Eylül ayı edebiyat dergilerinde ne var ne yok / Ahmet Yıldız

Eylül ayı edebiyat dergilerinde ne var ne yok / Ahmet Yıldız

18 Eylül 2012 - 13999 kez okundu.

 

SÖZCÜKLER

 

 

Derginin, Eylül-Ekim 2015 N. 39 sayısında dolu dolu ve tartışılması gereken yazı ve şiirler var. (Sözcükler’e belki de bu yüzden biraz fazla yer ayıracağız.) Memet Fuat'ın yanında yıllarca çalışmış şair Turgay Fişekçi'nin deneyimi ve bu deneyimin yanında Burcu Yılmaz ve diğer emeği geçenlerden başarısız bir dergi beklemek yanlış olurdu. Türkiye'de çıkan edebiyat dergilerinin en önemlilerinden biri Sözcükler.

 

Dergi, edebiyat ve kültür adamlarımızı anmak –kadirbilirlik– için önemli yazılara yer vermiş. Anmalar edebiyatın geleceği açısından önemlidir: Genç yazarlar ve şairlere yararlı olur, edebiyatın toplumdaki saygınlığına katkıda bulunur; edebiyat ortamının yenilenmesine, kabuk değiştirmesine etik bir yardımdır; bellek yitimini önler.

 

Mehmet Baydur'un "Müşfik Kenter" yazısından sonra dergilerin arka sayfalarında alıştığımız ("Cum." Kitap'ın bir kötü yanı daha: Çevirmensin sen çevirmen kal!) Cevat Çapan'a ilk şiir olarak beşinci sayfada yer vermesi dergi sayfalarındaki konumlanışta titizliği gösteriyor. Cevat Çapan "Şeddelere Dikkat Molla" adlı -bence biraz tuhaf, şiirdeki derinliğe biraz uzak kaçan- şiirinde "sararan bir fotoğraf koca dünya"nın dipten başa hesabını yapıyor: "Bitmeyen bir yolculuk bu karabasan / feryatla imdat arasında" diye yazarak artık bu kötü dünyada yorulduğunu haykırıyor şair.

 

(Yorulmayan, bıkmayan kim kaldı Cevat Hocam!)

 

Ernst Fisher'in son gününe tanıklık etmiş John Berger'in kaleminden ünlü filozofun ölüm anına dakika dakika tanıklık eden yazı şaşırtıcı bir yazı. (Orhan Veli'nin arkadaşı Ziya Şav'ın ünlü şairin ölüm anını anlatan yazısı da derginin başına alınsaydı keşke!)

 

Sanatın Gerekliliği (Ernst Fischer, Çeviren: Cevat Çapan) başucu kitabı oldu edebiyat ve sanat için düşünen yazan herkese. Marksist “görüşler” karşısında bağımsız bir marksist yazar olarak kalması ona engin ufuklar açtı. Moissej Kagan Estetik'inden daha özgür bir estetik anlayıştı bu.

 

"O gün hayatının son günüydü." diye başlayan John Berger filozof üzerinden kendine özgü şiirsel felsefesini yapıyor: "Peki neye inanıyordu? (...) Kapitalizmin sonunda insanı yok edeceğine ya da o düzenin alt edileceğine inanıyordu. Egemen sınıfın her yerde acımasız olduğu konusunda hiçbir kuşkusu yoktu." (İkisine de inanmak John Berger'e özgü olsa gerek!)

 

Bir yaz günü öğle yemeği için ve Fisher'in anılarının ikinci cildine çalışabilmesi için Avusturya'nın bir köyünde bir pansiyon keşfine çıkıyorlar ve olan oluyor. Ernst Fisher, "Her yıl şehir dışında sessiz, ucuz, kitabının bir kaç bölümünü tamamlayabileceği bir yer" arıyordu. (Ah! Bir kedinin yavrularını doğuracak yer araması gibi her yazarın düşüdür bu!)

 

Arabayla ormanın içinden dik bir toprak yoldan tepeye doğru tırmanırken, buldukları pansiyonu gezerken de Fisher yaşamını sorgulayıcı konuşmalar yapıyor; politika, aşk, ilk aşkı üzerine konuşup duruyor; sanki son gününü yaşadığını bilir gibi.

 

"Ancak '68'den sonra herhangi devrimci bir değişime giden yolun uzun ve çileli olacağını, yaşarken Avrupa'da sosyalizmini göremeyeceğini anlamıştı."

 

"(...) Sevilen, seven için dünyayı (sevileni içermeyen dünyayı) umutsuzlaştırır. Aşık olmak sınırsızlığı bakımından yıldızların ötesine geçmek gibi bir durumdur. Sevilenle dünya arasındaki denklik de, cinsellikle saptanır. Sevilenle sevişmek, öznel olarak, dünyayı sahiplenmek ve dünya tarafından sahiplenmektir..."

