İdeolojik motivasyonlu bir Kara Kitap okuması / Kaan Eminoğlu

İdeolojik motivasyonlu bir Kara Kitap okuması / Kaan Eminoğlu

06 Temmuz 2018 - 4173 kez okundu.

Türk edebiyatında dil bilgisel hatalara ilişkin birçok eleştiri örneği olmasına karşın Tahsin Yücel'in Kara Kitap yazısına değin hiçbir eleştiride yazınsal ürünün sahibinin yazarlığı bu denli sorgulanmamıştır.

Edebiyat tarihimizde dil bilgisel aksaklıklar, cümle hataları, kelime ve kavram yanlışları genellikle özensizliğin bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. Füsun Akatlı'nın, Aziz Nesin'in Yokuşun Başı adlı eserindeki dil hataları ile ilgili eleştirisi bu tutumun klasik bir örneğidir: ‘‘Örneğin ‘Yokuşun Başında’ bir yerde ‘Tüfek benim sağımda, bacağı kesilmiş üçüncü bir ayak gibiydi’ diyor. Galiba tüfek ayağı kesilmiş bir bacağa benzetilmek istenmiş ama sehven yukarıdaki şekilde yazılmış. Üstelik bu tek örnek değil, bütün kitap böyle şeylerle dolu. Sanırım bunda putlaştırılmasının büyük rolü var.'1]


Füsun Akatlı

Politik ortaklığın eleştiri dozajına olan etkisini ortaya koyan Füsun Akatlı'nın Aziz Nesin eleştirisi, her ne kadar edilgen bir tutumla sarf edilmiş sözlerden oluşsa da, bu tutumunda putlaştırmanın (putlaştıracak derecede eleştiriden uzak tutulmanın) eleştiriye verdiği zarara yönelik bir itiraz da bulunmaktadır. Bu bilinçle, Aziz Nesin'in ‘‘eleştirilemezlik’’ sınırında bulunan eserine ilişkin putlaştırma olgusunu ön plana çıkaran Akatlı, –yüksek sesle olmasa da– bu ‘‘eleştirilemezlikten’’ duyduğu rahatsızlığı ve eleştirilemezliğin ideolojik motivasyonlu nedenini gözler önüne sermektedir.

Akatlı’nın da bahsettiği ‘‘putlaştırma’’ adı verilen olgu ile yazarın tartışılmasının mümkün olmadığı bir konuma yerleştirilmesi kastedilmektedir. Bu konumlama genellikle bir ideolojinin kutsanması amacıyla yapılır. Çünkü her ideoloji varlığını bayraklaştıran putlara, sembollere ve kahramanlara ihtiyaç duyar. Varlığı ve konumu itibarıyla ideolojinin vesayeti altındaki insanlar tarafından tartışılamayacak kahramanlar, o ideolojinin yayılmasında ve yaygınlaştırılmasında birer propaganda aracı hâline dönüşür.

Bu anlayış, ideolojik platformda faydalı bir tercih olsa da nesnelliği gölgelediği için yanlış bir tutumdur. Edebiyat eleştirisi de edebiyatın ideolojiye hizmet ettirildiği noktada bu yanlışa düşmektedir. Türkiye'deki tüm ideolojik grupların kendi edebiyat ikonunu yarattığı ve bu edebiyat ikonunu kendi taraftarları arasında tartışılmaz, sorgulanmaz bir noktaya ulaştırdığı su götürmez bir gerçektir. Nâzım Hikmet, Necip Fazıl, Oğuz Atay, Ahmed Arif gibi şair ve yazarlar, ideoloji vesayetindeki edebiyatımızda eleştirilemez birer ikon hâline getirilmiş ‘‘kahramanlar’’dan sadece bazılarıdır.

Şüphesiz ki bir yazar ideoloji vesayetine girince tartışılamaz hâle gelmekte, edebiyatı hakkındaki nesnel değerlendirmeler yapılamamakta ve hakkında yapılan eleştiriler klasik övgü yazılarına indirgenmektedir. Bu durum da yazarın sanatının gerçek değerinin belirlenmesinin önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır.

Tahsin Yücel'in Orhan Pamuk'un Kara Kitap adlı eserine yönelik eleştirisi bu bağlamda incelendiği zaman, yeni yeni işlenmeye başlanan ve ileride neoliberalizmin ideolojik ikonu hâline getirilmesi muhtemel olan bir yazarın ‘‘tartışılmazlığı’’ tutumuna yönelik, ideolojik ve duygusal bir tepkisellikten doğan bir karşı koyuş olarak değerlendirilebilir. Bu cesur karşı koyuşun bugün Orhan Pamuk romanlarının tartışılmasının önünü açtığı yadsınamayacak kadar önemli bir gerçeği de teşkil etmektedir.

Tahsin Yücel, edebiyata yüklediği misyon gereği edebiyatı öncelikle bir dil ustalığı olarak görmektedir. Çünkü edebiyatı yaratan dil, insanlarla kurulan ilişkinin işlevselleşmesi ve düşünce aktarım etkinliğinin artırılması yolunda en büyük araçtır.

