Geçmişten Atatürk'ün Türkiyesi'ne Türk'ün "And"ı / Fundagül Apak

Geçmişten Atatürk'ün Türkiyesi'ne Türk'ün

13 Nisan 2013 - 10215 kez okundu.

 
 
Ey Türk Oğuz Beyleri!
Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, bilin ki
Türk ulusu, Türk yurdu, Türk töresi bozulmaz...
Ey ölümsüz Türk ulusu!
Kendine dön! Su gibi akıttığın kanına, dağlar gibi yığdığın kemiklerine layık ol!..
Ey ulusum!
Bil ki ben, zengin ve parlak bir ulusa hakan olmadım. Zayıf ve zavallı  bir ulusun başına geçip tahta oturdum...
Kardeşim Kül Tigin (Gültekin) ve yeğenlerim olan iki prensle
and içtik;
babamın, amcamın hayatlarını verdikleri ulus uğruna biz de bütün gücümüzle çalıştık...
Başına geçtiğim Türk ulusunun birliği ve yüceliği için gece uyumadım; gündüz oturmadım. Ölesiye, yitesiye çalıştım...
Tanrı yardım etti; bahtım yâr oldu; yoksul ulusumu zengin ettim.
Türk ulusunu bütün uluslardan üstün kıldım. (1)
(Göktürk Yazıtları, 8. y.y.)

*
Tarihin bilinen ilk yazılı barış belgesi olan Kadeş antlaşmasından (m.ö. 1283) cepheden asla kaçmama, geri çekilmeme andı içilen Termopil savaşına (m.ö. 480) ve sonrasında, Pön savaşlarına (m.ö. 264); Hz. Muhammed'in korunması amacıyla Akabe'de içilen anttan (622) Hz. Ali'nin öldürülmesi için Haricîlerce içilen anda (661); Malazgirt savaşından (1071) sonra Alparslan'ın ona bir esir gibi değil ama, değerli bir konuk gibi davranması karşısında, Türklerle bir daha savaşmayacağına ve düşmanlık duygusu taşımayacağına and içen Romen Diyojen'den, 3. Haçlı savaşlarında (1189-1192) Arslan Yürekli Richard'ı Kudüs'e sokmamaya and içen Salahattin Eyyubî'ye; Niğbolu savaşında (1396) Yıldırım Beyazıd'a “bir daha ona karşı silah kullanmayacağına” and içen Korkusuz Jean'dan Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u aldıktan sonra, Haziran 1453'te Galata halkına verdiği emannamede içtiği anda; Türkleri tarih sahnesinden silmek için hazırlanıp 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr antlaşmasından, bu antlaşmanın uygulanmasını engelleyen Misak-ı Millî'nin resmî yüzü olan 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan antlaşmasına ve o tarihten bugüne kadar geçen süreçte, gerek bireysel gerek toplumsal, gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde, sözlü ve yazılı olarak, sayısız antlaşmanın yapıldığına tanıklık ediyoruz.

Türklerde erdemli, güvenilir, sevilen ve sayılan liderlerin yolu “sözünün eri olmak”tan geçer. Ağızdan çıkan ya da verilen söz ile yapılan iş, birbirini tutmalıdır. Bin tanrılı Sümer uygarlığında da erdemli olma yolunda “verilen söze sadık kalma”nın çok önemli olduğu anlaşılıyor.

 “Sumer yazarlarına göre Tanrılar da iyi ahlaklı olanları üstün tutuyorlardı. Sumer'in büyük Tanrıları için yazılan ilahilerde iyiliği, doğruluğu, haktanırlığı sevdiklerinden söz ediliyor. Ahlakı ve adaleti koruyan Tanrılar var. Bunların başında Güneş Tanrısı geliyor. Bir Sumer atasözünde 'doğruluğun gemisi rüzgarda gider, Güneş Tanrısı ona bir liman arar. Fenalığın gemisi de rüzgârda gider, Güneş Tanrısı onu kumlara sürükler' deniyor. Başka bir atasözünde 'adalet ile kim boy ölçüşebilir. Adalet can bağışlar' denmiştir. Güneş Tanrısı aynı zamanda yeraltına gidenleri de yargılıyor. Lagaş Şehrinin Tanrıçası Nanşe de sosyal düzenden sorumlu [...] Bu Tanrıça her yeni yılda yanında Yazı Tanrıçası Nidaba, onun kocası Haya ve birçok kanıtlayıcıyla bir toplantı yapıyor. Bu toplantıda Nanşe kötü hareket edenleri, açgözlüleri, aile arasında birbirine fena davrananları arıyor. Suçlu bulunanlar Nanşe'nin veziri Hendursag tarafından cezalandırılıyor. Tanrıça Nanşe için suç sayılan davranışlar şöyle sıralanmış: Kanunsuz yolda gezen, isyanla ellerini kaldıran, geçerli kuralları çiğneyen, antlaşmaları bozan, kötü yerlere beğenerek bakan, büyük ağırlık ölçüsü yerine küçüğünü koyan, uzun ölçü yerine kısa ölçü kullanan, kendisine ait olmayanı yiyip de 'yedim' demeyen, içip de 'içtim' demeyen, yasak olanı 'yedim' diyen, yasak olanı 'içtim' diyen kimseler...” (2)

Kültürümüzde, çağrıştırdığı adak, ahid, akid, andagar, andagay, andık, antah, ant antıg-, an[d/t]laşma, ayı andı, besa, biat, halafe, ibtihal, ihanet, ikrar, kargış, kasem, kefaret, kolula-, misak, muahede, mübahale, mütareke, pakt, sadakat, sebat, senet, sözleşme, söz verme, tahkim, tahlif, vaad, vefa, yemin sözcükleriyle birlikte, köklü ve çeşitli anlam katmanları taşıyan, Türk dilindeki and/ant için yapılan tanım ve(ya) yorumlarda “yalnızca Tanrı'ya verilen söz” olması nedeniyle “kutsal”lık taşıması, “yerine getir(e)meyeceğimiz sözler vermemek gerektiği, verilen sözün de ne olursa olsun tutulması gerektiği” üzerinde önemle durulduğunu görüyoruz. Ancak, bazı kaynaklarda yapılan açıklamaların, bu özellikler söz konusu olduğunda “çelişkiler” taşıdığını da anlıyoruz. Bu tanımların bir kısmına göre ant, yalnızca Tanrı'ya değil “Tanrı'ya veya kutsal sayılan bir varlığa tanık tutularak verilen sözdür” (3); “bir olayın doğru, bir vaadin içten olduğunu belirtmek için verilen kesin güvencedir”(4); “Allah adına veya kutsal bilinen herhangi bir şey adına verilen söz veya yapılan bir vaattir.” (5)

Bir terim olarak hukuk alanında kullanıldığında “dava sırasında, taraflardan birinin, bir olayın doğru olup olmadığı hakkında, Allah'ı şahit göstererek, namusuyla pekiştirdiği beyanı”(6) ya da “bir kimsenin verdiği sözü temin veya sözün doğruluğunu tasdik için kanun ile muayyen sözleri söylemesi veya hareketleri yapması”(7)nın karşılığıdır.

Kutsal kaynaklarda, pek çok konuda olduğu gibi ant konusunda da uyarılar var. Sina dağında kırk gün kaldıktan sonra, Yehova'nın 10 emriyle birlikte geri dönen Hz. Musa'nın ilettiği bu emirlerden biri şöyle:

“Yalan yere yemin edilmeyecek; yalancı tanıklık yapılmayacak!”

Bunun yanı sıra, Hıristiyanların Eski Ahit'ini, Musevîlerin de Tanah'ını oluşturan betiklerden (kitap) Tevrat'a ait Levililer bölümünde “Biri tanık olarak yemin önerisini işittiğinde, gördüğünü ve bildiğini haber vermezse o zaman, haksızlığı yüklenir.”(8 )denir. İncil'in Matta'ya göre 5. bölümündeyse konuyla ilgili olarak, şu uyarı yer alır:

“Yine atalarımıza 'Yalan yere ant içme; Rab'be içtiğin antları tut.' denildiğini duydunuz. Oysa ben size diyorum ki: Hiç ant içmeyin, ne gök üzerine -çünkü orası Tanrı'nın tahtıdır.- ne yer üzerine -çünkü orası O'nun ayaklarının basamağıdır.- ne de Kudüs üzerine -çünkü orası, Büyük Kıral'ın kentidir.- Başınızın üzerine de ant içmeyin; çünkü, saçınızın tek telini ak ya da kara edemezsiniz. 'Evet'iniz 'evet', 'hayır'ınız 'hayır' olsun. Bundan fazlası, Şeytan'dandır / kötü olandandır.”

İslamiyet'teyse “Peygamberlere, Kabe'ye yemin edilmediği gibi mahluklardan birinin başına veya hayatına yemin etmek de caiz değildir.”(9) Kur'ân-ı Kerîm'de ant konusu, pek çok surede geçer. İşte birkaçı:

“Yemin eden, Tanrı yanında düşkün, ayıp araştıran, kovuculukla söz gezdiren, [halkı] hayırdan alıkoyan, hukuka tecavüz eyleyen, günaha dadanan, bununla beraber kaba ve soysuz olan herhangi bir kimseye, mal ve evlat sahibi olması yüzünden itaat etme. Ona ayetlerimiz okununca o '--Bunlar eskilerin masallarıdır.' der. Biz onun burnunu damgalayacağız. Biz; onları, bahçelerinin hasılatını sabah vakti, fukaranın haberi yokken devşirmeye yemin eden bahçe sahiplerini sınadığımız gibi sınadık. Bunlar 'inşa'l-lah' dememişlerdi.” (10)

“Allah'ın hışmına uğrayan kimseleri dost edinenlere bakmıyor musun? Bunlar ne sizdendirler, ne onlardan. Bile bile 'Müslümanız.' diye, yalan yere yemin ederler. Allah onlar için şiddetli azap hazırlamıştır. Çünkü onların işledikleri ameller ne kötüydü! Onlar, 'Müslümanız.' diye ettikleri antları, mal ve canlarına kalkan edindiler de halkı Allah yolundan çevirdiler. Onlar için rüsva edici bir azap vardır. Onların ne malları ne de çoluk çocukları Allah'ın azabından asla bir şey savamaz. İşte onlar, ateşliktir. Orada devamlı kalacaklardır. Tanrı'nın cümlesini dirilttiği gün, onlar size nasıl yalan yere yemin ettilerse O'nun huzurunda da öyle yemin edecekler. Bu yeminle 'Ahiret'te bir şey kazanırız.' sanırlar. Haberiniz olsun ki onlar dünya ve Ahiret'te kızıl yalancıdırlar. Şeytan onların üzerine basıp Allah'ı anmayı onlara unutturmuştur. İşte onlar, Şeytan'ın adamları ve askerleridir. Haberiniz olsun ki ziyankarlar, Şeytan'ın adamları olan münafıklardır.” (11)

“Muahede ettiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil göstererek bağladığınız antları sonradan çözmeyin. Çünkü Allah yaptığınızı bilir. Güzelce büküp sağlam yaptıktan sonra çözüp bozan ahmak gibi olmayın. Siz, bir ümmet diğer bir ümmetten malca, sayıca daha çok olduğundan, yeminlerinizi aranızda hileye alet ediyorsunuz. Ancak Allah, bununla sizi deniyor. Elbette, Kıyamet günü, size ihtilaf ettiğiniz şeyleri beyan edecek.” (12)

“Allah beyhude andınızla sizi muaheze etmez; fakat, antları  bağlamanızla sizi muaheze eder. Onun kefareti, çoluğunuza çocuğunuza yedirdiğinizin orta derecesinden, on yoksula yemek yedirmek veya esvap giydirmek, yahut bir köle azat etmektir. Bunu bulamayan, üç gün birbiri ardınca oruç tutsun. Yemin edip bozduğunuz yeminlerinizin kefareti budur. Antlarınızı koruyun. Allah size ayetlerini 'Şükredesiniz.' diye böyle beyan ediyor.” (13)

“Sana Hüdeybiye'de biat edenler yok mu!? Onlar, hakikatte Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli onların  üstündedir. Kim ki ahdini bozarsa ancak kendi zararına bozmuş  olur. Her kim Allah'la ettiği ahdi yerine getirirse Allah ona, büyük bir mükafat verecek.” (14)

“Allah, yemin bağlarının çözülmesini kefaretle meşru kılmıştır. Allah her işinizde Mevla'nızdır. O, hakkıyla âlimdir; kullarının maslahatlarını tamamıyla bilir; emrinde de hâkimdir.” (15)

Müslümanlığı  kabul etmeden önceki dönemlerde, Manici Uygur Türklerinin inanç  düzeneğini yansıtan Kuanşi İm Pusar'ı (Ses İşiten İlah)(16) okuduğumuzdaysa “kutsalın, en kutsal olan”a canlıları kurtarmak için and içtiğine (kolula-) tanık oluruz:

171 alkınçsız kögüzlüg bodisvt şlok takşutın tengri burkanka
172 inçe tip ayıtu teginti sogançıg körkinge tükelligim
173 tengrim ikileyü ayıtu teginür men bu bodisvt ne
174 üçün ne tıltagın kuanşi im pusar tip atantı tengri
175 burkan yime şlok takşutın inçe tip kiginç yarlıkadı
176 koduru tınglang siz ol kuanşi im bodisvt yorıgın
177 nomlayın kut kolup ant antıkmışı taluy ögüzde
178 teringrek ol .. klp ödün kolulasar bilgülüg ermez kolti
179 sanınça burkanlarka tapınıp .. antıka kut kolmış
[...]
190 yir suv yok kim kentü özi tegmeser kentüni atamış
191 ünüg anta ok eşidür tamu prit yılkı ajunta özi
192 kirip emgeklerinte ozgurur kuanşi im pusar tınlıglarıg
193 kolulamışı çın kirtü kolulamak titir .. arıg turug kolulamak
194 titir .. king bilge bilig kolulamak titir ulug yarlıkançuçı
195 kolulamak titir .. ulug edgü ögli kolulamak titir men
196 kut kolur men kulkıya ulug yarlıkançuçı kolulamak biligin
197 mini kolulayu buyanlayu yarlıkazun [...]
[...]
213 ol ödün yir tutar bodisvt ornınta turup tengri burkanka
214 inçe tip ötüg ötünti .. kim kayu tınlıg bu kuanşi
215 im pusar erdemin bügülenmekin kutadmakın eşidser atın
216 atayu tutsar men inçe kolulayur men ol tınlıgnıng
217 edgü kılınç utlısı ertingü öküş titir .. tengri tengrisi