 

Bu tuhaf konuşmalardan sonra, benim gibi, tekeşli olduğunu, niçin her aşkında bu denli acı çektiğini ancak kırklı yaşlarında anlayabilen birisi için daha da tuhaf değerlendirmeler yapıyor Fisher (Berger'in anlatımına göre):

 

"Benim hayatımın tutkusu Lou'ydu. Birçok aşk ilişkim oldu. Bazıları burada Graz'daki öğrencilik yıllarımda, bu otelde. (...) Onunla ilk karşılaştığımda hayır demiştim. Onu ilk gördüğümde ne olacağını biliyordum ve Hayır demiştim kendi kendime. Onunla bir aşk ilişkisine girersem her şeyin sona ereceğini biliyordum. Bir başka kadına artık aşık olamayacaktım. (...)"

 

Yazı ilgiyle okunacak bir Cevat Çapan çevirisi. Okumayı bitirince, aptalca, Fisher kıvranırken niçin bir ambulans çağırmadıklarını sordum durdum kendime.

 

Başaran'ın iki şiiri "eskilerden" bir şairin doğaya içkin felsefesini de yansıtıyor.

 

Demir Özlü'nün "Mescit" adlı bir kameranın gezintisinin toplamı öyküsü, özellikle genç öykü yazarlarının bir yazarın nasıl delici bir gözlem gücüne sahip olması gerektiğini görmeleri, öğrenmeleri açısından çok önemli öğeler içeren bir öykü.

 

28 Ağustos 2008'de yitirdiğimiz İlhan Berk'i ölüm yıldönümünde "Melih Cevdet Anday'ın 'Çiftlikteki Gece' Şiiri Üstüne" adlı incelemesiyle anmak Sözcükler'e özgü bir düşünce olmalı ki beylik sözlerle dolu yazılardansa çok daha anlamlı. "Çiftlikteki Gece'yi her okuyuşumda heyecan, haz; evet haz duyuyorum." diyor Berk.

 

Sözcükler'in önemli sayfalarından bir bölümü Moskova'da 1965 yazında, dört Rus edebiyat dergisinin düzenlediği "Yazarlar Semineri"ne katılmak için orada bulunan Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday ve Yaşar Kemal'in yaptıkları konuşmanın yayınlandığı sayfalar. Mustafa Yılmaz bu araştırmasını 1965 sayılı İnostrannaya Literatura dergisinin 1965 Ekim sayısından yararlanarak yapmış.

 

Yaşar Kemal'in ajitatif konuşmasını merak ededurun, Aziz Nesin'in "Yazar Halk İktidar" başlıklı felsefi konuşması bugünden bakınca da önemini koruyan sorular soruyor. "Türk öykücülüğünün en önemli özelliği toplumsal bir yönelime sahip olmasıdır" diyen Aziz Nesin, (Bugünleri görmedi iyi ki de!) tarihsel saptamalar yapıyor:

 

"(...) 1923 yılı ve Atatürk'ün öldüğü 1938 yılı arasındaki dönemde Türk yazarlarının durumu 1938 yılından bugüne dek gelen dönemdeki yazarların durumundan kesin olarak ayrışmaktadır." Aziz Nesin, Yahya Kemal'in lüks bir yaşam sürdüğünü, elçilik yaptığını, Abdülhak Hamit, Yakup Kadri'nin elçi ve bakan olduğunu, Ruşen Eşref, Hamdullah Suphi, Falih Rıfkf Atay, Reşat Nuri Güntekin, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç ve pek çok diğerlerinin yüksek mevkilerde bulunduğunu vurguluyor.

 

"Şimdi de 1938'den sonraki yazarların durumuna bakalım" diyerek, Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Sait Faik, Orhan Veli, Rıfat Ilgaz, Yaşar Kemal'den örnekler vererek "durum"umuzu açıklıyor.

 

"1938'den önce rahat içinde yaşayan bütün yazarları dalkavukluk, ikiyüzlülük ve iktidarla oynaşmakla suçlamak adaletsizlik olur doğrusu. Bizim neslimizden iktidarın hoşuna gitmeyen yazarların yasaları çiğneyenlerden oluştuğunu düşünmek de en az o kadar yanlış olurdu." vurgusunu yapan Aziz Nesin şu soruyu soruyor:

 

"Eğer 1938'den önce iktidar Türk yazarlarını kelimenin tam anlamıyla el üstünde tuttuysa 1938'den sonra Türk yazarları kendilerini nasıl oldu da bambaşka bir durumda buldular?"

 

Eh bu ölümcül sorunun yanıtını da bir Sözcükler dergisi satın alarak okumanız gerekiyor. Özellikle Serbest Fırka'nın kapatılmasıyla 12 Eylül yönetiminin parti kapatmasını aynı şey sanan anlayıştakilerin!

 

Sinan Fişek'in çevirdiği Hayden Carruth isimli şairin şiiri, (Editör) Burcu Yılmaz'ın (Keşke yayın yönetmeni olsa!) çevirdiği Kate Chopin'in öyküsü hangi dilden çevrildi? Dergiler artık hangi dilden, hangi dergi/kitaptan çevirdiklerini (tıpkı ileriki sayfalarda Ertuğrul Pamuk'un yaptığı gibi) belirtmeli diye düşünüyorum.

