Hoşcakal İzmir / Ersin Hakan

Hoşcakal İzmir / Ersin Hakan

21 Ağustos 2018 - 1377 kez okundu.

 

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun
sevgim acıyor

..........

Turgut Uyar

Sonbaharın en güzel anlarından birinde İzmir’deyim. Daha doğrusu İzmir’deki son anları-anılarımı yaşıyorum.

İzmir şehri yunan koloni çağlarından beri güzelliğini korumuştur. Göç alıp göç vermiş, işgallere, yağmalara, katliamlara uğramış yakılmış yıkılmıştır lakin çağların mutluluğunu, acılarını körfeze gömmüş, yeni umutlara yelken açmış modern bir kenttir. İnsanların belki de kendi ruh hallerine göre böldüğü mevsimleri tadını çıkararak yaşarsınız.

Dört mevsiminin ayrı bir güzellik taşıdığı bu tarihi kentin sonbaharından ayrılıyor kışa doğru uzanan yolda hareket ediyorduk. Ediyorduk diyorum çünkü yalnız değildim. Gerçeği sorarsanız kalabalıklar içinde de yalnız değildim!

Ve İzmir’in İncir mevsiminden ayrılıyorum… Yapraklar sararmış, İncirler sergilerde kurtulmuş ve ayrıştırmaya tabi tutulmuş, Tütünler balyalanmış, üzümler kurutulmuş, Sonbahar karpuzları ve pamuk toplanmaya başlanmıştı sanırım ben ayrıldığımda…

Okumanın verdiği hazzı ortaokul yıllarından almıştım. Kitap okumayı hep sevdim. Konuşmayı da tabiî ki. Okumak paylaşmak, tartışmak harika bir duygu benim için.

İzmir de lise yıllarında birlikte okula gidip geldiğimiz lise arkadaşım sevgili Gülcan ile yol boyunca uzun  konuşmalarımız sonbahar üzümlerinden aşırıp yemenin verdiği zevk sanırım bir daha yaşanmayacak tattı. Aynı kasabada oturduğumuz Serkan Vural ile uzun gece yürüyüşleri, gökteki yıldızlardan, psikolojiden, felsefeden ve aşktan bahsetmek keza aynı. Bir de Ödemiş Halkevindeki anılarım var ki İzmir’i İzmir yapandır benim için.

Demokrat Radyo'da uzun gecelerde şiir ve müzik yayınına son vermiştim. Benim hayatımda Sivaslı Eczacı Ali Abi'nin önerisiyle adım attığım renkli bir dünya olmuştu. Ali Abi mahalledeki eczacımızdı. Babamın ve amcamın da tavla arkadaşıydı. Biz kitap ve müzik konuşurduk. Hele bir de nöbetçiyse gece değmeyin keyfimize. Kitap, müzik ve çay… Kendisinin müzisyen olduğunu size söylemeyi unuttum. Affedin…

Böyle bir günde Recep ile tanıştık. Ali Abi anlattığım projeyi açtı Recep’e.  Hepimiz birden proje hakkında konuştuk. Şiir ve müzik yayınından. O da Demokrat Radyo ne güne duruyor deyince adımımı atmış oldum. Yol parasını dahi cebinizden vererek saatlerce müzik yayını, şiir okuduğunuz bir programı nereden bulacaksınız ki?

Gece boyunca dertlerinden ya da keyiflerinden içen insanlarımızın sohbetlerine, hayal kırıklıklarına, özlemlerine tanık olmak bambaşka bir duyguydu. Bu Radyo sohbetlerim sayesinde pek çok kişi ile de tanışma imkânım olmuştu. Kısa ama güzel çay sohbetleri de yaptık bu kişilerle. Ben onlar için mikrofonun arkasındaki merak edilen biriydim belki ama onların benim yanımdaki anlamı sadece bir iş değildi…

O zaman fark ettim ki pek çok insan yalnız. Ve insanlar gerçekten bir sıcaklığa ihtiyaç duyuyor bu sadece ve sadece yürekten gelen bir sıcaklık. Siz bunu verebiliyorsanız ne mutlu size…

Kötü tarafı da yok değil ?? Sanki kendi hüzünleriniz yokmuş gibi bir de o tanıştığınız insanların ağzından hüzün dinleyince Cemal Süreya oluyor insan.