Ulusal kültürün Batıcı, çağdaş ve Atatürkçü bir anlayışla inşa edilmesi taraftarı olan Tahsin Yücel, bu hedefe kültürel alanda ulaşılabilmesine yönelik önemli bir çaba harcamıştır. Bu çabanın ekseninde oluşan ‘‘dilin kullanımı’’ meselesi, Tahsin Yücel için olmazsa olmazlardandır. Ona göre dil Öztürkçe ve duru olmalıdır. Türkçenin yabancı sözcük vesayetindeki söz yapısı değiştirilmeli/reddedilmeli ve dil daha öz bir hâl almalıdır.

Orhan Pamuk ise sanat yaşamını postmodernizmin ilkeleriyle inşa etmiş, yer yer sahiplendiği neoliberal fikirlerle okları üzerine çekmiş, her ne kadar Nobel Ödüllü olsa da sarf etmiş olduğu bazı siyasi söylemlerin yazarlığının ötesine geçmesine engel olamamış bir romancıdır. Yurt içi ve yurt dışında ulaşmış olduğu popülariteye rağmen Türk halkının büyük çoğunluğunun hafızasında romanlarıyla değil, siyasi söylemleriyle yer edinmesi ideolojisinin edebiyatını gölgelediğinin bir göstergesidir. Ancak Pamuk'un siyasi söylemleri –negatif yönlü de olsa– önemli bir işlev görmüş, karşıtlığın doğurduğu bir popülarite elde etmesini sağlamıştır. Bu negatif yönlü popülarite onun en çok tartışılan, en çok konuşulan, en çok eleştirilen romancı olmasını ve –kitap satış adeti bazındaki veriler göz önüne alındığında–Türkiye'nin en çok okunan yazarlarının başında gelmesini sağlamıştır.

Pamuk’un ideolojik motivasyon konusunda bir beraberlik yaşadığı kesim tarafından her geçen gün artarak gündeme getirilen başarısına karşı, Tahsin Yücel'in edebi bir manifesto tarzında kaleme aldığı Kara Kitap yazısı salt bir yazın kavgasından çok tarihsel temeli olan ideolojik bir çarpışmanın yarattığı –siyasi çelişkinin edebi-dilsel dışavurumu olarak tanımlanması bakımından– bir neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirilebilir. Bu kavga esas itibarıyla arka planında Atatürkçü-neoliberal kutuplaşmayı barındıran, siyasi temelleri olan bir politik çatışmanın dışavurumudur. Üstelik bu kavganın benzerleri günümüzde politika, sinema, edebiyat vs. alanlarda hâlâ varlığını sürdürmektedir.

Tahsin Yücel'in yazısı, uzun süredir baskılanan bir çatışmanın fitilinin ateşlenmesinden ibarettir sadece.

Bu tartışmanın ideolojik arka planına bakıldığında ise: Sol içerisindeki ortanın solu ve sosyalizm çatışmasının, TİP ile başlayan ve İbrahim Kaypakkaya ile devam eden, İdris Küçükömer'in tezleriyle iyice belirginleşen düşünce karşıtlığının; askerî vesayetlerin Atatürkçü söylemleri ile kopma noktasına gelen sol içindeki birlikteliğin; günümüzde ise etnik milliyetçilik ve neoliberal düşünce ortaklığı ile ulusalcı cephe karşıtlığına evrilen bir ideolojik kutuplaşmanın yarattığı ikiliğin sonucu olduğu açıktır.


Tahsin Yücel dışında, Orhan Pamuk'un sanatı ve düşünceleri karşısında muhalif bir tavır sergileyen ve ideolojik motivasyonları Atatürkçülük olan birçok yazar ve şairin tavrı bu tezi destekler niteliktedir. (Örn: Attilâ İlhan, Oktay Akbal, Mahmut Makal, Ahmet Taner Kışlalı vs.) Bu kesim, Orhan Pamuk'un postmodernist bir unsur olarak kullandığını iddia ettiği metinlerarasılığı bir ‘‘intihal’’ olarak değerlendirmekte, Pamuk’u kurgu, yaratıcılık ve dil işçiliği konusunda zayıf bir yazar olarak görmektedir. Ancak bu ideolojik karşı tutum Orhan Pamuk'un yaptıkları ve yapamadıkları konusunda sağlıklı bir sonuca ulaşmaya çoğu kez engel olmaktadır. Metnin farklı ideolojideki bir yazarın eleğinden geçip ideolojik bir perspektifle okunması ister istemez yapıtın ‘‘başarısız’’ olduğu sonucuna kapı açmaktadır. Bu konuda George Orwell'ın tespiti, ideolojik motivasyonlu eleştirinin önemli bir açmazını gözler önüne sermektedir: ‘‘Siyasi ya da ahlaki fikir ayrılıkları da estetik muhakemeyi korkunç şekilde bozabilir; bu daha korkunç bir bozulmadır, çünkü nedenini bilmek zordur. İnsan onu öfkelendiren, yaralayan ya da korkutan bir kitaptan, değeri ne olursa olsun, keyif almaz. İnsanları kötü etkileyebilecek, gerçekten zararlı bir kitapla karşı karşıya olduğunu düşünen kişi, o kitabın hiçbir olumlu yönü olmadığını gösteren bir estetik teori geliştirebilir.’’[2]

