aldığımızda, küçük bir alkol ve uyuşturucu partisiyle işe başlarız. Bu tür operasyonlarda en acımasız davranan askerleri seçeriz. Gittiğimiz evde erkekleri ve gençleri bir odaya, kadınlar ve çocukları başka bir odaya kilitleriz. Mücevher gibi kolayca çalınacak şeylerle iş başlarız. Evi alt üst eder, kadın çamaşırları gibi eşyaları etrafa saçarız. Kimi askerler bu çamaşırları çalar. Ardından, kadınların üst aramasına geçeriz, keyifle mahrem yerlerini, göğüslerini elleriz. Direndiklerinde, evde bulunan erkekleri tutuklamakla tehdit ederiz. Kadınlar güzelse, çoğu kez orada ırzlarına geçeriz. Evde silah ya da suç aleti bulamadığımızda, evi terkederiz. Bulursak, erkekleri ve gençleri, onlar yoksa, kadınları tutuklarız.”


Cuma el Müsavi’nin yardımcısı Teğmen Rafid el Daraji, idama mahkum olmuş bir başka sabıkalı. Amerikalılar Abu-Greyb hapishanesinden çıkarıp teğmen rütbesiyle “koruma” yaptılar. Bu iki sabıkalının anlattığı bir başka olay:


“Temmuz 2006’da Karabah’ta manifaturacı birinin evine baskın ve arama talimatı aldık. Gecenin 1’inde evi bastığımızda, adam evde yoktu. Karısı ve 17 yaşında oğlu evdeydi. Aramada bir silah bulduk. Yasalarımıza göre, siviller korunmak için silah bulundurabilirlerdi. Ama biz, kadına tecavüze izin vermez ise, oğlunu tutuklayacağımız tehdidinde bulunduk. Oğlunu bir odaya kilitledik, bir başka odada askerler sırayla kadına tecavüz etti. Ardından da evde ne buldularsa çaldılar.”


Amacım Türkiye’nin de yabancısı olmadığı “dehşet” hikayeleri anlatmak değil. Demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi insanlığın kutsadığı kavramların nasıl içlerinin boşaltılarak, emperyalizmin vahşi politikalarının renkli örtüleri haline getirildiklerine parmak basmak. Irak’ta olanlar, Libya’da da oluyor. Suriye’de, Lübnan’da da olacaktır. 


Libya,NATO şemsiyesi altında işgal edildi. İşgal, 50-60 bin insanın ölümüne ve 500 milyar dolarlık maddi zarara neden oldu. 


Ülke, Fransız, İngiliz ve İtalyan ortak sofrasında paylaşıldı. Fransız Total şirketi petrolün yüzde 30'unu, İngiliz BP yüzde 20'sini, İtalyan ENİ de yüzde15'ini aldı. 


NATO'nun savaş uçakları "özgürlük bombalarını" Kaddafi'nin konvoyunun üzerine yağdırmasının ardından, yerdeki "özgürlük savaşçılarının" naklen yayınla sergilenen iğrençlikleri,insan soyunun utanç defterine bir sayfa daha ekledi.


Libya'da devrim olmadı, Tunus’ta, Mısır’da olmadığı gibi. Suriye’de de olamayacağı gibi. 


Tunus’un başında bulunan Marzuki, İnsan Hakları Tunus Derneği Başkanı olarak uzun yıllar Fransa’da yaşamıştı. Amerika, Derneğe mali destek sağlıyordu. Derneğin destekçilerinden biri de Soros’un AçıkToplum’uydu.


Tunus’un ve Afrika’nın en etkili TV kanalı,“Perspolis” filmini gösterdi diye, sahibinin eviateşe verilirken, Marzuki seyirci kaldı. Aile Paris’e kaçarak canlarını kurtardı.


Monsef Marzuki, 2012 Chatham House Ödülünü demokrasiye yaptığı katkılardan ötürü,Kraliçenin elinde aldı. Tam da bu ödülün ardından,Tunus’ta gösterilerde 250 kişi yaralandı.Marzuki’yi gülle karşılayanTunus’lu kadınlar şimdi saçlarını, başlarını yoluyor!


