Hümanizmin Çöküşü / Alexander Blok

Hümanizmin Çöküşü / Alexander Blok

01 Ekim 2012 - 5147 kez okundu.

1917 Ekim Devrimi'nin taraftarı olan Blok, Ocak 1918’de yazdığı “Oniki” adlı şiirde, göz gözü görmeyen bir kar fırtınasında ayakta kalmaya çalışan bir grup Kızıl Muhafızın mücadelesi övgüyle anlatılmakta, şiirin sonunda kızıl bayrak taşıyan İsa’nın onlara rehberlik etmekte olduğu ortaya çıkmaktadır.

 

Aşağıdaki metnin alındığı konuşma ise 9 Nisan 1918 tarihinde yapılmıştı. Blok’un konuşmadan sonra şunları söylediği aktarılmaktadır: “Benim için devrim sadece hayatımızın dış görünüşünde temel bir değişim değildir, çok daha fazlasıdır. Her şeyden önce, dünyada daha önce hiç görülmemiş olan yeni bir insan tipinin doğuşudur.” (Gerçekedebiyat.com)

 

Çevirenin notu: Alexander Blok’un (1880-1921) aşağıdaki sözleri dile getirdiği 1918 başlarında dünya, özellikle de Rusya büyük bir altüst oluş yaşamaktaydı. Kitleler yüzyıllardır “babamız” dedikleri Çar’ı başlarından atmışlar, Kızıl Muhafızlar da artık yoldaş Nikolay Romanov olarak çağırdıkları tutukluyu son yolculuğu için ailesiyle birlikte Urallara göndermişlerdi.

 

Rusya halkı, tarihinde ilk kez büyük mülk sahiplerinin boyunduruğundan kurtulmuş olup, yeni toplumun nasıl inşa edileceği bilinmediği için beklentilerin hiçbir sınırı yoktu. Bu bir inşaata başlamadan önceki keyfe benzer. Evi istediğiniz gibi hayal edebilirsiniz. Ev yapılınca hayaller de biter, çünkü artık neyse odur, öyle kalacaktır.

 

İşte Blok burada çürümüş eski rejimin yıkılışından ve halkın öz kültüre sahip çıkmasından söz etmektedir. Yıkılan rejim halkın gözünde artık onlara iyice yabancılaşmıştı çünkü Çar Fransızlara yardım için milyonlarca askerleri boşuna öldürmüş bir despottan, Çariçe de halkın gözünde nefret edilen düşmanlarından bir  “Alman kadın”dan başka bir şey değildi.

 

Aynı dönemde Almanya da ihtilaller ve darbelerle çalkalanıyordu ve Rusya o dönemde yeni bir rejimin kurulmasını Spartakistlerin başarısından bağımsız bir şekilde düşün(e)miyordu. Onların ilk yenilgileri geçici bir kayıp olarak algılanmıştı. Esasen yazıdaki Avrupa merkezli bakış da o günlerin duygu dünyasını yansıtmaktadır.

 

Ne var ki Almanya’da beklenen devrim gelmeyince Rusya büyük bir yabancı düşmanlığına kapılacak, dünyanın en kapalı rejimini oluşturacak ve Ruslar dahil bütün halklar üzerine son derece zalim bir baskı kuracaklardı.

 

Blok, ne yazık ki kısa hayatında bunları da gördü.

 

1918’den sonraki üç yılda devrim umutlarının hızla tükenişi ve oluşan baskıcı rejim onu hayattan kopardı. “Tüm sesler sustu” diyordu. Bu üç yılda onu coşturan sesler artık yoktu. Hastalandı. Açlık, sinir bozukluğu ve baskılar altında “boğuluyorum, boğuluyorum” diyordu. Tedavi için Rusya’dan çıkmasına izin vermediler. Sorunun kaynağı çok derinlerde idi. Yeni rejimi inşa etmeye aday olanlar bu işlerin altından kalkacak kapasitede değildi. Maksim Gorki araya girdi. “Rusya’nın en büyük şairini öldürmeyi göze alamazsınız” dedi. Bolşevikler izin kağıdını ölümünden üç gün sonra gönderdiler.