Şüphesiz Orhan Pamuk'un negatif yönlü popülaritesini artıran unsurlardan bir tanesi de Atatürkçü yazarlar tarafından hedef alındığı yazılardır. Bunlardan belki de en önemlisi Ahmet Taner Kışlalı'nın 27 Ocak 1999 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı yazıdır:

‘‘Önce, bir romancımızın son kitabının 50 bin adet basıldığı yazıldı. Arkasından kısa sürede 100 binlik bir satışın gerçekleştiği açıklandı. Derken, çıktığı günden beri ikinci cumhuriyetçi çizgisini korumaya özen gösteren Aktüel dergisi, romancıyı Türkiye´nin ‘bir numaralı aydın’ı ilan etti. (...) Bu romancımızın adı Orhan Pamuk´tu! Ben bu ‘Büyük’ (!) yazarımızın bir romanını okumayı denemiştim. Başladığım şeyi bitirme konusundaki tüm inatçılığıma karşın, bitirememiştim. Ama ‘Kara Kitap’ basında öylesine övüldü ki, ikinci bir deneye girişmekten kendimi alamadım. Ve o çabamda da, daha yarıya gelmeden havlu atmak durumunda kaldım. Tahsin Yücel ve Emin Özdemir gibi, çok saydığım isimlerin bu yazarla ilgili oldukça ağır eleştirilerini anımsadım. Ama beğenenlerin de ‘beğenme hakkı’na saygı duydum. Ta ki... Bir okurum ‘Kara Kitap’ta gizlenmiş bir bölüme dikkatimi çekinceye kadar... ‘‘Çocukluğunda kız kardeşi ile tarlada karga kovalayan sapık bir padişah’’ gibi bir anlatım vardı bu bölümde! Ben, inandıklarını açıkça savunanlara hep saygı duymuşumdur... O düşüncelere karşı olsam bile! Ama o yürekliliği gösteremeyip de bunu sinsice yapmaya çalışanlara... Oraya buraya ‘bityeniği’ sokuşturanlara... Hep tiksinerek bakmışımdır. Bunu hep zayıf bir kişiliğin, zavallı bir ruh halinin yansıması olarak görmüşümdür. Oyun maskesiz oynanmalıdır! Çirkinlikleri gizleyen maskelerin indirilmesini de tüm ‘gerçek aydınlar’ görev saymalıdır! Ve de Pamuk adlı yazarı, isteyen okumalı, isteyen sevmelidir... Ama ne olduğunu, kim olduğunu bilerek!.. Maskenin arkasındaki gerçek yüzü görerek!...’’[3]


Tahsin Yücel

Ahmet Taner Kışlalı'ya göre Orhan Pamuk'un gizli bir ajandası vardır, Atatürk karşıtıdır ancak söylemek istediklerini açık açık söyleyememektedir. Bu yüzden de düşüncelerini edebiyatla maskelemektedir. Ahmet Taner Kışlalı'ya göre Orhan Pamuk'un bu denli yüceltilmesi ve ikinci cumhuriyetçiler tarafından sistematik bir şekilde övülmesi onun Atatürk ve Atatürkçü düşünce karşıtlığıyla ilgilidir. Ahmet Taner Kışlalı bu durumu bir maskeli baloya benzetmekte ve baloya katılanları –maskelerini çıkarıp– dürüstçe fikirlerini açıklamaya davet etmektedir.           

Pamuk'un romanlarında ve siyasi argümanlı röportajlarında ‘‘Kemalist’’, ‘‘laik’’, ‘‘cumhuriyetçi’’ gibi kelimeleri tahkir edici bir anlamda kullandığı görülmektedir. Eserlerinde ise bu tahkir doğrudan yer almamakta, Ahmet Taner Kışlalı'nın da belirttiği gibi edebi bir maskeden türeyen ironi ile metne serpiştirilmektedir. Örneğin: ‘‘Galip'in beklediği gibi, dinine bağlı okurların ölüm tehditleriyle ve Cumhuriyetçi laik okurların da tebrik mektuplarıyla karşılanan bu köşe yazısından bir ay sonra, Celâl, gazete patronunun bir daha dönmemesini rica ettiği bu konuyu bir daha açmıştı.’’[4]

