Hovarda Âlemi: Çarpık bir sosyolojik analiz / Alper Erdik

Hovarda Âlemi: Çarpık bir sosyolojik analiz / Alper Erdik

28 Haziran 2017 - 2626 kez okundu.

Osman Özarslan’ın, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans tezi olarak hazırladığı Hovarda Âlemi: Taşrada Eğlence ve Erkeklik(İletişim Yayınları, 2016)adlı çalışması, adından da anlaşılacağı üzere ilginç ve üzerine akademik bağlamda çok değinilmemiş konuların birbirleri ile ilintisini içermesi bakımından önem teşkil ediyor.

Bununla birlikte, kitapta sunulan önerme, tez ve kanıların değeri, ön yargılar ve yanlış çıkarımlarla azalıyor ve eksik, dahası çelişik bir metnin içinde yitip gidiyor.

Burada, "resmi ideoloji"ye eleştirel perspektifle yaklaşma savında olan, alternatif bir sol’dan beslendiğini ileri süren liberal yazıcıların tutarsızlıkları yine karşımıza çıkıyor. Her şeye rağmen, Özarslan’ın çalışması, özgünlüğü ve öncülüğü itibari ile üzerinde konuşulmayı hak ediyor.

Yazar, çocukluğunun geçtiği ve halen yaşadığı Burdur’un Çavdır ilçesinde, içkili lokanta türü işletmelerin doksanlı yılların başından itibaren iş yapamayıp kapanmasının; erkek erkeğe sohbet ve dertleşmeye vesile olan içki tüketiminin başka mecralara, konsomatris kadınların çalıştığı gazino, pavyonlara taşınması ve nitelik değiştirmesinin nedenlerini incelenmek gayesi ile yola çıkarak bunu tezine konu ediyor.

Bu alanda bir "literatür" boşluğu olması, yazarı, bir anlamda teorik inşacılığa da mecbur kılıyor. Bu zorluğu avantaja çeviren Özarslan, çalışmasında "taşra" ve "sıkıntı" kavramlarını özdeşleştirip bir eğlence ihtiyacı imal ediyor ve bunun figürleri olarak erkekler ve konsomatrislerin ilişkileri üzerinden bir "okuma" gerçekleştiriyor.

Bir anlamda, varmak istediği yeri, gözlem ve araştırmalarının sonucunu beklemeden teşkil etmiş oluyor ve sonrasında ele aldığı her konuyu da iddiasına destek olacak biçimde yorumluyor. Zaten olduğunu söylediğimiz çarpıtmalar da buradan kaynaklanıyor.

Özarslan, taşranın, Osmanlı’nın modernleşme süreci ile birlikte bir iktisadi-coğrafi birime evrildiğine, etimolojik olarak da sözcüğün “dışarı” sözcüğünün eski biçimi olduğuna işaret ediyor. Değinmeye gerek duymadığım Tanıl Bora ve Ömer Laçiner alıntılarından sonra, (Amerikan ve Avrupa sosyolog ve siyaset bilimcilerden aparılan merkez-çevre karşıtlığı vs.) asıl görüşünü, “Taşra yakın zamana kadar merkezin dışındaki kırsala işaret ediyordu. Fakat tarihsel süreç içerisinde, taşra kırsal coğrafya üzerinden tanımlanan bir mekânın ötesinde kimi sınırları aşmaya imkân vermeyen ilişkisellikler tarafından yaratılan klostrofobi ve bunun yarattığı sıkıntılı duygulanımlar üzerinden tanımlanan yeni mekânlara işaret eder oldu.” diyerek özetliyor.