 

"Şiirin aracı gereci, hamuru mayası dildir." saptamasını yapan Emin Özdemir "Şiir Okuru" adlı yazısında istatistiklerle şiir okurunu tanımaya çalışıyor. Bu önemli “ders” yazısında "Her yeni şiire, daha önce okuduğumuz şiirlerin içinden bakmak"ı, "Şiirle şiiri ölçmek" olarak tanımlayan yazar, "Bugün ülkemizde yazınsal yapıtlar içinde en az okunanıdır şiir" diyor.

 

Cemil Kavukçu, "Bir Gizin Çevresinde" adlı yazısında Sir Artur Conan Doyle'yle John Cheever'i karşılaştırıyor; "suç" üzerinden tartışıyor.

 

Roni Margulies'in "Cırcır Böceği Gazeli" adlı şiiri, şairin/yazarın “nesne”sini iyi tanımak için kılı kırk yarması gerektiğine iyi bir örnek/bahane. "Bacaklarını birbirine sürterek çıkartırmış o sesleri" diye başlamış şiire. "Dişilere kendini beğendirmek için..." yaparmış üstelik! -Bir şiiri böyle tartışmak garip olacak ama yeri geldi- benim bildiğim (Halikarnas Balıkçısı'ndan okumuştum ve hiç unut(a)madım) yumurtlayacak cırcırböceği tırnaklarını güneş gören bir dala, bir yere geçirerek yerleşir. Yumurtalarını belli sıcaklıkta tutmak zorundadır. Gündüz sıcaklığı, eh mükemmel, ama sabah ve hele gece soğuğunda, doğacak kurtçuklar ölmesin diye üstlerindeki katmanları birbirine sürter ve bu ses ondan çıkarmış. Sıcaklığı aynı düzeyde tutmak için. (Ayrıca, "cırcır böceği" ayrı mı yazılır Atilla Aşut’a sormak gerekir kestirmeden?)

 

Belki Marqulies’in tanımı doğrudur; doğabilimci değilim. Ama yeri geldi diye; yazarlar, şairler kullandıkları nesneyi iyi araştırıp tanımak, bilmek zorundadır. Orhan Pamuk'un müezzine ikindi saatinin geldiği için ezan okutmasının eleştirilmesi gibi. İlber Ortaylı'ya göre, ne müezzin ezan okur, ne de namazın saati vardır; namaz “vakti” vardır, ezanı imam okur. (Ne var canım dediydiler Pamuk "taraf"ındakiler. Türkiye’nin son on yıl(lar)ında en şerbetli iki isim: Orhan Pamuk, Recep Tayyib Erdoğan! Ne halt etseler görmüyor/duymuyoruz! Nedenini siz düşünün.)

 

Bir yazıda, G. G. Marquez'in, bir kahramanını öldürttüğü tabancayı, markası kullanılan tarihe uyuyor mu diye sormak için, üstelik romanını yazmayı bırakıp, Fidel Kastro'ya mektup yazarak tam bilgileri aldığını okumuştum. 

 

Adnan Azar: "Sözcükler!"e yaşam iksiri üfleyen yazar. Tek sözcükle kurulmuş tümcelerin varlığı başka nasıl anlatılır.  Rüzgâr olmadan da yoluna giden "Avare Çalı"sı bende, tıpkı kedim Azman'a duyduğum gibi saygıyla karışık sevgiye dönüştü. (Azman, bir ay önce beşinci kattaki dairemden düştü ve bir arızalı pati, bir kırık kuyruk, bir kırık dişle kurtardı paçayı. Aşağıdan düştüğü yüksekliğe her baktığımda sağ kalabilme yeteneğine şaşkınlığım ve ona saygım artıyor.)

 

Heinz Schlaffer'in (Kimdir nedir bilmiyorum ama tanıştığımıza sevindim) yazısında şiirin günümüzde geldiği noktaya yaptığı eleştiriyi herkesin bilmesi gerekir. "Amaç-araç" tartışmasında eski şiirden örnek veriyor: "Ey halkların kutsal yüreği", "Ey geniş vadiler, gökler ey!" diye başlayan "Mısır ya da Hint duaları, İbrani mezmurlar, Eski Yunan İlahileri ve odlar... Şiirin etkilemeye yönelik olduğunu; tanrıları yatıştırma, kötü hasattan koruma, düşmanlara zarar verme gibi hiç de önemsiz sayılmayacak görevler üstlendiğini görürüz" saptamasından sonra, şiirin modern çağın eşiğine kadar taşıdığı "Çağırma" özelliğine vurgu yapıyor:

 

"Çağdaş şiir, bireysel düzeyde cazibesini koruyabilmiş, ancak toplumsal gerekliliğini yitirmiştir." Ama şiirin bugüne dek gelmesinin ve önemli olmasının gizi yine de bu "çağrı" özelliğini (ya da bu denli cazibeli dil ustalığıyla “çağrı” yapabilme olasılığını, umudunu) -gizli/açık- taşımasındadır Heinz Schlaffer'e göre.

