Hakem, gözüne gözlük / M. Hakkı Yazıcı

Hakem, gözüne gözlük / M. Hakkı Yazıcı

04 Mart 2018 - 941 kez okundu.

 
 
 

 
Kapı çalınmıştı.

Annesinin şıpıdık terliklerini sürükleye sürükleye koşturduğunu ve kapıyı açtığını duydu. Kapı aralığında gelenle konuşmaya başladılar.

Babası salonda televizyon karşısında, elinde birçok sayfası yere kayıp düşen gazetesi, sızdığı koltukta gözlerini aralayıp seslendi:

“Kim o hanım?”

“Nezahat hanım, bey!”

Komşuları Nezahat Abla. Kaptanın karısı. Yan balkonda hemen her gün asılı olan iç çamaşırlarının; rüzgarlı günlerde bayrak gibi sallanan sütyenlerin, külotların, kombinezonların sahibi.

Komşu kadınların kocası hep uzaklarda olduğu için bir yandan acıdıkları, bir yandan da kendi kocalarını baştan çıkarması ihtimalinden ürktükleri için hep uzak durdukları kadın.

Kocasının gerçekten kaptan olup olmadığını kimse bilmiyordu, ama herkes ona kaptan diyordu.

Belki geminin süvarisi, kaptanı değildi de, efendi kaptanlardan biri, ikinci kaptan veya üçüncü kaptan, kim bilir belki de güverte lostromosu, makinistti ya da çarkçısıydı, ama miço olmadığı kesindi. Adamın bir de uzun yol gemilerinde çalıştığı bazen aylarca ortada olmamasından belliydi.

“İyi akşamlar canım”lar, “merhaba komşum”larla başlayan bildik kapı önü muhabbetlerinden biriydi.
Annesi, Nezahat Abla ile konuşmaya devam ediyordu.

“İçeri gelsene tatlım, demli çayım var.”

“Yok, hayatım geç oldu, rahatsız etmeyeyim,” dedikten sonra dilinin altındaki baklayı çıkardı: Evdeki musluk durmadan damlatıyordu, siniri bozulmuştu.

“Ay, senin oğlan hayrına bir baksa. Benim kendi başıma becerebileceğim bir iş değil. Musluğun contasını falan değiştirse damlatmaz. Beş dakikalık iş...”

Eyvah, diye düşündü. Tam da sırası… Yatmaya hazırlanıyordu. Ertesi sabah maçı vardı. Erkenden yatıp uyuması, dinlenmesi gerekiyordu. Kapı çalındığında sabah telaş olmasın diye spor malzemeleri çantasını hazırlıyordu.
 
***
Arkadaşları yaptığın alt tarafı yan hakemlik işte; sen de senelerdir ne uzadın, ne kısaldın bırak bu işi dese de işini seviyor ve ciddiye alıyordu.

Bir kere futbol tutkusu içine işlemişti. Oynama işi artık sadece arkadaş arasında halı saha maçlarıyla oluyorsa da kopamamıştı; hakem olmuştu.

Belli mi olur, arkadaşlarının takılmalarına rağmen bakarsın yıldızı parlar, orta hakemlik de yapar ve hatta önemli maçlar yönetmeye bile başlayabilirdi. Umudunu daha henüz yitirmemişti.

Bütün çocukluğu ileride iyi bir futbolcu olacağı hayaliyle geçmişti. Ama olamamıştı. İstek yeterli değildi, aynı zamanda yetenek ve şans gerekliydi. Belki babası onun bu tutkusuna köstek olmayıp destek olsaydı hayali gerçekleşebilirdi.

Ama nerde…

Fazla haylaz sayılmazdı; okulunu bitirmiş, askerlikten sonra bir şirketin muhasebe biriminde çalışmaya başlamış, bir de başvurup hakem olmuştu. Muhasebeciliği hakemliğine engel değildi.

Bu sefer yan hakemliğin ardından orta hakem olabilmenin hayalini yaşamaya başlamıştı.

Olamayabilirdi de, ama artık dert etmemeyi öğrenmişti. “Adaaam sen de!” derdi içinden hep bu düşünce gelince aklına. Muhasebe müdürü olabilirdi, ama orta hakem olamayabildi. Aynı iyi bir futbolcu olamaması gibi…

Ancak yine de ciddiye alıyordu işini.

Düşünceleri onu sık sık eskilere, öğrencilik günlerine götürürdü. Okulu kırıp, top oynadıkları arsalara kendilerini attığı çok olmuştu.

