Hasan Ali Toptaş romancılığı... / Kaan Arslanoğlu

Hasan Ali Toptaş romancılığı... / Kaan Arslanoğlu

27 Kasım 2017 - 2929 kez okundu.

 

Hasan Ali Toptaş’tan, yıllar yıllar önce, Bin Hüzünlü Haz kitabını okumuştum. "O zamanlar" arkadaşım Semih Gümüş’ün en sevdiği birkaç romancıdan biriydi. Semih Gümüş de eleştirinin büyük ustasıysa eğer, tavsiyesine uymamak elde değildi.

Okudum. Ama hiçbir şey anlamadım. Cidden hiçbir şey… Roman kahramanı kimdi? Derdi, davası neydi? Neyin peşindeydi? Yazarın herhangi bir meramı var mıydı? Yazmak dışında. Yalnızca bu romanı onun yazdığı belliydi, başka hiçbir şey belli değildi. Ne işti?

“İyi edebiyat”tan anlamak için daha çok yol almalıyım sanırım, diye düşündüm. “Yazarın okuyucuya aktardığı belli bir sıkıntısı, meselesi bulunması” fikri herhalde artık eskimişti. Altta varsa bile bir yazınsal derdi, bir insani sorumluluğu… Dostoyevski, Tolstoy gibi mal mal apaçık beyan etmemeliydi bunu. Bin ayrı okurun, birbirine ters bin ayrı mana çıkaracağı bir muamma ortaya koymalıydı yazar, bir gize batmalıydı  sorunsal. Onu anlamak da emek gerektirmeliydi. Bende bu edebiyat zekası eksikti zaar. Kendimi daha çok yetiştirmeliydim.

Ama Toptaş’tan ikinci bir eser deneyene dek eğitimimi bir tamam tamamlamalıydım.

On yıllar ayları, saniyeler haftaları kovaladı, sanırım o fırsat gelmişti. Toptaş bir imza günü-söyleşi için yaşadığım şehre uğramıştı. Ben de önemli bir edebiyatçı şehrime gelmiş, hoş gelmiş demek için, tanışmak, iki kelime konuşmak için mekana gittim. Aradan geçen uzun dönemde pek popüler olmuştu Toptaş. Ne var ki popülerliğin giderek daha ve daha düşük seviye istediği bir ortamda popüler olmuştu. Üstelik pek de hazzetmediğim bazı edebiyat brokırlarının şebekesindendi. Anlayacağınız böylesi kötücül ön yargılarımı aşamamıştım hâlâ. Yine de sakin, mütevazı kişiliğinden ötürü herhangi bir kem duygu hissettiğim söylenemezdi kendisine. O yüzden, ondan alacağıma karşılık vermek üzere, kendi kitabımı da hazır imzalayarak, işte o mekana vardım. Ki ne göreyim! Şehrimizde edebiyat için hiç alışık bulunmadığımız uzun bir kuyruk.

Bir süre kuyruğun kısalmasını bekledim, ama bana mısın demiyor, giderek boy atıyordu. Epeydir her şeye olumlu tarafından bakmaya koşulluyorum kendimi. Yine öyle yaptım. İnsanların, değil karmaşık iki cümleyi, üst üste iki çok basit cümleyi, hatta tek bir basit cümleyi okuyup anlamlandıramadığı bir dönemde yaşamamıza karşın, edebiyata gösterilen bu yoğun ilgi kıvanç duyulması gereken bir mükemmellikti. “Okumuyorlar” sözü belki de palavraydı. İşte insanlar kuyruktaydı ve belli ki okuyorlardı. Kendi küçük şehrimdeki bu kalabalıktan büyük çoğunluğunu tanımıyordum. Toplumsal tepkilerde hiç mi  hiç görünmeyen, sosyal sorumluluk anlayışları sıfır derekesinde gençlerdi ekseriyeti, ama demek ki okuyorlardı. Okuyacak ve sonra duyarga çıkarmaya da başlayacaklardı besbelli. Duyarga mı? Edebiyatın insanda duyarga çıkartması mevzuu, başka deyişle sanat eserinin onu algılayanda olumlu bir değişiklik yaratması beklentisi de, besbelli modası geçmiş bir fanteziydi. Bırakmalıydık bu işleri.