Türkiye Türkçesi'ndeki karşılığı, şöyle verilmiş:

171 Tükenmez gönüllü bodhisattva (skr. Aksayamati), (şu) beyitlerle tanrı Burkan'a
172 saygıyla şunu sordu: 'Ey benim sevimli yüzlüm,
173 tanrım, saygıyla bir daha soruyorum. Bu bodhisattva ne
174 için, ne yüzden Kuanşi im pusar diye adlandırıldı?' Tanrı175 Burkan yine beyitlerle (eş anl) şöyle cevap vermek lûtfunda bulundu:
176 'Siz iyice dinleyin! Bu Kuanşi im pusar'ın (bodisvt) 'dolaşmasını'
177 nomlayın kut kolup ant antıkmışı taluy ögüzde
178 teringrek ol .. klp ödün kolulasar bilgülüg ermez kolti
179 sanınça burkanlarka tapınıp .. antıka kut kolmış
[...]
190 yir suv yok kim kentü özi tegmeser kentüni atamış
191 ünüg anta ok eşidür tamu prit yılkı ajunta özi
192 kirip emgeklerinte ozgurur kuanşi im pusar tınlıglarıg
193 kolulamışı çın kirtü kolulamak titir .. arıg turug kolulamak
194 titir .. king bilge bilig kolulamak titir ulug yarlıkançuçı
195 kolulamak titir .. ulug edgü ögli kolulamak titir men
196 kut kolur men kulkıya ulug yarlıkançuçı kolulamak biligin
197 mini kolulayu buyanlayu yarlıkazun [...]
 [...]
213 ol ödün yir tutar bodisvt ornınta turup tengri burkanka
214 inçe tip ötüg ötünti .. kim kayu tınlıg bu kuanşi
215 im pusar erdemin bügülenmekin kutadmakın eşidser atın
216 atayu tutsar men inçe kolulayur men ol tınlıgnıng
217 edgü kılınç utlısı ertingü öküş titir .. tengri tengrisi

Müslümanlığı kabul eden Uygur Türklerinden Mansur Bahşı tarafından 1471 yılında çoğaltılan (istinsah edilen) Mes'ele Kitabı'nda (17) da yalan yere yemin eden bir kişinin kafir olacağı uyarısı, betikteki meselelerde şöyle verilir:

X. 266 (134b)     14. [...] mez-'el-e biregü ayıdz-a

15.  kim tengri ta'âl-â bilür kim falân iş-ni

16.  kılmay turur men tip yalgan aydur bolz-a

XI. 267 (135a)    1.  kâfir bolur anıng üçün kim yal-gan-lıg

2.  -ga tengri ta'âl-â-nı tanuk kılur

3.  mez-'el-e biregü kişi-ge ayıdz-a

4.  kim tengri bilür kim men seni oglum-tın

5.  arduk-rak sever men tiz-e kâfir bolur

Türkiye Türkçesi'ndeki karşılığı:

X. 266 (134b)     14. [...] Mes'ele: birisi söylese

15. ki Tanrı Taâlâ bilir ki falân işi

16. yapmayacağım (yapmam) diye yalan söyler olsa

XI. 267 (135a)    1. kâfir olur. Onun için ki yalanlı-

2. ya Tanrı Taâlâ'yı şâhit eder

3. Mes'ele: birisi insana söylese

4. ki “Tanrı bilir ki ben seni oğlumdan

5. daha fazla severim” dese kâfir olur.

  TÜRK TARİH ve EDEBİYATINDA AND TÖRENLERİ ÜZERİNE... 

Tarihteki and törenlerinin neden ve nasıl yapıldığına çeşitli örneklerle açıklık getiren Hassan'a göre, anahanlıktan sonra babahanlığı deneyimleyen eski Türklerde “evlâtlık edinmede bütün eski şamanî unsurlar, yer yer değiştirilmiş ve babahanlığın töresine uygun hâle getirilmiş olmakla birlikte, anahanlık kalıntılarını içerir. Bugünkü anlamda uşak (sürekli yardımcı) edinmenin usulü bile yine kandaş geleneklere dayanır. Aslında, uşak kelimesi de bir değişim sonucunda bugünkü anlamını kazanmıştır. Eski Türklerde böyle bir kurum olmadığı, olamayacağı için bu kavramı karşılayacak kelime de bulunmaz. Uşak eski Türkçede çocuk demektir. Örneğin çağdaş Kazak-Kırgızlar hizmetçi yerine yiğit kelimesini kullanırlar. Destanlardaki kahramanlara yardımcı olan kişiler, kul ve köngdür. Bazı lehçelerdeki yalçının çok sonraları meydana geldiği açıktır. Yeni anlamıyla uşaklık [bile], bir törenle oluşturulur. Uşak, kemikten yapılmış bıçağını çıkaracak, serçe parmağını kesecek, kayın ağacı kabuğuna damgasının resmini yapacaktır; ki bütün bunlar eski anda/and töreninin unsurlarıdır.” (18)

Türkler arasında pek çok nedenle söz verildiğini görüyoruz. “Dede Korkut Kitabı'ndaki Türk toplumunda ant içmelerde silâh adı zikredilmektedir. Kan Turalı, Trabzon Tekürünün kızı Selcen Hatun ile evlenmeye -aslanı ve buğayı yendikten sonra- hak kazanır. Anası ve babası Oğuz ellerindedir. Tekür gerdek diktirir. 'Kan Turalı-y-ile kızı getürüp gerdeğe' koyarlar. Ama Kan Turalı'nın 'öykeni [ciğeri, göğsü] kabardı, kılıcın çıkardı, yire çaldı kertdi, ayıtdı - kim: yir kibi kertileyin, toprak kibi savrılayın, kılıcuma toğranayın, okuma sancılayın, ...... big babamın, kadın anamun yüzin görmedin bu gerdege girer-isem' sözlerini söyliyerek ant içmektedir. Eserin bir başka yerinde de yeminle ve silâhla ilgili olan şu sözlere rastlamaktayız: Kardeşi Egrek'in esarette olduğunu, yıllarca sonra öğrenen Seyrek, kardeşini kurtarmak için sefere çıkma hazırlığı yapmaktadır. Ana ve babası, Seyrek'i seferden alıkoymak istemektedirler. Kazan'ın tavsiyesiyle Seyrek'in 'ayağına at kuşağı urulur' yani Seyrek evlendirilir. 'Oğlanı gerdege koydılar. Kız-ile ikisi bir döşege çıkdılar. Oğlan kılıcın çıkardı, kız-ile kendü arasına bırakdı. Kız aydur: Kılıcun gider yiğit, murad vir murad al, sarılalum didi. Oğlan aydur: Mere kavat kızı men kılıcuma toğranayım, okuma sançılayım, oğlum toğmasun, toğar-ise on yaşına varmasun, ağamun yüzin görmeyince ölmiş ise kanın almayınça bu gerdege girer-isem didi' Görülüyor ki silâh, Türk yiğidinin yanında gerdek odasına, zifaf yatağına kadar girmiştir. İki sevgili arasına uzatılan kılıç, aşılmaz bir sınır olmaktadır. Burada Türk hayatında silâhın yeri ve kutsallığı yanında Türk yiğidinin nefsine hâkimiyette gösterdiği irade kudreti de görülmektedir.” (19)

Anlaşılan odur ki bugün dünyanın pek çok uygarlığında, evlilik tören(ler)inde karşılıklı olarak verilen sözlerin kaynağı, Türk toplumuna kadar uzanır. Bu konuda, Saçkesen'in verdiği örnekse şöyle: “Tüm Türk destanlarında sarsılmaz bir saygı, sevgi ve sadakat vardır. Gerdeğe girdiği gün murat alıp vermeden yalnız kalan kadın, kocası ölünceye kadar onu bekleyeceğine ant içerdi.” (20) Esin de eski Türk toplumlarındaki kadının and birliğine girmesi bağlamında şu yorumu yapar: “Çin'de Kök Türk müziğinin etkilerinin duyulduğu VI.-VII. yüzyıllarda, müzik okulu öğrencisi genç erkekler ve hatta kızlar, Kök Türkler gibi kanla ant içme geleneğini öğrenmişlerdi. Birbiriyle ant içenler 8-12 kişilik birlikler oluşturuyorlardı. Bunlar evlenince, yeni gelin veya güvey de ant birliğine girmiş sayılıyordu. Böylece, Türklerde de kadınların ant birliğine girebildiği akla gelmektedir.” (21)

Görüldüğü gibi eski Türklerde, silahın da ham maddesi olan demir kutsal sayıldığı için and içme tören(ler)inde kanın yanı sıra, kılıca da yer verilir, silah; verilen sözün yerine getirilmesinde taraflar arasındaki güvence olurdu.

İnan'ın, bu konudaki sözleri şöyle: “Eski Türkler demiri mukaddes maden saymışlardır. Bu inanç Türklerin islâmlaşmasından sonra da devam etmiştir. Mahmut Kâşgarî 'Temir-demir' kelimesini izah ederken şu bilgiyi veriyor: 'Kök kirsün, Kızıl çıksın'... Bu savın başka bir anlamı daha var: Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve başka boyların halkı andiçtiklerinde, yahutta sözleştiklerinde, demiri ululamak için kılıcı çıkararak yanlama öne korlar ve 'bu gök girsin, kızıl çıksın' derler; 'sözünde durmazsan kılıç kanına bulansın, öcünü alsın' demektir. Çünkü Türkler demiri sayarlar.' Demek ki 'gök girsin, kızıl çıksın' demirle ant ederken dinî bir formül olmuştur.” (22)

Kılıçla and içme konusunda bilgi veren Esin, bu geleneğin Hunlara kadar uzandığını söyler ve şu açıklamayı yapar: “Hsiung-nuların, gök tanrısını ve yanındakileri anlattığı sanılan oniki madeni heykelle beraber, kılıç şeklindeki savaş tanrısına taptıkları kaydedilmiştir. Bu durum, MÖ 43'te, Hsiung-nuların, göğü ve kılıcı beraber şahit tutarak ant içme töreninde oluşuyordu. Hsiung-nu shan-yü'süyle Çin sülalesinin elçileri arasında ant içilmesi töreni şöyle olmuştu: 'Bundan böyle, gelecekte de, Han (sülalesi) ile Hsiung-nu, tek boy gibi olsun. Gelecek nesiller de birbirini aldatmayacak ve birbirine saldırmayacaktır... Han (sülalesi) veya Hsiung-nudan hangisi, bu antlaşmayı bozmaya cesaret ederse, gök ona felaketler indirsin (diye karar vermiştiler). (Elçiler), Shan-yü ve beyleriyle beraber, Hsiung-nu ilindeki No Irmağı'nın doğusunda bir dağa çıktılar. Orada, bir at kurban ettiler. Ching-lu (adı Türkçe kılıç veya kıngırak'tan değiştirildiği sanılan bıçak) ile... Shan-yü içkiyi (at kanıyla?) karıştırdı ... ve birlikte kan andı içtiler.” (23)

Bu bağlamda alp, er, kılıç, kur ve rütbe arasındaki ilişki şöyle açıklanır: “Kök Türk dönemi sanat eserinde, Batı Türkistan'daki, Koço Uygur Kağanlığı, Karluk ve Hâkânî çevrelerinde, ant töreni resmeden sahneler çok sayıdadır. Bunların çoğu şölen sırasında, bazısı ocak başında yapılmaktadır. Şölene katılanlar, genellikle bellerinde kur ve kılıçla gösterilmiştir. Bazı eserlerde, her kişinin yanında ongunu resmedilmişti. Kılıç üzerine ant içilmesi durumu kılıcın asılı bulunduğu kur'u (rütbe kemerini) gerektirmektedir. Nitekim, Hâkânî Türkçesinde kur, hem kemer, hem rütbe anlamına geliyordu. Türk kur'u üzerindeki toku/toka'lar (madeni levhalar) tuş'lar (altın ve gümüş levhalar); kur'a bağlı keş (okluk) ve suvluk (mendil veya kese) ile birlikte rütbe işareti oluşturuyordu. Kurşanmak ifadesi, (Tabgaçlarda da bulunan) kılıç kuşanma törenine işaret ediyordu. Türk kan'ları (hanları), toku/toka'ları, er erdemi (erlik fazileti) gösteren kişilere nişan olarak veriyordu. Elli toku'ya kadar kazanmış er'ler vardı. Toku'lar, kemerin üstüne ve kemerden sarkan kayışlara takılıyordu. Çin ordusunda yüksek bir askeri rütbe sahibi olan Türk hükümdarına, Çin sarayı altın kur ve üstünde balık işareti olan kese hediye ederdi [...] Kök Türk ile Hâkânî dönemleri arasında Türklerde de Ak-Hunlar'daki kemerli alplara benzer şekilde, Türkçe ifadesiyle andlıg alplar kurumu bulunduğu Kâşgarî'nin şu kısa sözünden anlaşılmaktadır: Alplar ... küç bir kılıp, arkaşur. (Alplar ... güç birliği yaparak, birbirini destekler.) Sibirya'daki antlıg (antlı) niteliğini taşıyan iki mezar taşının sahiplerinin de iç, içreki (saray mensubu) topluluktan olup, birini sü-baş (sü-başı, en yüksek askeri amir) ve diğerinin alpagu olmasından şu sonuç çıkarılabilir: Çularda olduğu gibi, Türklerde de ant bağı, sarayda merkezi bulunan bir askeri kurum olabilmekteydi.” (24)

Esin, and içme töreninde kullanılan kılıç ve kur (25) arasındaki ilişkinin, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde nasıl olduğuna da değinir: “Osmanlı bayraklarındaki Zülfikâr'ın, Arap kılıçlarına benzemeyip, Kâşgarî'nin koş dediği çatal kılıç şeklinde gösterilmesi, göksel kılıca kutsal anlam veren İç Asya göçebelerinin geleneğinin Türklerdeki önemiyle açıklanabilmektedir. Fütüvvet-nâmelerden bilindiği gibi, kuşak bağlayan ahîler de kendilerine doğru yolu gösteren kimselere, sarhoş etmeyen içkilerle ant içmekteydi. Alevilerin şed bağlama törenlerinde bu gelenek yaşamaktaymış. Kılıç üstüne ant içme durumu, bu dönemde de kılıcın bağlı bulunduğu Selçuklu sultanı, gazâ yarakları olarak, ona kur-kemer ve kur-kılıç vermişti. Hüner-nâme'deki resimlerde, bunlar ve bazen içoğlanlarının elinde tutulan suluk (bu dönemde mendil değil, matara) gözükmektedir. Decourdemanche, Osmanlı ordusunda Yeniçeri ve Azeb askerinin kemerlerinde, hangi kola bağlı bulunduklarının ve rütbelerinin, Damgalu denen ırk'larla, gösterildiğine işaret etmiştir.” (26)