Ama o kadar çok denemesine rağmen “rabona”yı bir türlü beceremezdi. Dersleri asmanın anlamına uyan vuruşlardı bunlar. İspanyolca anneden babadan habersiz okulu kırmak anlamındaydı…

Halbuki mahalleden arkadaşı Fifi -lakabı öyleydi, bir ayağını, diğer ayağının arkasından dolandırarak yaptığı bu vuruşlarla herkesin hayranlığını kazanmıştı. Gol bile attığı olmuştu böyle. Kıskanırdı onu, ama ne de olsa yetenek meselesiydi.

Onun kıskandığını bilen Fifi, “Oğlum boşuna uğraşma, bunun adı rabona, yapabilen bir ben, bir de Maradona,” der, dalga geçerdi.

Babası da zamanında az top koşturmamıştı, ama oku adam ol, diye tutturmuştu. Sanki ikisi birden olunmazmış gibi.

Bir gün yatağının altında kramponlu ayakkabılarını bulmuş, “Nasıl aldın bunu?” diye sormuştu. Cep harçlıklarını biriktirip almıştı. Yememiş, içmemiş biriktirmişti parasını.

Babası, “Bizim zamanımızda böyleleri yoktu,” diye hayıflanmıştı. Gedikpaşa’da özel, kramponlu ayakkabılar yapan bir usta varmış. Meşin kramponları çiviyle çakıyormuş ayakkabıların altına. Meşinler aşınınca da çiviler içeri girer, ayaklarının tabanlarını delermiş.

“Bizim zamanımızda öyle çim sahalar falan yoktu. Oynadığımız zemin sertti. Yağmurda da çamur içinde kalırdık.”

Babasının bu futbolculuk hikayelerini belki yüz defa dinlemişti.

Annesi odasının kapısından kafasını uzattı. Daha konuşmadan ne söyleyeceğini anlamıştı.

“Evladım, Nezahat Ablanın musluğuna bir bakıversen?”

“…”

“Sevaptır, kadıncağız yalnız. Musluk deli etmiş kadını.”

Çaresiz, “Olur” anlamında kafasını salladı.

İsteksiz, ağır hareketlerle girişteki dolabın içinden alet çantasını alıp kadının evine geçti.
 
***

Musluğun dibinde dikilmiş, dikkatle ilk damlayı bekliyordu.

Nihayet “tıp” diye bir damla lavaboya düştü.

“Abla, bu musluğun bir şeyi yok. Her musluk arada bu kadar damlatır. Bu normal,” dedi.

“Normal, ama damlıyor yavrum. O damla sesi yatağımda yatarken kafama dang diye indirilen çekiç gibi etki yapıyor.”

“Anlıyorum abla, bir çaresine bakarım merak etme.”

O, İngiliz anahtarı ile mutfak tezgahının üzerine abanmış musluğa bakarken kadın, oturduğu sandalyenin önüne bir sehpa çekmiş, bir yandan rakısını yudumlarken bir yandan da onu izliyordu.

“Bunlar erkek işi evladım, benim elimden gelse seni hiç rahatsız eder miydim!?”

Bir yandan rakısını yudumluyor, bir yandan konuşuyordu.

“Sen kaptan karısı olmak kolay mı sanıyorsun?” diye devam etti.

Dönüp baktı, kadının gözleri buğulanmıştı.

Rakısından bir yudum daha aldı.

“Adamın yüzünü bazen altı ay görmediğim oluyor. Kocan var mı, var. Öylesine işte.”

Acıdı kadına. Artık genç olmamasına rağmen çekici ve güzel denilebilirdi onun için, ama yalnız bir kadındı. 

Teselli etmek için “Ekmek parası ne yapacaksın abla. O da ekmeğini böyle kazanıyor. Kolay olmasa gerek öyle uzun süre denizde kalmak,” dedi.

“Ah yavrum, hiç böyle bildiğin gibi değil; o, denize sevdalıdır. Bak biliyorsun bizim evin deniz manzarası yoktur. Bir tek salon penceresinden apartmanların arasından azıcık gözükür. O da iyi havalarda; sis, duman yoksa.

Bizimki daha iyi görebilmek için sandalyenin üzerine çıkar bakar. Onunla da yetinmez her fırsatta sahile iner. Balıkçıları seyreder, martıları besler.”

İlginç bir adamdı bu kaptan, aylarca denizde seferde olmaktan bıkmıyordu demek ki.

Musluk yeniden damlatacak mı diye bakıyordu.