Her neyse, yarım saati aşkın bekledikten sonra, baktım ki kuyruğun ucu kaldırımda tıslayıp uzaklaşıyor… “Mekan”ın sahibi arkadaşıma, değerli Toptaş’a verilmek üzere kitabımı teslim ettim, selam söyledim ve oradan ayrıldım. Birkaç gün sonra yine aynı yere gittiğimde, kıymetli Toptaş’ın bana imzaladığı kitapla karşılaşma sürprizi yaşadım. “Sevgili Kaan Arslanoğlu’ya muhabbetle. 11.2.2017.” Bu, benim şimdi tam hatırlamadığım, muhtemelen “hoş geldiniz, sevgi, saygı” içeren imza yazıma karşılıktı.

İşte Toptaş’tan geçen hafta okuduğum ikinci kitap da buydu: Uykuların Doğusu

Böyle sıcak bir imzaya karşılık, aşağıda okuyacağınız dangıl dungul değerlendirmeyi yazmak, “muhabbet” raconuna biraz ters gerçi. Edebiyatın gözü kör olsun! Onun için yapıyoruz bunları. Ve bunu yaparken Semih Gümüş gibi üstatlara her geçen gün daha çok dua ediyoruz. O kavgalı, dövüşlü, iddialı, kibirli edebiyat eleştirisi kurumunu yıktıkları, yerine çok daha uygar kitap brokırlığı sistemini getirdikleri için. Kitapları beğenirsin, översin, pazarlarsın, sakalını da sıvazlarsın. Hatta kitabı beğenmene veya okumana da gerek yok.

Şimdi edebiyat eleştirisi kurumu kentsel dönüşümde tümden yitse de, birileri eski adresini sorarken ister istemez bizim gibilere başvuruyor. O yüzden aslen edebiyat yatırımları AŞ’nin roman departmanında sadece taşeron işsiz olarak geçinmeye çalışsam da, pek çok roman hakkında yazmak, iyileri öne çıkarmak, kötüleri göstermek de bizim gibilere düşüyor. Yine de o eski edebiyat eleştirmenlerinin haşin üslubundan kopmaya, brokır tarzına yaklaşmaya çalışıyorum. Tabii o da yetenek ve deneyim istiyor. Benden gayretle denemesi, kusurum olursa affola.

ŞİMDİ ELEŞTİRİYE GEÇELİM

Uykuların Doğusu’nda aynı Bin Hüzünlü Haz’daki havayı “yakaladım”. Sanki aynı yazarın kaleminden çıkmış. Bunu anlayabildim. Gerçi, yazarın kitapları hakkındaki birçok tanıtımda, “Bu kitapta bambaşka tarz… Şurada böyle şöyle değişik fark” gibi şeyler söyleniyorsa da, ben sadece iki kitabını okuyup burada onlardan söz edeceğim için, daha ötesi bir yargıya varamayacağım. Peki, iki kitabını okumakla “Falanca Yazarın Romancılığı..” başlığı atılır mı? Dedik a, brokırlık sisteminde, tek kitabı bile okumak fazla. Sayfalara bile göz atmadan daha iddialı manşetler de atabilirsiniz. Gerçi bir tartışma ve sonrasında bir zaman ve merak olursa, inşallah başka kitaplarını da okurum.

Pekala, Uykuların Doğusu’ndaki hava ne? Cevap: Hava. Evet hava. Şimdi bunu nasıl izah edeceğimi kös kös düşüneyim.

İyisi mi bu konuda yazar bana yardım etsin. Onunla yapılan söyleşilerden ve hakkında yapılan övgülerden şunlar çıkıyor:

ROMANDA KURGU GEREKMEZ

Toptaş’ın, romanları için baştan kurgu yapmadığı, yapsa da buna bağlı kalmadığı, yazarken yazının akışına bağlı olarak kurgunun da değiştiğini öğreniyoruz. Okuduğum her iki kitabı da buna uyuyor. Toptaş bu konuda tutarlı. Daha doğrusu romanlarındaki tutarlı olan az sayıda unsurdan biri tutarsızlık.