 

Nilüfer Kuyaş'ın "İlk Günah" başlıklı bir "dizin"den aldığı parça/yazının daha ilk dört paragrafı -gerçi yazı bu sözcük üzerine kurulu biraz da ama- "Orijinal... Orijinalden... Orijinalden... Orijinal..." diye başlıyor ki belleğimi tırmaladı.

 

Mehmet Serdar'ın "Devlet ve Sanat" başlıklı yazısı derginin aksayan tek yazısı. Mehmet Serdar, ne devlet nediri, ne sanatı, ne tiyatroyu biliyor maalesef. Karman çorman bir yazı. "Karşı taraf!" ne, kim Sayın Serdar. "Ayrıcalıklı biz!" kimiz. Bir yazsaydınız da işi öğrenseydik. "Vesayet sistemi yeni yeni aşılıyor" demek! "Bizde devlet egemen sınıflardan görece bağımsız alan durumunda" ha? (Böylece geveleyip de bir türlü karşı gelemediğin tiyatroya AKP gericiliğinin açık saldırısını “soyut” bir devlete yıkmak kolay olacak değil mi?)

 

İnceden inceye AKP ve on yıllık uygulamalarına gizli/açık övgüler var ki -düşman başına demiyorum-; "olay”ı açıklıyor! (Zaman, yeni bir yazar daha kazandı.)

 

Sözcükler'de, Hakan Savaş, "Yeraltı", Sezgin Taş "Uyumsuzun Bilinci", İsmail Erten "Bir Kırık Testiyle", Besim Dalgıç "Bir Hırsız, Alişan Çapan "AKM" yazılarıyla, Hande Gündüz "Truvalı", Ozan Çınar "Nazmi ve Üşüyen Battaniye", Özgür Puya "Üç Mavi", Ferdi Çetin "Kırmızı Kırmızıdır", Eser Erdost "Korsan Taksi" (Derginin beni şaşırtan en iyi öyküsü), Bade Osma Erbayev "Bir" adlı öyküleriyle dergide yer alıyorlar.

 

Turgay Fişekçi'nin "Güzel" ve "İkimiz" adli iki şiir var Sözcükler'de. Şiirinin sonunun tadını çıkarmak için başından beri sindirerek okuduğum şiirler Turgay Fişekçi şiirleri. Oğuzhan Akay'ın "Tehdit JPEG" adlı şiirini Silivri duruşmalarına gönderme sandıydım ama yanıldım galiba. Tarık Günersel’in şiirinden torun  sahibi olduğunu öğreniyoruz. Allah analı babalı büyütsün, ne diyelim. Ferruh Tunç'un "Üç Güz Şiiri" (“ustalık” lafını sevmiyorum, hele RTE’nin ustalığından sonra!) şiirde olgunluğun en iyi örnekleri.

 

e. e. cummings (Fişekçi’nin ve Çapan’ın vazgeçilmez şairidir!), Küçük İskender, Refik Durbaş, Nurduran Duman, Adnan Metin, Selahattin Yolgiden, Gökhan Turgut, İbrahim Tığ derginin diğer şairlerinden. Hepsine teşekkür.

 

 

NOTOS ÖYKÜ

 

 

Derginin dünya edebiyatında neler olup bittiğinin haberlerinin yer aldığı ilk sayfaları en çok sevdiğim sayfalarındandır. “Amerikan Yayıncılar Birliği 2012’nin ilk üç ayında ABD’deki e-kitap satışlarından elde edilen gelirin ilk kez basılı kitapların önüne geçtiği” haberinde, Pulitzer ÖdülRichard Russo’nin yeni kitabını e-kitap’da satışına izin vermeyeceği bildiriliyor. “e-kitap” fikrine bütünüyle karşı çıkmayan yazar, bu satışların edebiyatta yer edinmeye çalışan yeni yazarlar ve küçük kitapçıların geleceği için tehlike olacağını vurguluyor.

 

Notos’un beni şaşırtan diğer haberi, Faruk Ulay’ın Los Angeles’den yazdığı “Gertrude Stein’ın Nazi Selamı” başlıklı haber/yorumu. Bu başarılı yazıda, Amerikalı ama hep Paris’de yaşamış ve avangard çevrelerle ilişkide bulunmuş, Hemingway dâhil onlarca ünlü yazar/ressamın dostu ünlü  yazar Stein’ın aslında Nazi olduğu  savları. (Life dergisinde yayınlanan Nazi selamı veren fotoğrafı işin tuzu biberi.)

