Hanifta / Nihat Genç

Hanifta / Nihat Genç

24 Haziran 2012 - 4545 kez okundu.

Biz Karadenizliler artık bir çok uzak akrabamızı gidip göremezsek de aile oturmalarında kim nerde, kimin çocuğu oldu, kim evlendi, köyde kim kaldı, köye kim döndü vs. haberlerini yani hafıza güncellemeyi doğamızın bir geleneği gibi harfiyen yerine getiririz. Biz Karadenizliler mesela yeğenlere ‘torun’ deriz, mesela dedemizin ikinci eşinden çocuklarıyla da öz halalarımız öz amcalarımız gibi yakınız. Babam köyden Cumhuriyet kurulmadan çıkıp şehre yerleşti ancak amcalarımız halalarımız çocukları bir ayakları hep köyde kaldı. 

 

İşte bazen bir haber gelir, yıkılır kalırsın. Çocukluğumuzda bizi yaylaya, ormana sırtında taşıyan Hatiçe halamdan kara bir haber, on beş yaşında evlendiği aşkları dillere destan herifi (kocası) Hasan enişte ölmüş. 

 

Arkadaşlarımız içeri alınmış, bunca yazı, iş, fırsat bulup gidemedik. Hatiçe halam seksen yaşını çoktan geçmiş, bazen köyden telefon ederdi, ‘ula Nahat (Nihat), Erkan’ı niye almışlar’, Erkan dediği, İşçi Partisi genel başkan yardımcısı Erkan Önsel, ortak akrabamız.

-Ne bileyim hala, alıyorlar, işte...

Birkaç yıl önce bir telefon daha gelmişti,

-Ula uşuğum Nahat televizyonlara daha niye çıkmaysin?

-Kovdular hala…

-Ee sen de başka yerde konuş uşuğum.

-Hepsinden kovdular hala.

-Ee onu kov bunu kov ne olacak bu iş uşuğum.

-Ne bileyim hala..

Yan yana gelip dertleşecek zamanımız olmadı.

Bir baş sağlığına yetişecek uçak param da yok, Allah göstermesin bir de Hatiçe halanın ölüm haberi gelirse insan dünya gözüyle bir soluk gidip göremediğine kahreder..

*

Karadeniz sahili topyekün kırılıp sökülüp cetvel gibi dümdüz hale getirildikten sonra doğrusu Karadeniz’den de Karadenizli olmaktan da sıtkım sıyrıldı; ne gidesim var ne göresim… Ama bizim Maçka hala ormanlar içinde, yılda bir kez olsun o ormanların içinde kaybolmadan rahat edemiyorum, tapınaklarımız gibi. 

Düştük yollara, üç saat sonra Maçka’dayım. Taksi tuttum, on lira tutar ağbi dedi, yok yok dedim arabanın geldiğini görür halam, arkadan gidelim, taksici, ağbi arkadan on-onbeş km. uzar, kırk lirayı geçer, geçsin .mına koyum, yayla yolundan inelim. Sen beni tepede bırak, ben yürüyerek inerim köye, dedim. 

Taşları çimlenmiş eski bir değirmenin yanında bırakıp gitti taksici. Bir oturayım şöyle derenin kıyısında. Yarım saatte inerim aşağı, köye.  Halamın türküleri geldi aklıma. Öyle türküleri var ki bir kitaba bedel: "Yüreğum ince ince / Odunu sür ateşe!.." 

Halam değil sanki İspanya’nın ünlü şairi Lorca.

"Ey benim yürecuğum,
İsli isli yanaysin,
Kendini çira gibi
Adamdan mi sanaysin!"

Değirmen yıkıntı taşları sarmaşıklar otlarla kuşatılmış. Sanki derenin çağıltısı değirmenin yerinde yeller esen bir taşı varmış gibi sesiyle hala döndürüyormuş gibi, sesler geliyor. 

Hemen karşımda taşların yanı başında otlarını neşeyle yola yola bir inek. Oturup burada ineğin otları yoluşunu bin yıl seyretsem. Elli metre kadar var yok kapı önünde ihtiyar amca da göz ucuyla ineği takip ediyor, çok lezzetli bir saadetle. İhtiyar amca evin yanında bir küçük tahta kulübeye, hela olmalı, tahta mandalını gacırtısını buradan duydum, indirip. 