Kök Türk döneminde, kılıcın yanında, kutsal sayılan güneşe de and içildiğini gördüğümüz bir başka örnekse şöyle: “Tudun-şad unvanından Türk olduğu anlaşılan Kamıl beyinin kendisine verdiği sözü tutmasını sağlamak için, Hsüan-tsang, 630'da kendisiyle birlikte, tapınakta güneşi şahit tutarak ant içmesini istemişti. Hsüang-tsang, daha sonra o dönemde, Batı Türk başkenti olan Suyab'da, o sırada hükümdar bulunan T'ong-Yabgu'nun bir davetine gitmişti. Hükümdar üç gün avlandıktan sonra, Hsüan-tsang'ı bir şölene davet etti. Bu şöleni Hsüang-tsang şöyle anlatıyordu: Hanın otağı göz kamaştırıcı altın çiçeklerle süslüydü. Teşrifatçılar otağın ön kısmına iki sıra hasır serdirdi ve parlak atlas elbiseler giymiş kişiler, iki sıra halinde oturdular. Hanın muhafızları arkasında duruyordu.... Han tahta oturdu.... Çift minder ve post üzerinde oturuyordu.... Çin elçileri geldi.... Han müzik çalınmasını ve şarap sunulmasını emretti ve elçilerle içti.... Misafirler birbirlerinin şeferine içiyorlardı.” (27)

Hassan da and içme törenlerinde, Türklerin kutsal kabul ettiği bir diğer unsurun kayra-khan karşılığı olarak da bilinen ayı olduğunu açıkladığı örnekte şunu söyler: “Etnografyacıların 'ayı andı' adını verdikleri ant, motifleri itibariyle eski devirlere uzanır. Ancak, tabiatıyla, ayı'nın kutsallığı ('kayra-khan' oluşu) çerçevesinde gerçekleştirilen bu ant'ta 'ayı' faktörü, bu hayvanın ceddi âlâ kabul edildiği dönemleri gösterir; en eski totem dönemini değil. 'Ayı andı', Altay, Yakut ve Salcak boylarında tespit edilmiştir. Ant içecek Altaylı, ayı derisi üzerine oturmuş burun deliklerini öper. Altaylılar ayının cânilere ceza vereceğine inanırlar.” (28)

Dolayısıyla, Hunlardan, Saka olarak da anılan ve tarihte “güç” (29) göstergesi olarak ünlenen İskitlere (30) ve diğer Türk boylarından bugüne, hem sözlü hem de yazılı gelenekte Türklerin, andlarını içtiği bilgisi yer alır. Kullanılan (yardımcı) eylem; kimi zaman “etmek, yapmak” iken, genellikle “içmek” (31) olagelmiştir. “Ant, esas itibariyle, örgüt bütünlüğünü sürdürmek ve genişletmek üzere hayat tarzının bağrında gelişmiş bir örgütsel davranıştır. Asıl ve özgün biçimiyle ant, tam bir kandaşlık törenidir.” (32) diyen Hassan sözlerini, İnan'dan yaptığı bir alıntıyla şöyle sürdürür: “En eski devirlerde ant kelimesi bir yabancı ile kardeşleşme ve dostlaşmayı teyid için yapılan töreni ifade etmiştir; bugünkü anladığımız mefhumu ifadeye yarayan bir terim olarak kullanılması, çok sonraki devirlere aittir. Gerek tarih kayıtlarından ve gerek folklor materyallerinden pek açık olarak anlaşılmaktadır ki, eski devirlerde suçlu ile suçsuzu, gerçek ile yalanı ayırt etmek için tanrı yargısına müracaat edilirken ant içmemişler, fakat karganmışlar yani kendi kendilerinin, evlatlarının, soyunun sopunun üzerine tanrının lanetini (kargışını) (33) çağırmışlardır. Ant kelimesinin karşıladığı asıl kavram, belirtildiği üzere kandaş kardeşlik törenidir. İki yabancı kardeşleşmeye ve dost olmaya karar verirlerse, kendi kandaşlarının önünde, kollarını keserek bir kaba (ant ayağı'na) kanlarını akıtırlar. Aralarına kılıç, ok veya başka bir silah koyarak bu kaptaki kana kımız, süt ya da şarap karıştırarak beraberce içerlerdi. Silah, at ya da kız kardeşlerini değiştirirler, antlı adaş olurlardı.”

And içme töreni hakkında ilk bilgiyi verenin Herodotos olduğuna da değinen Hassan, Türkler arasındaki bu törenin detaylarını da aktarır: “İskitler ant ederlerken kendilerini hafifçe yaralarlar, kanlarını bir kaba damlattıktan sonra silahlarını o kana batırırlar ve her iki taraf ant formüllerini tekrarlayarak o kaptan içerlerdi. MS II. yüzyılda yaşamış Samosatlı Lukian, İskit Toksarid'i (Toxaris) şöyle konuşturuyor: [İskitlerde] dost olarak biri seçildiği zaman, beraber yaşamaya, gerekirse bir başkası için ölmeye büyük ant yapılır. Gerçekten de biz böyle yaparız; parmaklarımızı keserek kanımızı bir kaba akıttıktan sonra, kılıçlarımızın ucunu bu kana batırarak bu kaptan içeriz. Sonra bizi hiçbir şey ayıramaz.” (34) Bu törenlerin tarih boyunca sürdüğünü belirten Hassan, Osmanlılar dönemi Türk edebiyatı örneklerinde kan yalaşma motifine raslandığına dikkat çeker.

Bu olgu, 15. yüz yılda yaşamış ünlü tarihçi Âşıkpaşazade'nin Maarifname adlı yapıtında şu sözlerle çıkar karşımıza: “Kılıç üzre and anungçün içilür...” 17. yüz yıla gelindiğindeyse Nedim, Kaside-i Hammamiye'de “Yemin edip kılıç kabzasına nezr ettim” der ve yine 17. yüz yılda, Bosnalı Sabit, kan ile yapılan kardeşlik andını kullanır dizelerinde: “Cam ile kan yalaşır akd-i uhuvvet eyler” (35)

Gelenek ve göreneklerle kuşaktan kuşağa aktarılan “kan bağı kurarak kardeş olma, güç birliği oluşturma” durumu, arkadaşlarıyla sokakta oyun oynayan Türk çocuklarına varıncaya dek kültürümüze işle(n)miştir. And içme geleneğinin eski Türk toplumunda “Özellikle göçebeliklerin kabileler-arası ittifak ilişkilerinin kalıntılarında izlenebilen ve temelinde, 'akrabalık' ile 'akraba imişçesine birlik' arasındaki farkı kaldırdığını” belirten Hassan, düşüncesini İnan'ın saptamasıyla destekler: “... Esas olan, birlikte hareket etmenin ön koşullarının, potansiyelinin varolması ve bunun da kendisini sürekli olarak eylem biçiminde göstermesidir. Asabiyyetin çeşitleri olan doğrudan kandaşlık ile sonradan kandaşlık (kandaşlık varmış gibi hareket etmek) arasında uygulamada bir fark yoktur... Andlaşma... ile kurulan mükteseb bağ, neseb asabiyyeti gibidir. İnsanlar sonradan kazandıkları kolektif aksiyon gücü sayesinde de akrabalar gibi hareket ederler.... Dolayısıyla, asabiyyet bir kez varolduktan sonra, farklı köklerden kaynaklanmış olması, kolektif aksiyon gücünün niteliğini değiştirmez.” (36)

Geçen zamanla birlikte, Anadolu topraklarında yaşayan Türkler arasındaki geçimsizliklerin sona erdirilip kardeşliğin yeniden kurulmasında da andiçme geleneğine raslıyoruz. 02.05.1978. tarihliGünaydın gazetesinde çıkan kan davasıyla ilgili bir haberde geçen yemin töreni, kardeşliğin yeniden kurulması için düzenlenmiştir:

"Diyarbakır Millet Vekillerinden Eşref Cengiz ile Hasan Değer arasındaki kan davasına bir yemin töreni yapılarak son verildi. Taraflar Kur'an-ı Kerim altından geçerek yemin ettiler [...] Karşılıklı yapılan toplu görüşmelerden sonra iki taraf barıştılar, öpüştüler ve herhangi bir olaya sebebiyet vermiyeceklerine dair yemin ederek Kur'an-ı Kerimin altından geçtiler. İki tanınmış ve örnek ailenin bu yeminli barış töreni Diyarbakır'da sevinçle karşılandı.” (37)

12.01.1980. tarihli Hürriyet gazetesinde, konuyla ilgili olarak yer alan bir başka haberse şöyle: “Cizre yöresinde yıllardan beri aralarında kan davası bulunan 'Adısuro' ile 'Şıhali' aşiretleri barıştırıldı. Birbirlerine gördükleri yerde kurşun yağdıran aşiret mensupları 5 binden fazla kişinin katıldığı barış töreninde Kuran üzerine AND içip ellerini barış için uzatarak öpüştüler. Kan davasının tatlı sona bağlanması nedeniyle koyunlar kesildi, kazanlar dolusu 'Barış yemeği' hazırlandı. Birbirlerine kurşun sıkanlar aynı sofrada oturup birlikte yemek yediler.” (38)

Esin'e göre “Türklerde ant içme geleneğinin şekli, K'imin Kağan'ın Çin hükümdarına 607 yılında ant içtiği dönemden itibaren değişmemişti ve ant töreni, Moğollarca da, 'Salâtin-i Türk ayinleri' sayılıyordu. VII. yüzyılda Türklerde olduğu gibi, Moğol ayininde de güneş şahit tutuluyordu. Kadeh, hem erkeklere, hem kadınlara sunuluyor ve beyler güneşe ve kağana hürmeten, üçer defa diz çöküyordu.” (39)

Türk dilindeki “kargış”ın İslam öncesi Arap toplumunun yeminlerinden biri olduğunu belirten ve Araplarda, bu kavrama karşılık olarak “mübahale”  ve(ya) “ibtihal” sözcüklerinin kullanıldığını söyleyen İnan'ın (40) yanı sıra, Esin tarafından verilen örnekte (41) de görüldüğü gibi Hun ve Çin toplumu arasında yapılan antlaşmada da “kargış”a raslarız ve bu törenin yapıldığı tarih, m.ö.43'tür.

Yine Hassan'a göre, Türklerde “Ant töreniyle gerçekleştirilen yeni kandaşlıklar yaratılması olayı, sonradan kargış formülleriyle desteklenmiş olmalıdır ki, zamanla kargış ile ant birbirlerine karışmış ve hattâ kargış yerine ant denilmeye başlanmıştır. Babahanlığın eylemsel yönetim egemenliğiyle birlikte, kabile örgütleri arasındaki antlaşmalar, boyların başbuğları arasında fakat kabilelerin katılmasıyla yapılırdı. Böylece tarafların kanları ve silahları birleşmiş olurdu. Kişiler arasındaki 'antlı adaş'lıkla da, 'göğüslerdeki canlar, ağızlardaki diller, gemlerdeki atlar, bohçalardaki giyimler', 'bir (yani ortak) olan' kişiler oluşturulurdu. Ant kelimesi bütün Türklerde ortaktır. Özellikle ayrı bir Türkçe halkası meydana getiren Yakut ve Çuvaşlarda da -birçok temel kandaşlık teriminde olduğu gibi- yine ant kelimesi geçerlidir. Yakutçada ant, andıgardır; Çuvaşçada da 'andiçmek' karşılığı antah kullanılır.” (42)

Bu bağlamda, bir örnek daha verir Hassan: “VI. yüzyıla ait Avar hakanına isnad edilen bir ant töreni de, Bizans tarihçisi Menander tarafından kaydedilmiştir. Avar hakanı Bayan'ın yemininde, ant ile kargış motifleri iç içe geçmiştir. Ancak, asıl, bir kargış olarak yemin edildiği anlaşılmaktadır. Bayan, '... [sözümü tutmazsam] dağlar ve ormanlar başımıza yıkılsın' demektedir. Bu iki gelenek ilk biçimlerinden sonra tekrar kaynaşmışlar, yer yer kaynaşmadan da bağımsızca sürmüşler; kökende ise, en eski dönemlerde her ikisi de aynı kandaş hayat tarzından doğmuşlardır. Bu bakımdan, İnan'ın 'en eski dönemlerdeki ant içmenin gerçek ant yani kardeşleşme olduğu', öte yandan sonradan ant adı verilen fakat aslında ant olmayıp 'kargış sayılması gerektiği'ni belirttiği iki olaydan birincisini, 'en eski dönemlerde ant' diye tanımlaması yerindedir. 'Ant içme' (kanları karıştırarak içme ve kardeşleşme), 'sözümde durmazsam bana (bize) lanet olsun' töreninden eski görünür. Tarihî gelişim açısından karganmışlığın da eski olduğu bellidir.” (43) 

Yüzlerce yıl sonra, yiğitçe şahlanıp yurdunun ve ulusunun ne duruma düşürüldüğünü Hürriyet Kasidesi'nde gür sesiyle haykıran Namık Kemal'in, ulusunun kurtuluşu uğrunda, hiçbir özveriden kaçınmayacağına “Dönersem kahbeyim.” sözleriyle nasıl and içtiğini ve sözünden dönmemek için kendini nasıl kargışladığını okuruz aşağıdaki dizelerde:

Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin
Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azimetten

(Felek, her türlü  cefa sebeplerini toplayıp gelsin; [bunlardan korkup da] milletin [kurtuluşu] yolunda verdiğim bir tek [sıkıntı ve acı dolu] karardan geri dönersem, kahpe [dönek] olayım!)

Osmanlı  toplumundaki kötüye gidişin düzelip yurdunun “bağımsız” olduğunu görmek uğruna verdiği bu sözdeki kararlılığın, onun sürgüne gönderilme nedenlerinden olduğunu, öncesinde ve sonrasında gelen dizelerden anlıyoruz. Bir kısmı şöyle:

Anılsın mesleğimde çektiğim cevr ü meşakkatler
Ki edna zevki âlâdır vezaretten sadaretten

(Mesleğimde çektiğim acı ve sıkıntılar anılsın; ki en basitinin verdiği zevk bile vezirlik ve sadrazamlığınkinden çoktur.)  