 

Amacım bu yazıyı tartışmak değil; merak eden Notos’u okumalı. Beni etkileyen Faruk Ulay’ın yazdığı şu tümceler:

 

“ABD’de bunlar olurken, bir yazar haklı olarak ya da haksız yere karalanmak üzereyken, arşivler yeniden açılmış, araştırma üstüne araştırma yapılıyorken, gerçek neyse bulunmaya çalışılıyorken... Ülkemizde benzer bir olay oldu, ‘Aziz nesin MİT ajanıdır’ dendi… Konu kapandı. Uzun ve derin sandığımız sanat tarihimiz araştırma gerektirmeyecek denli kısa ve sığ mı gerçekten?” diye soruyor.

 

Edebiyat değerlerimize ve edebiyat ortamımıza bu büyük saldırıya onur kırıcı bir suçlama olarak alıp “alınganlık” gösterecek yazar, şair, belki de yok! Bence bu suçlamayı yapan kişinin ismi, karakteri göz önüne alınarak ciddiye alınmamıştır. (Gerçekedebiyat.com olarak uzun uzun düşündük, tartıştık, haber olarak bile yayınlamaya değer görmedik;  ileri süren kişinin safına düşmek daha acı olacaktı.)

 

Ancak, son otuz yılda, edebiyatımızın renksiz ve kişiliksiz kalmasının, “neoliberal” dünyanın payandası bir konuma itilmesinin nedenlerini aydınlatan çok daha vahim savlarla suçlanan yazarlarımız var. Sayın Faruk Ulay’a hazır ABD’deyken çok iş düşüyor. Umarım bu suçlamaları orada inceleme olanağı bulur ve el alemin edebiyat namusunu kurcalamayı önemsediğinin yüzde onu kadar bile önemser, inceler ve Notos Öykü’ye yazar: ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Uluslararası Konuk Programı”nin desteğiyle Iowa Üniversitesi’ndeki Yazarlar Atölyesi’ne katılan yazarlarımız kimlerdir?  Bunların paralarını, masraflarını kim karşılamış ve Türkiye’de önemli dergi, yayınevi merkezlerine kim yerleştirmiştir?

 

Bu yazarlar “sivi!”lerine bu kursla ilgili niçin en küçük bir bilgi yazmamaktadırlar?

 

Ferit Orhan Pamuk ve Hasan Bülent Kahraman’ın bu kurslarla ilişkisi nedir? H.B.K. Sabah Gazetesi’nde 5.12.2007 tarihinde, “Amerika’ya Kar Yağıyor” başlığıyla yayınlanan, ABD’deki evinde kaldığı, “Bin yıllık Dostum” dediği kişi kimdir?

 

Bu kursların Türkiye ayağını “kotaran”, 1967’de Tokat/Turhal Lisesi’nde “Barış Gönüllüsü!” Robert Finn’in eşi Helena Finn, ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı HUMINT (Human Intelligence: Doğrudan doğruya insan ilişkileriyle elde edilen geniş istihbarat) yöneticisi midir? Boğaziçi Üniversitesi öğretim görevlisi de olan hanım, Türk subaylarının değişim programını da “kotaran” kişi olduğu anlaşılıyor. (Generaller/darbeler konusunda titiz olduğunu bildiğim Sevgili Semih Gümüş, generallerle yazarların eğitimini aynı merkezin üstlenmesi işine mutlaka el atacaktır!) CFR’de “Kültürel Diplomasi ve Birleşik Devletler’in Güvenliği” başlıklı konuşmasında, kültürel diplomasinin Birleşik Devletler’in çıkarlarını korumanın “yaşamsal” ve “en tutarlı yol”u olduğunu söylemiş ve bu ilişkiye girenlerin “Dış servis yurttaşı!” olduğunu söylemiş midir? (H. Kane Finn, Cultural Diplomacy and U.S. Security, CFR, April 14, 2003.)

 

“Securty” işler edebiyata, yazara, şaire yakışmıyor! Üzülüyoruz, ama artık büyüklük bizde kalsın denecek günlerde değiliz. Faruk Ulay’ın ve Notos’un bu konulara verdiği önemi görünce de heyecanlandık galiba.  Merak eden, bu ilişkileri bir roman akıcılığında belgeleriyle sayfalarca sergileyen yazar Mustafa Yıldırım’ın Ortağın Çocukları - Anglo Amerikan Sivil Paşalar Darbesi kitabını edinebilir. (Faruk Ulay’a, Semih Gümüş gönder(e)mezse biz bu kitabı postayla göndermeye talibiz.)

 

 

 

“Günün Konusu”nda, “Edebiyatımızın uçbeylerinden” olarak tanımlanan ve 9 Ekim 1989’da kaybettiğimiz Yusuf Atılgan “konu” edilmiş.  Anlaşılan bu işin altından kalkamayacağından korkmuş Notos. “Notos’ta bir Yusuf Atılgan dosyası olacaktı” diye yazmış, tamamlayamadık dememiş ama bu çalışmanın Atılgan’ı “iyi okumaya” bir katkı olması “amacı” taşıdığı belirtilmiş.