Ne kadar zaman oldu tahta mandal görmeyeli, bir zamanlar mahremiyetimiz ne kadar basit bir mekanizmaya bağlıymış. Şimdi bir tuvalete girsek kilit üstüne kilit. İnsan böyleydi bir zamanlar, tarlalardan tepelerdeki karlardan ağaçlardan niye şüpheye düşsün. İçime bir heves düştü, sıkışmadım ama nedense o tahta mandallı helaya ben de girsem şimdi, o ihtiyar amca gibi devleşeceğim sanki. 

Vurdum yola, evler ağaçların arasından görülmüyor. Dün gece sert bir sağanak toprağı ağaçların dibine yığmış, toprak yol boş nehir yatağı gibi.  Bulutların arasından güneş şakayla yüzüme ayna tutan çocuk gibi. 

Büyük ağaçların diplerine çalılar çamur toplanmış, çömeldim yanlarına, yaylalar tepelere sarılmış yemyeşil halılar gibi. Çalıların içinde kemik parçaları, birkaç gün önce kurtların ziyafetinden mi kalmış. Karşı köyde horoz gibi gıranın (küçük tepe) başında, buralarda keçi olmaz, bir kara keçi, buradan dereye atlarım atlayamam gibi bir hesapla bakıyor. 

Otların içine gömüldükçe böcekler minik çiçekler Pazar kalabalığı gibi. İnsan her birine dokunmak istiyor.. İşte burada serserilik kanınıza giriyor, dönsem bu çayırlıkta turlasam yuvarlansam. Bir tutamını olsun kopartmaya kıyamıyorsun. 

Çayırları mutlu eden bir şey var, bu nasıl oluyor, onları mutlu eden beni de coşturuyor, bu çayırlar kardeşçe bir şey öğretiyor insana. "Hep burada kal, gitme!" der gibi üstüme çıkıyor. 

Oturmaktan uzanmaktan götüm başım ıslandı. Paçalarımdan çeketime yeşillendim. Dalların üstünde bir kuş yuvası, kocamış bir ağacın dibinde oyulmuş tilki sığınağı gördüm, kendi modern evimi acımasızca eleştirip kıyasladım. Mercimek kadar küçücük çiçekler kızarmaya başlamış. Yaprakların içine alevler yana yana girmiş gibi.

Ormana dalıyorum, eskiden burada karanlık gölgelerden korkuyordu insan, korkuyorduk ama şüphelenmiyorduk suçlamıyorduk, bu müsebbibi sadece Allah olan saf korkuyu ne kadar özlemişim. Bulutlar yaprakların üstünden gölgesini öbek öbek çekiyor; her bir yaprağın yanakları elma gibi yağlı kızıl parlamaya başlıyor. 

Ormanın içinden yürüyünce insan sanki insanlığa bütün borçları ödenmiş gibi bir sonsuz rahatlık, bahtiyarlıkla tanışıyor insan. Yaş, kuru, yeşil çalılıklar ve kiremit rengi toprağa parmaklarını uzatınca, önemsiz kalıyor sanki içindeki bitmeyen çekişme, şehirde dönen ölümcül fırıldaklar. 

Orman sanki ilahi bir meclisin üyeleri gibi, sanki gerçek parlemento, kimbilir, o büyük mahkemenin jüri üyeleri bu ağaçlar, öyle namuslu dikiliyorlar ki ayağım sürçer, bir falsomu yakalarlar, dilim dolaşır diye korkmuyorum; beni gözlüyorlar Allahım, hiç biri beni suçlamadan. 

İçime delice sevinç katan işte bu unuttuğumuz ‘güvenli yolculuk’, üstelik başım her adımda dallarına çarpıyor. Yola indiğimde diyorum, dönüp ormana çok saygılı bir bakış atmalıyım, onların diliyle ben de hışırtılarla konuşmalıyım. 

Halamla çocukluğum geldi aklıma, uşuğum, odunları meşale gibi tepesinden yakmayacaksın, çirayi altına sok, o kendine yanar… Döşemesi toprak, bir sedir, bir eski sandık, bir kara fırın bir teneke soba ve çift kat yün yatak ve yatağı kadar kalın çiçekli yün yorgan. O eve bugün fazladan bir TV girmiştir, bu kadar. 

