Flippo Tommaso Marinetti: Gelecekçilik Kuramının Doğuşu ve Manifesto

Flippo Tommaso Marinetti: Gelecekçilik Kuramının Doğuşu ve Manifesto

03 Mart 2018 - 981 kez okundu.



MarMarinetti, yükselen kapitalizmin ve modern hayatın belirleyici özelliklerine (eşzamanlık, dirimsellik ve hız) ilişkin yeni düşüncelerin tarafında yer almadan önce tanınmış bir sembolist şairdi. Üstelik sembolist dergi Poesia’nın (1905) kurucusu ve editörüydü. Bu deneyim onda Gelecekçilik (futurizm) akımının üslupsal kaygılarını oluşturdu. Gelecekçilik aslında İtalyan sanatını Avrupa avand-gardında ön sıraya taşımaya yönelik bir bilinç girişimidir. Siyasi olarak Marinetti’nin milliyetçiliği O’nu Mussoli’nin faşizmine bağladı.

“Kurucu Manifesto” ilk olarak 21 Şubat 1909’da Paris’te Le Figaro dergisinde yayımlanmıştır. İlk İngilizce çevirisi 1912’de Londra’da Sackville Galerisindeki Çelecekçi bir sergiyle ilişkilendirilerek yapıldı. Aşağıdaki çeviri Marinetti’nin Seçilmiş Yazılarından alınmıştır.

 

Arkadaşlarım ve ben, filigran pirinçten kubbelerle süslü cami lambalarının altında. Kubbeler bizim ruhlarımız gibi ışıl ışıldı.  Elektrik yüklü kalplerimizin tutuklu şaşaasıyla sabaha kadar uyanık kalmıştık. Saatlerce, mantığın sınırlarını zorlayarak, destelerce kâğıdı çılgınca karalayarak atalardan kalma tatminsizlik duygumuzu doğu halılarının altında ezdik.

Sonsuz bir gurur sarıyordu bizi. Çünkü kendimizi o saatte yalnız, göksel ordugâhlarında parıldayan düşman yıldızların ordusuna karşı gururla nöbet tutan askerler kadar yalnız, uyanık ve dimdik hissediyorduk. Büyük gemilerin cehennem alevlerini besleyen ateşçilerle, rayların üstünde çılgınca ilerleyen lokomotiflerin kızgın gövdelerinde dolaşan kara ruhlarla, şehir duvarları boyunca yalpalayarak yürüyen yaralı kuşlara benzeyen sarhoşlarla yalnızdık.

Aniden kocaman renkli ışıklarla pırıl pırıl gürültüyle işleyen iki katlı tramvayların ulu sesiyle irkildik. Bu durum tatilde beklenmedik bir sel baskınıyla altüst edilen, şelalelere sürüklenip boğazlardan geçerek denize dökülen çiftliklerin felaketine benziyordu.

Sonra sessizlik derinleşti. Ancak eski kanal homurtularını, onun zayıf mırıltılarını, rutubetli yeşil kolonların üstünde yükselen eski binaların kemiklerinden çıkan gıcırtıyı dinlerken, pencerelerin altında otomobillerin açlık kokan kükremelerini duyduk.

“Hadi gidelim!” dedim. “Hadi arkadaşlar uzaklara gidelim! Mitoloji ve mistik ideal sonunda yenilgiye uğradı. Centaur’un (klasik mitolojide, kafası kolları ve üst bedeni insan, bacakları ve alt bedeni at olan bir yaratık) doğuşuna şahitlik etmek üzereyiz, ve hemen sonra meleklerin ilk savaşına. Hayatın kapılarını zorlamalıyız, cıvatalarını ve menteşelerini test etmeliyiz. Hadi gidiyoruz! Bakın işte orda yeryüzünde ilk ufuk! Bin yıllık karanlığımızı ilk defa kamçılayan güneşin kızıl kılıcının görkemiyle boy ölçüşebilecek hiçbir şey yoktur.”

Şehvetle dolu ellerimizi sıcak göğüslerinin üstüne koymak için burnundan soluyan üç canavarın yanına gittik. Arabamda bir ceset gibi uzandım, ancak birdenbire tekerleklerin,  karnımın üstüne doğru gelen bir giyotin gibi, çalışmaya başlamasıyla dirildim.

Öfkeden kudurmuş çılgınlık süpürgesi bizi kendimizden dışarı, sel yatakları kadar sert ve derin sokaklara doğru süpürdü. Pencere camlarından arada sırada vuran zayıf lamba ışıkları bize ölgün gözlerimizin aldatıcı hesaplarına güvenmememiz gerektiğini öğretti.