Yusuf Atılgan, Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz’un üretimlerini referans göstererek taşranın sıkıntı, kasvet, boşunalık gibi ruh hallerine mekân olduğunu, bu ruh hallerinin büyük şehir sakinlerine de sirayet ettiğini söyleyerek ve bence sanatsal ve kişisel yorumlara meylederek tezinin nesnelliğini ve tutarlılığını yitirmesine de neden olarak, -çünkü taşrayı bir duygulanım olarak da görmesine rağmen, kitabına bu duygulanım değil coğrafi düzlem üzerinden devam ediyor- söyleyen Osman Özarslan, bu sıkıntının giderilmesi için modernitenin eğlence imali ve ihracına giriştiğini söylüyor. (Tabii burada modernitenin ülkemiz özelinde "Kemalizm"e gönderme olduğunu ve zaten ilerleyen kısımlarda bunun açıkça dile getirildiğini ekleyelim.)



Başlarken söylediğimiz, ön yargı ve Kemalizm söz konusu olunca ortaya çıkan saplantılar, yazarda da fazlaca bulunduğundan, çalışmanın değerini azaltan yanlışlar hemen ortaya saçılmaya başlıyor.

İslam tasavvufuna eklemlenen ve dünya işlerinden elini ayağını çekme, tekkelere kapanma gibi ritüellerle ortaya çıkan hastalıklı münzeviliği de, bir çeşit sıkıntı addeden Özarslan, Atatürk’ün “Protestan etiği” ile bunlara düşmanlık beslediğini ve bu düşmanlık neticesinde bunların kapatılıp çalışma ve eğlencenin özendirildiğini yazıyor.

Devam etmeden, konu önemli olduğundan, birkaç şeyi düzeltmek gerekiyor: Tekke ve zaviyelerin kapatılmasını, bu şekilde okumak, sanırım Türkiye’de ilk kez deneniyor. Bu eylemi, saltanatın ve hilafetin ilgası, tarikatların yasa dışı sayılması ve dönemin diğer politik ve kültürel koşullarından ayrı tutup “bireysel düşmanlığa indirgemek” de bir bilim insanı adayına asla yakışmıyor. Tekkelerin, buradaki miskinleri işgücü piyasasına dâhil etme amacı ile kapatıldığını söylemek, fazlasıyla zorlama bir çıkarım oluyor.

Çatıyı yanlış kurduğundan, yazar, bundan sonra da doğruyu bulamadan devam ediyor. Atatürk ve yakın çevresinin, “kadınlı erkekli”, “şaraplı şampanyalı” ve “Avrupalı özentisi” balolarını, Halkevleri ve Köy Enstitüleri aracılığı ile “çevre”ye de yaymak istediğini; ancak “çevre”nin buna direndiğini söylüyor.

Modern bilim ve sanat öğretilerini, dönemin önemli pedagojik yaklaşımları ve özgün bir örgütlenme modeli ile yüz yıllarca yok sayılan Anadolu halkına ulaştırma çabasını, kişisel ve nesnellikten uzak biçimde, “Cumhuriyet eliti”nin fantezilerine yoran Özarslan, bu çarpık tezi ile bilimsellikten de gittikçe uzaklaşıyor. Üstelik de bu tahrifi, sağcı bir kafayla, iki güzide kuruma atıfta bulunarak yapıyor.

Kapitalist üretim ilişkilerinin, Demokrat Partili yıllarda giderek yoğunlaşması ve 12 Eylül’den sonra, bunun yeni fbiçimi diyebileceğimiz neo-libralizmin önündeki “engel”lerin tümüyle kaldırılması sonucu; eğlence araç ve anlayışının önemli ve ciddi biçimde değiştiğini, neyse ki söylüyor Osman Özarslan; ancak, ilerleyen bölümlerde bunu temellendirecek hiçbir argümanı okurla paylaşmıyor. Zaten, değineceğiz, kitabın başlıca handikaplarından birini de bu görmezden gelme, bu eksiklik teşkil ediyor.

Kemalistlerin, Osmanlı-şark kültürüne düşmanlıklarından kaynaklı, taşraya önce sıkıntı sonra eğlence göndermeye çalıştığını iddia eden yazar, bizi buna ikna ettiğini düşündüğünden, sonraki bölümde, bu sıkıntıyı, büyük şehirlerdekilere özenerek, eğlence ile giderme amacında olan erkekleri anlatmaya koyuluyor. Taşrada, erkeklerin eğlenebileceği tek yer olan gazinolarda, erkeklik hallerinin nasıl şekillendiğine odaklanıyor. Bunu da yine Batılı düşünürlerin tezlerine dayanarak yapıyor.

