Eskiyi Çağırmak / Aydanur Saraç

Eskiyi Çağırmak / Aydanur Saraç

12 Şubat 2013 - 5033 kez okundu.



- İyim, iyim, sen nasılsın? Nasıl bir hafızadır sendeki canım, unutmuyorsun.

- Neden unutayım onca zaman birlikte büyüdük, birlikte tükettik yılları öyle değil mi ama!         

-Haklısın, uzun zaman oldu biliyorum, nasıl yani diyorsun şimdi, ya sanırım özledim seni. Oralara yolum düşsün istiyorum sen de istersen…

*

Bir söze başlamanın zorluğu vardır hani, arkası gelecektir ama ille de yorar sizi… Öylece kalıyorum. Birkaç gün önce yapmış olduğum bu telefon konuşmasından sonra gelip durduğum tıkanma noktası burası.

Otomattan basıldığını zannettiğim evin zili, duyduğum andan itibaren üçüncü kezdir çalıyor – niçin bekliyorum - dışarıdaki konuğun aceleciliği bu düşünme anımı delip geçiyor... Ses uzadıkça uzuyor. Açmasam…! Ama ya tanıdık biriyse ya da gelmesi şimdilik olası değil ama,  ya oysa! Oyalanarak açma fikrinden uzaklaşmaya çalışıyorum çünkü dış kapıya gelen her insan, adet olduğu üzere ve en altta kimin ismi varsa o butona basmayı deniyor ve sizin için otomat memurluğu kaçınılmaz hale geliyor. Bir kitabın başında mısınız, ders mi çalışıyorsunuz, hasta mısınız? Bir apartmanda oturmanın en kötü yanı, giriş katlardan bir daire seçmenizle başlıyor. Açıyorum, gelen teşekkür bile etmeden kapımın önünden üst kata hızlıca çıkıp gidiyor. Aylar önce de kapıya astığım çiçekleri un ufak eden çocukların aynı hızla merdivenlerden kayboluşlarını hatırlıyorum. Canım sıkılıyor mu, acıyor mu anlayamıyorum, öyle karışıyorum anlayacağınız.

Yıllar sonra neden, neyi başkalaştırarak, kimleri çıkararak hayatından aramayı düşünmüştü, bunları konuşmadık tabii. Kısa bir boşluk -siz ona koca bir şaşkınlık diyebilirsiniz- sonrasında ah evet iyim diyebilme cesaretimi toplamam, sanırım izlere olan bağlılığımdandı. Eskimiş bir yaraya bakar gibi bakıyor olmam da ondandır belki de. Her zaman olduğu gibi sıcak ve tanıdık olan bu ses, değişmediğine göre onu geçmişe döndüren yalnızlığı olabilir miydi? İlgiyi neden sesle kurmuş olabilirim bilmiyorum, değişim onu çok örselemeden yatağını bulup gitmişken. Nasıl mı emin olabiliyorum, üç yıl flört, on yıl da evlilik sürecimiz olmuş, onu tanımak için yeterli değil midir sizce de? Bir insan hakkında ilk beş dakikada fikir sahibi olunuyorsa, ben epeyce çözmüş olmalıyım eski Eray’ı. Kronik dönüşleri de bunlardan biriydi kuşkusuz.  Peki neden hala şunu düşünebiliyorum; şimdi kapı çalınsa…! Yıllar sonra gözlerine bakacak kadar güçlü hisseder miyim kendimi? Aklım, kalbim…! Elim ayağıma dolaşır mı eskisi gibi?

Bir an’a başlamanın zorluğu da burada. O şifre, o ilk söz. Nasıl bir anlam bulacak dokunduğu yerde bilmiyorum. Yine de her hangi biriyle buluşur gibi, onunla da buluşabileceğimi düşünmek rahatlatıyor beni. İyi ama kırgın ve de çaresiz hissediyor olmam nasıl açıklanabilirdi öyleyse. Her gün, içini aynı acıyla boşaltan Zeliş gibi mi olmak gerekirdi acaba? Çok örseleyen bir hayatı olmasına rağmen örnek veriyorum çünkü bir ayaz sıyırıp geçsin yüzümü. O ne zaman dayak yese kocasından, başka birisiyle geçirse geceyi, gebe kalsa,  ne zaman karşılaşsak başkasının öyküsünü anlatır gibi anlatır kendini. Ona ‘kaldırım serçesi’ dememin özel bir nedeni vardı. Çünkü günün her saatinde cadde boyunca karşılaşmanız mümkündü kendisiyle, ona göre; “çok geziyormuşum, gezmesem içim patlıyor bacım” la biten bir açıklaması vardı elbette. Ah evet biten! İnsan kendi yarasını ötekinin yarasından daha fazla önemsiyor. Hem de acıyı uzaktan anlayarak yapıyor bunu.