Olay örgüsü rastgele. Anlatılan iç içe geçmiş ve çoğu geçmemiş mebzul miktarda olay-olgu anlatımına, öykü bile diyemiyoruz. Çünkü bunların bağlantıları son derece gevşek, bazıları tamamen alakasız, bazıları ileri derecede birbirine karşı sorumsuz. Mantıksızlık ise ana izlek.

Türk romancıları dünya romanında bir çığır açtı. Gerçi “bizimkiler ne çığır açacak, her şeyleri dışardan kopya” diyenler de var. Yabancı edebiyatın yenilerini sıkı izleyemiyorum, belki de haklıdırlar. Ancak edebiyattan maksat,  beyin zümzüklemesi ise, hiçbir gavurun bizimkilerin eline su dökebileceğini sanmıyorum. İhsan Oktay Anar, Latife Tekin, Orhan Pamuk gibi değerlerimiz bu işin ustası. Fakat Hasan Ali Toptaş hepsini aşmış.  

O kadar çok sapan saçma hikaye ardı sıra diziliyor ve o kadar hikaye içinde hikaye dümbüklemesi yaşanıyor ki (yeni edebiyat için yeni eleştiri dili gerekiyor, alışmalısınız) hangi birini örnek vereyim. Çize işaretleye, kitap bakkal defterine döndü. İyisi mi bazılarını fotoğraflayıp size göstereyim.

Burada bu alegoriden boşuna bir anlam çıkartmaya çalışmayın, perişan olursunuz, çünkü okuduklarınız, herhangi bir başka şeyi simgelemiyor. Romanda buna benzer betimlemelerden binlercesi var ve hiçbir şeyi anlatmadıkları gibi, yazarın da sadece anlık zevki için tuşlara bastığından, yazmak aşkına yazdığından eminim.

 

Bu parça, romanın baş kahramanının bin bir ruhsal durumundan birini ortaya koyuyor. Ve de “ruh şeklinde” koridorlarda dolaşmasının, başka bir yerde başka bir değinisi bulunmadığı gibi, başka yüzlerce küçük anlatı gibi bu da bir görünüp kayboluyor, herhangi bir nedenselliği katiyen sırtında taşımıyor. Romandaki aykırı bir örnek değil, rastgele seçilmiş sıradan bir pinçik.  

 

Bu buraya neden konulmuş? Az buçuk nedensellik taşıyan ender göndermelerden biri. Türk ordusunun zalimliğine işaret ederek, okurların “liberal” eğilimlerini okşuyor. Subliminal mesaj.

 

“Her yanı rengarenk halılarla kaplı acayip bir kuş” tatsız bir anlatı gibi dursa da, rengarenk halılar üstündeki kuşlara mı bir gönderme acep? Halılarla kaplı bir kuşun uçtuğunu düşünebilmek!

 

Romandaki sayılamayacak kadar sık ve yoğun saçmalamalardan sadece biri. Rüya anlatımı desek, o da değil.

 

Okur, “hayatımızdan saatler çaldın, alacağın olsun” demez yazara. Öyle bir propaganda bombardımanı altındadır ki, vay be ne edebiyat, ne dil ustalığı diye iç geçirir.  

 

Bu parça da Bin Hüzünlü Haz’dan. “Madem bilmiyorsun, neden bizi meşgul ediyorsun, senin bile bilmediğin bu kadar özel şeylerle!” der mi okur? Demez. “Bunda bir hikmet vardır” diye liberal bir mezmur mırıldanarak, huşu içinde gerinir. Ne kadar şanslıdır, böyle bir kutsallığa dokunabilen ayrıcalık tanrısının şanslı kuludur.