“Hayvanlarımıza koku, sadece iz kokusu yeter.”diye haykırdım.

Ve aslanlar gibi ölümün arkasından koştuk, ölümün kara derisi geniş, mor, hareket halinde gürüldeyen gökyüzünden kaçmışçasına çarpık çurpuk işaretleriyle lekelenmişti.

Ancak bizim ne ilahi bedeniyle bulutlara yükselen ideal bir sevgilimiz ne de kendisine bedenlerimizi sunduğumuz gaddar bir kraliçemiz vardı. Ölümü istememiz için hiçbir neden yoktu, sonunda cesaretimizin yükünden kurtulmak arzumuz dışında!

Var gücümüzle koştuk, dış kapının merdivenlerinde öfkeyle havlayan bekçi köpekleri gibi. evcilleşen ölüm, zarif bir şekilde pençesini sallayarak ya da yavaşladığımda çömelip kadife tatlı gözlerini bana doğrultarak, arabamla geçtiğim her yolda beni karşıladı.

Hadi! Bilgeliğin korkunç kabuğunu kıralım ve kendimizi gururla olgunlaşmış meyveler gibi rüzgârın geniş ve çirkin ağzına bırakalım! Her şeyi göze almışlıkla değil ama sadece Abzürd’ün kuyularını yeniden doldurmak için kendimizi bilinmeyene adayalım!

Kendi kuyruğunu ısırmaya çalışan bir köpekle karşılaşıp direksiyonu kırdım, kelimeler ağzımdan zorlukla çıkıyordu. Ve orada aniden iki bisikletçi yumruklarını sallayarak, iki inandırıcı ancak yine de çelişik çıkarım arasında bocalar bir halde bana doğru gelmeye başladılar. ¦Bu aptal çelişki yolumu tıkıyordu¦ Lanet olsun! Oouff!.. Durdum ve nefretim, arabamla beraber bir çukura yuvarlandı.

O, bütünüyle çamurlu su ile dolu anaç çukur! Saf fabrika lağımı! Senin besleyici sulu çamurunu yuttum ve Sudanlı bakıcımın kutsanmış siyah göğsünü hatırladım... devrilmiş arabanın altından ¦dağılmış, kirli ve kokmuş¦ çıktığımda kalbimde beyaz sıcak demirden bir neşe hissettim!

Mucizenin etrafı yardıma hazır natüralist balıkçılarla kaynıyordu. Bu insanlar sabırla ve sevgi dolu bir ilgiyle arabamı, karaya vurmuş köpek balığıymış gibi, avlamak için bir vinç hazırladılar. Arabam ağır sağduyudan iskeletini ve yumuşacık konfor döşemesini dipte bırakarak yavaşça çukurdan çıkarıldı.

Onun, yani benim güzel köpek balığımın ölmüş olduğunu düşündüler. Ancak ilgim, onu tekrar hayata döndürmeye yetti; oradaydı, yeniden hayatta, güçlü yüzgeçlerinin üstünde ilerliyordu!

Ve böylece yüzlere iyi fabrika pisliği bulaştı ¦metal atık, duygusuz ter ve tanrısal isle sıvalı yüzler¦ bizler kollarımızı sapanlarla yaraladık, korkusuzca, yüce niyetlerimizi yeryüzünün tüm canlılarına bildirdik!


GELECEKÇİLİK (FUTURİST) MANİFESTOSU

1. Tehlike aşkının, güç ve korkusuzluk alışkanlığının şarkısını söylemek niyetindeyiz.               

2. Cesaret, cüret ve isyan şiirimizin vazgeçilmez öğeleri olacaktır

3. Şimdiye kadar edebiyat dalgın bir durağanlığı, esrimeyi ve uyku halini göklere çıkarmıştır. Biz saldırgan eylemi, ateşli uykusuzluk hastalığını, yarışçının adımlarını, insana özgü atılımı, kuvveti ve kavgayı övmek niyetindeyiz

4. Şundan eminiz ki dünyanın görkemi yeni bir güzellikle zenginleşmekte. Kaputu kocaman egzoz borularıyla donatılmış bir yarış arabası, yanıcı nefesleri olan yılanlar gibi, Samothrace  zaferinden daha güzeldir.

5. Çemberin içinde ruhunun mızrağını dünyaya fırlatan insana ilahi söylemek istiyoruz

6. Şair başlangıçta var olan ilksel öğelere yönelik coşkulu aşkı yükseltmek için kendini

gayretle, ihtişamla ve cömertçe kullanmalıdır.