Orhan Pamuk, olumsuzlayacağı insan tipini ‘‘Cumhuriyetçi, laik’’ sıfatlarıyla anmaktadır. Romanda ‘‘Cumhuriyetçi laik’’ tip âdeta karikatürize edilmektedir. Attilâ İlhan ‘‘Kemalist, laik, cumhuriyetçi, Atatürkçü’’ sıfatlarının tezyif edici anlamda kullanılmasına tepki olarak kaleme aldığı yazıda bu sıfatların yarattığı olumsuz çağrışımın kökenleriyle ilgili şöyle bir açıklama yapmıştır: ‘‘Düvel-i Muazzama'dan (siz ‘sistem’ anlayın) iki ‘devlet-i fehime’nin pek muteber ‘telgraf’ ajanslarıdır: Fransa'nın Havas ve İngiltere'nin Reuters Ajansı! Bu iki ajans, İtilaf Devletleri'yle canciğer kuzu sarması İstanbul Hükümeti'ne Anadolu'da başkaldırmış ‘'Kuva-yı Milliye’ efradına –hem de Fransızca imlasıyla Kemaliste diye yazarak– bu adı veriyordu. O tarihte Kemalist sıfatı, aynen âsi, eşkıya, bolşevik kelimeleri gibi, onlarla eşanlamlı tutulup, ‘tezyif’ amacıya kullanılıyor. Hiç kaçar mı? Elbette, Payıtaht'ın güzide mehâfili'de –her boydan, her türden hainler, alçaklar, üçkâğıtçılar, işbirlikçiler– bu ‘alafrangalığı’ o dakika almış kabul etmiş, Gazi'yi destekleyenleri ‘aşağılamak’ icabetti mi, ‘Kemalist’ kelimesini kullanmayı tercih etmiştir. Tarihin şu garip cilvesine bakar mısınız? Günümüzün Türkiye'sinde de, bu sıfatı hüzünlü bir iftiharla taşıyanlara, ‘tezyif’ manasında ‘Kemalist’ diyenler mevcuttur; ve bunlar da, öncekilerle inanılmaz bir konum benzerliği arz eden, şeriatçı, bölücü ve ‘dönek’ takımıdır; bunlar da, aynen onlar gibi, kendi ülkeleri aleyhine, ‘Batı’ya parmak kaldırıp durmaktadır.’’[5]

Batıcı, laik ve Atatürkçü bir düşünce çerçevesinde konuyu değerlendiren Tahsin Yücel de kendisi gibi Atatürkçü, Batıcı ve laik düşünceye sahip olan bir çok yazar/şair ile ortak bir tavrı sürdürmekte ve Orhan Pamuk'un gelenekten yararlanan, cumhuriyeti yerip eskiye özlemi işleyen ve ‘‘eski taraftarlığının’’ kültürel kodlarını işleyen anlayışından rahatsız olmaktadır.

Tahsin Yücel, geçmişe bağlı kalmayı ilerlemenin önünde önemli bir engel olarak görmektedir. "Çok tartışılan, bir türlü de noktası konulamayan şu gelenekten yararlanma, her şeyi gelenekten çıkarma konusunu ele aldım burada; sanırım, yeri geldikçe söyledim, bu gelenek tutkunluğu zaman zaman birçok yazarımızı saçmalamaya götürmüştür. Kimi kişiler işi abartarak bir kaynak ve köken sorununa dönüştürürler, kimileri de düşünmeden benimser bu tutumu. Yazın değişen bir şeydir, tek bir doğrultuda, tek bir çizgi üzerinde gelişmez. Hele günümüzde, çok değişik etkilere, çok değişik yönelimlere açıktır. Kendi yazınımızın ürünlerinden de yararlanabiliriz, yabancı yazınların ürünlerinden de. Böyle olmasa Tanzimat yazını diye bir şey olabilir miydi? Türk yazınında roman diye bir şey yer alabilir miydi?’’[6]

Tahsin Yücel'i dildeki savrukluk, çeviri roman izlenimi yaratan söz dizimsel hatalar ve geleneğin uçsuz bucaksız bir sebil gibi kullanılması kadar rahatsız eden bir başka husus ise Orhan Pamuk'un olumladığı karakter üzerinden sunduğu ahlak anlayışıdır. ‘‘Kara Kitap'a, arada sırada, kahramanın karısını aradığı, hatta özlediği söylenirse de çoğu kez kadıncağıza hiç mi hiç ilgisi bulunmayan şeylerle uğraştığı, ilgiliymiş gibi görünen kimi arayışlarının (örneğin şu uzun ve saçma arşiv araştırması) inandırıcılıktan yoksun olduğu, bu arada, düşünde ya da gerçekte, başka bir kadınla sevişmekten geri durmadığı görülür.’’[7]

Ancak Orhan Pamuk postmodernist düşünce dairesinde inşa ettiği eserlerinde, takip ettiği akımın anlayışına uygun bir metot izlemektedir. Çünkü postmodernizm, ‘‘gelenek ve eskiyle barışıktır. Egzotik, kutsal ve nadir olana olumlu bakar. Genel ve evrensel olan yerine yerele yöneliktir ve kendi yaşamlarıyla ilgilidir. Evlilik, aile, kilise ve ulus gibi eski sadakat ve modern bağlılıklar yerine kendi ihtiyaçlarına yöneliktir. Güçlü tek bir kimliğin yokluğuyla karakterize edilir ve tek bir referans noktasına sahip olmayan kişidir.’’[8]

Postmodernizm, çağcıl görüntüsünü gelenekten, kutsaldan faydalanıp bugünü dün ile bağdaştırarak oluşturmaktadır. Ulus devlet anlayışına karşı ve yerelliği önceleyen bir politik pozisyona sahiptir. Postmodernizmin kalın çizgileri olan ahlaki bir dizgesi de yoktur, bu akıma göre yüksek değerler ile yozlaşmış değerlerin bir arada yaşaması doğaldır. Tüm bu veriler göz önüne alındığında Tahsin Yücel'in savunduğu dünya görüşü ile Orhan Pamuk'un âdeta temsilciliğini yaptığı ve yeni bir zihniyet teklifi olan postmodernizmin çelişmesi daha doğrusu çatışması gayet doğal bir sonuçtur.