 

Toptaş’ın anlatımına hususiyet katan gizemlerden biri. Sessizlikten gürültü, gürültüden sessizlik duymak; karanlığı aydınlıkla aydınlığı karanlıkla ifade etmek; hareketi hareketsizlikle betimleyip tekrarlayıcı söz cambazlıklarında taklalar atmak. Bunu başkaları da yapar da, Toptaş yapar da yapar…  EK: Bir yorumcu bu müthiş diyalektiği Toptaş'ın bulduğunu falan sanıyor. Heraklit ilk kez yazıya geçirmiştir, ondan öncesi de vardır. Heraklit'ten sonra belki on bin yazar milyon kere kullanmıştır. Demek istediğimiz şey, Toptaş'ın bunu müthiş bir edebiyat ustalığı sanıp suyunu çıkardığıdır. Bu kadar açık yazsak da anlamayan yine anlamayacak.. Çare yok :)

İşte tüm bunlara kısaca serbest sabuklama yöntemi diyebiliriz. Bilinç bulandırma tekniğiyle yer yer örtüşen bir tarzdır. İyi yazarlar muhakkak buralarda ustalaşmalıdır. “Gerçekçi çizgide olmasa, gerçeküstünü seçse bile, iyi bir eserin, hiç değilse kendi iç tutarlılığı bulunmalıdır” savı artık çöpe atılmalıdır.

İşte Türk romancılığının tipik hali. Güldür Güldür… Özellikle Enişte Mesut’un serbest saçmalama tekniğine dikkat.

https://www.youtube.com/watch?v=qW8gf1vKUD0

Yukardakini beğenenler, yazı bitince bir de alttakini izleyebilirler.. Enişte Mesut 5. dakikadan itibaren sözü alıyor. Pamuk’a, Toptaş’a fark atıyor.

https://www.youtube.com/watch?v=zCPGrsEZMy4

ROMANDA KARAKTER DE GEREKMEZ: Modası geçmiş o totaliter, o aydınlanma devri jakobenliğinin despotik faşizan edebiyatına özgü, “romanda, muhakkak yaşayan, roman içinde etiyle kemiğiyle, ruhuyla, nedenselliği ve kendi iç tutarlılığı ile yaşayan bir karakter, karakterler bulunmalıdır” savı artık yeni edebiyatımız sayesinde tarihin çöplüğüne atılmıştır.

Romanda, artık sadece yazarın o anlık keyfi fırça darbelerine bağlı, bir özü, kemiği, ruhu bulunması gerekmeyen; öyle de yapabilen, böyle de edebilen birkaç kişinin, roman kahramanı kadrosunda bulunması yeterlidir. Bu kahraman bir masal kahramanı gibidir. Yaşadığı gerçekliğin doğal gerçekliğe uyması gerekmediği gibi, davranışlarının da karakterine uyması gerekmez; bir nedensellikle açıklanabilecek herhangi bir somut kişiliği bulunması da gerekmez. Herhangi bir temel niteliği (varsa eğer) yazarın keyfine göre bir çırpıda harcanabilir.

Uykuların Doğusu’nda muhtemelen bir akıl hastası anlatılıyor. Bu akıl hastalığının nasıl bir hastalık olduğu pek belli değil. Çıkarabildiğimiz kadarıyla herhangi bir akıl hastalığının gerçekliğine benzemiyor. Yazarın paşa keyfince uydurulmuş bir delilik çeşidi.

Örneğin bu kişinin arkasından kocaman mı kocaman, uzun mu uzun bir kuyruk çıkıyor. Korkunç pis kokulu bir kuyruk. Bu kuyruğu başkaları hem görüyor hem görmüyor. Niye bu kuyruk çıkıyor. Nedenselliği nedir? Kişi köpeklerden mi nefret ediyor, yoksa onları çok mu seviyor? Niye birden ortaya çıkıyor sonra unutulup ortadan kalkıyor? Niye pis kokuyor ve bu koku neyi simgeliyor? Romandaki pek çok önemli figür gibi bu kuyruğun da hiçbir işlevi, belirleyiciliği, fark yaratıcılığı yok. Yazarın aklına o an kuyruk gelmiş. Kuyruk koymuş. “Kuyruklu roman” olmuş. Kulak da gelebilirdi aklına ve bu bir “kulaklı roman” olurdu. Hiç fark eden bir şey olmazdı.

Anlatabiliyor muyum? Kişinin karakterine özel, onu daha iyi kavramamıza ve kafamızda yaşatmamıza yarayacak çok az malzeme bulunuyor romanda. İyi roman işte budur. Ve gençler artık böyle yazmalıdır.