Vatan bir bîvefa nazende-i tannaza dönmüş kim
Ayırmaz sadıkan-ı aşkını alam-ı gurbetten

(Vatan, bir vefasız alaycı sevgiliye dönmüş; öyle ki aşkına sadık kalanları, ayrılığın elemlerinden ayırmıyor.)

 Müberrayım reca vü havfden indimde âlidir
Vazifem menfaatten hakkım agraz-ı hükümetten

(Korkudan ve rica etmelerden uzağım; benim için görevim, çıkardan; hakkım, hükümetin kötü niyetlerinden üstündür.)

Civanmerdan-i milletle hazer gavgadan ey bîdad
Erir şemşir-i zulmün ateş-i hun-i hamiyetten

(Ey adaletsiz! Milletin yiğitleriyle kavgadan sakın; senin zulmünün kılıcı, yurtseverlikle dökülen kanın ateşinde erir.)

Ne mümkün zulm ile bîdad ile imha-yi hürriyet
Çalış idraki kaldır muktedirsen âdemiyetten

(Zulüm ve adaletsizlikle bağımsızlığı yok etmek, ne mümkün; yapabilirsen âdem oğlundan idrak etmeyi kaldırmaya çalış.)

 Günümüzden yüz yıl önce, Nisan 1912'de, hem Balkan savaşlarında cepheden cepheye koşup savaşan bir asker olarak hem bir öğretmen hem gazeteci hem de edip olarak, kendi yaşamındaki bir anıdan yola çıkıp yazdığı And adlı öyküde, Türk çocukları arasında bile “and”ın ne kadar önemli olduğuna değinir Ömer Seyfeddin.

Bu öyküye göre, küçük Ömer; mahallesindeki okula yazdırıldığında, geleneklerle taşınan yanlış uygulamaların içinde, öğrenciyi dayakla ve(ya) falakayla sindirip korkutarak eğitim veren iki öğretmen örneğiyle karşılaşır. “Küçük hoca” olarak bilinen öğretmen, “büyük hoca” dedikleri diğer öğretmenin zihin engelli çocuğudur. Küçük Ömer bir gün, okullarındaki musluğu koparanın kim olduğunu öğrenmek için onu da sorgulayan büyük hocaya gerçeği söylediği hâlde yalancı durumuna düşer; çünkü, musluğu koparanın kan kardeşi olan çocuk, suçsuz olmasına rağmen, suçu üstlenerek falakaya yatar. Bu durum, “büyük hoca” tarafından kulağı çekilerek hakkının yendiğini düşünen çocuk Ömer'in şaşırıp meraklanmasına neden olur. Ömer, suçsuz olduğu hâlde, hiç düşünmeden falakaya yatan çocuğa neden öyle davrandığını sorup onu sıkıştırınca, öncesinde birbirine yabancı olan bu iki küçük yüreğin “and içme” yoluyla birbirini “kardeş” bildiğini, koruyup gözettiğini öğrenir. Suçlu olan çocuk, çok zayıf ve hastalıklıdır; onun falakadan belki de sağ çıkamayacağını düşünüp korkan kan kardeşi, suçu üstleniverir:

Ağladım. Ağladım. Çünkü yalan söylemiyordum. Evet musluğu koparırken gözümle görmüştüm. Akşam azadında dayağı yiyen çocuğu tuttum:

- Niçin beni yalancı çıkardın, dedim, musluğu sen koparmamıştın...

- Ben koparmıştım.

- Hayır, sen koparmamıştın. Öbür çocuğun kopardığını ben gözümle gördüm.

Israr edemedi. Yüzüme baktı. Bir an öyle durdu. Ve eğer hocaya söylemeyeceğime yemin edersem saklamayacaktı. Anlatacaktı. Ben hemen yemin ettim. Merak ediyordum:

- Musluğu Ali koparmıştı, dedi, ben de biliyordum. Ama o çok zayıf ve hastadır. Görüyorsun, falakaya dayanamaz. Belki ölür, daha yataktan yeni kalktı.

- Ama sen niçin onun yerine dayak yedin?

- Niçin olacak. Biz onunla and içmişiz. O bu gün hasta, ben iyi ve kuvvetliyim. Onu kurtardım işte.

Pek güzel anlamadım. Tekrar sordum:

- And ne?

- Bilmiyormusun?

- Bilmiyorum!

O vakit güldü. Ve benden uzaklaşarak cevap verdi:

- Biz birbirimizin kanlarını içeriz. Buna and içmek derler. And içenler kan kardeşi olurlar. Birbirlerine ölünceye kadar yardım ederler, imdada koşarlar. (44)

Bu noktada, günümüze dönüp 04.01.1961. gün ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 37. maddesine göre, yurdunun ve ulusunun kurtuluşu için, gerektiğinde, gözünü kırpmadan şehit ve gazi olan, yiğit Türk askerinin içtiği Harbiyeliler Andını okuyalım:

Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada, her zaman ve her yerde, milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk sancağının şanını, canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda, seve seve hayatımı feda edeceğime namusum üzerine ant içerim. (45)

Namus ve şeref üzerine söz vermenin ne zaman ve nasıl başladığını araştıran Şimşek, şu bilgiye ulaşmıştır: “1881 yılında İngiliz Avam Kamarası'na üye seçilen Charles Bradlaugh, görevine başlamadan önce düzenlenen törende İncil üzerine yemin etmeyi red etmişti. Bunun üzerine kendisi milletvekilliğinden uzaklaştırıldı. Bu kişi 1882, 1884 ve 1885 yıllarında yeniden seçimleri kazandı. Fakat her defasında da İncil üzerine yemin etmeyi reddetti. Böylece Avam Kamarasına giremedi. Charles Bradlaugh bu konudaki mücadelesini yılmadan sürdürdü. En sonunda bu konuda başarıya ulaştı. Davasını kazandı. Bundan sonra gerek meclislerde ve gerekse mahkemelerde İncil üzerine yemin yerine, namus ve şerefi üzerine söz vermek de yeterli görüldü.” (46)

Bu tarihsel ve edebî verilere göre, anlaşılan odur ki Türk kültüründe “asker (er), silah, and” kavramları bir bütünün parçaları gibi iç içe geçmiş; bir asker gibi and içip ona bağlı kalmak ve(ya) sözünün eri olmak, en büyük erdemlerden sayılagelmiştir. 

Şimdi de 23 Nisan 1920'de, yurdun her yerinden Ankara'ya, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gelen, ancak, Şimşek'in (47) belirttiğine göre umdukları gibi bir karşılama, yatacak yer ya da birileri her ne söz verdiyse bunu bulamayıp huzursuz olan milletin vekilleri karşısında, Mustafa Kemal'in içtiği andı hatırlayalım:

İşittim ki bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi, zorla Millî Meclis'e davet etmedim. Herkes kararında hürdür.

Bunlara başkaları da katılabilir.

Ben, bu mukaddes davaya inanmış bir insan sıfatıyla buradan bir yere gitmemeye karar verdim.

Hatta, hepiniz gidebilirsiniz.                        

Asker Mustafa Kemal, mavzerini eline alır; fişeklerini göğsüne dizer; bir eline de bayrağı alır;  

bu şekilde Elmadağı'na çıkar. Orada, tek kurşunum kalana kadar vatanı müdafaa ederim.

Kurşunlarım bitince bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır,      

temiz kanımı bayrağıma içire içire, tek başıma can veririm.

Ben buna and içtim.

1920'de, Mustafa Kemal'in Türklük bilincine T.B.M.M.'de ektiği and; yıllar sonra, Türk gençliğinin, Tanrı'ya verdiği en güzel adaklı söze evrilir:

[...]

Türk gençliği olarak

özgürlüğün, bağımsızlığın, egemenliğin, cumhuriyet ve devrimlerin

yılmaz bekçileriyiz.

Her zaman, her yerde ve her durumda

Atatürk ilkelerinden ayrılmayacağımıza,

çağdaş uygarlığa geçmek için bütün zorlukları yeneceğimize

namus ve şeref sözü verir,

kendimizi

büyük Türk ulusuna

adarız!

...ve Türk çocukları da Allah'a yürekten and içerek, yanıt verirler Atatürk'e:

Türk'üm; doğruyum; çalışkanım.

Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, ulusumu,

özümden çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileriye gitmektir.

Varlığım; Türk varlığına, armağan olsun.

Ey, bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk!

Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta, hiç durmadan yürüyeceğime

and içerim.

Ne mutlu “Türk'üm.” diyene! 

 
KAYNAKÇA
 
Başar, Doç. Dr. Zeki, Tarihte - Tıp Tarihinde Yemin, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1973.
Çığ, Muazzez İlmiye, Ortadoğu Uygarlık Mirası - 2, b. 4, Kaynak Yayınları, İstanbul 2009.
Ergüç, Arslan, “Dede Korkut Kitabı'na Göre Türklerde Silâhın Yeri ve Önemi”, Türk
Kültürü, S. 58, Ağustos 1967, s. 752-763.
Esin, Emel, Orta Asya'dan Osmanlıya Türk Sanatında İkonografik Motifler, Kabalcı
Yayınevi, İstanbul 2004.
_________, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001.
Hassan, Ümit, Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler, Doğu-Batı Yayınları, Ankara 2009.
İnan, Abdülkadir, “Türklerde Demircilik Sanatı”, Türk Kültürü, S. 41, Mart 1966, s. 542-544.
Ömer Seyfeddin, “And”, Genç Kalemler, S. 19, Selanik Nisan 1328 (1912), s. 166-171.
Saçkesen, Ahmet, “Er Tabıldı Destanında Kadın Tipler”, Turkish Studies, S. 2/3, 2007, s.489-495.
Sertkaya, Osman Fikri, Uygur Harfleriyle Yazılmış Bazı Mensur Parçalar I: Mes'ele Kitabı, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1975.
Şimşek, Ahmet Seyfettin, And ve Yemin, Öztürk Basımevi, İstanbul 1983.
Tekin, Şinasi, Uygurca Metinler I: Kuanşi İm Pusar (Ses İşiten İlâh), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1993.
Vandemir, Bâki, “Tarih Boyunca: Türkler ve Kuvvet VI”, Tarih Coğrafya Dünyası, S. 6, Ağustos 1959, s. 458-459.
 
 

 

Notlar
 
1 Ahmet Seyfettin Şimşek, And ve Yemin, Öztürk Basımevi, İstanbul 1983, s. 186.
2 Muazzez İlmiye Çığ, Ortadoğu Uygarlık Mirası - 2, b. 4, Kaynak Yayınları, İstanbul 2009, s. 88.
3 Şimşek, a.g.e., s. 25.
4 a.y.
5 Doç. Dr. Zeki Başar, Tarihte - Tıp Tarihinde Yemin, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Ankara 1973, s. 1.
6 Şimşek, a.y.
7 Başar, a.y.
8 Bkz. Şimşek, s. 30.
9 Bkz. Başar, a.y.
10 Kalem 68: 10-18.
11 Mücadele 58: 14-19.
12 Nahil 16: 91-92.
13 Maide 5: 89.
14 Fetih 48: 10.
15 Tahrim 66: 2.
16 Bkz. Şinasi Tekin, Uygurca Metinler I: Kuanşi İm Pusar (Ses İşiten İlâh), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1993, s. 17-18, 23-24.
17 Osman Fikri Sertkaya, Uygur Harfleriyle Yazılmış Bazı Mensur Parçalar I: Mes'ele Kitabı, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1975, s. 16-17.
18 Ümit Hassan, Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler, Doğu-Batı Yayınları, Ankara 2009, s. 18.
19 Arslan Ergüç, “Dede Korkut Kitabı'na Göre Türklerde Silâhın Yeri ve Önemi”, Türk Kültürü, S. 58, Ağustos 1967, s. 762.
20 Ahmet Saçkesen, “Er Tabıldı Destanında Kadın Tipler”, Turkish Studies, S. 2/3, 2007, s. 491.
21 Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001, s. 130.
22 Abdülkadir İnan, “Türklerde Demircilik Sanatı”, Türk Kültürü, S. 41, Mart 1966, s. 543.
23 Esin, a.g.e., s. 126.
24 a.g.e., s. 135-137.
25 Bkz. Emel Esin, Orta Asya'dan Osmanlıya Türk Sanatında İkonografik Motifler, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2004, s. 86.
26 Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001, s. 145.
27 a.g.e., s. 129.
28 Hassan, a.g.e., s. 153.
29 Bkz. Bâki Vandemir, “Tarih Boyunca: Türkler ve Kuvvet VI”, Tarih Coğrafya Dünyası, S. 6, Ağustos 1959, s. 458.
30 İskitler konusunda Onur Bilge Kula tarafından Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2010, s. 22'de verilen bilgi şöyledir: “Türk dilleri hakkında Leibniz şu görüşleri öne sürmüştür: 'Türevleriyle birlikte Kuzeydoğu Asya'da konuşulan Tatar dili, Özbeklerin, Türklerin, Karmukların ve Moğolların dili olduğu gibi, Hunların ve Kumanların da diline benzemektedir. İskitye'nin bütün bu dillerinin hem birbiriyle hem de bizimkilerle benzerlik taşıyan kökleri vardır.' Yukarıdaki saptamada kullanılan 'İskitye' bütün Türk boylarının ya da topluluklarının yaşadığı yerleri anlatmak için kullanılır.”
31 Bkz. Ergüç, a.g.m., s. 762; Hassan, a.g.e., s. 151.
32 Hassan, a.g.e., s. 150.
33 Hassan'ın bu sayfada Abdülkadir İnan'dan yapmış olduğu bir alıntıda, kargışın İslam öncesi Arap toplumundaki yeminlerden biri olduğu ve Araplar tarafından “mübahale” ve “ibtihal” sözcüklerine karşılık olarak kullanıldığı belirtilmiştir. Yine bu alıntıda verilen bilgiye göre, kargışın Slav toplumlarındaki karşılığı “klyatva”dır.
34 a.g.e., s. 151.
35 Esin, a.g.e., s. 144.
36 Hassan, a.g.e., s. 151.
37 Şimşek, a.g.e., s. 134.
38 a.y.
39 Esin, a.y.
40 Bkz. 31. dipnot.
41 Bkz. a.g.e., s. 126.
42 Hassan, a.g.e., s. 152.
43 a.g.e., s. 150.
44 Ömer Seyfeddin, “And”, Genç Kalemler, S. 19, Selanik Nisan 1328 (1912), s. 166.
45 Doç. Dr. Zeki Başar, Tarihte - Tıp Tarihinde Yemin, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Ankara 1973, s. 69; Şimşek, a.g.e., s. 91.
46 a.g.e., s. 66.
47 Bkz. a.g.e., s. 165.
 