Harcama, gösteriş, beğenilme, hediye verme gibi başlıklara kültürelci anlayışla eğildikten sonra, nihayet yerele ve gerçeğe dönerek, üç tipoloji ile erkekleri tasnif ediyor. Bunlar, gece hayatındaki kadınlarca beğenilmek ve diğer müşterilere üstünlük kurmak için gerekirse tüm servetini bile kaybedebilen “Paralı”, konsomatrislerin peşinde il il, ilçe ilçe gezerek hayatını telef eden “Belalı” ve konsomatrislerin âşık olabildiği, müşterilerden esirgediği, fiziksel birleşmeyi de içeren cinselliğini sunduğu “Yakışıklı” oluyor.

Gazinoların diğer “sıradan” müşterilerini ele almayan yazar, “Yakışıklı” tabir edilen kişilerin zaten ortada pek görülmediğinden hareketle, diğer iki tipe fazlaca eğiliyor. Ancak, kitabın bu kısımları, yine derinliksiz kalıyor. “Belalı”yı çizdiği satırlar, Zeki Demirkubuz’un Masumiyet ve Kader filmlerindeki Bekir karakterini tarif etmekten öteye gidemiyor.

“Paralı” ise tamamen maddi güç ve statü üzerinden değerlendiriliyor. Kırsalın yazılı olmayan ve incelikli her duyguyu bertaraf eden kuralları yüzünden aşk ve sevgiyi yaşamak şansını elde edememiş ve bunun yarattığı boşluğu para karşılığı, ertesi sabah gün ışıdığında kendisini yolda görse tanımazdan gelecek kadınlardan birkaç saat şefkat görerek doldurmaya çabalayan erkeklerin nahifliğini, kırılganlığını, çocuksuluğunu, masumluğunu görmezden geliyor veya daha kötüsü, göremiyor.

Bu tip gece hayatı ilişkilerini olumlamak ve yüceltmek için söylemiyorum; ama feminist, eşcinselci, yeni solcu kuramlardan devşirilen toplumsal cinsiyet, ataerkillik, erkin yeniden üretimi vb. artık okumaktan, duymaktan sıkıldığımız kavramlarla sayfalarca “analiz” yapıp şu basit psikolojiye değinmemek, biraz tuhaf kaçıyor.

Son bölümde ise, yazar, “hovarda âlemi”nin “nesne”lerini, konsomatrisleri anlatıyor. Tabii az evvel söylediklerim, bu ortamda kimin “nesne”, kimin “özne” olduğuna ilişkin Özarslan’ın yaklaşımına bir itiraz da sunuyor. Bence, “âlem”, kadınların etrafında üretiliyor. Buradan onların mağdur olmadıkları sonucu çıkarılmasın, bu ayrı bir konu ve zaten piyasa mantığı burada da işliyor; sonuçta en büyük parayı her zaman işletmeci, patron kazanıyor.

Yazar, gece hayatındaki kadınların son otuz yıldır niceliksel olarak artışını, “Neo-liberal yoksulluğun koçbaşı olan borçluluk ve enformalleşme, geçmişin lanetli mesleklerinden birisi olan konsomatrsiliği, biraz daha kabul edilebilir bir hale getirmesi” gibi bir nedene bağlıyor. Oysaki, ekonomik koşulların iyileşmesi veya kötüleşmesi, fazlaca nitelik gerektiren çok özel bazı meslekler dışında, iş seçimine doğrudan etki etmiyor. Etse bile bunu ölçecek bir araştırma yöntemi bulunmuyor. Böyle bir nedensellik, yine bilim dışı bir bakışa işaret ediyor.