Keza, yazarın, dünya ve ülkeyle ilgili, insanla ilgili varsa herhangi bir derdi, nasıl saklı gizli ise; bu romanda herhangi bir kahramanın, abuk sabuk birkaç tutku dışında, eğer var ise bir var oluş sorunsalı, aynı derecede gizlidir. Zaten romana şayet bir dert, dava, temel bir yaşam sıkıntısı konacaksa, işte tam da bu, edebiyatı mahveden unsurdur. Bu böyle biline.

Zaten şayet yazarın veya bir kahramanının herhangi bir temel insanlık sorunsalı bulunuyorsa, yazar öyle bir biçem ortaya koymaktadır ki, onun ciddiyeti dakikasında sıfırlanmaktadır. Yazar, adeta yanar döner rengarenk disko ışıkları altında ameliyata soyunan bir cerrah gibidir. Gerçekliğin pek az yaşama şansı vardır.  

Bir beyanına göre neymiş: “Asıl Kahraman Her Daim Metnin Kendisidir” imiş.

GERÇEKLİK DUYGUSU, AKIL-MANTIK ROMANDAN UZAK DURMALI:

Yukardaki alıntı cümledeki gibi, Toptaş’ın kendinden yararlanmaya devam ediyoruz. Bunun için siz de web sitesine girebilirsiniz:

http://hasanalitoptas.com/tr/category/soylesiler/

Neymiş: Hakikat Diye Bir Şey Varsa Eğer Ona En Çok Yaklaşabilenler Delilerle Çocuklardır… imiş.

Burada sanırım ironi yapıyor Toptaş. Süslü laflarla ironi yapmak yeni edebiyatın olmazsa olmazıdır. Dünyada bir emperyalist-kapitalist sistem hüküm sürüyor ve ona en çok yaklaşabilenler deliler ile çocuklar mı? Dünyada kan gövdeyi götürüyor. Bunu en iyi deliler ve çocuklar anlayabiliyor! Yoksa onlar mı kanları gövdelerden ayırıyor? Bu ülkede AKP 15 yıldır iktidarda. Deliler ve çocuklar sayesinde. Hasan Ali Toptaş kitapları çok iyi satıyor. Deliler ve çocukların marifeti mi?

Aslında o nazik kişiliği ile şunu demek istiyor ve açıkça diyor: “Benim kitaplarım için kuyruğa dizilenler, bu serbest sabuklama tekniğine iyi edebiyat diyen büyük medya idarecileri, kodaman edebiyat otörleri, çocuk zekasında, manyak mantığında kişilerdir.” Bunu demek istiyor. Evet. Aynen onu söylüyor.

Ama burada ona katılamayacağım. Dünyada akıl, mantık, zeka ve karakter düzeyi her geçen gün yükselmekte, taç üstüne taç takmaktadır. Bunu, bu yazı sonunda kanıtlayacağım. Fakat şimdiden bir delil göstereyim: Hasan Ali Toptaş kitaplarının, Orhan Pamuk, Ahmet Altan vb. kitaplarının bu kadar tutulması, insanların neredeyse tek cümleyi doğru anlayamayacak kadar cahilleştiği şu dönemde, bu müthiş yazarlarımıza gösterilen ilgi, söz konusu muazzam şahlanışın sadece küçük bir işaretidir.  

EDEBİYAT DİL DE İSTEMEZ

“Allah orada yok, burada yok, şurada yok, Allah yok diyeceksin de dilin varmıyor” fıkrasındaki gibi (tövbe tövbe), sonunda “Edebiyat için hiçbir şeye gerek yok” diyecekler de, dilleri varmıyor. Doğru ama. Edebiyat, brokırlar dışında hiçbir şeye pabuç bırakmaz. Dile bile.

İşte Toptaş’ın, Latife Tekin ile söyleşisinden bunu okuyoruz. “Yazara Dil Gerekmez.”

Doğru. Bakışlar bile yeter icabında. Lakin orada tevazu gösteriyor Latife Tekin ve Toptaş üstatlar. Aslında şunu demeye getiriyorlar: Bilinen, kurallı, mantıklı, sözlüklere hapis dili aşmışız, komuşuz canına eski edebiyatın, biz daha üst bir yerdeyiz. İlkeleriniz, mantığınız sizin olsun.