 

(Yeri gelmişken) dergilerde eskisi gibi sıkça “dosya” hazırlan(a)mıyor.  (Bir dergi zaten “dosya” yapmaya başladı mı, yaşlandı demektir iyicene.) Kolaylamıyorum; günümüzde “dosya” hazırlamak çok zor; dosyayı dolduracak nitelikli yazı yazabilecek yazar çok az çünkü!

 

Notos da bu sıkıntıyı yaşamış anlaşılan. Ancak Selim İleri’nin “özür dileme gereksinimi” duyduğu üç hatasını anlattığı belgesel yazısı dışında Murat Gülsoy’un “Küçük Yağmacının Otomobil Sevdası”, Ekrem Işın’ın “Taşralı Bir Aylak: Yusuf Atılgan”, Faruk Duman, Yusuf Atılgan’ın Kişileri, C. İle Zebercet” başlıklı yazılar ve İnan Çetin, Oylum Yılmaz, Tuğba Doğan, Çağlayan Çevik’in yazıları “Yusuf Atılgan Dosyası” gibi bir çabanın ağırlığının içini doldurmamış. Can Yücel, Enis Batur, Füsun Akatlı, Mehmet Rifat, Kemal Bek, Fethi Naci, Semih Gümüş gibi isimlerin çerçevede verilmiş daha önceki “değini”leri işi kurtarmış.

 

Madde ve Mana gibi ilahiyat profesörlerinin kitapları adında bir kitap çıkarmış, “profesyonel anlamda ‘başarılı’ bir psikiyatrist” olan ama unvanına bir de “anti-psikiyatrist” (Türkiye aptallar ülkesi, ne sallarsan kimse karşı gelmez zaten) tanımı katan Saffet Murat Tura ile (Keşanlı Ali Destanı’nın ölümsüz kalacağına inandığım müziğini yapmış Yalçın Tura’nın neyi olur acaba?) konuşmuşlar: “Edebiyat iktidarın maskesini düşürür”müş! Konuşmadan anlaşıldığı kadarıyla edebiyatın, sanatın ne olduğunu bilen biri söylüyor bunu. Sanırım günümüz edebiyatından söz etmiyordur Saffet Murat Tura! Çünkü “iktidar”dakiler epey gülmüştür bu söze.

 

Notos, edebiyat yazarlarını bu işin içine sokan, bu işin ustası ancak biz oluruz demeye getiren çok olumlu bir işe imza atmış. “Uzun metrajlı Sinema Filmi Senaryo Ödülü” koymuş. İlgilenenlerin dergiyi edinip şartları okuması gerek.

 

Dergi 60. Sayfadan sonra bir öykü dergisi olduğunu anımsıyor ve Peter Straub, A. Adnan Azar, Alper Akçam, Nursen Karas, Birgül Oğuz, Murat Şahin, Hande Gündüz, Erkut Özal, Aslı Solakoğlu, Çiyil Kurtuluş, Zeynep Alpaslan, Salih Cem, Semra Bülgin, Nihan Çakır’ın öykülerine yer veriyor.

 

 

VARLIK

 

 

Kapakta “Metin Altıok Şiiri: Hümanist Yıkım ve Etik Toplumculuk” çağrısını ve altında Metin Altıok’un fotoğrafını görünce üzüntüm arttı. Bu, süslü ama Metin Altıok şiirini daraltan, çarpıtan “asortik” başlıkta yazıyı kim yazmış diye sinirle sayfalara saldırdım, bulamadım. İçindekilere baktım bu başlıkta yazı yoktu. Acaba bir yazının içinde mi geçiyordu? M. Ş. Onaran’ın, “Metin Altıok’un Şiirinde Yaşanmış Duyarlık”, İsmail Mert Başat’ın “Sımsıkı Tutmak Avucunda Bir Közü”, (İsmail Mert Başat’ın “Yıkıcılar Geldiler” şiirinin yıkılan bir aşkın -ya da evliliğin- yıkılmasına neden olanlara ve buna ses çıkarmayan sevgiliye -“Fusün”a belki!- yazıldığını duymamış olmasına, bunca değerlendirme arasında değinmemesine şaşırdım; bir şiirin yazılmasına neden olan bir fısıltı bile eleştirmenler için önemli olmalı…) Ahmet Telli’nin “Yüreği Bungun Bir Şair: Metin Altıok” gibi pırıl pırıl başlıklı yazısının içinde olamazdı. Yaşar Güneş’in “Metin Altıok şiirleri, şiirin sözceleme öznesinin kendi hikâyesine sahip çıkmasındaki sebat açısından Türk şiir antolojisine kolay erişilemeyecek bir irtifada durmaktadır” diye başlayan “Türsel Eksikliğin Özbilinci” başlıklı Hegel’e taş çıkartacak, kulağını diğer eliyle tutan ağır, tumturaklı tümcelerle dolu yazısının içinde geçebilirdi. Ama yazıyı tam okuyamadığım için atlamış olabilirim.  Z. Betül Yazıcı’nın “Kendi Kendinin Ötekisi Kılmış Bir Şair” başlıklı yazısı da şüpheliler arasında.