Kadın, “Sen de öyle ayakta dikilme, gel şöyle otur. İstersen bir rakı da sana koyayım,” dedi.

Kafasını çevirip, kadından tarafa baktı. Nezahat abla, buğulu gözlerle konuşuyordu. Bacak bacak üstüne atmıştı; sigarasının dumanını içine çekerken, sıyrılan pazen elbisesinin altındaki bacaklarının arasındaki “şeftali bahçesi”ni fark etti.

Babasından öğrenmişti bu sözü. O daha küçükken babası bir arkadaşı ile balkonda kaynatırken sesini alçaltarak keyifle “şeftali bahçesi” demişti o mahrem yerler için. Küçüktü, ne anlama geldiğini anlamıştı, ama bahsedilen kimin bahçesiydi bilmiyordu.

Masanın bir ucuna da o oturdu. Şimdi oturduğu açı şeftali bahçesini görmesine engeldi, ama hayali zihninden kaybolmamıştı.

Yoksa Nezahat abla, yan balkondaki çamaşır ipine dizili külotlarını, sütyenlerini dekor olsun diye mi asıyordu?

Hiç mi kullanmazdı onları?

O ise hepsini bilirdi. Pembe renklisini, siyahını, beyazını, çiçek desenlisini…

Birden kadının sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.

“Bak, görüyor musun, yine damladı.”

“Evet, abla gördüm. Şimdi hallederim. Contasını değiştirir, iyice sıkarım; damlatmaz.”

Musluğun contasını değiştirdi. İşini bitirince döndüğünde yine şeftali bahçesini gördü.

Kadın:

“Sağol, gel otur, biraz dinlen,” dedi.

Oturdu.

Nezahat abla, bu arada kaçıncı kadehindeydi? Farkında değildi.

Konu döndü dolaştı yine Kaptan Amcaya geldi.

Gülerek “Abla, gemiciler çapkın olurmuş, öyle derler; her limanda sevgilileri olurmuş,” dedi.

Kadın cevap vermedi. Gözlerinden yine iki damla gözyaşının süzüldüğünü gördü.

Aslında onu üzmek için söylememişti. Belki biraz eğlendiririm diye ağzından kaçırmıştı.

Kadın, içini çekerek kısaca “Günahı boynuna,” dedi.

İçmeye devam ediyorlardı. Nezahat abla, sandalyesini çekip, yanına oturdu.

Rakı kadehini tokuşturmak için kaldırdığında “Gemilerde talim var, bahriyeli yârim var,” diye bir türküye başlamıştı.

Bir ara gözü yine musluğa takıldı. Epey zaman geçmişti, damlamıyordu.

Kadın, bir başka şarkıya geçmiş, bu arada kolunu omuzuna dolamıştı. Etekleri iyice sıyrılmıştı. Dekoltesinden dışarı fırlayan göğüsleriyle iyice üzerine abanmıştı.

İçkiye dayanıklı sayılmazdı, sandalyede biraz arkasına doğru kaykıldı.

Bir ara aklına geldi saatine baktı. Vakit geç olmuştu, ertesi günü maçı vardı; eve gidip uyumalıydı. Ama kalkacak gücü bulamadı kendinde.

Bir ara Nezahat ablanın pantolonunun kemerini çekiştirdiğini fark etti. Aklına yine şeftali bahçesi geldi.

Elindeki rakı kadehini bir seferde ağzına boşalttı.

Yine kendinden geçmişti. Bir ara gözlerini araladı; mutfağın köşesindeki divanın üzerinde kollarının arasındaki anadan üryan Nezahat Ablayla boylu boyunca yatıyordu.

Kadının uykulu gözlerini aralayıp, fısıltıyla “Canım benim, sen babandan daha iyisin,” dediğini duydu.

Utanmıştı.

İrkilerek fırladı. Musluğun kenarındaki İngiliz anahtarını, alet çantasını da alıp, eve döndü.

Annesi çoktan uyumuştu.

Babası, yine elinde bir kahve fincanıyla televizyonun karşısında sızmıştı.

Kahve fincanını babasının elinden alıp sehpanın üzerine bıraktı. Babası başka bir uyku boyutuna geçmiş horluyordu.

O ara, kadının “Sen babandan daha iyisin,” demesi aklına geldi.

***

Sabah uyanınca telaşla fırladı. Çalar saatin sesini de duymamıştı.

Geç kalmıştı. Eşyalarını bir torbaya tıkıştırıp, evden fırladı. Sokakta ilk karşısına çıkan bir taksiye atladı.

Şansına yollar açıktı. Stada ucu ucuna vardı.