Mantıktan, tutarlı bağlantılı kurma yükümlülüğünden kurtulduktan beri, saçmalamayı göze alan yaratıcı yazarlık aşamasına vardıktan kelli, uydur uydur ipe diz edebiyatının en ileri aşamasında, laf ebeliği yapmak…  tabii ki kolay derler. Kim der? Acemiler.

Şöyle cümleleri hanginiz kurabilir, benzetme ve bağlantının hanginiz bu tarzda canına okuyabilir:

“Bakanların saçlarını dalgalandıran, kırmızı dilli rüzgar kırıntıları… İçlerinde de kirli sokaklar olurmuş sanki bu kırıntıların (…)” UD s. 20

“İşte o zaman ok vızıltısına benzeyen oldukça yaşlı ve insafsız bir rüzgar da gelir, ortalıkta yavaş yavaş gezinmeye başlardı. Sırıklara bağlanmış sivri uçlu taşların ağırlığı da olurdu bu rüzgarın içinde.” UD s. 28

“Belki de bu yüzden, okyanusun ortasında yüzen ıssız bir su kabarcığına benziyordu Haydar. Hatta, insanların kayıtsızlığından doğan ve sinirlerine hakim olamayıp her an oraya buraya vahşice saldıracakmış gibi gözüken alabildiğine karanlık ve şekilsiz bir yaratığa benziyordu.” UD s. 37

“Az önceki patlamanın yankılarını taşıyan tozlu bir sesle (…)” UD s. 41

“ (…) kırık şişe mezarlığına benzeyen pis kokulu hendeklerin yanından soluk soluğa geçmiş (…)” UD s. 46

“Nasıl bakacaklarını bilemiyorlarmış… Ya da, şehre bakmanın kaç türlü yolu varsa hepsini baştan sona deneyip kendilerine uygun olanı bulmaya çalışıyorlarmış.” UD s. 47

“Hatta, bunları derken, bakışlarından ibaret olan sesi kırmızı bir sessizlik halinde genişleyip her yere yayılıyormuş da, arada bir kuşun kendisi bile kendi bakışlarının içinde kalıyormuş.” UD s. 89

“Kerpiç duvarların dibinden başlayıp ufuktaki lacivert tepelere kadara uzanan, uzanırken de tıpkı bir çığlık gibi hızla iki yana genişleyen, yüzü alacakaranlık göçüklerle dolu, uçsuz bucaksız bir yermiş burası.” UD. s. 90

“ (…) bütün bu görüntülere, içimi parçalayan bir kıymık yığınına bakar gibi acıyla baktım. Derken, ben bakınca çığlık çığlığa kuşlar da havalandı bu görüntülerin içinden; tüylerini döke saça, başımın üstünde can havliyle dönmeye başladılar.” UD. s. 94

“Hatta, bana o anda bütün bu şehirleri sihirli bir kutunun içine doldurmuşum da, ağzımı kulaklarıma doğru yayarak, inanılmaz bir keyifle sürekli çalkalıyormuşum gibi geliyordu.” UD s. 98

“Hareketsizlik gibi duran derin bir kıpırtıya… (…) sessizlikten yapılmış uzak birer yüz halinde eğiliyorlar…” BHH s. 23

“Böylece, parçalanmışlığım da parçalansın tekrar tekrar ve ben, sayısız noktalara saçılıp un ufak olan varlığımı, sayısız noktalardan, sayısız gözle seyredeyim.” BHH s. 69

“Kendi varlığından yayılan müziğin sonsuzluğuna kapılmış bir masal yılanı gibi sürekli kıvranıp duran Alaaddin’in hikayesi, bir yandan yavaş yavaş derinleşen bu gizin gölgesine çekilirken, bir yandan da olabilirliklerin kum gibi kaynadığı, gri bir noktaya gelmiştir çünkü.” BHH s. 108      