Muhammed Mursi, Amerika’da eğitim görmüş bir maden mühendisidir. Çocuklarının bir bölümü ABD vatandaşıdır. Mursi, ABD, İsrail, Avrupa tarafından taktir edilen, Müslüman Kardeşlerin önemli liderlerinden biridir. Mursi, kafese konan 85’lik Müberek’in yerine göz koyunca, beş gün önce, Tahrir Meydanında yedi kişi öldü.


Suriye’ye ilişkin en büyük yalan, o çok alışıldık, “demokrasi”  ve “insan hakları” söylemleri üzerine inşa edildi.


ABD, Fransa, İngiltere, İsrail, Türkiye, S. Arabistan, Katar “terörist Suriye”nin hesabını görmek için biraraya geldi.


Cehennemin bütün şeytanları toplandı!  


Kaatiller, soyguncular ve hırsızlardan oluşan uluslararası bir “Özgür Suriye Ordusu” oluşturuldu. Bu ordu akılalmaz suçlar işliyor. 


Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları sözcüleri, isyancıların “savaş suçu” işlediklerini yeni yeni dillendirmeye başladılar.


“Suriye halkına destek” gerekçesinin ne denli büyük bir yalanla sarmalandığını gözden kaçırmamak gerekiyor. Nüfusun yüzde 57’si Sünni Arap, yüzde 14’ü Hirıstıyan, yüzde 12’si Alevi, yüzde 3‘ü Şii, yüzde 3’ü Dürzi, yüzde 2’siİsmaili. Yüzde 9’u Kürt, yüzde 3’ü Türkmen.


Bir başka anlatımla, nüfusun üçte biri Hıristiyan, Alevi ve Dürzi.500 bin Filistinli, üç milyon Iraklı göçmen Esad’ı destekliyor. Sünni nüfusun önemli bir bölümü de Müslüman Kardeşler ve Selefilere karşı. Sayıları 2 milyon olduğu söylenen Kürt nüfusun da rejimle çatışmadığı biliniyor.


Öyleyse, bu “ordu” Suriye’yi kimlerden özgürleştiriyor? Besbelli ki Suriye halkının büyük çoğunluğundan.


Suriye nüfusunun üçte birini oluşturan, Alevi ve Hıristiyan halkın encamını soran var mı?


“Şiilerin katli vaciptir” diyen Suudi baş müftü Abdulrahman el–Jibrin var.


“Aleviler, Hıristiyan ve Yahudilerden daha imansızdır. Dünyayı bunların pisliğinden temizleyene kadar, bu kafirleri öldürün”diyen Mısırlı Şeyh Muahammet al Zoghbi var. 


Bu fetvaları Tanrı buyruğu sayan “Özgür Suriye Ordusu” var.


“Aleviler tabuta, Hıristiyanlar Beyrut’a!” 


Nüfusunun yüzde 90’ı Sünni olan Hula’da, 25 Mayıs 2012’de bir katliam yapılmıştı. 49’u çocuk, 34’ü kadın, 108 kişi boğazları kesilerek öldürülmüştü. Ölenler, Alevi kökenli, bir Suriye parlamento üyesinin yakınlarıydı. 


Bu olay, dünyaya Suriye ordusunun bombalaması sonucu olarak duyuruldu. Bütün ölümlerin boğazlanarak gerçekleştirildiği, kimsenin dikkatini çekmiyordu. Ama bu haber üzerine, birçok“insansever” Batılı ülke, Suriye ile diplomatik ilişkilerini kesti. 


BBC, bu katliamı, kaynağı belirtilmeyen bir fotoğrafla, Suriye ordusunun bombalayarak gerçekleştirdiğini söylüyordu. Türk medyasında da yayınlanan bu çarpıcı fotoğraf, yan yana dizilen ceset torbalarını gösteriyordu. 


Dünya, bu görüntüyü dehşetle izledi! Ama, çevrede hiçbir bomba izi yoktu. Cesetler üzerinde Arapça 384, 386 numaralarının bulunduğunu da,bir kişi dışında, kimse farketmedi. 