Ter içinde kalmıştı. İçeriye girerken geç kalmasına içerleyen orta hakemin dik bakışlarını üzerinde hissetti.

Soyunma odasında alel acele üstünü değiştirdi.

Sahaya çıktıklarında serin havayı hissetti. Belki bu iyi gelirdi.

Biraz kendine gelmişti, ama uykulu halini hala üzerinden atamamıştı.

Oyun çok hareketliydi, ayak uydurmakta zorlanıyordu. Hele takımlardan birinin çok süratli bir kanat oyuncusu vardı-ki rakip defansın arkasına atılan bütün toplara hızla deplase oluyordu. Ona yetişmek için onun kadar hızlı koşabilmek gerekiyordu ki, mümkün değildi. Hele bu uykusuz, yorgun haliyle…

Kenar çizgisi boyunca, bütün dikkatini oyuna ve topa vererek koşturup durdu.

Ah, şu maç bir kazasız, belasız bitseydi!

Yağmur çiselemeye başlamıştı. Buna bu kadar sevineceği hiç aklına gelmezdi.

Yağmur damlaları ıslanan saçlarından yanaklarına süzülüyordu.

Bir ara arkasındaki tribünden bir seyircinin “ofsayt” diye bağırdığını duydu. Ani bir refleksle ofsayt bayrağını kaldırdı.

Orta hakem de ona uydu; düdüğünü çaldı.

Pozisyonda o süratli kanat oyuncusu vardı. Genç oyuncu da durmuştu. Ayağının dibindeki topu eline aldı. Topu yere atıp, ellerini iki yana açıp bir arkasına baktı, bir önüne, sonra da “N’oldu hocam?” dercesine ona baktı.

Ofsayt kararı verilmemiş olsaydı, genç oyuncu kaleciyle karşı karşıya kalacaktı. Penaltı vuruşundan bile daha garantili bir vuruşla topu ağlara göndermesi işten bile değildi.

Refleksle bayrağını kaldırmıştı. Yoksa gerçekten ofsayt değil miydi?

Futboldaki en illet kurallarından biri de bu ofsayttı. Hiç sevmezdi. Hakemliğin en zor tarafıydı. Hatalı karar vermek işten bile değildi; insan bir iki santim yüzünden yanılabilirdi.

Oyuncu, yine ona bakıp, “Pozisyonu görmedin mi?” anlamında iki elinin parmaklarını gözlerine götürüp“ gözüne gözlük” işareti yaptı.

Bereket versin ki orta hakem bunu görmemişti, yoksa kesinlikle sarı kart göstermesi gerekirdi. Belki de bu çocuğa ikinci defa haksızlık yapılmış olacaktı.

Oyun ofsayt atışıyla yeniden başladı.

Tribünlerde maçı izleyen taraftarlar avazları çıktığı kadar “Hakem gözüne gözlük” diye bağırmaya başlamışlardı.

Karara kızan taraftarlar her onların önüne geldiğinde “ibne hakem” diye aleyhte tezahürata başlıyorlardı.

Amigolar seyircileri iyice kışkırtıyorlardı.

Seyircileri ellerinin, avuçlarının içine almış, yöneten bu tribün liderleri, goygoycular da ne acımasız insanlardı.

Yine “İbne hakem,” diye bağırtıyorlardı. İyice keyfi kaçmıştı.

Arkasını dönüp, “Boşuna ‘ibne’ diye bağırıyorsunuz. Dün gece kaptanın karısının söylediklerini bilseydiniz böyle bağırmazdınız,” diyecekti; ama yapmaması lazımdı ve yapmadı da.

Genç kanat oyuncusu yine defans arkasına atılan topa koşup, iki rakip oyuncuyu da çalımlayıp, enfes bir vuruşla beraberlik golünü attı. Seyircilerin keyfi biraz yerine geldi. Onun ofsayt kararı verdirdiği pozisyon da gol olsaydı belki sahadan galip ayrılacaklardı.

Maç bitimine doğru yağmur hızını arttırmıştı.

Orta hakem bitiş düdüğünü çalar çalmaz hepsi soyunma odalarına doğru koşturdular.

Koridorda genç oyuncuyla karşı karşıya geldiler. Bir ara bakışları karşılaştı. Oyuncunun gözlerinde üzgün bir

“Hocam, beni yaktın,” ifadesi vardı.

Hiçbir şey söylemeden bakışlarını yere indirdi.
 
 
M Hakkı Yazıcı

GERCEKEDEBİYAT.COM