……

ben bütün hüzünleri denemişim kendimde 
canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını 
bir bir denemişim bütün kelimeleri 
yeni sözler buldum seni görmeyeli

…….

Cemal Süreya

Gündüzleri arada gidip yardım ettiğim bir dostum vardı. Fiberglas işinde çalışmayı da bırakmıştım. Yatlara, teknelere gittiğinde çağırırdı beni. Benim için parasız ama öğrenme amaçlı iyi bir deneyim olmuştu.

Boş zamanlarımı verimli bir hale dönüştürmeye çalışmanın etkisiydi bu. İşçilerin-emekçilerin nasıl yokluk içinde mücadele ettiklerine, kıt kanaat yaşamlarında nelerden keyif aldıklarına da tanık oldum. Bazı entrikalar, hırslar da olmuyor değildi ama ben Özer abi gibi gülen ve yetenek dolu insanların bu dünyaya zor geleceği kanaatindeyim. Büyük firmalara karşı Karabağlarda kiraladıkları küçük bir dükkânda araç aynaları imal edip nasıl Anadolu’ya kendi imkânları ile sattıklarına da burada tanık oldum. Münir ustanın av hikâyelerine de…

Sonuçta okuduğum üniversiteden mezun olmuştum. Atanmayı beklerken boş kalmak hoş olmazdı. Üretimden, hayattan, insanlardan bahsederken bir kenarda oturup köşeli  konuşmak doğru olmazdı. En azından benim için.

Öğretmen atamalarını beklerken ısrarla Kars olmasını istemiştim. Babam ile  nadir anlaştığımız konulardan biri bu olmuştu. Tek torpil yaptırdığım konu da Kars'a tayinim olmasıydı. İzmir ve İstanbul da mümkündü lakin çocukluğunuzun gömülü olduğu "arkeolojik sit" alanına eğitimli biri olarak gitmek verimli olur kanısı bende baskındı.

Çocukluğum değildi elbette Kars’a gitme çabamın tek nedeni.

Başka nedenler içinde en önemlisi sevdiğim, tanıdığım onların da beni sevdiklerine, yürekten sevdiklerine inandığım büyüklerimin mezarlarının orada olmasıydı.

Şu bir gerçek ki doğudan batıya geldikçe sevginin şekli ve rengi maddi bir hal alıyor. Bu doğuda da böyle belki ama batıdaki kadar hızlı değil. Ankara’nın ayazı misali sizi nefessiz bırakmıyor. Paraya esir olmamak için kaçıyordum kendimce…

Batıda kaldıkça doğulu olmanın baskısını her fırsatta yüzünüze vuruyorlar. Özellikle de çocuksanız…

Şimdi pek çoğunuz diyecek ki ne var orda? Kar, kış, kıyamet… İnsan sevdiklerinin ışığı ile büyümüşse coğrafya anlamsız kalır…

Uzatmayayım sevgili amcam Tuncay ve teyzemle vedalaştık. Babam garaja kadar geldi. Konak’tan bir ayakkabı ve YKM’den bir elbise almıştım. Yanımda götüreceğim diğer malzemelerimi de yerleştirmiştim bavula.

Bavulu kapattığımda açık mavi rengine uzun uzun baktım. Bavul yerleştirmeyi orta sondan beri öğrenmiştim. İki yıllık yatılı okul maceram tecrübe kazandırmıştı bana. Yatılı okul pek çok şey götürdüyse de benden birkaç değer de katmıştı. Mesela, özlemeyi, sevmeyi ve aile kavramının önemini! Bundandır ki okul esnasında verilen her tatili değerlendirirdim. Tatilleri kaloriferleri yanmayan okul pansiyonunda, çalışanların bunlarda niye gitmedi bakışları arasında soğuk yemekler ve şekerli çay içmek istemiyordum. Sadece kitap okumakla insan ısınmıyor…