 

Ama asıl şüpheli, yayın yönetmeni galiba. Metin Altıok şiiri, hümanist yıkımcı nasıl oluyor ve etik toplumculuk ne menem bir şey? Hümanistlerin bir de yıkı(m)cı olduğunu Melih Cevdet Anday duyunca ne derdi? “Toplumculuk”un bir de etik olmayanının olduğunu ya Asım Bezirci okusaydı?

 

Varlık gibi bir derginin kapağına oradan buradan yazı kırpıp ekleyerek tez hazırlamış, yazdıklarını kavramamış, Birikim yazarlarının bulaşıklığına özenmiş ya da AB fonlarıyla doktora yapan öğrencilerin yazdıkları türden yazı ve başlıklar yakışmıyor. Bunu uzun süredir yapıyor Varlık. Dergiler ve kapakları Türkçenin bugün geldiği düzeyi temsil eder nitelikte olmalı bence. (İki yazım biçimi belirdi düzyazımızda. Yukarıdaki ilk üç yazarımızın ve diğer iki yazarımızın yazıları bu ikiliği, bu çarpıklığı gösteriyor; ayrı bir tartışma konusu.)

 

Yayın yönetmeni ve diğer iki yazar, derginin 38. sayfasında Yusuf Çotuksöken’in “Dil Devrimi Gerekli miydi? İşlevini Tamamladı mı?” başlıklı hem dil, hem ileri sürdüğü sav açısından çok değerli yazısını okumalı hemen. (Peşinden de Betül Çotüksöken’in yazısını!)

 

“Osmanlı ülkesinde 1900’lü yılların başında okuma-yazma oranı % 4-5 dolayındaydı. Gazeteler ancak büyük kentlerde basılıyor ve baskı sayıları da birkaç on bini geçmiyordu, büyük kentler dışında kütüphaneler yoktu; elyazması eserler de sınırlı sayıda çoğaltılıyor ve çokluk medreselerde okunuyordu, az sayıda özel kitaplık vardı… Bunun anlamı şu: Türkçe sözlü dil olarak halk arasında yaşıyor; aydınlar, edebiyatçılar, bilim ve kültür insanları biraz da çağın geleneğine ayak uydurmak üzere pek konuşulmayan ama yazılan (resmi yazışmalar…) Osmanlıca’ya dayanmıştı. Demek ki öncelikle yazı dili ile konuşma dili arasındaki bu uçurumu ortadan kaldırmak, Türkiyeli halkları ortak bir dilde Türkiye Türkçesinde buluşturmak gerekiyordu. (…) Dil Devrimi siyasal, toplumsal ve dilsel gereksinimler doğrultusunda yapılmış, hazırlanışı ve uygulaması bilimsel temellere dayanan başarılı bir devrim olarak görülmelidir.”

 

“(…) Türk Dil Devrimi sağlam temellere oturmuştur, sürüyor, sürecek; ama dilseverlerin, Türkçeseverlerin özenli bakımına gereksinme duyuyor.”!

 

Haydar Ergülen’in “Kuzey” başlıklı “Günler Geçer”i, Türkçe’yi kullanmada düzyazının doruklara ulaştığını gösteriyor. Türkçe, kıvraklığı, içsel dokusu, imgesel sentez zenginliği, gelişmeye sunduğu yapısal olanakla iyi şairlerin/yazarların elinde genç bir tay gibi hareketleniyor. Öyle ki “Kuzey” adlı bir şiir yazmaya niyetlenen şairimizi yoldan çıkarıp, şaşkın yakınmalar arasında uçsuz bucaksız kavramlar ve imgeler denizine, orada demlenen “Cemal, Turgut, Ece, Sezai, Necip Fazıl, İlhan, Edip…” gibi şairler bahçesine götürüyor. (Gerçekten de Cemal Süreya şiirine bir “Turgut Uyar aşısı” gerekli değil miydi?)

 

Eylül 2012 tarihli N. 1260 sayılı Varlık’ın en önemli sayfası Tuncer Uçarol’un “21. Yüzyıl Öncesinde Kadın Edebiyatçılarımız” adlı yazısının olduğu sayfalar. Duru anlatımıyla kılı kırk yarmayı başaran Tuncer Uçarol, matematiksel verilerle edebiyatın zenginliğini kaynaştırmayı benzer çalışmalarla “hep” yapıyor. Kadın Edebiyatçılarımız % 9 Oranında  Yazarlarımızın Büyükbüyükanneleri  Yükseköğrenim Görenler % 63.3  Kadınların İlgilendiği Yazınsal Türler  Kadın Edebiyatçılarımıza Yolu “Cumhuriyet” Açtı  1978 Yılı Sonrası ve Kadın Edebiyatçılar  2000-20006’de Öne Çıkan Adlar, gibi alt başlıklar bile ilgi çekiyor ve dergiyi saklamayı gerektiriyor. (Ah! Saklanma gereksinimi duyulan dergiler!)