 Tahsin Yücel’in postmodernizmin yaratıcı ideolojisi olan liberalizme tepkisinin yanı sıra dil hususundaki tavizsiz tavrı da eleştirilerinin temel dayanak noktasını oluşturmaktadır. Tahsin Yücel'e göre dil, bir gösterge dizgesidir. Bu dizgeyi kullanış biçimi, dizgeyi kullanan kişinin alt mesajını da imler aynı zamanda.

Ahmet Yıldız'ın yazdığı "Orhan Pamuk'un çalıntıları" yazısı için tıklayınız... 

Tahsin Yücel’e göre Orhan Pamuk, bozulmuş ve yanlış bir dil dizgesiyle, aslında var olan (Cumhuriyet'in inşa ettiği) yapıya karşı zıt bir düşünceyi (2. Cumhuriyetçilik) teklif etmektedir. Bu teklif genellikle eskiye yani Osmanlı toplumuna yönelik çeşitli olumlamalar (özlemler) vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Ancak her ne kadar geçmişi yüceltiyormuş izlenimi verse de, Orhan Pamuk'un romanlarında kullandığı ansiklopedik tarihî bilgiler roman için sadece bir dekor ögesidir. Bu dekor çıkarılıp yerine başka bir dekor yerleştirilse, örneğin geçmiş değil de gelecek olumlansa  (bilimkurgu özelliği gösteren bir dekor kullanılsa) okuyucunun bilinçaltına sunulan alt metin açısından herhangi bir değişiklik olmayacaktır. Tahsin Yücel'i rahatsız eden ve eleştirisinin dozajını artıran asıl tutum da buradan kaynaklanmaktadır. Orhan Pamuk'un kullanmış olduğu dilin ve anlatmış olduğu olayların göstergeleri cumhuriyetçi bir aydın olan Tahsin Yücel'in fikirleri ile bir tezat oluşturmaktadır. Bu noktaya kadarki eleştiri nesnelliği, arka plandaki ideolojik zıtlaşmanın devreye girmesiyle, yerini romanın yazarının yazarlığını sorgulayacak derecede bir öznelliğe bırakmaktadır.

Tahsin Yücel, Osmanlı Devleti'ni tamamen negatif duyguların çerçevesinde ele alıp Türk tebaaya mecbur kaldığı için Anadolu'ya yönelmiş, çürümüş bir medeniyet olarak değerlendirmektedir. Ona göre Osmanlı Devleti ve ona ait olan her türlü kültürel değer reddedilmeli, gelenek adı altında bile kullanılmamalıdır. Çünkü bu gelenek çağdaşlaşma yolundaki adımlarımızı baltalayan birer engel olarak ayağımıza dolaşmaktadır. Dil meselesine bakışı da bu görüşü tamamlayan bir şekildedir. Tahsin Yücel'e göre dil, canlı bir yapıya sahip değildir. Bu sebeple Osmanlıca (Osmanlı Türkçesi) gibi bir dil, tüm suniliğine rağmen, Osmanlı Deveti’nde yazın dili olarak kullanılagelmiştir. Osmanlıcanın halktan uzaklığına rağmen yüzyıllar boyunca kullanılmış olması, Öztürkçenin de –aynı şekilde savunulursa– yazın dilimiz hâline gelebileceğinin de bir kanıtıdır.                                             

Tahsin Yücel, dili öncüllediği şu sözüyle dilin nesneye etkisine yönelik çarpıcı bir tespit yapmaktadır: ‘Yazın başka şey, dil başka bir şey’ ya da ‘Dil yalnızca bir araçtır’ diyenlere ancak gülünür. Dil çarpıksa, nesnesini de ister istemez çarpıtır.[9]

Ancak tüm bu dil hassasiyetine rağmen Tahsin Yücel'in eleştirilerinin ideolojik bir arka plana dayanması ve bunun sonucu olarak yaptığı eleştirilerin objektiflikten uzaklaşması, beraberinde bazı tutarsızlıkları da getirmektedir. Örneğin Kara Kitap yazısıyla tavizsiz bir dil eleştirisi yapan Tahsin Yücel, Kaan Özkan ile yaptığı uzun soluklu söyleşisinin başlarında dil yanlışları konusunda hoşgörülü bir tutuma sahip olarak görünmektedir: "Çok seyrek bir biçimde de olsa, insan bir sözcüğü eklemeyi ya da çıkarmayı unutabiliyor, bilgisayarda daha çok yapılıyor bu yanlış, daha çok gözden kaçıyor. Bunu saymazsak, Türkçe konusunda büyük romancılarımızla ortak bir yanım bulunduğunu ileri sürmek onlara da, bana da haksızlık olur.’’[10]

Ancak Tahsin Yücel, bu düşüncesini belirtmesinin hemen ardından bir önceki cümleleriyle tezat oluşturabilecek bir yoruma başvurup dili kötü kullanan romancıların kitaplarının satışının yüksek olmasına ironik bir eleştiri getiriyor. ‘‘Türkçeyi doğru kullandıkları söylentisi yayılır, satışları düşer.’’[11] Bu ironik eleştiri Orhan Pamuk'un Türkçeyi doğru kullanmamasına rağmen yüksek satış rakamları elde etmesine bir göndermedir.    