Yatılı okulların o pis ve art niyetli müdür yardımcılarını kimse benden iyi tanıyamaz. Art niyetleri yatılı okul öğrencilerine davranış biçimlerinden kaynaklanıyor. Bizlere öğrenci değil de bir sülük gibi davranan o adi insanların para babası öğrencilerin velilerini gördüğüm o andan beri o öğretmen tiplerinden nefret etmişimdir. Bir de bu tatil zamanlarında musakka, kuru fasulye ve mercimek yememek için kaçardım. Çamaşırhanede karışan çoraplarınız, pantolon ve iç çamaşırlarınız ne bileyim…

Ama hafta sonları sevgili dayım Veyis ile o zaman kız arkadaşı, şimdi eşi olan Aruz Yıldız yengem beni ziyarete ve almaya geldiklerinde dünya benim olurdu.

Bavuldan nereye geldik…

Pek öyle vedalaşmayı da bilmem aslında. Bu konuda kötü ve kaba bir örneğim.

Otobüse bindik. Serhat Kars firmasında önden ilk üç koltuk bizim. Otobüs eski bir Mercedes motoruna Scania kasası oturtulmuş Bursa yapımı bir araç.

Şimdiki ben gibi! Dışarıdan normal içerisi bitmiş bir araç. İki üç defa arıza yaptığını anımsıyorum ama kim takar ki bunu. Kars’a gidiyorum… Yani kardeşlerim benim gönlümün şehrine…

Siz hiç yazın balık tuttuğunuz, kışın buzunda kaydığınız çayı, koşup oynadığınız çayırları, çıplak bindiğiniz atları, ağaçları, gökyüzünü, kuşları, ilk dinlediğiniz masalların başkentini unutur musunuz? Ben unutmadım, unutmam da!

Basit bir örnek vereyim size! Yıl 2013. Bahar aylarından yaza geçiyoruz. Yer İzmit. Ben de kanser olduğumu tesadüfen öğrenmişim. Gerekli adımları hızla gerçekleştirip kemoterapi oluyorum. Bunu sizleri üzmek için değil sadece içimdeki Kars ve köy sevgisini anlamanız için anlatıyorum. En büyük çocuklarım olan ikizler henüz 10 yaşında. Diğer oğlum 8, en küçük kızım da 7 yaşında. Tek üzüldüğüm nokta da çocuklarımın küçük olması. Yoksa ne aramayanları ne de benim yanıma gelmeyenleri takacak durumda değilim. Tek başıma kaplumbağa arabama binip Kocaeli Tıp fakültesine gidiyorum.

O aralarda kaplumbağa bir araç almışım onun restorasyonu ile uğraşıyorum. 1971 model kırmızı kaplumbağa. Benimle aynı yaşta! Güzel de yaptım hani. Akçiğer kanserinden 2015 yılında kaybettiğim rahmetli Adil Abi de olmasa pek de beceremezdim. Öyle ki bir gün hastanedeyim, kemoterapi oluyorum telefonum çaldı. İzmit Trafikten görevli memur: –Beyefendi şu plakalı, şu model araç sizin mi? Şaşırdım evet dedim. –Arabanızdan dumanlar çıkıyor. Bir ekip arabanızın yanında birlikte kontrol eder misiniz! Bende –Kemoterapi görüyorum. Şu kattayım aşağı inemem ama önemli değil egzostan kaynaklı bir sorun biliyorum dedim kapattım. Görevli hizmetli birine arabanın anahtarını verdim. Arabanın yanına gönderdim. Dediğim gibiydi ?? İzmit sosyetesine rezil olmuştum. Ama en güzeli şubatta kar yağınca Umuttepe’ye kış lastikleri olmadan çıkamayan yada olsa da risk almak istemeyen o şoförlerin araçlarının yanından geçtiğim anlardı.…

Neyse o zor anlarda yani Kemoterapi olduğum anlarda yani serum (zehir) içinize akarken bir saat sesi gibi ses durmadan çalışır, ağzınız yanar, karnınız ağırır, buz ile ağzınızı soğutur öyle yemek yersiniz.