Bulutlar kararıyor, ay mı yürüyor ormanlar mı ardından koşuyor, yaprakların hışırtıları, çimenler yanar döner resimler gibi, kimsecikler yok ama sanki herkesin ruhu mahşer elbiselerini giymiş hışırtılar korosunda yerini almış gibi. 

Her bir karanlık ağacın arkasına sinsi domuzlar gizlenmiş gibi, etrafı kolaçan ediyorsun, yağmur bastırınca hangi çalılığın altına saklanırım diye. Gelmiş geçmiş çağların en büyük fantezisi, o çalının altına o hayali hala çıplak sevgiliyle işte bu köy yolunda ilk gençlik yıllarında ne çok sarılarak ıslak ıslak ne çok sığınıverdik. 

Ormanların valsi kelebeklerle çoktan başlamış, peşinden koşup çimenler üstünde yakaladım tuttum dansına ben de katılsam. 

Birden elli metre kadar aşağıya inen sırtında ot yükü bir kadın; halam bu! 

Dur, ses çıkartmadan peşinden iz süreyim; köye zaten beş dakika ancak kaldı. 

Ormanın yarığından inen yerde minik bir dere akıyor, çeşmesiz oluksuz akıyor, başında yükünü devirdi, abdest alır gibi yalnız ayaklarını, şişlerini indirir gibi ova ova yıkadı. 

Sırtını dev bir ladin ağacına verdi, belindeki kuşaktan uzun mallbora sigarasını çıkartıp yaktı, neden bilmem özgürlük deyince aklıma hep bu sahneler gelir. 

Şimdi evinde bir ineği var, oysa bu köyün nüfusu ben çocukken yüzü geçerdi, yaylaya çıkan sığırları en az ikiyüzdü, şimdi bomboş köy, tek başına rüzgara karşı tellendiriyor işte keyifle.

Bir ıkındı iki hıh dedi, yükünü yeniden vurdu sırtına, ben arkadan beş-on metre kadar yakınlaştım, ayak seslerim duyulur gibi oldu, ama seslenmiyorum, sırtında yük geriye de dönüp bakamıyor. Şimdi ben geldim desem, Hasan enişte öldü deyip sarılsam, yükün altında ağlaşmak istemem…

Ama ayak seslerimi de duyuyor olmalı.

Rüzgar dalları sarsarak çatırtılarla girdi ormana, bir yerlerden bir şeyler kırılmış gibi.

Hatiçe halam, sırtında yükü, seslerin geldiği ormana doğru biri mi var diye inceleyerek baktı, sonra elini alnında terekleyerek bir daha baktı, ormana doğru bağırdı:

"Çık Hasaaaan, oynama benimle, gördüm seni!.."

*

Süt dişleri çıkacak nerdeyse bu yaşta insan bebekler gibi ölüme inanır mı, hala herifinin bir yerlerde saklanıp gizlendiğini sanıyor; böyle işte..

Dayanamadım, yetiştim arkadan.. Hatiçe Hala.. Hatiçe hala..

Elini yeniden alnından terekleyerek tepeden tırnağa süzer gibi baktı bana.

-Uuuuyy Nahat uşuğum, ne işin var haburada?

Yükünü sırtından fırlatır gibi yere yıktı, ben sarılacağız sandım, süzme yoğurt torbası gibi memelerinin arasından bir mendil çıkını çıkardı.

-Biliydim geleceğini, deyip mendil çıkınını açtı. Hanifta toplamış; yaban çilekleri...

-Senin için topladım…

-Yavv hala bir dur sarılayım.

-Sarılmaya daha vakit çok önce haniftaları ye…

-Yakaladım seni hala, ormanların içine doğru deli gibi konuşiydin…

- Ne bileyim uşuğum, soray misin, (deyip yine türkü gibi konuştu), soray misin, DOLUNAY VAR BU GECE, NASIL UYUYACAK HATÇE…

İçim ağır bir hüzünle sıkıştı, gözümden yaşlar düştü.

Ağladığımı gördü, geçiştirmek için, eliyle evi gösterip:

-Ne ağlaysin aha köye geldik, daa...

 

Nihat Genç