ORHAN PAMUK'UN TAHSİN YÜCEL'E YANITI

Orhan Pamuk'un, Tahsin Yücel'in eleştirisine verdiği cevap, en az Tahsin Yücel'in Kara Kitap yazısı kadar sert bir dile sahip olmakla beraber, ahlak kurallarını da zorlar niteliktedir. Ancak bu sertlik Orhan Pamuk'un mizacına ve üslubuna uygun bir şekilde ''kapalı'' bir dille yapılmıştır. Ahmet Taner Kışlalı'nın imlediği edebiyat maskesi bu karşı eleştiride de kendini ele vermiş ve Orhan Pamuk Tahsin Yücel'i, Tahsin Yücel'in ismini kullanmadan, dolaylı anlatım yoluyla eleştirmiştir.

"Gençliğimde ‘memleketimin yazarıdır’ diye kitaplarını edindiğim, biriktirdiğim, hatta okuduğum orta yaşın üzerinde pek çok yazar, son yıllarda enerjilerinin bir kısmını, benim yazdığım kitapların ne kadar kötü olduğunu kanıtlamaya harcadılar. Beni bu kadar önemsemelerine ilk başlarda sevinirdim. Şimdiyse kütüphanemi boşaltmak için depremden çok daha sevimli bir gerekçe bulduğum için memnunum. Böylece kütüphanemin Türk edebiyatı raflarında, elli yaş ile yetmiş yaş arasında, doğuştan hayatı kaymış, yarı başarılı, yarı şaşkın, vasat, erkek ve kel yazarların kitapları hızla eksiliyor."[12]

Şüphesiz Orhan Pamuk’un bu eleştirisinde görmezden gelme, üstünlük duygusunu hissettirme ve karşısındakini küçük düşürme gibi niyetler bulunmaktadır. Ancak bu tutumu dahi yumuşatma ve haklı bulma gayesinde bulunan, Orhan Pamuk’un ‘‘dokunulmazlığına’’ inanan ‘‘eleştirmen’’lerin ortaya çıkması gecikmemiştir. ‘‘Birinin sözlerinden ötürü kırıldıysam, duygularım o kişinin yazdığı kitapla ilgili fikirlerimi aşabilir. Neticede ben de bir insanım. Orhan’ın o dönemde bazı yazılara çok kırıldığını hatırlıyorum. Her türlü silahla, okla senin üstüne gelecekler, sen de bunu peygamber tavrıyla karşılayacaksın. Yazar olmak her şeyin tepesinde tüm duygulardan arınmış olmak demek değil ki. Ben olsaydım o kitapları camdan bile atabilirdim.’’[13]

Orhan Pamuk’un bu tepkisini haklı bulmayı ‘‘aşırı’’ bulup yumuşatmaya çalışan ‘‘eleştirmen’’ler de çıkmıştır: ‘‘Ben kitap atabilenlerden değilim, kütüphanemde iki tane, üç tane olan kitaplar da vardır. Görünüşü ya da karakteri yüzünden bir yazardan hoşlanmamam, kitabını sevmememi gerektirmez. Pamuk o yazıda kimden söz ediyor bilmiyorum. Bir vakitler onu eleştiren Tahsin Yücel’i kastediyor olabilir. Bir de ilk romanı ‘Cevdet Bey ve Oğulları’nı beş yıl yayınlatamadığı, bütün o süre boyunca yayıncı aradığını hatırlıyorum. Onun kızgınlığıyla, o kuşağın yazarlarının, yayıncılarının, eleştirmenlerinin topuna birden bir şeyler söylemiş olabilir.’’[14]

‘‘Orhan Pamuk’un bu sözleri, Tahsin Yücel’in ‘Kara Kitap’ romanı üstüne yazdığı oldukça sert ve epeyce yankısı olan eleştiri yazısından sonra ettiğini biliyoruz. Doğrudan Tahsin Yücel’i hedef alıyordu. Ama bu arada dolaylı olarak yazdıklarını beğenmeyen herkesi de... Biz eleştiriyi de, özeleştiriyi de sevmeyiz pek, toplumsal bir arızamızdır bu. Bakın bu yüzden eleştiri edebiyat dünyamızın öncelikli konuları arasında olmaktan çıktı. Bunun sonuçları iyi mi oldu? Düşünceyle ilişkisi bu denli sınırlı olmak doğrusu pek hoş değil. Sonra kısır ve kısıtlı kalırsınız. Gelgelelim, eleştiri de bağımsız bir tür oldukça kendisine gösterilen bu olumsuz refleksleri umursamaz. Onun işi düşünceyle. Gene de, Orhan Pamuk bugün olsaydı, aynı konuda aynı sözleri etmezdi, diye düşünüyorum.’’[15]