 
Fundagül APAK
 
gercçekedebiyat.com
 
Ey Türk Oğuz Beyleri!
Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, bilin ki
Türk ulusu, Türk yurdu, Türk töresi bozulmaz...
Ey ölümsüz Türk ulusu!
Kendine dön! Su gibi akıttığın kanına, dağlar gibi yığdığın kemiklerine layık ol!..
Ey ulusum!
Bil ki ben, zengin ve parlak bir ulusa hakan olmadım. Zayıf ve zavallı  bir ulusun başına geçip tahta oturdum...
Kardeşim Kül Tigin (Gültekin) ve yeğenlerim olan iki prensle
and içtik;
babamın, amcamın hayatlarını verdikleri ulus uğruna biz de bütün gücümüzle çalıştık...
Başına geçtiğim Türk ulusunun birliği ve yüceliği için gece uyumadım; gündüz oturmadım. Ölesiye, yitesiye çalıştım...
Tanrı yardım etti; bahtım yâr oldu; yoksul ulusumu zengin ettim.
Türk ulusunu bütün uluslardan üstün kıldım. (1)
(Göktürk Yazıtları, 8. y.y.)


*

Tarihin bilinen ilk yazılı barış belgesi olan Kadeş antlaşmasından (m.ö. 1283) cepheden asla kaçmama, geri çekilmeme andı içilen Termopil savaşına (m.ö. 480) ve sonrasında, Pön savaşlarına (m.ö. 264); Hz. Muhammed'in korunması amacıyla Akabe'de içilen anttan (622) Hz. Ali'nin öldürülmesi için Haricîlerce içilen anda (661); Malazgirt savaşından (1071) sonra Alparslan'ın ona bir esir gibi değil ama, değerli bir konuk gibi davranması karşısında, Türklerle bir daha savaşmayacağına ve düşmanlık duygusu taşımayacağına and içen Romen Diyojen'den, 3. Haçlı savaşlarında (1189-1192) Arslan Yürekli Richard'ı Kudüs'e sokmamaya and içen Salahattin Eyyubî'ye; Niğbolu savaşında (1396) Yıldırım Beyazıd'a “bir daha ona karşı silah kullanmayacağına” and içen Korkusuz Jean'dan Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u aldıktan sonra, Haziran 1453'te Galata halkına verdiği emannamede içtiği anda; Türkleri tarih sahnesinden silmek için hazırlanıp 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr antlaşmasından, bu antlaşmanın uygulanmasını engelleyen Misak-ı Millî'nin resmî yüzü olan 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan antlaşmasına ve o tarihten bugüne kadar geçen süreçte, gerek bireysel gerek toplumsal, gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde, sözlü ve yazılı olarak, sayısız antlaşmanın yapıldığına tanıklık ediyoruz.

Türklerde erdemli, güvenilir, sevilen ve sayılan liderlerin yolu “sözünün eri olmak”tan geçer. Ağızdan çıkan ya da verilen söz ile yapılan iş, birbirini tutmalıdır. Bin tanrılı Sümer uygarlığında da erdemli olma yolunda “verilen söze sadık kalma”nın çok önemli olduğu anlaşılıyor.

 “Sumer yazarlarına göre Tanrılar da iyi ahlaklı olanları üstün tutuyorlardı. Sumer'in büyük Tanrıları için yazılan ilahilerde iyiliği, doğruluğu, haktanırlığı sevdiklerinden söz ediliyor. Ahlakı ve adaleti koruyan Tanrılar var. Bunların başında Güneş Tanrısı geliyor. Bir Sumer atasözünde 'doğruluğun gemisi rüzgarda gider, Güneş Tanrısı ona bir liman arar. Fenalığın gemisi de rüzgârda gider, Güneş Tanrısı onu kumlara sürükler' deniyor. Başka bir atasözünde 'adalet ile kim boy ölçüşebilir. Adalet can bağışlar' denmiştir. Güneş Tanrısı aynı zamanda yeraltına gidenleri de yargılıyor. Lagaş Şehrinin Tanrıçası Nanşe de sosyal düzenden sorumlu [...] Bu Tanrıça her yeni yılda yanında Yazı Tanrıçası Nidaba, onun kocası Haya ve birçok kanıtlayıcıyla bir toplantı yapıyor. Bu toplantıda Nanşe kötü hareket edenleri, açgözlüleri, aile arasında birbirine fena davrananları arıyor. Suçlu bulunanlar Nanşe'nin veziri Hendursag tarafından cezalandırılıyor. Tanrıça Nanşe için suç sayılan davranışlar şöyle sıralanmış: Kanunsuz yolda gezen, isyanla ellerini kaldıran, geçerli kuralları çiğneyen, antlaşmaları bozan, kötü yerlere beğenerek bakan, büyük ağırlık ölçüsü yerine küçüğünü koyan, uzun ölçü yerine kısa ölçü kullanan, kendisine ait olmayanı yiyip de 'yedim' demeyen, içip de 'içtim' demeyen, yasak olanı 'yedim' diyen, yasak olanı 'içtim' diyen kimseler...” (2)

Kültürümüzde, çağrıştırdığı adak, ahid, akid, andagar, andagay, andık, antah, ant antıg-, an[d/t]laşma, ayı andı, besa, biat, halafe, ibtihal, ihanet, ikrar, kargış, kasem, kefaret, kolula-, misak, muahede, mübahale, mütareke, pakt, sadakat, sebat, senet, sözleşme, söz verme, tahkim, tahlif, vaad, vefa, yemin sözcükleriyle birlikte, köklü ve çeşitli anlam katmanları taşıyan, Türk dilindeki and/ant için yapılan tanım ve(ya) yorumlarda “yalnızca Tanrı'ya verilen söz” olması nedeniyle “kutsal”lık taşıması, “yerine getir(e)meyeceğimiz sözler vermemek gerektiği, verilen sözün de ne olursa olsun tutulması gerektiği” üzerinde önemle durulduğunu görüyoruz. Ancak, bazı kaynaklarda yapılan açıklamaların, bu özellikler söz konusu olduğunda “çelişkiler” taşıdığını da anlıyoruz. Bu tanımların bir kısmına göre ant, yalnızca Tanrı'ya değil “Tanrı'ya veya kutsal sayılan bir varlığa tanık tutularak verilen sözdür” (3); “bir olayın doğru, bir vaadin içten olduğunu belirtmek için verilen kesin güvencedir”(4); “Allah adına veya kutsal bilinen herhangi bir şey adına verilen söz veya yapılan bir vaattir.” (5)

Bir terim olarak hukuk alanında kullanıldığında “dava sırasında, taraflardan birinin, bir olayın doğru olup olmadığı hakkında, Allah'ı şahit göstererek, namusuyla pekiştirdiği beyanı”(6) ya da “bir kimsenin verdiği sözü temin veya sözün doğruluğunu tasdik için kanun ile muayyen sözleri söylemesi veya hareketleri yapması”(7)nın karşılığıdır.

Kutsal kaynaklarda, pek çok konuda olduğu gibi ant konusunda da uyarılar var. Sina dağında kırk gün kaldıktan sonra, Yehova'nın 10 emriyle birlikte geri dönen Hz. Musa'nın ilettiği bu emirlerden biri şöyle:

“Yalan yere yemin edilmeyecek; yalancı tanıklık yapılmayacak!”

Bunun yanı sıra, Hıristiyanların Eski Ahit'ini, Musevîlerin de Tanah'ını oluşturan betiklerden (kitap) Tevrat'a ait Levililer bölümünde “Biri tanık olarak yemin önerisini işittiğinde, gördüğünü ve bildiğini haber vermezse o zaman, haksızlığı yüklenir.”(8 )denir. İncil'in Matta'ya göre 5. bölümündeyse konuyla ilgili olarak, şu uyarı yer alır:

“Yine atalarımıza 'Yalan yere ant içme; Rab'be içtiğin antları tut.' denildiğini duydunuz. Oysa ben size diyorum ki: Hiç ant içmeyin, ne gök üzerine -çünkü orası Tanrı'nın tahtıdır.- ne yer üzerine -çünkü orası O'nun ayaklarının basamağıdır.- ne de Kudüs üzerine -çünkü orası, Büyük Kıral'ın kentidir.- Başınızın üzerine de ant içmeyin; çünkü, saçınızın tek telini ak ya da kara edemezsiniz. 'Evet'iniz 'evet', 'hayır'ınız 'hayır' olsun. Bundan fazlası, Şeytan'dandır / kötü olandandır.”

İslamiyet'teyse “Peygamberlere, Kabe'ye yemin edilmediği gibi mahluklardan birinin başına veya hayatına yemin etmek de caiz değildir.”(9) Kur'ân-ı Kerîm'de ant konusu, pek çok surede geçer. İşte birkaçı:

“Yemin eden, Tanrı yanında düşkün, ayıp araştıran, kovuculukla söz gezdiren, [halkı] hayırdan alıkoyan, hukuka tecavüz eyleyen, günaha dadanan, bununla beraber kaba ve soysuz olan herhangi bir kimseye, mal ve evlat sahibi olması yüzünden itaat etme. Ona ayetlerimiz okununca o '--Bunlar eskilerin masallarıdır.' der. Biz onun burnunu damgalayacağız. Biz; onları, bahçelerinin hasılatını sabah vakti, fukaranın haberi yokken devşirmeye yemin eden bahçe sahiplerini sınadığımız gibi sınadık. Bunlar 'inşa'l-lah' dememişlerdi.” (10)

“Allah'ın hışmına uğrayan kimseleri dost edinenlere bakmıyor musun? Bunlar ne sizdendirler, ne onlardan. Bile bile 'Müslümanız.' diye, yalan yere yemin ederler. Allah onlar için şiddetli azap hazırlamıştır. Çünkü onların işledikleri ameller ne kötüydü! Onlar, 'Müslümanız.' diye ettikleri antları, mal ve canlarına kalkan edindiler de halkı Allah yolundan çevirdiler. Onlar için rüsva edici bir azap vardır. Onların ne malları ne de çoluk çocukları Allah'ın azabından asla bir şey savamaz. İşte onlar, ateşliktir. Orada devamlı kalacaklardır. Tanrı'nın cümlesini dirilttiği gün, onlar size nasıl yalan yere yemin ettilerse O'nun huzurunda da öyle yemin edecekler. Bu yeminle 'Ahiret'te bir şey kazanırız.' sanırlar. Haberiniz olsun ki onlar dünya ve Ahiret'te kızıl yalancıdırlar. Şeytan onların üzerine basıp Allah'ı anmayı onlara unutturmuştur. İşte onlar, Şeytan'ın adamları ve askerleridir. Haberiniz olsun ki ziyankarlar, Şeytan'ın adamları olan münafıklardır.” (11)

“Muahede ettiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil göstererek bağladığınız antları sonradan çözmeyin. Çünkü Allah yaptığınızı bilir. Güzelce büküp sağlam yaptıktan sonra çözüp bozan ahmak gibi olmayın. Siz, bir ümmet diğer bir ümmetten malca, sayıca daha çok olduğundan, yeminlerinizi aranızda hileye alet ediyorsunuz. Ancak Allah, bununla sizi deniyor. Elbette, Kıyamet günü, size ihtilaf ettiğiniz şeyleri beyan edecek.” (12)

“Allah beyhude andınızla sizi muaheze etmez; fakat, antları  bağlamanızla sizi muaheze eder. Onun kefareti, çoluğunuza çocuğunuza yedirdiğinizin orta derecesinden, on yoksula yemek yedirmek veya esvap giydirmek, yahut bir köle azat etmektir. Bunu bulamayan, üç gün birbiri ardınca oruç tutsun. Yemin edip bozduğunuz yeminlerinizin kefareti budur. Antlarınızı koruyun. Allah size ayetlerini 'Şükredesiniz.' diye böyle beyan ediyor.” (13)

“Sana Hüdeybiye'de biat edenler yok mu!? Onlar, hakikatte Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli onların  üstündedir. Kim ki ahdini bozarsa ancak kendi zararına bozmuş  olur. Her kim Allah'la ettiği ahdi yerine getirirse Allah ona, büyük bir mükafat verecek.” (14)

“Allah, yemin bağlarının çözülmesini kefaretle meşru kılmıştır. Allah her işinizde Mevla'nızdır. O, hakkıyla âlimdir; kullarının maslahatlarını tamamıyla bilir; emrinde de hâkimdir.” (15)

Müslümanlığı  kabul etmeden önceki dönemlerde, Manici Uygur Türklerinin inanç  düzeneğini yansıtan Kuanşi İm Pusar'ı (Ses İşiten İlah)(16) okuduğumuzdaysa “kutsalın, en kutsal olan”a canlıları kurtarmak için and içtiğine (kolula-) tanık oluruz:

171 alkınçsız kögüzlüg bodisvt şlok takşutın tengri burkanka
172 inçe tip ayıtu teginti sogançıg körkinge tükelligim
173 tengrim ikileyü ayıtu teginür men bu bodisvt ne
174 üçün ne tıltagın kuanşi im pusar tip atantı tengri
175 burkan yime şlok takşutın inçe tip kiginç yarlıkadı
176 koduru tınglang siz ol kuanşi im bodisvt yorıgın
177 nomlayın kut kolup ant antıkmışı taluy ögüzde
178 teringrek ol .. klp ödün kolulasar bilgülüg ermez kolti
179 sanınça burkanlarka tapınıp .. antıka kut kolmış

 [...]

 

190 yir suv yok kim kentü özi tegmeser kentüni atamış

191 ünüg anta ok eşidür tamu prit yılkı ajunta özi

192 kirip emgeklerinte ozgurur kuanşi im pusar tınlıglarıg

193 kolulamışı çın kirtü kolulamak titir .. arıg turug kolulamak

194 titir .. king bilge bilig kolulamak titir ulug yarlıkançuçı

195 kolulamak titir .. ulug edgü ögli kolulamak titir men

196 kut kolur men kulkıya ulug yarlıkançuçı kolulamak biligin

197 mini kolulayu buyanlayu yarlıkazun [...]


[...]