Neden şimdi, neden daha sonraki yıllar değil- oysa yeni aşkları büyütecek kadar toy, eski karşılaşmaları büyütmeyecek kadar da yetişkin sayılırdım- hepimizin mutlaka başından geçmiştir; ıraksamalar, dönüşler, kendini içine anlatma provaları. Her insan, senaryosunu koşullarına göre yazıyordu, ya benim ki neydi?. Bunları düşünürken mutfak dolabını açıp açıp kapattığımın ayırdına varıyorum. Diğer bir ifadeyle dolap kapağının kapanma hızıyla çıkan gürültü yoğunlaştığım noktadan alıp beni masanın başına bir yol götürüyor. Olmam gereken yer buzdolabın önü elbette. Vardır ya sırf, stresinden kendini yemeğe verenler -çok yiyen biri olmadığım halde ve hatta yemek yemenin yaşamı idame ettirecek kadar olması gerektiğine inananlardan olduğum halde- kendi eksenimde dönüp duruyor bu duyguyu baskılayacak tok bir tadı arıyorum. Yok, aslında iyi bir terapi işimi daha çok kolaylaştıracaktır, bundan eminim. Bir duş keyfi nasıl da iyi gelirdi şimdi.

Bitirmem gereken bir rapor, bir deneme, okumak için biriktirdiğim onca kitap… Yeni ama eski bir aşk… aşk, en deli, en güvensiz hali olmalı insanın / yine de cazip geliyor, bir jilet kesiği gibi sızlatıyor içimi. Aşk dışında her şey sonraya kalabilir gibi geliyor bana…Yıllar sonra öğrendiğim bu olsa gerek.

Bolca sabun köpüğü arasında, kendimi hayal etmem, sürekli kendi kendimle konuşuyor olmam, endişelerimin gün yüzüne çıktığını gösteriyor. Paniğe mahal yok diyorum, bu senin her sorun karşısında vazgeçilmez silahındır ve genellikle işe yarar. Banyoya ısıtıcıyı koyuyor ve oturma odasına geri dönerken, yemek düşüncesinin diğer ayrıntılar arasında asılı kaldığını fark ediyorum.

Yarıda bıraktığım kitabı elime alıyorum; Epikurus’un yaşamı zevkli hale getirebilmenin birçok yolunu anlatan yaklaşımlarını okuyorum. Doğru sorularla öncelikli ihtiyaçların tespitini yapmanın –“o ihtiyacı- salt bir şeye bağlamanın haksızlığını ortadan kaldırıyor” cümlesini okumak bana ilginç geliyor elbette... Önemli olan üç maddeye takılıyorum; dostluk, düşünme ve özgürlük. Mutlu olmak için bunlar yeterli kısacası. Elbette para hayatımızın bir parçası, ancak hepsi değil, araç olduğu sürece zararı yok ama ya değilse? Öyle ya sayısal ifadelerin karşılık bulduğu değerler, içi boşalan kanıtlar yüzyıllar farkıyla çok değişti. Hemen sıraladığım üç maddeyle durumumu ilişkilendiriyorum ve “neden ayrılmıştık” sorusunun, parayla bir ilişkisi olmadığını hemen anlıyorum.

İçinde bulunduğum geriye dönüşler, oradan başlayan tatsızlığım, bunlara aradığım yanıtlar filozofun telkinleriyle buluşturuyor beni. Ve ister istemez ilişkiler üzerine olan hassasiyetim, takıntılı yanımı öne çıkarıyor. Enerjimin tükendiğini fark ediyorum. Sahiplenme duygusu zamanla, yoruyor insanı. Bu duyguya beni vardıran yüzleşmelerden sonraki uzaklaşma denemeleri oluyor.