MarcoDiLauro, sabah kahvaltı sofrasında, BBC’nin bu dehşetengiz haberini izliyordu. Fotoğrafı görünce,  şaşkınlıktan kahve fincanı elinden masaya düştü! Bu fotoğraf, 27 Mayıs 2003’te Irak’da, Al Musayyib’tebir toplu mezarın açılışı sırasında,kendisi tarafından çekilmişti. DiLauro, bu yalanın düzeltilmesini istedi, BBC bir “özürle” yetindi!


FrankfurterAllgemeineZeitungmuhabiri RainerHermann,bu katliamın isyancılar tarafından yapıldığını kanıtladığında, çok geç olmuştu.


Suriye’de Katolik Kilisesinin baş rahibesi Agnes Meryem, İrlanda’da katıldığı bir toplantıda IrishTime’a şunları anlatıyor:(22 Ağustos 2012.)


Bir korku hayatı, güvenli olmayan, geleceği olmayan bir hayat. Paramparça olmuş, kanser tümörleri gibi. Nereden geldiklerini, kim olduklarını bilmediğimiz silahlı kişiler, sivillerin arasına katılarak, korku salıyorlar. 


Sıranın ne zaman sana geleceğini bilmiyorsun. Öldürülmen için, yönetimden yana olduğun suçlaması yetiyor.


Dükkanlar kapalı, su yok, yiyecek yok, elektrik yok. Durum her gün daha kötüleşiyor.


Yirmi yıldan beri Suriye’de yaşıyorum. Suriye bir tür totaliter rejim altındaydı. Kararlar küçük bir azınlık tarafından veriliyordu. Ama güvenlik vardı, yiyecek vardı, eğitim vardı. Şimdi onun yerine kafa kesen, kadınlara, kızlara tecavüz eden, adam kaçırıp fidye alan, etrafa korku salan bir rejim getirmek istiyorlar.


Geçen hafta bizim köyde işbirlikçi diye birinin parmaklarını kestiler, kafasını kopardılar, cesedini parçalayarak sokağa attılar. Suriye halkının çoğunluğu rehine alınmıştır. Bu silahlı adamlar gelip sivil halkın arasına giriyorlar. Ardından da hükümet sivilleri bombalıyor diye yaygara yapıyorlar. Savaşmak için çölde bir sürü boş alan var. Neden oralara gitmiyorlar?Çünkü, kilise ve camilere sığınarak, ateş eden keskin nişancılar, sivil halkı canlı kalkan olarak kullanıyorlar.


Bunlar Alevilere karşı şiddet uyguluyorlar. Bir ailenin kızına toplu tecavüz edildi. Oğullarının kafası kesildi, baba kaçırıldı. Binlerce insan kaçırılmıştır, nerede oldukları bilinmemektedir. Bunlar hırsız çeteleri, haraç toplayan mafya gruplarıdır. 


Daha da üzücü olanı, bunların Batıdan destek almış olmaları… Hepimiz tarihe karşı sorumluyuz. Olanları görmezlikten gelemeyiz. Suriye halkını yalnız bırakın, bizi bize bırakın. 


Artık yeter!


Nereden gönderdiğinizi bilmediğim bu çetelere desteğinizi kesin.”


Vatikan’ın görevlendirdiği Fransız Piskopos Philip TournolClos’un gözlemleri Vatikan’ınresmi organı, AgenziaFides’te, yayınlandı (4 Haziran 2012):


“Fanatik Sünni cihatçılar, özellikle Alevilere karşı kutsal bir savaş yürütüyorlar. Şüphelendiklerinin dini kimliğini saptamak için, sorguya çekiyorlar. Alevilerin bilmedikleri duaları ezbere okumalarını istiyorlar. Alevilerin oradan canlı çıkmalarının şansı yok”. 


Piskopos,138 bin HıristiyanınHumus’tan kaçarak, Lübnan ve Şam’a sığındıklarını, kiliselerinin yıkıldığını, evlerinin talan edildiğini belirtmektedir.


AgenziaFides’in bir başka haberinde ise, 10 bin nüfuslu Kuseyri Beldesinde yaşayan bin Hıristiyanın, eski Osmanlı’da olduğu gibi, sokakta Müslümanla karşılaştıklarında, kenara çekilip yol vermeleri zorunluğu getirildiğini vurguluyor. (12 Temmuz 2012)


Baş Rahibe, Agnes Meryem, Avusturalya’da bir toplantıda (5 Ekim 2012),18 yıl önce kendisinin yaptırdığı kilisenin İslamcılar tarafından içine doldurulan Hıristiyan ve Alevilerle birlikte dinamitle uçurdukları ve olayı Suriye ordusuna yüklediklerini söylemiştir. 