213 ol ödün yir tutar bodisvt ornınta turup tengri burkanka
214 inçe tip ötüg ötünti .. kim kayu tınlıg bu kuanşi
215 im pusar erdemin bügülenmekin kutadmakın eşidser atın
216 atayu tutsar men inçe kolulayur men ol tınlıgnıng
217 edgü kılınç utlısı ertingü öküş titir .. tengri tengrisi


Türkiye Türkçesi'ndeki karşılığı, şöyle verilmiş:


171 Tükenmez gönüllü bodhisattva (skr. Aksayamati), (şu) beyitlerle tanrı Burkan'a
172 saygıyla şunu sordu: 'Ey benim sevimli yüzlüm,
173 tanrım, saygıyla bir daha soruyorum. Bu bodhisattva ne
174 için, ne yüzden Kuanşi im pusar diye adlandırıldı?' Tanrı
175 Burkan yine beyitlerle (eş anl) şöyle cevap vermek lûtfunda bulundu:
176 'Siz iyice dinleyin! Bu Kuanşi im pusar'ın (bodisvt) 'dolaşmasını'
177 nomlayın kut kolup ant antıkmışı taluy ögüzde

178 teringrek ol .. klp ödün kolulasar bilgülüg ermez kolti

179 sanınça burkanlarka tapınıp .. antıka kut kolmış

 
[...]

190 yir suv yok kim kentü özi tegmeser kentüni atamış
191 ünüg anta ok eşidür tamu prit yılkı ajunta özi
192 kirip emgeklerinte ozgurur kuanşi im pusar tınlıglarıg
193 kolulamışı çın kirtü kolulamak titir .. arıg turug kolulamak
194 titir .. king bilge bilig kolulamak titir ulug yarlıkançuçı
195 kolulamak titir .. ulug edgü ögli kolulamak titir men
196 kut kolur men kulkıya ulug yarlıkançuçı kolulamak biligin
197 mini kolulayu buyanlayu yarlıkazun [...]

 [...]
213 ol ödün yir tutar bodisvt ornınta turup tengri burkanka
214 inçe tip ötüg ötünti .. kim kayu tınlıg bu kuanşi
215 im pusar erdemin bügülenmekin kutadmakın eşidser atın
216 atayu tutsar men inçe kolulayur men ol tınlıgnıng
217 edgü kılınç utlısı ertingü öküş titir .. tengri tengrisi

Müslümanlığı kabul eden Uygur Türklerinden Mansur Bahşı tarafından 1471 yılında çoğaltılan (istinsah edilen) Mes'ele Kitabı'nda (17) da yalan yere yemin eden bir kişinin kafir olacağı uyarısı, betikteki meselelerde şöyle verilir:

X. 266 (134b)     14. [...] mez-'el-e biregü ayıdz-a

15.  kim tengri ta'âl-â bilür kim falân iş-ni

16.  kılmay turur men tip yalgan aydur bolz-a

XI. 267 (135a)    1.  kâfir bolur anıng üçün kim yal-gan-lıg

2.  -ga tengri ta'âl-â-nı tanuk kılur

3.  mez-'el-e biregü kişi-ge ayıdz-a

4.  kim tengri bilür kim men seni oglum-tın

5.  arduk-rak sever men tiz-e kâfir bolur


Türkiye Türkçesi'ndeki karşılığı:


X. 266 (134b)     14. [...] Mes'ele: birisi söylese

15. ki Tanrı Taâlâ bilir ki falân işi

16. yapmayacağım (yapmam) diye yalan söyler olsa


XI. 267 (135a)    1. kâfir olur. Onun için ki yalanlı-

2. ya Tanrı Taâlâ'yı şâhit eder

3. Mes'ele: birisi insana söylese

4. ki “Tanrı bilir ki ben seni oğlumdan

5. daha fazla severim” dese kâfir olur.

  TÜRK TARİH ve EDEBİYATINDA AND TÖRENLERİ ÜZERİNE... 

Tarihteki and törenlerinin neden ve nasıl yapıldığına çeşitli örneklerle açıklık getiren Hassan'a göre, anahanlıktan sonra babahanlığı deneyimleyen eski Türklerde “evlâtlık edinmede bütün eski şamanî unsurlar, yer yer değiştirilmiş ve babahanlığın töresine uygun hâle getirilmiş olmakla birlikte, anahanlık kalıntılarını içerir. Bugünkü anlamda uşak (sürekli yardımcı) edinmenin usulü bile yine kandaş geleneklere dayanır. Aslında, uşak kelimesi de bir değişim sonucunda bugünkü anlamını kazanmıştır. Eski Türklerde böyle bir kurum olmadığı, olamayacağı için bu kavramı karşılayacak kelime de bulunmaz. Uşak eski Türkçede çocuk demektir. Örneğin çağdaş Kazak-Kırgızlar hizmetçi yerine yiğit kelimesini kullanırlar. Destanlardaki kahramanlara yardımcı olan kişiler, kul ve köngdür. Bazı lehçelerdeki yalçının çok sonraları meydana geldiği açıktır. Yeni anlamıyla uşaklık [bile], bir törenle oluşturulur. Uşak, kemikten yapılmış bıçağını çıkaracak, serçe parmağını kesecek, kayın ağacı kabuğuna damgasının resmini yapacaktır; ki bütün bunlar eski anda/and töreninin unsurlarıdır.” (18)

Türkler arasında pek çok nedenle söz verildiğini görüyoruz. “Dede Korkut Kitabı'ndaki Türk toplumunda ant içmelerde silâh adı zikredilmektedir. Kan Turalı, Trabzon Tekürünün kızı Selcen Hatun ile evlenmeye -aslanı ve buğayı yendikten sonra- hak kazanır. Anası ve babası Oğuz ellerindedir. Tekür gerdek diktirir. 'Kan Turalı-y-ile kızı getürüp gerdeğe' koyarlar. Ama Kan Turalı'nın 'öykeni [ciğeri, göğsü] kabardı, kılıcın çıkardı, yire çaldı kertdi, ayıtdı - kim: yir kibi kertileyin, toprak kibi savrılayın, kılıcuma toğranayın, okuma sancılayın, ...... big babamın, kadın anamun yüzin görmedin bu gerdege girer-isem' sözlerini söyliyerek ant içmektedir. Eserin bir başka yerinde de yeminle ve silâhla ilgili olan şu sözlere rastlamaktayız: Kardeşi Egrek'in esarette olduğunu, yıllarca sonra öğrenen Seyrek, kardeşini kurtarmak için sefere çıkma hazırlığı yapmaktadır. Ana ve babası, Seyrek'i seferden alıkoymak istemektedirler. Kazan'ın tavsiyesiyle Seyrek'in 'ayağına at kuşağı urulur' yani Seyrek evlendirilir. 'Oğlanı gerdege koydılar. Kız-ile ikisi bir döşege çıkdılar. Oğlan kılıcın çıkardı, kız-ile kendü arasına bırakdı. Kız aydur: Kılıcun gider yiğit, murad vir murad al, sarılalum didi. Oğlan aydur: Mere kavat kızı men kılıcuma toğranayım, okuma sançılayım, oğlum toğmasun, toğar-ise on yaşına varmasun, ağamun yüzin görmeyince ölmiş ise kanın almayınça bu gerdege girer-isem didi' Görülüyor ki silâh, Türk yiğidinin yanında gerdek odasına, zifaf yatağına kadar girmiştir. İki sevgili arasına uzatılan kılıç, aşılmaz bir sınır olmaktadır. Burada Türk hayatında silâhın yeri ve kutsallığı yanında Türk yiğidinin nefsine hâkimiyette gösterdiği irade kudreti de görülmektedir.” (19)

Anlaşılan odur ki bugün dünyanın pek çok uygarlığında, evlilik tören(ler)inde karşılıklı olarak verilen sözlerin kaynağı, Türk toplumuna kadar uzanır. Bu konuda, Saçkesen'in verdiği örnekse şöyle: “Tüm Türk destanlarında sarsılmaz bir saygı, sevgi ve sadakat vardır. Gerdeğe girdiği gün murat alıp vermeden yalnız kalan kadın, kocası ölünceye kadar onu bekleyeceğine ant içerdi.” (20) Esin de eski Türk toplumlarındaki kadının and birliğine girmesi bağlamında şu yorumu yapar: “Çin'de Kök Türk müziğinin etkilerinin duyulduğu VI.-VII. yüzyıllarda, müzik okulu öğrencisi genç erkekler ve hatta kızlar, Kök Türkler gibi kanla ant içme geleneğini öğrenmişlerdi. Birbiriyle ant içenler 8-12 kişilik birlikler oluşturuyorlardı. Bunlar evlenince, yeni gelin veya güvey de ant birliğine girmiş sayılıyordu. Böylece, Türklerde de kadınların ant birliğine girebildiği akla gelmektedir.” (21)

Görüldüğü gibi eski Türklerde, silahın da ham maddesi olan demir kutsal sayıldığı için and içme tören(ler)inde kanın yanı sıra, kılıca da yer verilir, silah; verilen sözün yerine getirilmesinde taraflar arasındaki güvence olurdu.

İnan'ın, bu konudaki sözleri şöyle: “Eski Türkler demiri mukaddes maden saymışlardır. Bu inanç Türklerin islâmlaşmasından sonra da devam etmiştir. Mahmut Kâşgarî 'Temir-demir' kelimesini izah ederken şu bilgiyi veriyor: 'Kök kirsün, Kızıl çıksın'... Bu savın başka bir anlamı daha var: Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve başka boyların halkı andiçtiklerinde, yahutta sözleştiklerinde, demiri ululamak için kılıcı çıkararak yanlama öne korlar ve 'bu gök girsin, kızıl çıksın' derler; 'sözünde durmazsan kılıç kanına bulansın, öcünü alsın' demektir. Çünkü Türkler demiri sayarlar.' Demek ki 'gök girsin, kızıl çıksın' demirle ant ederken dinî bir formül olmuştur.” (22)

Kılıçla and içme konusunda bilgi veren Esin, bu geleneğin Hunlara kadar uzandığını söyler ve şu açıklamayı yapar: “Hsiung-nuların, gök tanrısını ve yanındakileri anlattığı sanılan oniki madeni heykelle beraber, kılıç şeklindeki savaş tanrısına taptıkları kaydedilmiştir. Bu durum, MÖ 43'te, Hsiung-nuların, göğü ve kılıcı beraber şahit tutarak ant içme töreninde oluşuyordu. Hsiung-nu shan-yü'süyle Çin sülalesinin elçileri arasında ant içilmesi töreni şöyle olmuştu: 'Bundan böyle, gelecekte de, Han (sülalesi) ile Hsiung-nu, tek boy gibi olsun. Gelecek nesiller de birbirini aldatmayacak ve birbirine saldırmayacaktır... Han (sülalesi) veya Hsiung-nudan hangisi, bu antlaşmayı bozmaya cesaret ederse, gök ona felaketler indirsin (diye karar vermiştiler). (Elçiler), Shan-yü ve beyleriyle beraber, Hsiung-nu ilindeki No Irmağı'nın doğusunda bir dağa çıktılar. Orada, bir at kurban ettiler. Ching-lu (adı Türkçe kılıç veya kıngırak'tan değiştirildiği sanılan bıçak) ile... Shan-yü içkiyi (at kanıyla?) karıştırdı ... ve birlikte kan andı içtiler.” (23)

Bu bağlamda alp, er, kılıç, kur ve rütbe arasındaki ilişki şöyle açıklanır: “Kök Türk dönemi sanat eserinde, Batı Türkistan'daki, Koço Uygur Kağanlığı, Karluk ve Hâkânî çevrelerinde, ant töreni resmeden sahneler çok sayıdadır. Bunların çoğu şölen sırasında, bazısı ocak başında yapılmaktadır. Şölene katılanlar, genellikle bellerinde kur ve kılıçla gösterilmiştir. Bazı eserlerde, her kişinin yanında ongunu resmedilmişti. Kılıç üzerine ant içilmesi durumu kılıcın asılı bulunduğu kur'u (rütbe kemerini) gerektirmektedir. Nitekim, Hâkânî Türkçesinde kur, hem kemer, hem rütbe anlamına geliyordu. Türk kur'u üzerindeki toku/toka'lar (madeni levhalar) tuş'lar (altın ve gümüş levhalar); kur'a bağlı keş (okluk) ve suvluk (mendil veya kese) ile birlikte rütbe işareti oluşturuyordu. Kurşanmak ifadesi, (Tabgaçlarda da bulunan) kılıç kuşanma törenine işaret ediyordu. Türk kan'ları (hanları), toku/toka'ları, er erdemi (erlik fazileti) gösteren kişilere nişan olarak veriyordu. Elli toku'ya kadar kazanmış er'ler vardı. Toku'lar, kemerin üstüne ve kemerden sarkan kayışlara takılıyordu. Çin ordusunda yüksek bir askeri rütbe sahibi olan Türk hükümdarına, Çin sarayı altın kur ve üstünde balık işareti olan kese hediye ederdi [...] Kök Türk ile Hâkânî dönemleri arasında Türklerde de Ak-Hunlar'daki kemerli alplara benzer şekilde, Türkçe ifadesiyle andlıg alplar kurumu bulunduğu Kâşgarî'nin şu kısa sözünden anlaşılmaktadır: Alplar ... küç bir kılıp, arkaşur. (Alplar ... güç birliği yaparak, birbirini destekler.) Sibirya'daki antlıg (antlı) niteliğini taşıyan iki mezar taşının sahiplerinin de iç, içreki (saray mensubu) topluluktan olup, birini sü-baş (sü-başı, en yüksek askeri amir) ve diğerinin alpagu olmasından şu sonuç çıkarılabilir: Çularda olduğu gibi, Türklerde de ant bağı, sarayda merkezi bulunan bir askeri kurum olabilmekteydi.” (24)

Esin, and içme töreninde kullanılan kılıç ve kur (25) arasındaki ilişkinin, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde nasıl olduğuna da değinir: “Osmanlı bayraklarındaki Zülfikâr'ın, Arap kılıçlarına benzemeyip, Kâşgarî'nin koş dediği çatal kılıç şeklinde gösterilmesi, göksel kılıca kutsal anlam veren İç Asya göçebelerinin geleneğinin Türklerdeki önemiyle açıklanabilmektedir. Fütüvvet-nâmelerden bilindiği gibi, kuşak bağlayan ahîler de kendilerine doğru yolu gösteren kimselere, sarhoş etmeyen içkilerle ant içmekteydi. Alevilerin şed bağlama törenlerinde bu gelenek yaşamaktaymış. Kılıç üstüne ant içme durumu, bu dönemde de kılıcın bağlı bulunduğu Selçuklu sultanı, gazâ yarakları olarak, ona kur-kemer ve kur-kılıç vermişti. Hüner-nâme'deki resimlerde, bunlar ve bazen içoğlanlarının elinde tutulan suluk (bu dönemde mendil değil, matara) gözükmektedir. Decourdemanche, Osmanlı ordusunda Yeniçeri ve Azeb askerinin kemerlerinde, hangi kola bağlı bulunduklarının ve rütbelerinin, Damgalu denen ırk'larla, gösterildiğine işaret etmiştir.” (26)