İşte tüm bu anlarda yani en acı çektiğim anlarda dahi dayım İhsan'ın çayırdan topladığı kobuğları bana yedirmesini, halam Sarıgülün Sazlardan şapka örmesini, Yaşar amcamın killerden oyuncaklarını düşünürdüm. Ne mutlu çocukluğum olmuş diye sevinirdim.

Hayatımda ilk yeşil kargo pantolonu alan kişi amcam Tuncay'dır. Onun kahverengi ayakkabılarından dolayı da halen en sevdiğim ayakkabılarımın rengi kahverengidir! İlk Convers basket ayakkabısını dayım Veyis almıştır. El üstünde tutulmak vefayı ve sevgiyi gerektirir ki ben de en kötü anlarımda onları düşündüm! Ama her anımda...

Şimdi Sigmund Freud’la açıklamayın bana çocukluğunuzdaki mutluluğu bir daha yakalayamamışsınız falan diye!

Ben hiç olmazsa o zaman da mutlu oldum ve hala mutluyum. Peki yaz siz? Oturun bir de bunu düşünün. Yahut İstanbul’da metrobüste de düşünebilirsiniz. Yeter ki eksik gördükleriniz tamamlayın. Çünkü Hayatınız bir daha geri gelmeyecek.

İşte bu ruh haliyle, büyük bir özlemle yola çıkmıştık. Uzun yolumuza. Çıkmıştık diyorum çünkü yalnız değildim. Yanımda annem ve Nuriye halam vardı. Derler ya herkesin mutluluğu da hüznü de kendine ait. Paylaşırsan azalır paylaşmazsan da artar.

Annemin geliş nedeni bana olan sevgisinden değil tabiî ki. Elbette bu var ama en önemli nedeni ananemin mezarını ziyaret etmek. Acılarını azaltmak. Annesine duyduğu özlemi annesinin uyuduğu toprağın yanına gömmek… Özlemini dindirmek… Nasıl da güzel nasıl da özel bir kadındı anneannem! O örgülü uzun saçları, ışıl ışıl gözleri, beyaz teni hep sevgi dolu sözcükleriyle bir melekti benim için. Bir kere bile olsun anneanne demedim. Hep annemlerin ağzıyla “Bacım” derdik. Annemler babalarının annesine “Ana” kendi annelerine de “Bacım” derlerdi. Bacımın her yanına gittiğimde yaptığı helva damağımdadır halen. Yanaklarımı avuçlarına alıp yüreğini yanaklarıma değdirdiği anlar elbette yeniden olacaktır. İşte bu güzel insan da her güzel insan gibi erken göçtü aramızdan. Bir kış günü kalp yetmezliğinden aramızdan ayrıldı. Annem de yeniden mezarını görmeye gidiyordu. Benle birlikte…

Nurya halamın da aynı gerçekliği söz konusuydu. Babamın teyzesinin büyük kızıdır Nurya halam. Biz çok severiz hepsini ama hepsini. Zaman insanları değiştirip dönüştürse de biz halen zamana direnerek ayakta kalacağız diyenlerdeniz. Neyse babaannemin kız kardeşi olan Hayransa halam uzun yıllardır İzmir’de yaşıyordu. Evi hiç abartısız Hacı Bektaş'ın dergâhı gibiydi. Kars’tan İzmir’e gelenlerin ilk durak noktasıydı evi. Kars’a ziyarete gittiğinde ani bir rahatsızlıkla köyümüzde hayata gözlerini yumunca onu da köy mezarlığına bırakıp gelmiştik. Yanlış anımsamıyorsam o da bir kış günüydü. Nuriye halam da annem ve benim de gideceğimi duyunca annesinin mezarını ziyarete gitme kararı aldı.

….

Anlatacaktım ölümlerini bir sonbahar eşliğinde
Bir kış güneşliğinde
Fakat baktım bu ölüm değil diriliştir
Tabiatı aşan bir bildiriştir

….

Sezai Karakoç (Ölüm)

İşte İzmir’den o güzel sonbahar günü düştük yola...