 

Şairin olumlu beklentileri bir yıl bile sürmemiş, hümanizmi çökerten, yerine yenisini koyamamış, belki de Bolşevikler bu nedenle onun yaşamasına izin vermek istememişlerdi. Ama muhtemelen başka şeyler de vardı. Onda kontrol altına alınamayacak, hiçbir disipline sığmayacak bir vicdan görmüş olabilirler. Burada disiplini olumsuz anlamda kullanıyorum, çünkü sanat boyunduruk takmak isteyen bir disipline tahammül edemez. Buna tahammül edenler olmadı değil ama ettikleri oranda daha az sanatçı oldular. Hep yapıtları bir öncekinden daha kötü oldu. Blok bunu yapamazdı ve nitekim son üç yılında tek bir satır dahi yazmadı. (M. Tanju Akad)

 

*

Hümanizmin Çöküşü

 

Her hareketin doğuşunda müziğin ruhu vardır ve eylemler bunun aracılığıyla gerçekleşir ama bir süre geçtikten sonra dejenere olarak içinden doğduğu temel unsur olan müzikalitesini yitirmeye başlar, ve sonunda yok olur. Kültür olmaktan çıkar ve uygarlık haline gelir. Eski dünyada böyle idi; işte şimdi de durum budur.

 

Müziğin ruhunun koruyucusu, tam da müziğin daima geri döndüğü (revertier in terram suam unde erat) o unsurlardan biri haline gelir, yani, halk veya barbar kitleler. Ruhtan başka kendilerinin diyebilecekleri hiçbir şeye sahip olmayan kitleler bu nedenle topallayan ve artık sesi güçlü bir şekilde yankılanmayan bir medeniyet, kültürün düşmanı haline gelince, bizzat kültürün muhafızları haline gelirler ve bu –uygarlığın bilim ve teknik ve geri kalan şeyler gibi-  ilerlemenin tüm faktörlerini yönetmesine rağmen gerçekleşir. Bu bir paradoks değildir. Bir uygarlık çöker ve yok olmakta olan harekete benzeyen yeni bir tanesi, aynı musiki unsurlardan doğup büyümeye başlar.

 

Geleceğin kültürünü besleyen şey uygarlığın uyumsuz gayretleri değildi ve uygarlık iyileştirilemeyecek olana çare bulmaya çalışarak, ölüleri dirilterek ya da Hümanizmi yeniden birleştirmeye çalışarak değil ama o sentezlenmiş, devrimci çabalarla, özellikle Wagner’in ifadesini vermiş olduğu müzikal ve iradi olarak vurgulanarak akıp giden sellerle ve güçlerle beslenecekti. Hümanizmin yontulmamışlarının, karşısında giderek daha düşmanca ve inatçı bir tutum aldıkları şiirsel ve müziksel ritimlerin tüm karmaşık sistemi (özellikle de on dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru), yeni bir kültür hareketinin müziksel hazırlığından ve şimdiki dönemin uvertürünün içinden çıktığı doğanın temel ritimlerinin bir yansımasından başka bir şey değildi.

 

Müzik alışılagelmiş yollarını izlemeyi sürdürdü. Işıyan bir bulut gibi son Hümanistlerin üzerinden geçti ve sonra karararak bir yağmur olarak aşağı indi, ya da ondokuzuncu yüzyılın insanlığını, yolunu kaybederek birbirlerini bulmak için bağıran bu yaratıkları bir sis kümesi gibi sardı.

 

Yağmur ve sisin içerinden algılanan musiki nağmeler o dönemde Avrupa’nın en önemli şarkılarında coşkulu bir şekilde yankılandı. Barbar kitlelerin ilkel sesleri ile büyük sanatçıların sözleri yükselirken, iyice ıslanmış toprağın altında müzikal bir hışırtı ve gümbürtünün titreşimleri hissedildi. Bir asırdır yerin altında akmakta olan o yeni sel giderek yükseldi, uygarlığın yüzeyini şurada ve burada parçaladı, nihayet karşı konulmaz bir güçle, müziğin ruhuyla zehirlenmiş ve dolmuş olarak patlayarak yüzeye çıktı.