Kök Türk döneminde, kılıcın yanında, kutsal sayılan güneşe de and içildiğini gördüğümüz bir başka örnekse şöyle: “Tudun-şad unvanından Türk olduğu anlaşılan Kamıl beyinin kendisine verdiği sözü tutmasını sağlamak için, Hsüan-tsang, 630'da kendisiyle birlikte, tapınakta güneşi şahit tutarak ant içmesini istemişti. Hsüang-tsang, daha sonra o dönemde, Batı Türk başkenti olan Suyab'da, o sırada hükümdar bulunan T'ong-Yabgu'nun bir davetine gitmişti. Hükümdar üç gün avlandıktan sonra, Hsüan-tsang'ı bir şölene davet etti. Bu şöleni Hsüang-tsang şöyle anlatıyordu: Hanın otağı göz kamaştırıcı altın çiçeklerle süslüydü. Teşrifatçılar otağın ön kısmına iki sıra hasır serdirdi ve parlak atlas elbiseler giymiş kişiler, iki sıra halinde oturdular. Hanın muhafızları arkasında duruyordu.... Han tahta oturdu.... Çift minder ve post üzerinde oturuyordu.... Çin elçileri geldi.... Han müzik çalınmasını ve şarap sunulmasını emretti ve elçilerle içti.... Misafirler birbirlerinin şeferine içiyorlardı.” (27)

Hassan da and içme törenlerinde, Türklerin kutsal kabul ettiği bir diğer unsurun kayra-khan karşılığı olarak da bilinen ayı olduğunu açıkladığı örnekte şunu söyler: “Etnografyacıların 'ayı andı' adını verdikleri ant, motifleri itibariyle eski devirlere uzanır. Ancak, tabiatıyla, ayı'nın kutsallığı ('kayra-khan' oluşu) çerçevesinde gerçekleştirilen bu ant'ta 'ayı' faktörü, bu hayvanın ceddi âlâ kabul edildiği dönemleri gösterir; en eski totem dönemini değil. 'Ayı andı', Altay, Yakut ve Salcak boylarında tespit edilmiştir. Ant içecek Altaylı, ayı derisi üzerine oturmuş burun deliklerini öper. Altaylılar ayının cânilere ceza vereceğine inanırlar.” (28)

Dolayısıyla, Hunlardan, Saka olarak da anılan ve tarihte “güç” (29) göstergesi olarak ünlenen İskitlere (30) ve diğer Türk boylarından bugüne, hem sözlü hem de yazılı gelenekte Türklerin, andlarını içtiği bilgisi yer alır. Kullanılan (yardımcı) eylem; kimi zaman “etmek, yapmak” iken, genellikle “içmek” (31) olagelmiştir. “Ant, esas itibariyle, örgüt bütünlüğünü sürdürmek ve genişletmek üzere hayat tarzının bağrında gelişmiş bir örgütsel davranıştır. Asıl ve özgün biçimiyle ant, tam bir kandaşlık törenidir.” (32) diyen Hassan sözlerini, İnan'dan yaptığı bir alıntıyla şöyle sürdürür: “En eski devirlerde ant kelimesi bir yabancı ile kardeşleşme ve dostlaşmayı teyid için yapılan töreni ifade etmiştir; bugünkü anladığımız mefhumu ifadeye yarayan bir terim olarak kullanılması, çok sonraki devirlere aittir. Gerek tarih kayıtlarından ve gerek folklor materyallerinden pek açık olarak anlaşılmaktadır ki, eski devirlerde suçlu ile suçsuzu, gerçek ile yalanı ayırt etmek için tanrı yargısına müracaat edilirken ant içmemişler, fakat karganmışlar yani kendi kendilerinin, evlatlarının, soyunun sopunun üzerine tanrının lanetini (kargışını) (33) çağırmışlardır. Ant kelimesinin karşıladığı asıl kavram, belirtildiği üzere kandaş kardeşlik törenidir. İki yabancı kardeşleşmeye ve dost olmaya karar verirlerse, kendi kandaşlarının önünde, kollarını keserek bir kaba (ant ayağı'na) kanlarını akıtırlar. Aralarına kılıç, ok veya başka bir silah koyarak bu kaptaki kana kımız, süt ya da şarap karıştırarak beraberce içerlerdi. Silah, at ya da kız kardeşlerini değiştirirler, antlı adaş olurlardı.”

And içme töreni hakkında ilk bilgiyi verenin Herodotos olduğuna da değinen Hassan, Türkler arasındaki bu törenin detaylarını da aktarır: “İskitler ant ederlerken kendilerini hafifçe yaralarlar, kanlarını bir kaba damlattıktan sonra silahlarını o kana batırırlar ve her iki taraf ant formüllerini tekrarlayarak o kaptan içerlerdi. MS II. yüzyılda yaşamış Samosatlı Lukian, İskit Toksarid'i (Toxaris) şöyle konuşturuyor: [İskitlerde] dost olarak biri seçildiği zaman, beraber yaşamaya, gerekirse bir başkası için ölmeye büyük ant yapılır. Gerçekten de biz böyle yaparız; parmaklarımızı keserek kanımızı bir kaba akıttıktan sonra, kılıçlarımızın ucunu bu kana batırarak bu kaptan içeriz. Sonra bizi hiçbir şey ayıramaz.” (34) Bu törenlerin tarih boyunca sürdüğünü belirten Hassan, Osmanlılar dönemi Türk edebiyatı örneklerinde kan yalaşma motifine raslandığına dikkat çeker.

Bu olgu, 15. yüz yılda yaşamış ünlü tarihçi Âşıkpaşazade'nin Maarifname adlı yapıtında şu sözlerle çıkar karşımıza: “Kılıç üzre and anungçün içilür...” 17. yüz yıla gelindiğindeyse Nedim, Kaside-i Hammamiye'de “Yemin edip kılıç kabzasına nezr ettim” der ve yine 17. yüz yılda, Bosnalı Sabit, kan ile yapılan kardeşlik andını kullanır dizelerinde: “Cam ile kan yalaşır akd-i uhuvvet eyler” (35)

Gelenek ve göreneklerle kuşaktan kuşağa aktarılan “kan bağı kurarak kardeş olma, güç birliği oluşturma” durumu, arkadaşlarıyla sokakta oyun oynayan Türk çocuklarına varıncaya dek kültürümüze işle(n)miştir. And içme geleneğinin eski Türk toplumunda “Özellikle göçebeliklerin kabileler-arası ittifak ilişkilerinin kalıntılarında izlenebilen ve temelinde, 'akrabalık' ile 'akraba imişçesine birlik' arasındaki farkı kaldırdığını” belirten Hassan, düşüncesini İnan'ın saptamasıyla destekler: “... Esas olan, birlikte hareket etmenin ön koşullarının, potansiyelinin varolması ve bunun da kendisini sürekli olarak eylem biçiminde göstermesidir. Asabiyyetin çeşitleri olan doğrudan kandaşlık ile sonradan kandaşlık (kandaşlık varmış gibi hareket etmek) arasında uygulamada bir fark yoktur... Andlaşma... ile kurulan mükteseb bağ, neseb asabiyyeti gibidir. İnsanlar sonradan kazandıkları kolektif aksiyon gücü sayesinde de akrabalar gibi hareket ederler.... Dolayısıyla, asabiyyet bir kez varolduktan sonra, farklı köklerden kaynaklanmış olması, kolektif aksiyon gücünün niteliğini değiştirmez.” (36)

Geçen zamanla birlikte, Anadolu topraklarında yaşayan Türkler arasındaki geçimsizliklerin sona erdirilip kardeşliğin yeniden kurulmasında da andiçme geleneğine raslıyoruz. 02.05.1978. tarihliGünaydın gazetesinde çıkan kan davasıyla ilgili bir haberde geçen yemin töreni, kardeşliğin yeniden kurulması için düzenlenmiştir:

"Diyarbakır Millet Vekillerinden Eşref Cengiz ile Hasan Değer arasındaki kan davasına bir yemin töreni yapılarak son verildi. Taraflar Kur'an-ı Kerim altından geçerek yemin ettiler [...] Karşılıklı yapılan toplu görüşmelerden sonra iki taraf barıştılar, öpüştüler ve herhangi bir olaya sebebiyet vermiyeceklerine dair yemin ederek Kur'an-ı Kerimin altından geçtiler. İki tanınmış ve örnek ailenin bu yeminli barış töreni Diyarbakır'da sevinçle karşılandı.” (37)

12.01.1980. tarihli Hürriyet gazetesinde, konuyla ilgili olarak yer alan bir başka haberse şöyle: “Cizre yöresinde yıllardan beri aralarında kan davası bulunan 'Adısuro' ile 'Şıhali' aşiretleri barıştırıldı. Birbirlerine gördükleri yerde kurşun yağdıran aşiret mensupları 5 binden fazla kişinin katıldığı barış töreninde Kuran üzerine AND içip ellerini barış için uzatarak öpüştüler. Kan davasının tatlı sona bağlanması nedeniyle koyunlar kesildi, kazanlar dolusu 'Barış yemeği' hazırlandı. Birbirlerine kurşun sıkanlar aynı sofrada oturup birlikte yemek yediler.” (38)

Esin'e göre “Türklerde ant içme geleneğinin şekli, K'imin Kağan'ın Çin hükümdarına 607 yılında ant içtiği dönemden itibaren değişmemişti ve ant töreni, Moğollarca da, 'Salâtin-i Türk ayinleri' sayılıyordu. VII. yüzyılda Türklerde olduğu gibi, Moğol ayininde de güneş şahit tutuluyordu. Kadeh, hem erkeklere, hem kadınlara sunuluyor ve beyler güneşe ve kağana hürmeten, üçer defa diz çöküyordu.” (39)

Türk dilindeki “kargış”ın İslam öncesi Arap toplumunun yeminlerinden biri olduğunu belirten ve Araplarda, bu kavrama karşılık olarak “mübahale”  ve(ya) “ibtihal” sözcüklerinin kullanıldığını söyleyen İnan'ın (40) yanı sıra, Esin tarafından verilen örnekte (41) de görüldüğü gibi Hun ve Çin toplumu arasında yapılan antlaşmada da “kargış”a raslarız ve bu törenin yapıldığı tarih, m.ö.43'tür.

Yine Hassan'a göre, Türklerde “Ant töreniyle gerçekleştirilen yeni kandaşlıklar yaratılması olayı, sonradan kargış formülleriyle desteklenmiş olmalıdır ki, zamanla kargış ile ant birbirlerine karışmış ve hattâ kargış yerine ant denilmeye başlanmıştır. Babahanlığın eylemsel yönetim egemenliğiyle birlikte, kabile örgütleri arasındaki antlaşmalar, boyların başbuğları arasında fakat kabilelerin katılmasıyla yapılırdı. Böylece tarafların kanları ve silahları birleşmiş olurdu. Kişiler arasındaki 'antlı adaş'lıkla da, 'göğüslerdeki canlar, ağızlardaki diller, gemlerdeki atlar, bohçalardaki giyimler', 'bir (yani ortak) olan' kişiler oluşturulurdu. Ant kelimesi bütün Türklerde ortaktır. Özellikle ayrı bir Türkçe halkası meydana getiren Yakut ve Çuvaşlarda da -birçok temel kandaşlık teriminde olduğu gibi- yine ant kelimesi geçerlidir. Yakutçada ant, andıgardır; Çuvaşçada da 'andiçmek' karşılığı antah kullanılır.” (42)

Bu bağlamda, bir örnek daha verir Hassan: “VI. yüzyıla ait Avar hakanına isnad edilen bir ant töreni de, Bizans tarihçisi Menander tarafından kaydedilmiştir. Avar hakanı Bayan'ın yemininde, ant ile kargış motifleri iç içe geçmiştir. Ancak, asıl, bir kargış olarak yemin edildiği anlaşılmaktadır. Bayan, '... [sözümü tutmazsam] dağlar ve ormanlar başımıza yıkılsın' demektedir. Bu iki gelenek ilk biçimlerinden sonra tekrar kaynaşmışlar, yer yer kaynaşmadan da bağımsızca sürmüşler; kökende ise, en eski dönemlerde her ikisi de aynı kandaş hayat tarzından doğmuşlardır. Bu bakımdan, İnan'ın 'en eski dönemlerdeki ant içmenin gerçek ant yani kardeşleşme olduğu', öte yandan sonradan ant adı verilen fakat aslında ant olmayıp 'kargış sayılması gerektiği'ni belirttiği iki olaydan birincisini, 'en eski dönemlerde ant' diye tanımlaması yerindedir. 'Ant içme' (kanları karıştırarak içme ve kardeşleşme), 'sözümde durmazsam bana (bize) lanet olsun' töreninden eski görünür. Tarihî gelişim açısından karganmışlığın da eski olduğu bellidir.” (43) 

Yüzlerce yıl sonra, yiğitçe şahlanıp yurdunun ve ulusunun ne duruma düşürüldüğünü Hürriyet Kasidesi'nde gür sesiyle haykıran Namık Kemal'in, ulusunun kurtuluşu uğrunda, hiçbir özveriden kaçınmayacağına “Dönersem kahbeyim.” sözleriyle nasıl and içtiğini ve sözünden dönmemek için kendini nasıl kargışladığını okuruz aşağıdaki dizelerde:

Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin
Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azimetten

(Felek, her türlü  cefa sebeplerini toplayıp gelsin; [bunlardan korkup da] milletin [kurtuluşu] yolunda verdiğim bir tek [sıkıntı ve acı dolu] karardan geri dönersem, kahpe [dönek] olayım!)

Osmanlı  toplumundaki kötüye gidişin düzelip yurdunun “bağımsız” olduğunu görmek uğruna verdiği bu sözdeki kararlılığın, onun sürgüne gönderilme nedenlerinden olduğunu, öncesinde ve sonrasında gelen dizelerden anlıyoruz. Bir kısmı şöyle:

Anılsın mesleğimde çektiğim cevr ü meşakkatler
Ki edna zevki âlâdır vezaretten sadaretten

(Mesleğimde çektiğim acı ve sıkıntılar anılsın; ki en basitinin verdiği zevk bile vezirlik ve sadrazamlığınkinden çoktur.)  

Vatan bir bîvefa nazende-i tannaza dönmüş kim
Ayırmaz sadıkan-ı aşkını alam-ı gurbetten

(Vatan, bir vefasız alaycı sevgiliye dönmüş; öyle ki aşkına sadık kalanları, ayrılığın elemlerinden ayırmıyor.)