Ayrıca, Özarslan’ın görüştüğü kadınlardan birinin, “Konsomatrislik yaparken, bir adam beni evimin kadını yapmasına rağmen, evde huzur bastı. Bu gürültüyü, bu loş ışıkları, bu dünyayı deli gibi özledim ve geri döndüm.” cümleleri de bizi destekliyor.

Elbette ki konsomatrislerin bu işi zevk için yaptığını falan söyleyemeyiz, bu her iş için böyledir zaten; ama yazar gibi, konuyu akademik boyutları ile inceleyen birinin, kitabın başından sonuna, her olguyu, kendi tezlerini kanıtlamak için kullanması sonucu ortaya çıkan çelişkilerin bir yenisini daha göstermesi bakımından bunu da not etmek durumundayız.

Buraya kadar anlatılanı özetlersek: Osman Özarslan, kadın çalıştıran ve sadece erkeklerin gidebildiği gazinoların, eski tarz içkili lokanta ve meyhaneleri de yok ederek, doksanların başından bu yana hızla artmasını, taşra ve sıkıntı mefhumlarını birbirine eşitleyerek, taşradaki erkeklerin bu sıkıntıyı aşmak için devam ettiği mekânlardaki kadın ve erkek ilişkileri üzerinden anlatma iddiası ile yazdığı tezini; Cumhuriyet’in Atatürk’ün şahsında somutlaşan “Osmanlı-şark düşmanlığı”, “taşrayı hakir görme politikaları”na kadar götürerek tuhaf bir iddialar demeti ile oluşturduğunu gördük.

Özarslan’ın bir ara dile getirdiği, sağcıların eğlenceye bakışını ve onların politikalarının bu konuyu nasıl ele aldığı ve yönlendirdiği bahsini ise göremedik; çünkü yazar burayı atladı. Sadece neo-liberalizmin getirdiği yoksulluğun konsomatrisliği artırdığını söyledi ki bu da zaten doğru değildi.

Buna mukabil, bu sürecin doğru okunuşu nasıl olabilir? Öncelikle konunun genişliği nedeniyle, birkaç sayfada bunu başarmak tabii ki olanaksız; ancak, yukarıda kısaca düzeltmeye çalıştığımız çarpıklıklarla malul anlatıma alternatif bir analiz de mümkün.

Cumhuriyet’in kapitalist moderniteyi benimseyen bir hatta sahip olduğunu herkes biliyor; bu sistemde çalışmanın, artı-değer üretmenin de kutsandığı tartışma götürmüyor.

Ancak bu, bize özgü sayılamıyor. Maalesef, evet maalesef, bir boş zaman yaratma ve bu boş zaman sayesinde insanların tüm yetenekleri ve özgürlükleri ile hiçbir otoriteye maruz kalmadan yaşaması düşü olan komünizmi mümkün kılabilmek içi bile, çalışmak gerekiyor.

Tarihin ilk ve en büyük işçi devleti dahi emek-değer yasasına bir alternatif oluşturamadı ve kapitalist dünyayla üretim yarışına girerek on yıllar harcadı, sonrasında yıkıldı. Bu koşuıllarda, asırlarca hiçbir şey üretmeyen bir halka, Osmanlı bakiyesi bir topluma çalışmayı savlamak, mantık dışı kabul edilemiyor. Hele ki, bu çalışma kültürüne koşut, varsa eğer, bir eğlence anlayışı üretmek ve halka sunmakta da bir ilginçlik görünmüyor.

Evet, yazıcı ön yargıları nedeniyle görmek istemiyor ama Cumhuriyet bir modern proje olarak, kadın ve erkeğin kamusal alanda eşitliği ve bir arada bulunabilmesi için önemli çabalarla var oluyor. Osman Özarslan, gazino hayatını anlatacağı bir çalışmada bile Atatürk düşmanlığı yapabiliyor; ama gerçek hayat, liberal ideolojiyle kirlenmemiş zihinlerden, başka türlü görülüyor.