Kaçırılma tehdidini de alan Rahibe, bu grupların çoğunluğunun Afganistan ve Irak’ta savaşan El-kaide militanları ve Müslüman Kardeşlerin oluşturduğunu, Suriye kökenlilerin yirmide bir olduğunu belirtmektedir. 


Humus kentindeki bir piskopos,  Şubat ayında, kentte 200 Hıristiyanın aile ve çocuklarıyla birlikte muhalifler tarafından öldürüldüğünü, İslamcı çetelerin Hıristiyanları kaçırarak, yüklü fidyeler istediklerini, fidyeyi veren ikisinin cesetlerinin sokağa atıldığını söylemiştir. (ChristianToday com. 17 Temmuz 2012)


Bu şikayetler karşısında, Papanın Beyrut’a kadar gelip (15 Eylül 2012) bölge piskoposlarıyla toplantı yapmasının ardından, Ekim sonunda Hıristiyanlarla dayanışma için Şam’a bir heyet gönderilmiştir.


Doha toplantısı ve Hıristiyanlara yönelik şiddetin azalması, bundan sonra olmuştur. 


AnharKoçneva, (Russian Today, 29 Nisan 2011) Moskova’da Ortadoğu’ya yönelik bir turizm şirketinin müdürüdür. Sık sık bu bölgeye gitmektedir. Kulak verelim:


“29 Martta Hama’da bir gösteriye tanık oldum. Aileler, çocuklarıyla birlikte, ellerinde Suriye bayrakları, Esad’ın posterleriyle sokaklara dökülmüşlerdi. El Cezirede bu gösterinin Esad’a karşı yapıldığı haberini duyunca, şoke oldum. İsrail web sitelerinde de Esad posterli gösteriler, muhaliflerin gösterileri olarak yayınlandı. 


1 Nisan’da, Şam’da, hükümet karşıtı büyük bir gösteri yapıldığı haberi medyada yeralmıştı. Ben o gün Şam’daydım, böyle bir gösteriye tanık olmadım. Tanıdık Şamlılara sordum. Onlar da duymadıklarını, görmediklerini söylediler. 


16 Nisanda ise Reuters, Şam’da 50 bin kişinin katıldığı bir gösteri olduğunu, polisin gaz ve cop kullanarak göstericileri dağıttığını bütün dünyaya yaydı.


Ortadoğu konusundaki engin bilgileri, Esat'a gün gün ömür biçmek, ölü saymakla sınırlı, köşe yazarlarının Washington imalatı yalanları daha da abartarak kamuoyuna aktarmaları, gerçekleri perdelemeye yetmiyor.


Suriye Kurtuluş Ordusunun “ölüm mangaları” hedeflerini gizlemiyor.


Geçici Halep Askeri ve Sivil Konseyi, kadınların, iffetlerini kirleteceği gerekçesiyle, araba kullanmalarını, 22 Kasım 2012’de yasaklıyor.


Fas’tan başlayıp, Türkiye’ye kadar uzanan, anti-demokratik, anti-laik, şeriatçı bir “Müslüman Kardeşler” iktidar zincirinin halkaları tamamlanıyor.


Türkiye, bu kanlı oyunun yalnızca lojistik üssü değil, askeri ve siyasal karargahıişlevini de üslenmiş görünüyor. 


Bugün Suriye’de olanlar, Ortadoğu’da kopacak olan “büyük tufanın”ilk fırtınasıdır.


Kuşku yok ki, bu serüvenindümenini tutanlar, ölümcül bir kumarın yazgısını da paylaşacaklardır.


Cehennemin en kızgın köşesi, ahlaki çöküntü dönemlerinde, tarafsızlıklarını sürdürenlere ayrılmıştır. 


Yalan mı söylemiş Dante?


Sayın seyirciler!...

 
 
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 
Vahap Erdoğdu
 
Gerçekedebiyat.com