Tahsin Yücel ise, kendisi ile yapılan söyleşide, Orhan Pamuk’un bu yazısının üslubunu bir eleştirmen inceliğiyle yermekten geri durmaz: ‘‘Kara Kitap'tan sonra hiçbir kitabını okumadım bu arkadaşın. Kelli körlü yazıya gelince, ne yapalım, dedikleri gibi, burası Türkiye, ağzı olan da konuşuyor, olmayan da. Kişi başkalarını nitelerken öncelikle kendi kendini, kendi düzeyini niteler. Bana sorarsan, asıl çirkin olan saygın bir yayınevine bağlı olan bir yazın dergisinin böylesine düzeysiz bir yazıya yer vermesiydi. Kaç kişi vurguladı bunu, yazıyı aşağılamanın ayrımına varmadan yayınladılarsa, benden ve tüm Elli Kuşağı'ndan özür dilemeleri gerekirdi. Ne olursa olsun, önemli olan yaşlı kaynana kinayeleriyle nefis köreltmek değil, düşünceleri ve yapıtları eleştirmek. Benim düşüncelerim de, yapıtlarım da, çevirilerim de, Türkçem de, meslek yaşamım da, aile yaşamım da ortada. Hiçbiriyle övünmüyorum, hiçbirinden de gocunmuyorum; dileyen dilediği gibi eleştirir; yanıtını da alır.’’[16]     
   
                                                     

 

Orhan Pamuk’un karşı eleştirilerinde isim kullanmaktan imtina edip, ‘‘o profesör’’, ‘‘kel yazar’’ gibi ifadeler kullanmış olmasının etkisinden olacak Tahsin Yücel de Orhan Pamuk'un başlattığı isim vermeden eleştirme tarzına uyum sağlamış ve Pamuk'un ‘‘okunmazlığını’’, ‘‘seçmeniyle bağı kopmuş politikacı’’ benzetmesi ile eleştirmekten geri durmamıştır. "Örneğin şu son bir yılda çok ünlü birkaç romancımızın son yapıtlarının okurda uyandırdığı tepkiyle önde gelen politikacılarımızın kitlede uyandırdığı tepki aynı ağacın iki dalı gibi birbirine benzemekte: Romancılarımızın son yapıtlarının kapış kapış kapışıldığı, ancak okunmadığı, alıcılarında düş kırıklığı, daha da kötüsü, tatsız bir aldatılmışlık duygusu yarattığı söyleniyor; aynı biçimde, seçilmiş politikacılarla kendilerini seçmiş olan yurttaşlar arasında da tam bir kopukluk söz konusu, ne söylemleri çakışıyor, ne yönelimleri. Kısacası, can sıkıcı bir çelişki karşısındayız. İlk bakışta, okuyan yazanı, seçen seçileni coşkuyla destekliyormuş gibi görünüyor, ama ne okur romancının yapıtını içine sindirebiliyor, ne seçmen politikacının tutumunu.’’[17] 

Atatürkçü yazarların/şairlerin Orhan Pamuk eleştirilerinin hatlarından birini de ‘‘Orhan Pamuk’un okunmazlığı’’na rağmen birtakım dışsal faktörlerle parlatılması iddiası oluşturmaktadır. Attilâ İlhan bu durumu şöyle özetlemiştir: ‘‘Sanatı yıllarca hafife almış ‘sermaye’, artık onun kendi aleyhine ‘işlemesini’ önlemek için, ‘ruhunu’ nasıl satın alabileceğini öğrenmiştir: en başarılı, en evrensel, en post-modern eser; çok şey gösterip, hiçbir şey anlatmamayı başarabilen eserdir, o kadar! Başarıyı sağlayacak olan ne, zaten marketing değil mi? Yani aynı holdingin pazarlama örgütü, daha Türkçesi holding ‘media’sı! Sponsorluğunu yaptığı eseri öylesine teller pullar, gazetesinde televizyonunda öylesine pompalar şişirir ki, hiçbir şey anlatmasa, sosyal ya da beşeri düzeyde hiçbir ‘kıymet-i harbiyesi’ olmasa da, o yılın –ne yılı be, o yüzyılın– ‘en başarılı eseri’ seçilir, ödüllerin en kralını alır."[18]

Bu düşünceye göre kötü bir edebiyat eseri ya da başarısız bir romancı dahi sermayenin ya da daha farklı ideolojik hesapları olan güç odaklarının reklam/tanıtım ve kitap mümessilliği çalışmalarıyla topluma büyük bir yazar olarak sunulabileceği, bu aşırı reklam ve tanıtım çalışmalarının, okuyucunun estetik yönelimlerini belirleyebilecek ve edebiyatın gerçeklikten koparak toplumsal çelişkileri gizleyebilecek bir illüzyon hâline dönüştürülebileceği iddiası bulunmaktadır. Atatürkçü yazarlar/eleştirmenler edebiyatımızın sınıfsal çelişkileri göz önüne seren, farklı bir dünya algısını ve ülküsünü insanların zihnine inşa eden toplumcu edebiyatın, postmodernizmin suya sabuna dokunmayan, çelişki olmayan sunilikleri öncülleyen ve teklifsizliği bir teklif olarak sunan mesajıyla perdelenmek istendiğini iddia etmektedirler.