7. Mücadele dışında güzel olan hiçbir şey yoktur. Saldırgan bir özellik taşımayan hiçbir eser başyapıt olamaz. Şiir bilinmeyen güçlere karşı, bu güçleri insanın önünde devirmeye yönelik şiddet içeren bir eylem olarak algılanmalıdır.

8. Tüm yüzyıllar içinde en önemlisini yaşıyoruz! İstediğimiz şey İmkansız’ın gizemli kapılarını kırmakken neden dönüp geriye bakalım? Zaman ve Alan dün öldü. Zaten mutlak olanda yaşıyoruz, çünkü biz sonsuz, her yerde var olan hızı yarattık.

9. Savaşı ¦dünyanın tek sağlık bilgisi¦ militarizmi, yurtseverliği, özgürlük getirenlerin yıkıcı görüntülerini, uğrunda ölmeye değer güzel düşünceleri, kadınları küçük görmeyi yücelteceğiz.

10. Müzeleri, kütüphaneleri, her türlü akademiyi yıkacağız, ahlakçılıkla, feminizmle, her türlü fırsatçı ya da faydacı korkaklıkla savaşacağız.

11. Çalışma, zevk ve ayaklanma ruhuyla heyecanlı kalabalıklara şarkılar söyleyeceğiz; modern başkentlerde devrimin çok renkli ve çok sesli akışının şarkısını söyleyeceğiz, şiddet eğilimli elektrikle ışıldayan ayların aydınlattığı canlı, sıcak gece cephaneliklerinin ve tersanelerinin şarkısını söyleyeceğiz. Kızıl duman püskürten yılanları yutan hırslı tren istasyonlarının; dumanlarının oluşturduğu kancalı hatlarla bulutlarda asılı fabrikaların, devasa jimnastikçiler gibi nehirleri adımlayan, güneşin altında metali ışıldayan köprülerin; ufku koklayan maceraperest buhar gemilerinin; dizginlenen çelikten atların kocaman ayaklarının toprağı yardığı gibi tekerlekleri rayları pençeleyen lokomotiflerin; rüzgarda dalgalanan sancaklar gibi pervaneleri rüzgarı delip geçen ve coşkun kalabalıkları neşelendiren uçakların yolculuğunun şarkılarını söyleyeceğiz.


Bu şiddet dolu kışkırtıcı manifestomuz dünyaya yayılmaya İtalya’dan başladı. Bugün bu manifestoyla Gelecekçiliği kuruyoruz, dünyamızı kangren olmuş gibi kötü kokan profesörlerden, arkeologlardan, klasikçi eski zaman tutkunlarından temizlemek istiyoruz. Çok uzun zamandan beridir İtalya ikinci el elbise tüccarlığı yapmakta. Biz İtalya’yı mezarlıklar gibi çevreleyen sayısız müzeden kurtarmak niyetindeyiz.

Müzeler: mezarlıklar! Birbirine yabancı bir sürü vücudun o uğursuz bir araya gelişi gibi... Müzeler: kişinin nefret ettiği ve hiç tanımadığı insanlarla birlikte uyuduğu yurtlar. Müzeler: renk ve hat darbeleriyle birbirlerini canavarca katleden ressamların ve heykel tıraşların absürd mezbahaları!

Ben diyorum ki, insanlar kutsal bir günde mezarları ziyaret ettikleri gibi yılda bir kere de hac ziyareti yapmalılar. Yılda bir kere insanlar Giaconda’ya çiçeklerle süslü hediyelerle gitmeliler. Ama acılarımıza, kırılgan cesaretimize, marazi huzursuzluğumuz için günlük müze gezileri düzenlenmesi gerektiğini düşünmüyorum. Neden kendimizi zehirleyelim? Neden çürüyelim?

Eski bir resimde kendini hayalini bütünüyle ifade etmek için duyduğu arzuyu kısıtlayan duvarlara fırlatan sanatçının zahmetle şekilden şekle girişi dışında görülecek ne var? Şiddetli eylem ve yaratma kasılmaları yaşarken bir resmi hayranlıkla izlemek duyarlılığımızı özgür bırakmak yerine onu ölü küllerinin saklandığı bir kaba boşaltmakla aynı şeydir.

Bütün güçlerinizi yorgun, ezik ve yenilmiş olarak döneceğiniz bu bitip tükenmek bilmeyen saçma geçmişe tapınmak işi için mi feda edeceksiniz?