 

Uygar kulaklar bu müziği uyumsuz sesler çıkaran vahşi bir koro şeklinde, korkuyla algıladı. Büyük çoğunluk için o dönemin müziği dayanılır şey değildi ve bir çoğumuz bunun etkisi altında kendimizden geçerken aynı zamanda tiz seslerle bir anlamda yıkıldığımızı söylersem, mübalağa etmiş olmam. Bu sesler uygarlığın fethedilemez addedilen tüm başarılarını karşı yıkıcıydı. “Gerçek, iyilik ve güzellik”ten oluşan yerleşik melodilerimizin hepsine karşı çıkıyordu ve Hümanist Avrupa’nın bir önceki yüzyıldan miras aldığı eğitim ve kültürel gelişime adeta düşmanca bir tavır sergiliyordu.

 

Uygar dünyaya hasım olan, uygarlık üzerine yıkıcı yeni bir hareketin geliştiği, kabul edilmesi gereken bir olgudur ve bu hareket kıtayı o kadar sarsmıştır ki, daha en başında burası her şeyi mahveden selin altında kalma tehlikesi yaşayan bir dizi dağınık adayı andırmıştır. Uygarlığın üretmiş olduğu en önemli şeyler, etikle ilgili Hümanist bakış, estetik ve adalet, tehlike altına girmiştir. Biz, uygar Hümanistler olarak  hiçbir zaman yeni hareket tarafından ikna edilmeye boyun eğmeyiz. Fakat eğer boyun eğmezsek, ve bunun yerine eğer Hümanist uygarlığın yok edilemez dediği değerlerine sadık kalırsak, kısa süre içerisinde bu kültürden ve o selin uğultu ve gümbürtüleri içerisinde kitlelerin yalın ama güçlü müziğini algılayan o dünyadan ayrı düşmez miyiz?

 

İnsan hayvandır, insan bitki ve çiçektir; içerisinde pineklemekte olan bir canavar vardır; ve gene onun içerisinde mimoza gibi bir yumuşaklık yaşar. Bunların ikisi de geçici görüntüler, bazen maskelerdir. Görüntülerin bu kaçışması yöntemlerde bir değişiklikle ilgilidir; insanın tüm varlığı isyandadır; uygarlığın bir asır süren bilinç kaybından uyanmıştır. Ruh, can ve vücut fırtınaya yakalanmıştır ve bunların evreninde kendi nedenleri olan ruhi, politik ve sosyal devrimlerin karmaşasında bir dönüşüm meydana gelmektedir – yeni insanın doğuşu.

 

Hümanizmin çöküşünün geçmişindeki bir dönüm noktasını belirlemeye çalıştım. Müziğin ruhuna sadık kalan sanatçıların o çöküşün tanıkları olduğunu düşünürüm çünkü buna katılmışlardır. Söz konusu krizi şu özelliklere göre düzenlemenin ve yeniden değerlendirmenin vakti gelmiştir: bu ya sanatsal duyarlılığına göre, ya da ritimlerinin dünyanın hayatını hangi mükemmellikte yansıttıklarına göre yapılmalıdır. Tüm diğer özellikler, ulusal özellikler benim düşünceme göre ikinci derecede önemli ya da tamamen önemsizdir.

 

Biz Rusların tarihi hafızamız yoktur ama temel unsurlar içimizde yaşamaktadır ve yeterince güçlüdür; bizim devasa ülkemizin önemli olanı gerçekleştirilmesi için hala saklı tutulmaktadır. Pertark veya Hutten’i duymuş değiliz-sadece stepleri aşan rüzgarları ve kendi vahşi doğamızın Gogol, Tolstoy ve Dostoyevsky’nin kulaklarında bıraktığı yankıları duyarız.

 

Konuyu toparlarken ulaştığım sonuç odur ki, mücadelenin nihai sonucu hakkında hiçbir kuşkuya yer yoktur ve müziğin ruhundan doğmuş olan yeni bir hareket eski uygarlığın yerini almıştır. Halen, bu, uygarlığın molozlarını taşıyan, mecrasından çıkmış bir ırmağı andırmaktadır. Fakat daha şimdiden, bu hareketin içerisinde yeni kişiliği oluşturacak olan bir dönüşüm şekillenmektedir: bu etik, politik veya hümanist değil, fakat Wagner’in sözleriyle, ancak insanlığın kendisini düşünmeden içine attığı fırtınalar ve hortumlar çağında hayatını yaşayabilecek olan o sanatçı kişi, o yaratıcı varlık ortaya çıkmaktadır. 

 

Aleksandr Blok  (The Sprit of Music, London, 1946)

Çeviren: M. Tanju Akad

Gerçekedebiyat.com