Tahsin Yücel'in sözkonusu Kara Kitap eleştirisi için tıklayınız...

Tahsin Yücel’in eleştirilerinde ideolojik karşıtlıklar önemli bir bilinçaltı motivasyonu olsa da ‘‘ideolojik karşıtlık’’ tek başına bu eleştiriyi açıklamak için yeterli değildir. Tahsin Yücel –her ne kadar kabul etmese de– edebiyata yıllarını vermiş ve birçok başarılı eser ortaya koymuş olmasına rağmen birtakım sermaye çevreleriyle ya da farklı güç odaklarıyla ilişkiye giren yazarlar kadar ilgi görmemenin verdiği bir kızgınlık duygusuyla da eleştiri dozajının sertliğini artırmıştır. Ancak bu tutumu kıskançlıkla değil, haksızlığa uğradığını düşünen bir insanın isyanı olarak değerlendirmek daha doğru bir değerlendirme olacaktır. Ancak bu kıskançlık mevzusu birçok kez Tahsin Yücel’in karşısına geldiği için Yücel de son röportajlarından birinde kendisini Orhan Pamuk kıskançlığı ile anmayı âdet hâline getirmiş edebiyat dünyasına yönelik bir serzenişte bulunmuştur: “Kara Kitap’ı eleştirdiğim yazıdan sonra ‘Orhan Pamuk’u kıskanıyor’ dediler. Allah aşkına, Orhan Pamuk’un nesini kıskanayım ki?”[19]

Sonuç olarak –Tahsin Yücel’in Kara Kitap eleştirisi her ne kadar haklı ve güçlü tezlere dayalı bir eleştiri olsa da– Atatürkçü - neoliberal ideolojik kutuplaşmasının gölgesindeki bir Orhan Pamuk eleştirisi, Orhan Pamuk'un romancılığının nesnel olarak değerlendirilmesinin önündeki en büyük engellerden birini teşkil etmektedir.

Eleştirinin ardına gizlenmiş bu politik tutum devam ettiği sürece Orhan Pamuk edebiyatımızda hak ettiği (ya da hak etmediği) değeri göremeyecek, romancılığı politik yönelimlerin belirlediği eleştiriler altında ezilmeye devam edecektir.       

NOTLAR

[1]Sefa Kaplan, Tarih Tereddütten İbarettir, Endülüs Yayınları, İstanbul, 1990, sayfa: 102

[2] George Orwell, Faşizmin Kehanetleri, Çeviri: Aylin Onacak, Sel Yayınları, 3.Baskı, İstanbul, 2017, Sayfa: 27

[3] Ahmet Taner Kışlalı, Cumhuriyet Gazetesi, 27 Ocak 1999

[4]Orhan Pamuk, Kara Kitap, İletişim Yayınları, 31. baskı, İstanbul, 2004, Sayfa: 251

[5] Attilâ İlhan, ‘‘...ufkun arkasını görebilmek...’’, Bilgi Yayınevi, 1.Baskı, Ankara, 1999, sayfa: 17

[6]Kaan Özkan, Görünmez Adam ‘‘Tahsin Yücel Kitabı’’, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım, İstanbul, 2001, Sayfa: 216

[7Tahsin Yücel, Tartışmalar, ‘‘Kara Kitap’’, Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, İstanbul, 1993, Sayfa: 82  

[8] Aytekin Yılmaz, Modernden Postmoderne Siyasal Arayışlar, Vadi Yayınları, Konya, 1996, Sayfa: 13

[9]Kaan Özkan, Görünmez Adam ‘‘Tahsin Yücel Kitabı’’, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım, İstanbul, 2001, Sayfa: 193

[10] Kaan Özkan, Görünmez Adam ‘‘Tahsin Yücel Kitabı’’, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım, İstanbul, 2001, Sayfa: 144-145

[11] Kaan Özkan, Görünmez Adam ‘‘Tahsin Yücel Kitabı’’, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım, İstanbul, 2001, Sayfa: 145

[12] Orhan Pamuk, Kitap-lık dergisi, ‘‘Kütüphanemle Aşk ve Nefret: Bazı Kitaplardan Nasıl Kurtuldum’’, Sayı: 40, Mart-Nisan 2000, Sayfa: 13

[16] Kaan Özkan, Görünmez Adam ‘‘Tahsin Yücel Kitabı’’, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım, İstanbul, 2001, Sayfa: 205

[17]Kaan Özkan, Görünmez Adam ‘‘Tahsin Yücel Kitabı’’, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım, İstanbul, 2001, Sayfa: 262

[18] Attilâ İlhan, Sultan Galiyef Avrasya’da Dolaşan Hayalet, Bilgi Yayınevi, 1.Basım, Ankara, 2000, Sayfa: 57

[19] http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/gulum-dagli/-orhan-pamuk-un-nesini-kiskanayim---1297717/


Kaan Eminoğlu
Hece dergisi. No: 
258-259-260 (Haziran-Temmuz-Ağustos 2018)
GERCEKEDEBİYAT.COM