Aslında  müzelere, kütüphanelere ve akademilere (boş çabaların, çarmıha gerilmiş rüyaların evine, başarısız başlangıçların gömüldüğü mezarlıklara) yapılan ziyaretler sanatçılar için kendi istekleriyle  yaratıcılık ve hırslarıyla sarhoş tüm genç insanlar üstündeki saçma, haddini aşmış anne baba baskısı kadar zararlıdır. Hayranlık uyandıran geçmiş hiçbir gelecek umudu kalmamış ölmek üzere olan mahkumun sıkıntısına bir avuntu olabilir... Artık biz genç ve dinamik gelecekçiler geçmişten hiçbir şey istemiyoruz!

Hadi o zaman! Parmakları kavrulmuş zevk düşkünü bozguncular gelsin artık! İşte buradalar! İşte buradalar! Gelin! Kütüphane raflarını ateşe verin! Sel bassın diye su kanallarının yönünü müzelere çevirin! Evet görkemli, eski, solmuş, parça parça  olmuş işlemelerin akıntıya kapılıp gidişini izlemenin zevki! Kazmalarınızı, baltalarınızı ve çekiçlerinizi alın, yıkın, kutsal şehirleri acımasızca yıkın!

En yaşlımız otuz yaşında: Yani işimizi bitirmemiz için en az on yılımız var. Kırk olduğumuzda, daha genç ve daha güçlü adamlar muhtemelen bizi gereksiz müsveddeler gibi çöp kutusuna fırlatacaklar- biz zaten bunun böyle olmasını istiyoruz!

Bizim mirasçılarımız bize karşı çıkacaklar, her yerden, çok uzaklardan ilk şarkılarının kanatlı uyumuna dans ederek, yırtıcı hayvanların pençelerinden sıyrılarak, akademi kapılarında çürüyen beyinlerimizden gelen kötü kokuyu köpek gibi koklayarak ki yazın sanatının antik şehirlerine bunların yapılacağı çoktan vaat edildi; gelecekler.

Ancak biz orda olmayacağız... En sonunda bizi bir kış gecesinde ülkede sıradan bir yağmurun tıkırdattığı acınası bir çatının altında bulacaklar. Günümüz kitaplarının zayıf ateşiyle ellerimizi ısıtmaya çalışır bir halde titreyen uçaklarımızın yanına çömeldiğimizi görecekler ve onlar bizim hayallerimizden güç alacaklar.

Etrafımızda kıyameti kopartacaklar aşağılama ve kederle soluyarak, cüretkâr gururumuzla çıldırmış, öldürmek için üstümüze atılacaklar, bu amansız nefret onları ne kadar çok ateşlerse kalpleri o kadar çok bize dair sevgi ve hayranlıkla sarhoş olacak.

Gözlerinden sağlam ve sert adaletsizlik duygusu ışıklar saçarak çıkacak.

Gerçekte sanat şiddet, gaddarlık ve adaletsizlikten başka hiçbir şey olamaz.

En yaşlımız otuz yaşında: hazineleri, yüz binlerce güç, aşk, cesaret, zekâ ve irade hazinelerini dağıttık bile; onları sabırsızca, öfkeyle, dikkatsizce, tereddüt etmeden soluksuz kalarak dinlenmeden uzaklaştırdık. Bakın bize! Henüz yorulmadık! Bizim kalplerimiz yorgunluk nedir bilmez; çünkü ateş, nefret ve hızla besleniyorlar! Bu sizi şaşırtıyor mu? Öyle olmalı, daha önce hiç yaşamamış gibi hissediyor olabilirsiniz! İsterseniz dünyanın tepesine dikilin, bizim öfkemiz ve direnişimiz yıldızlara ulaşır!

Karşı çıktığınız bazı noktalar mı var? – Yeter! Yeter! Bunun farkındayız...  Anlıyoruz!

...Güzel, yalancı zekamız bize atalarımızın yaşayan temsilcileri ve onların bir çeşit uzantısı olduğumuzu söylüyor- Belki!.. Böyle olabilir!.. Umursamıyoruz!.. Anlamak istemiyoruz!.. Bu önemsiz modası geçmiş şeyleri tekrar tekrar bize söyleyen adamın vay haline!

Başlarınızı dikleştirin!

İsterseniz dünyanın tepesine dikilin, bizim öfkemiz ve direnişimiz yıldızlara ulaşır!        

GERCEKEDEBİYAT.COM