Nedret Gürcan çok önemli bir yazar ve şair, ömrünün büyük bölümünü geçirdiği ve her anlamda çok katkı sunduğu ilçesinde, Afyonkarahisar’ın Dinar’ında, ellili yıllardan bu yana bir “eğlence tablosu” çiziyor: “Santral Park Hıdırellez günü daha sabahtan başlardı dolmaya. Masalar ve yerler allı morlu kadınlar ve çocuklarla renklenirdi… Sepetler evden getirilen kilimlere dökülür, gazocağına çay vurulur, börekler, çörekler, otlar, meyveler yenir içilirdi. Kadınlardan bazıları akşamüstleri işten gelecek eşlerini beklerler, parkın el donduran suyunda soğuttukları bira ve rakı şişelerini ortaya çıkarırlar; ikinci kadehten sonra ut ve cümbüşle zımbırtılı parçalar çalarlardı… İlçe parklarında ve sinemalarında asla ve asla en azından benim ayrıldığım 2000’li yılların başına kadar aile ve bekâr yeri diye bir ayrım yapılmadı.”(Hoşça Kal Dinar, Heyamola Yayınları, 2008)

Gürcan’ın anlattığı, Kemalizm ve Cumhuriyet sayesinde kavuşulan, ülkemizin pek çok yerinde uzun zaman geçerli olan bu toplumsal adap, eğlenme kültürü ne zaman ve nasıl tasfiye edildi; sıkıntıyı giderme çabası nasıl gazinolara pavyonlara hapsedildi ve erkeklerin ayrıcalığı haline getirildi; bu tip sorular elbette ki yazarı ilgilendirmiyor. Çünkü bu sorular cevaplanmak istenirse, başka dinamiklere, süreçlere, öznelere de değinmek gerekiyor.

Şöyle birkaç on yıl geriye gidelim; bakkallar bira satabiliyor, kahvehanelerde de çay gibi bira tüketilebiliyor, çünkü bira henüz alkollü içki bile sayılmıyor. Devletin içki imal eden, dağıtan ve satan kurumları var; bunlar ürünlerini halka ucuza arz ediyor, buna rağmen devlete de ciddi gelir kaynağı sağlıyor. Kamu kurumlarının misafirhanelerinde, aile parklarında içki servisi devam ediyor. Özetle, içki henüz “tüm kötülüklerin anası” değil; içki içenler marjinal sayılmıyor. Peki, nasıl oluyor da iş buralara geliyor?

Şunu belirtmekte yarar var; içki içmek veya içmemek kişisel tercihlerdir, alkol almayı teşvik edecek halimiz de yok. Ama bir bilim adamı adayının, bu soruları cevaplamadan, tez yazmaya soyunması gerçekten komik. Ötv’lerle içkinin lüks tüketim malı haline getirilmesi, sosyal hayattan çıkarılması, içenlere kendilerinin tedirgin hissettirilmesi, Tekel bayilerinin saat 22:00’de kapanması; siyasal İslam’ın ülkemizdeki yükselişi ve iktidarı alışına paralel okunursa bunlar arasında sağlıklı bir bağ kurulacak, taşrada yaşayan ve eğlenme ihtiyacı duyanların kimselere görünmeden, kentin uzak bölgelerinde bulunan gazinolara sığınıp özerk bir alanda birkaç saat geçirme güdüsünün ve bu sürecin tamamlayıcısı kadınların artışının şifreleri çözülebilecektir.

Ama Nazan Üstündağ gibi bir liberalin "yönlendirmesi"yle, taşrada eğlence, işte ancak bu kadar anlatılabiliyor!

Doksanlı yıllardan bu yana ve giderek artan yoğunlukla, devlete ve günlük yaşama sirayet eden dinci anlayış, sadece içkiyi değil seküler toplumsal kültürü de tasfiye ettiğinden, taşrada eğlence, bugün yazarın anlattığı tarzda bir yozluğa evrildi. Yazıcı, bunu kabul ederse eğer, bunun nedenlerini de Batı Marksistlerinin hayattan kopuk kavramsallaştırmalarında değil, günlük gazetelerin arşivlerinde arasa bile bulabilecektir.

Alper Erdik

GERCEKEDEBİYAT.COM