 Müberrayım reca vü havfden indimde âlidir
Vazifem menfaatten hakkım agraz-ı hükümetten

(Korkudan ve rica etmelerden uzağım; benim için görevim, çıkardan; hakkım, hükümetin kötü niyetlerinden üstündür.)

Civanmerdan-i milletle hazer gavgadan ey bîdad
Erir şemşir-i zulmün ateş-i hun-i hamiyetten

(Ey adaletsiz! Milletin yiğitleriyle kavgadan sakın; senin zulmünün kılıcı, yurtseverlikle dökülen kanın ateşinde erir.)

Ne mümkün zulm ile bîdad ile imha-yi hürriyet
Çalış idraki kaldır muktedirsen âdemiyetten

(Zulüm ve adaletsizlikle bağımsızlığı yok etmek, ne mümkün; yapabilirsen âdem oğlundan idrak etmeyi kaldırmaya çalış.)

 Günümüzden yüz yıl önce, Nisan 1912'de, hem Balkan savaşlarında cepheden cepheye koşup savaşan bir asker olarak hem bir öğretmen hem gazeteci hem de edip olarak, kendi yaşamındaki bir anıdan yola çıkıp yazdığı And adlı öyküde, Türk çocukları arasında bile “and”ın ne kadar önemli olduğuna değinir Ömer Seyfeddin.

Bu öyküye göre, küçük Ömer; mahallesindeki okula yazdırıldığında, geleneklerle taşınan yanlış uygulamaların içinde, öğrenciyi dayakla ve(ya) falakayla sindirip korkutarak eğitim veren iki öğretmen örneğiyle karşılaşır. “Küçük hoca” olarak bilinen öğretmen, “büyük hoca” dedikleri diğer öğretmenin zihin engelli çocuğudur. Küçük Ömer bir gün, okullarındaki musluğu koparanın kim olduğunu öğrenmek için onu da sorgulayan büyük hocaya gerçeği söylediği hâlde yalancı durumuna düşer; çünkü, musluğu koparanın kan kardeşi olan çocuk, suçsuz olmasına rağmen, suçu üstlenerek falakaya yatar. Bu durum, “büyük hoca” tarafından kulağı çekilerek hakkının yendiğini düşünen çocuk Ömer'in şaşırıp meraklanmasına neden olur. Ömer, suçsuz olduğu hâlde, hiç düşünmeden falakaya yatan çocuğa neden öyle davrandığını sorup onu sıkıştırınca, öncesinde birbirine yabancı olan bu iki küçük yüreğin “and içme” yoluyla birbirini “kardeş” bildiğini, koruyup gözettiğini öğrenir. Suçlu olan çocuk, çok zayıf ve hastalıklıdır; onun falakadan belki de sağ çıkamayacağını düşünüp korkan kan kardeşi, suçu üstleniverir:

Ağladım. Ağladım. Çünkü yalan söylemiyordum. Evet musluğu koparırken gözümle görmüştüm. Akşam azadında dayağı yiyen çocuğu tuttum:

- Niçin beni yalancı çıkardın, dedim, musluğu sen koparmamıştın...

- Ben koparmıştım.

- Hayır, sen koparmamıştın. Öbür çocuğun kopardığını ben gözümle gördüm.

Israr edemedi. Yüzüme baktı. Bir an öyle durdu. Ve eğer hocaya söylemeyeceğime yemin edersem saklamayacaktı. Anlatacaktı. Ben hemen yemin ettim. Merak ediyordum:

- Musluğu Ali koparmıştı, dedi, ben de biliyordum. Ama o çok zayıf ve hastadır. Görüyorsun, falakaya dayanamaz. Belki ölür, daha yataktan yeni kalktı.

- Ama sen niçin onun yerine dayak yedin?

- Niçin olacak. Biz onunla and içmişiz. O bu gün hasta, ben iyi ve kuvvetliyim. Onu kurtardım işte.

Pek güzel anlamadım. Tekrar sordum:

- And ne?

- Bilmiyormusun?

- Bilmiyorum!

O vakit güldü. Ve benden uzaklaşarak cevap verdi:

- Biz birbirimizin kanlarını içeriz. Buna and içmek derler. And içenler kan kardeşi olurlar. Birbirlerine ölünceye kadar yardım ederler, imdada koşarlar. (44)

Bu noktada, günümüze dönüp 04.01.1961. gün ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 37. maddesine göre, yurdunun ve ulusunun kurtuluşu için, gerektiğinde, gözünü kırpmadan şehit ve gazi olan, yiğit Türk askerinin içtiği Harbiyeliler Andını okuyalım:

Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada, her zaman ve her yerde, milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk sancağının şanını, canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda, seve seve hayatımı feda edeceğime namusum üzerine ant içerim. (45)

Namus ve şeref üzerine söz vermenin ne zaman ve nasıl başladığını araştıran Şimşek, şu bilgiye ulaşmıştır: “1881 yılında İngiliz Avam Kamarası'na üye seçilen Charles Bradlaugh, görevine başlamadan önce düzenlenen törende İncil üzerine yemin etmeyi red etmişti. Bunun üzerine kendisi milletvekilliğinden uzaklaştırıldı. Bu kişi 1882, 1884 ve 1885 yıllarında yeniden seçimleri kazandı. Fakat her defasında da İncil üzerine yemin etmeyi reddetti. Böylece Avam Kamarasına giremedi. Charles Bradlaugh bu konudaki mücadelesini yılmadan sürdürdü. En sonunda bu konuda başarıya ulaştı. Davasını kazandı. Bundan sonra gerek meclislerde ve gerekse mahkemelerde İncil üzerine yemin yerine, namus ve şerefi üzerine söz vermek de yeterli görüldü.” (46)

Bu tarihsel ve edebî verilere göre, anlaşılan odur ki Türk kültüründe “asker (er), silah, and” kavramları bir bütünün parçaları gibi iç içe geçmiş; bir asker gibi and içip ona bağlı kalmak ve(ya) sözünün eri olmak, en büyük erdemlerden sayılagelmiştir. 

Şimdi de 23 Nisan 1920'de, yurdun her yerinden Ankara'ya, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gelen, ancak, Şimşek'in (47) belirttiğine göre umdukları gibi bir karşılama, yatacak yer ya da birileri her ne söz verdiyse bunu bulamayıp huzursuz olan milletin vekilleri karşısında, Mustafa Kemal'in içtiği andı hatırlayalım:

İşittim ki bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi, zorla Millî Meclis'e davet etmedim. Herkes kararında hürdür.

Bunlara başkaları da katılabilir.

Ben, bu mukaddes davaya inanmış bir insan sıfatıyla buradan bir yere gitmemeye karar verdim.

Hatta, hepiniz gidebilirsiniz.                        

Asker Mustafa Kemal, mavzerini eline alır; fişeklerini göğsüne dizer; bir eline de bayrağı alır;  

bu şekilde Elmadağı'na çıkar. Orada, tek kurşunum kalana kadar vatanı müdafaa ederim.

Kurşunlarım bitince bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır,      

temiz kanımı bayrağıma içire içire, tek başıma can veririm.

Ben buna and içtim.

1920'de, Mustafa Kemal'in Türklük bilincine T.B.M.M.'de ektiği and; yıllar sonra, Türk gençliğinin, Tanrı'ya verdiği en güzel adaklı söze evrilir:

[...]

Türk gençliği olarak

özgürlüğün, bağımsızlığın, egemenliğin, cumhuriyet ve devrimlerin

yılmaz bekçileriyiz.

Her zaman, her yerde ve her durumda

Atatürk ilkelerinden ayrılmayacağımıza,

çağdaş uygarlığa geçmek için bütün zorlukları yeneceğimize

namus ve şeref sözü verir,

kendimizi

büyük Türk ulusuna

adarız!

...ve Türk çocukları da Allah'a yürekten and içerek, yanıt verirler Atatürk'e:

Türk'üm; doğruyum; çalışkanım.

Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, ulusumu,

özümden çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileriye gitmektir.

Varlığım; Türk varlığına, armağan olsun.

Ey, bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk!

Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta, hiç durmadan yürüyeceğime

and içerim.

Ne mutlu “Türk'üm.” diyene! 

 
KAYNAKÇA
 
Başar, Doç. Dr. Zeki, Tarihte - Tıp Tarihinde Yemin, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1973.
Çığ, Muazzez İlmiye, Ortadoğu Uygarlık Mirası - 2, b. 4, Kaynak Yayınları, İstanbul 2009.
Ergüç, Arslan, “Dede Korkut Kitabı'na Göre Türklerde Silâhın Yeri ve Önemi”, Türk
Kültürü, S. 58, Ağustos 1967, s. 752-763.
Esin, Emel, Orta Asya'dan Osmanlıya Türk Sanatında İkonografik Motifler, Kabalcı
Yayınevi, İstanbul 2004.
_________, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001.
Hassan, Ümit, Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler, Doğu-Batı Yayınları, Ankara 2009.
İnan, Abdülkadir, “Türklerde Demircilik Sanatı”, Türk Kültürü, S. 41, Mart 1966, s. 542-544.
Ömer Seyfeddin, “And”, Genç Kalemler, S. 19, Selanik Nisan 1328 (1912), s. 166-171.
Saçkesen, Ahmet, “Er Tabıldı Destanında Kadın Tipler”, Turkish Studies, S. 2/3, 2007, s.489-495.
Sertkaya, Osman Fikri, Uygur Harfleriyle Yazılmış Bazı Mensur Parçalar I: Mes'ele Kitabı, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1975.
Şimşek, Ahmet Seyfettin, And ve Yemin, Öztürk Basımevi, İstanbul 1983.
Tekin, Şinasi, Uygurca Metinler I: Kuanşi İm Pusar (Ses İşiten İlâh), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1993.
Vandemir, Bâki, “Tarih Boyunca: Türkler ve Kuvvet VI”, Tarih Coğrafya Dünyası, S. 6, Ağustos 1959, s. 458-459.
 
 

 

Notlar
 
1 Ahmet Seyfettin Şimşek, And ve Yemin, Öztürk Basımevi, İstanbul 1983, s. 186.
2 Muazzez İlmiye Çığ, Ortadoğu Uygarlık Mirası - 2, b. 4, Kaynak Yayınları, İstanbul 2009, s. 88.
3 Şimşek, a.g.e., s. 25.
4 a.y.
5 Doç. Dr. Zeki Başar, Tarihte - Tıp Tarihinde Yemin, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Ankara 1973, s. 1.
6 Şimşek, a.y.
7 Başar, a.y.
8 Bkz. Şimşek, s. 30.
9 Bkz. Başar, a.y.
10 Kalem 68: 10-18.
11 Mücadele 58: 14-19.
12 Nahil 16: 91-92.
13 Maide 5: 89.
14 Fetih 48: 10.
15 Tahrim 66: 2.
16 Bkz. Şinasi Tekin, Uygurca Metinler I: Kuanşi İm Pusar (Ses İşiten İlâh), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1993, s. 17-18, 23-24.
17 Osman Fikri Sertkaya, Uygur Harfleriyle Yazılmış Bazı Mensur Parçalar I: Mes'ele Kitabı, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1975, s. 16-17.
18 Ümit Hassan, Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler, Doğu-Batı Yayınları, Ankara 2009, s. 18.
19 Arslan Ergüç, “Dede Korkut Kitabı'na Göre Türklerde Silâhın Yeri ve Önemi”, Türk Kültürü, S. 58, Ağustos 1967, s. 762.
20 Ahmet Saçkesen, “Er Tabıldı Destanında Kadın Tipler”, Turkish Studies, S. 2/3, 2007, s. 491.
21 Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001, s. 130.
22 Abdülkadir İnan, “Türklerde Demircilik Sanatı”, Türk Kültürü, S. 41, Mart 1966, s. 543.
23 Esin, a.g.e., s. 126.
24 a.g.e., s. 135-137.
25 Bkz. Emel Esin, Orta Asya'dan Osmanlıya Türk Sanatında İkonografik Motifler, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2004, s. 86.
26 Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001, s. 145.
27 a.g.e., s. 129.
28 Hassan, a.g.e., s. 153.
29 Bkz. Bâki Vandemir, “Tarih Boyunca: Türkler ve Kuvvet VI”, Tarih Coğrafya Dünyası, S. 6, Ağustos 1959, s. 458.
30 İskitler konusunda Onur Bilge Kula tarafından Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2010, s. 22'de verilen bilgi şöyledir: “Türk dilleri hakkında Leibniz şu görüşleri öne sürmüştür: 'Türevleriyle birlikte Kuzeydoğu Asya'da konuşulan Tatar dili, Özbeklerin, Türklerin, Karmukların ve Moğolların dili olduğu gibi, Hunların ve Kumanların da diline benzemektedir. İskitye'nin bütün bu dillerinin hem birbiriyle hem de bizimkilerle benzerlik taşıyan kökleri vardır.' Yukarıdaki saptamada kullanılan 'İskitye' bütün Türk boylarının ya da topluluklarının yaşadığı yerleri anlatmak için kullanılır.”
31 Bkz. Ergüç, a.g.m., s. 762; Hassan, a.g.e., s. 151.
32 Hassan, a.g.e., s. 150.
33 Hassan'ın bu sayfada Abdülkadir İnan'dan yapmış olduğu bir alıntıda, kargışın İslam öncesi Arap toplumundaki yeminlerden biri olduğu ve Araplar tarafından “mübahale” ve “ibtihal” sözcüklerine karşılık olarak kullanıldığı belirtilmiştir. Yine bu alıntıda verilen bilgiye göre, kargışın Slav toplumlarındaki karşılığı “klyatva”dır.
34 a.g.e., s. 151.
35 Esin, a.g.e., s. 144.
36 Hassan, a.g.e., s. 151.
37 Şimşek, a.g.e., s. 134.
38 a.y.
39 Esin, a.y.
40 Bkz. 31. dipnot.
41 Bkz. a.g.e., s. 126.
42 Hassan, a.g.e., s. 152.
43 a.g.e., s. 150.
44 Ömer Seyfeddin, “And”, Genç Kalemler, S. 19, Selanik Nisan 1328 (1912), s. 166.
45 Doç. Dr. Zeki Başar, Tarihte - Tıp Tarihinde Yemin, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Ankara 1973, s. 69; Şimşek, a.g.e., s. 91.
46 a.g.e., s. 66.
47 Bkz. a.g.e., s. 165.
 
 
Fundagül APAK
 
gercçekedebiyat.com