Cümle var anlam derdi yok! Güldür Güldür’de İbrahim, bir tanığın zırvalamaları karşısında “Kelime var, cümle yok…” diyerek ağlıyor. Liberal kabusun “beyin sümsüklemesinin” tipik örneği… işte şu skeçte. Orhan Pamuk, Nuri Bilge Ceylan beylerin de adı geçmekte:

https://www.youtube.com/watch?v=cRWP7WPVc3o&t=905s

Toptaş, en azından Uykuların Doğusu için deliliği kendine rol model aldığını ima ediyor. Ne ki, Bin Hüzünlü Haz’ın da ötekinden fazla farkı yok. Zaten, simgelerin yalnızca kendilerini temsil etmesi, delilerde pek görülmez. Tahmin edilenin aksine onlar gayet somut düşünürler, halüsinasyonları saymazsak. Hezeyanları bile kendi içinde somuttur. Simgelerin sadece kendilerini temsil edecek kadar fetişleşmesi veya imge ishali, sadece birtakım sanat ürünlerinde görülür. Özellikle post modern sanat bunu teşvik eder.

Toptaş’ta aslında yer yer ustaca betimlemelere, gerçekten harikulade cümlelere rastlanıyor ve güçlü bir öykü duygusu sakladığı fark ediliyor (humor ise hak getire). Ama kendi edebiyatını belli ki bu yeni şekle bilerek sokuyor, talebe uygun arzda bulunuyor. Alkışlanası bir akılcı tutum, delilik söylemleri altında cin işi piyasa dehası.

Bizim gibilere hayli tatsız gelen Pamuk, Toptaş türü anlatıcılık, belli ki geniş bir kitlenin tatsızlığına denk düşüyor. O zaman tasız tuzsuzluk yeninin en büyük estetik değeri oluyor.

POPÜLER OLANI, ÜNLÜYÜ, PARA KAZANANI KISKANMAK

Şu solcular bu işten vazgeçtiler şükür ki, artık ezici çoğunluğu, paranın, ünün, popülerliğin kolay elde edilmeyeceğini takdir ediyorlar; kazananları, hak ettikleri şekilde başlarının üstüne koyuyorlar.

Lakin arada kıskançlar da çıkmıyor değil.

Bunlardan biri Taylan Kara’dır. Geçenlerde Adana Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde bir sunum yapmış. Sunumun adı: Edebiyatla Ahmaklaştırma ve Felsefeyle Çökertme.

Efendime söyleyeyim, neymiş: Bazı popüler isimler cehaletleriyle toplumsal bilinci iğfal ediyorlarmış. Verdiği örneklere bakın hele: Bülent Somay, Ali Lidar, Hasan Bülent Kahraman, Nuray Mert, Haydar Ergülen, Fuat Keyman, Gündüz Vassaf, Etyen Mahçupyan, İlber Ortaylı… Ülkenin en seçkin entelektüelleri…

Bunların Türkiye’de bir örgütlü cehalet karabasanı oluşturduğunu kabul mü edeceğiz şimdi? Belgeleriyle, ispatlarıyla, kitaplarla, yazılarla örnekliyor şu bağlantıda:

https://www.youtube.com/watch?v=bcI11pgJfbU

Hadi canım sen de. Sen kimsin? Sen kimsin bir kere radyolog? Sen kimsin? Kimsin sen?

TOPTAŞ ROMANCILIĞININ BİR DORUK OLDUĞUNUN İSPATI:
Taylan Kara gibilere inat, bu halk, bu kitleler daima doğruyu, en iyiyi seçmiştir. Bu ülkede en iyi siyasi güç AKP’dir ki, yüzde 50’nin üstünde oy alabilmiştir. Onun yarısı kadar iyi olan CHP’dir. Ötekiler onun çeyreği kadar bile iyi değildir. Halk daima uzun vadede iyiyi seçer.

Bundan daha büyük kanıt olamaz. En çok hangi kanallar izleniyorsa medyada, onlar en iyilerdir. En çok okunan gazete en iyi gazetedir.

Dolayısıyla Ahmet Altan, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Zülfü, Toptaş, Ahmet Ümit, Ayşe Kulin en iyi edebiyatçılardır. Sinekler nasıl yanılmazsa onlardan çok daha akıllı olan insan halklar da yanılmazlar. Sisteme, AKP’ye gübreleşmiş solda yeşeren ekindir bu ekin. Mübarektir.  


İNSANBU'DAKİ YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ...

GERCEKEDEBİYAT.COM