 

Varlık’da Sezer Ateş Ayvaz, Arife Kalender, , Mavisel Yener, Gürsel Korat, Çetin Yiğenoğlu, Yavuz Türk, Adil İzci, Nurduran Duman, Hakan Bilge, Hüseyin Yurttaş, Tozan Alkan, Enver Ercan, Hatice Meryem, Necdet Dümelli, Ceyda Akartuna, Serdar Seren, Cevahir Bedel, Osman Kahraman, Şeref Bilsel, Ebru Tönel, Deniz Cansever, melike Belkıs Aydın, Ege. B. Burçak, Nihan Kaya, Hasan Aksakal, Hande Koçak, Hasan Akarsu, Gültekin Emre, Reyhan Koçyiğit öykü, şiir ve yazılarıyla yer alıyorlar. 

 

Tahir Abacı’nın “Yük” şiiri, doğum ve ölüm sarmalında sürüklenişimizi (Cevat Çapan’ın yukarıda değindiğim şiirine benzer biçimde -diyeceğim yine ama çekiniyorum!-), Abdülkadir Budak’ın “Çünkü Ellerine Ulaşmadan Soluyor” çağ eleştirisi büyük şiirini (At metaforu için yeniden döndüm, okudum; “At”, tıpkı “Ceylan” gibi epey sürükler Budak’ı diye düşünüyorum.)

 

Hüseyin Peker’in “Ben Yokum” adlı şiirinde “çöp”çül bir serenad, kokuşmuş ama filiz veren bir inat gördüm. Türkan Yeşilyurt’un “Talat Sait Halman’ın Şiirlerinde Divan Şiiri Nazım Biçimi” başlıklı yazısı bakış açısından ilginç.  Türkçe’yi kullanmadaki düzeyiyle Türk şiirinin artık parçası olmuş Cevahir Bedel’in “1. Ağıt, 2. Ağıt, 3, ağıt” başlıklı şiirlerinde, sözün kirli olması, ölüm, gömülme, kokmayan karanfiller gibi insanı mağaraya sokan karamsar bakışı yaşadığımız bölgeye bakarak anlamaya çalışmalıyız.

 

Hüseyin Yurttaş’ın, Cumhuriyet’in kültür-sanat haberlerinin cahilliğine, vurdumduymazlığına yaptığı eleştiriye katılmayan olmaz sanırım. Cumhuriyet’de her yazar/şairin başına ge(tiri)lecek bu! Ayrıca buna şükür bile dedirtebilir: Yaşar Nabi Nayır ödülünü alan şairlerin bile adını anmıyorlar keyiflerine gelmezse! 

 

Tozan Alkan’ın, Metin Demirtaş’ın anılarını derlediği “Sarı Defterin Çeviri Sayfaları”nda, çevirmen üzerine eleştiriler, bir yana Metin Demirtaş’ın Can Yücel’le ilgili anısı gibi tanıklıkların gelecek kuşaklara Türk şair ve yazarlarının yaşamları ve ilişkileri açısından büyük zenginlik olarak kalacağını düşünüyorum. (Demirtaş’ın bu kitabı ne zaman nerede yayınlandı; not düşülmesi gerekmez mi?)

 

Nihan Kaya’nın Hilmi Yavuz’un Şairin Zihin Tarihi adlı kitabı için yazdığı yazıda da böyle. Ne zaman, nerede yayınlandı? “Son kırk yılda yayımlanmış seçme söyleşilerinden oluşuyor.” Yazmış iyi kine. Hilmi Yavuz, “Bir ulusun duyarlılığının ancak dille var olabileceği kanısında”ymış. “Kürt varlığı Türkçe verilemez. Böyle bir şey mümkün değil” demiş kitabının 231. Sayfasında. İlginç bir kitap olmalı.

 

Enver Ercan, "Yeni Şiirler Arasında" adlı yazısında esmiş gürlemiş. Gençler -aralarına orta yaşlıları da katmış!-  telefon edip "abi" diyorlarmış da yazısı/şiiri yayınlanmayınca internetten veryansın ediyorlarmış. Ne kadar eski, ne kadar kaba bir saldırı!  Çocukların ne yazdıklarını bilmiyorum ama, Yaşar Nabi Nayır'ın en çok önem verdiği genç şairlere 2012 yılında Varlık'ı yöneten birisinin üstelik arkasına psikologları, psikiyatrları da alarak saldırması yakışmıyor.

 

Genç şairlere içim yandı. İlk şiirinizi, ilk öykünüzü götürdüğünüz dergiyi düşünün.

 

Yazıyı okuyunca siz de aynı soruyu soracaksınız: Psikoloğa gereksinim duyan gerçekte acaba kim?

 

Ahmet Yıldız

Gerçekedebiyat.com