Godard Makinesi: Edebiyatımızda Düşsel Bir Yeni Dalga Parantezi / Alper Erdik

Godard Makinesi: Edebiyatımızda Düşsel Bir Yeni Dalga Parantezi / Alper Erdik

28 Temmuz 2019 - 1481 kez okundu.

Sivil toplumcu, liberal feminist, etnikçi, foncu yazıcı müsveddelerini yazar, bunların karaladıklarını da öykü, roman diye okura satan, gerçek edebiyatın bütün değerlerini mezata çıkaran “edebiyat şebekesi”nin pespayeliklerinden uzaklaşıp tekrarla Orhan Kemal’e, Hüseyin Rahmi’ye, Peyami Safa’ya sığındığım bugünlerde adındaki çekicilik, sonra yazarının naifliği ve nihayet içindeki anlatıyla yeni ve güzel bir kitapla karşılaşmak açıkçası sürpriz oldu benim için.

Godard Makinesi (Dedalus Yayınları, 2019) isimli roman, Merve Yakut’un ilk eseri. Yazar ise andığımız şebekenin dışında, yani “biz”den. Üstelik de bizim kuşaktan.

Merve, beş yıllık bir çalışmanın sonunda tamamlamış eserini. Bu beş yılın bir kısmını da dil öğrenmek için gittiği Paris’te geçiriyor. Godard’ın ve tümüyle Fransız Yeni Dalga yönetmenlerinin dolaştığı sokaklarda, yarattığı yönetmen Cemşit karakterinin hayali ayak izlerini, İstanbul’dan başlayarak takip ediyor.
 

Kanlı 1 Mayıs’ın hemen öncesinde açılan ve Gezi Direnişi’nin ertesinde sona eren bir zaman diliminde, solcu ve Godard etkisi ile sinema yapmak isteyen bir Türk yönetmen olsaydı başından neler geçerdi? Hangi konuları, toplumsal ve bireysel sorunları, ne şekilde beyaz perdeye taşırdı? Kime, nasıl aşık olurdu? Atıf Yılmaz, Ömer Kavur, Zeki Demirkubuz sinemasına ilişkin ne düşünürdü?

Tabii sinema ve edebiyat gibi iki büyük tema üzerinden gerçek kişi ve olayları da işin içine dâhil edince, yazar, oldukça zengin bir malzeme edinmiş oluyor; ancak asıl önemlisi bunları gayet başarılı biçimde kullanıyor.

Postmodernist yazın zırvalarıyla okuru tavlamaya çalışmıyor, anlamsız dil oyunlarına girişip Türkçeyi tahrif etmiyor, bundan sonrası için lobilere selam göndermiyor. Bir derdi var Merve’nin; mavi, beyaz ve kırmızıyı kalbinde, ruhunda, beyninde taşıyan bir entelektüelin kırk yılını, ince ince resmediyor.

Bazıları, bir kadın anlatıcının, bir erkeğin dünyasını bu denli ustalıkla anlatmasına şaşıracaktır. Ama… Godard’ı anlayan birkaç kişiden birisi de Anna Karina’ydı, öyle değil mi?

Sinema, edebiyat, müzik, kırık da olsa aşkla dolu ve alternatif bir Türkiye öyküsü Godard Makinesi. Godard, hikâyenin her satırında evet; ancak bu satırların toplamı bize, bu topraklara ait. (Cemşit’in Kader’i Masumiyet’ten daha çok sevmesi de bu yüzden elbette.) Böyle söylüyorum; çünkü Godard’ın en çok etkilendiği kişilerden biri Sartre’dır, zira Sartre halkına sorumlu bir aydındır. Cemşit sanki bunu çokça unutuyor.

Romanın ikinci asıl karakterinden söz etmedim bu arada. Safımı belli etmek içindi bu. Elbette ki hepimiz biraz Cemşit’iz.

Yazarın sinema ve edebiyata tutkusu, bunun ilgiyi aşan boyutta olması ise romanı daha da okunur kılıyor. Dikkat edilirse, son dönemin yazıcıları, karakterlerini çok konuşturmuyor, onların yaşamalarına engel oluyorlar; kendi zihinlerindekini okura sunup ihtiyaç duyarlarsa o zavallıcıklara bir iki kelime ettiriyorlar. Godard Makinesi’nin Cemşit’i ise, depresyondayken bile bize bir şeyler söyleyebiliyor, bunu konuşmasa bile becerebiliyor. Çünkü Merve Yakut, hem anlatıyor hem gösteriyor. Roman adeta, oldukça ayrıntıcı ve görsellik takıntılı, hatta yönetmenden rol çalan bir genç senaristin tretmanlarından oluşuyor.

Başlarken söylediğim, Merve’nin bizim kuşaktan olması, her şeye rağmen, kimseye bırakmamaya niyetli olduğumuz edebiyata, sinemaya ve sola esastan ve usulden sahip çıkması da bizim için ayrıca sevindirici oluyor.

Bu bakımdan yazdıklarıyla da olsa kendisini görmek güzeldi. Şimdi, Akrebin Yolculuğu filmindeki Kerem gibi evime dönebilirim. Bu mümkünse tabii.

Kitabı buradan edinebilirsiniz

Alper Erdik
GERCEKEDEBİYAT.COM