Düşünmek acıktırıyor insanı. Duş öncesi ekmek arası bir şeyler yemeye nihayet karar veriyorum. İçimizi acıtan ne varsa keşke, akıp gitse ya da bir solukta attığımız bir narayla dağılıverse evrenin boşluğunda. Keşkelerle başlayan her cümle beni yaşanılmışlığın zor anına götürür çoğu zaman. İnsan olarak en çok hayal kırıklıklarından etkileniyoruz. “Kırgınlıklar sonrası gelişen affetme duygusunun kişinin kendisiyle ilgili olduğunu” okumuştum bir kitapta. Affetmiş olmak kendimizi mutlu hissetmemizi sağlıyormuş. Eğer öyleyse ilişkilerin sürekliliği kaçınılmazdır. Belki de öğrenilmesi gereken içinizdeki pası nasıl temizleyeceğimizdir. Oysa onunla yeni bir şansın gerisindeyiz. Buna rağmen olabilirlik ikilemini yaşayan ben olabilirim -kendimde yeni bir bakış açısı oluşturma ihtiyacı görmekte şaşırtıyor beni- Yeni bir düşünce geliştirmenin bir başlangıç için yeterli olmayacağını bilecek kadar deneyimliyim. Geriye kalıyor kararlı olmaya nasıl karar vereceğim. Ancak buna inanabilirsem kendimi gerçekleştirebileceğim. Bir süre sonra zihinsel yolculuğumu tamamlıyor ve bornozla yatağın içinde kıvrılmayı istiyorum.

Kendi içimi böylesine kanatmış ve de yeni kararlar almak için kendime bir yol bulmaya çalışmışken, evin içini çınlatan sesin telefondan geldiğini anlıyorum… Eray, işi çıkmış “erteleyebilir miyiz” diyor. Evet elbette diyorum. Ses uzaklaşıyor, ses dağılıyor. Kalbimi yokluyorum, kalbim nasıl böylesine sağlam durabiliyor anlamaya çalışıyorum. Niçin bırakmayı denediğimiz kusurlarımıza yeniliyoruz acaba. Hep denediğimiz için midir bu yenilgi ya da aklı kontrol edememenin çaresizliği midir yoksa? Kapatıyorum telefonu, ana caddeye bakan balkona çıkıyorum. İnsanların ikili sohbetlerini izliyorum. Pamuk helvasını burun ucundan diliyle silmeye çalışan kızın ısrarına takılıyorum. Tek başına yürüme özgürlüğünü kullanmaya çalışan şu çocuğun azmine, onların yerinde olmayı ister miydim acaba. Yeniden başlamak gerekiyor. Benim buna gücüm yok. Öfkem gözyaşlarımla akıp gidiyor mu peki elbette hayır. Ne o küçük kızın ne de yürümeye çalışan oğlanın yerinde olmak istemiyorum. Ben sanırım bana ait özgürleşmiş bir hayat istiyorum.

Telefon sesi ile yeniden içeri giriyorum, ablam “iyi misin güzelliğim” diyor. Sesim uykusuz bir geceden kalmış olmayı işaret ediyor çünkü.

-Dün Eray’la karşılaştım, yanında güzel bir kız vardı, mutlu görünüyordu. Seni sordu, diyor.

-Ne beni mi sordu?

-Evet, tatlım neden şaşırdın ki, eski arkadaşısın, normal değil mi?

-Elbette normal, öylesine bir şaşkınlık işte, diyorum. Ona değişmiş olabileceği umuduyla Eray’ı beklediğimi söyleyemiyorum ve yalnızlığını eski sevgilisinin gelme olasılığı ile süsleyen zayıf bir kadının gülünçlüğündense hiç bahsedemiyorum elbette. Cep telefonum çalıyor deyip ablama hoşçakal diyorum.

Normal olma halini konuşmak için arkadaşımı arıyorum. Bir merhaba sonrası,  otomattan zile basılıyor yeniden. Kapıyı açmadan gözetleme deliğinden geleni görmeye çalışıyorum. Hayır gitmiyor gelen, kapımın önünde bekliyor. Ama açmıyorum. Sıkılıp zile basıyor.

Çiçekçi, güzel hazırlanmış bir gül buketini ve bir de zarfı tutuşturuyor elime. Sonra teslimat fişini imzalatıp geldiği gibi gidiyor. Kafamda farklı düşüncelere yer vermeden zarfı açıyor ve sesli bir şekilde “ benden kaçıyorsun, oysa ben dizlerinin dibinde seni beklemeye razıyım, hiç değilse bu kez evet de…” notunu okuyorum. Arkadaşım telefonun ucunda, gideni neden çağırıyorsun, ne iyi elini tutmak isteyen biri var işte diyerek kendini hatırlatıyor, iyi de,

-Eski bir aşkı çağırmaksa benim yaptığım, bu aşk kimin eskisi peki? Diyorum.

-Ne önemi var ki, her nefes tükendiği yürekte azalır, bulduğu büyük bir yürekte ise çoğalır. Bir adım atmayı dene, belki çok şey değişir.

-Değişir mi?

-Değişir

-Peki.

….

-Alo, merhaba, ben, ben…

-Merhaba Yıldız.

-Yarın uygunsan eğer…

-Ne demek uygunsan, benim için her daim sen!

 

Aydanur Saraç

 

Gerçekedebiyat.com