Edebiyatta hümanizmaya ne oldu?

Edebiyatta hümanizmaya ne oldu?

30 Temmuz 2017 - 3789 kez okundu.

Şair, odasının penceresini açtı. Önünde uçsuz bucaksız bir orman, deniz gibi açıldı. Arada görülen yeşil çayırlar korularla kesiliyordu.

Bir oksijen havuzuna girmiş gibi ağzını açtı, ciğerlerine kanarcasına yağmurda ıslanmış bu temiz havayı çekti.

 Melih Cevdet Anday, bu komşu ülkede bir zamanlar Bulgar Krallarının av köşkü olan ama şimdi Bulgar Edebiyatçılar Birliği'ne verilmiş olan Vranya Sarayı'nın en üst katındaydı. Birinci Balkan Yazarlar Konferansı'na katılmak üzere gelmişti. Bu toplantıdan önce Bin Bella ve Kruşçev bu sarayda kalmıştı. Alt katlarda sarışın, birbirinden güzel sekreteryalar, çevirmenler harıl harıl çalışıyor, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan yazarlarına hizmet vermeye hazırlanıyorlardı.

25 Mayıs 1964 sabahı zemin kattaki büyük salonda başlayan toplantının açılış söylevini Bulgar Yazarlar Birliği Başkanı Dimitir Dimov yaptı, sonra raporunu tek tek delegelere dağıttı.

*

Dimov, konuya doğrudan doğruya “hümanizma”yla girmişti ve raporunun özü bu kavram üzerineydi.

Dimov'a göre, hümanizma kavramını yalnızca bir sanat ve edebiyat sorunu olarak değil, çağımızın toplumsal, ekonomik, ahlaksal ve politik büyük sorunlarını içine alan bir insan sorunu olarak görmeliydik. Böyle algıladığımızda da hümanizma için herkesin bir şeyler yapması gerekiyordu.

Dimov ortaya attığı bu yeni hümanizmaya “aktif hümanizma” diyordu.
 




Arnavutluk temsilcisi Fatmir Gheata, yeni insanı “toplumsal bilinci olan” insan olarak tanımladı; yeni hümanizma eski hümanizmanın taban tabana karşıtı olmalıydı; barış için gerekirse savaşılmalıydı.

Rumen temsilcisi ise “sosyalist hümanizma” deyimini kullandı. Yugoslav temsilci, dogmacı sosyalizmin hep “olumlu”, “iyi”, “sağlam”, “iyimser”, “aydınlık”, “bizden” karakterler işleyen sanatı istediğini oysa insanı ifade etmenin çok güç olduğunu, “İnsan aynı zamanda hasta, karamsar ve tehlikelidir de...” diyerek açıkladı.

Yunan temsilci genel anlamda edebiyat üzerine bir deneme kaleme almıştı.

Türk temsilci Melih Cevdet Anday ise rapor üzerine yapılan bu tartışmaları yönetmekle görevlendirilmişti. Kendisinin Türk hümanizminin bir temsilcisi olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu toplantıyı Yeni Ufuklar'ın Eylül 1964 tarihli sayısında yazdı.

*

Hümanizm, geniş anlamıyla modern insanın hayat anlayışını ve duygusunu dile getiren bir akımdır.

Hümanizm, skolastik düşüncenin tam karşıtı olan bir düşüncedir.

Hümanizm, insani konularda doğaüstü inanışların hocalığını açıkça reddeder. Hümanizm, bu tür doğaüstü güçlerin varlığıyla ilgilenmeyen etik tabanlı bir görüştür.

Maddi yaşamı yüceltme ilkesi ve her otorite karşısında insanı özgürleştirme çabası hümanizmin temel özelliğidir.

Temel ereği insanın gelişimidir, bütün insanlar için hayatı daha iyi yapmak ilkesidir.

Hümanizm, güzel şeyler yapmaya, şimdi ve burada iyi yaşamaya ve geleceğe daha iyi bir dünya bırakmaya yoğunlaşır.

Hümanizme göre doğruyu bulmak insanın en önemli özelliği olmalıdır. Fakat doğruyu bulma yönteminde gizemcilik, mistisizm, gelenek ve bunlar gibi genel geçer kanıtlarla ve mantıkla bütünleşmeyen yöntemleri reddeder. Kaderin olaylar üzerindeki etkisini kabul etmez. Bilimsel şüphecilik ve bilimsel yöntemi savunur. 

Doğrunun ve yanlışın bilgisine kişisel ve ortak bilincin en doğru biçimde algılanmasıyla ulaşılabileceğini savunur.

Hümanistler, insanı temel alırlar ama insanın diğer canlı türlerinden daha özel olduğu düşüncesini reddederler. Hümanizm, doğalcı ve hayvanseverdir. Hümanistelere göre diğer canlıların üzerinde tanrı-vergisi bir hüküm hakkımız yoktur.

Bir insanın hümanist olması, insanın insanlaşma sürecinin aşamalarıyla doğru orantılıdır. (İnsan görüntüsündeki herkes insan değildir!)

*

Hümanizm, milattan önce 6. yüz yılda Anadolu üzerinde doğmuş bir düşüncedir. İlk dile getiren düşünür Thales, Miletoslu'dur. (Bugünkü Didim civarı.) Thales, “Kendini bil'meyi düşünce dünyasının temeli yapmıştır. Daha sonra, Ksenophanes, Anaksagoras, Perikles de bilinmezciliği benimsemiş ve insanın varoluşunun doğaüstü bir varlıktan bağımsız olduğunu savunmuştur.

İtalyan Rönesansı içinde Eski Yunan'dan alınan bu düşünce Avrupa'da Aydınlanma düşüncesinin temelini oluşturmuş, onlarca filozof yetişmiş, ülkemize de Cumhuriyet devrimlerinden sonra girmiştir.

Cumhuriyet aydınları, tüm ilerici yazar ve şairler bu filozoflara Yunus Emre, Pir Sultan Abdal gibi isimleri eklemişler, Eski Yunan uygarlığının, yani bu düşüncenin doğduğu Anadolu topraklarının üzerinde büyük bir senteze gitmişlerdir.

*

Hümanist düşüncenin ilkeleri bugün domuz bağı mucidi dinsel bağnazlığın kanlı ellerinde paramparçadır. Artık kimse Anadolu topraklarında bu kavramı ağzına almamakta, anımsamamaktadır bile.

Emperyalizmin yönettiği çağımız dünyasında, elbette ki silah tüccarları vs. bu kavramı ağızlarına almamakta haklıdırlar.

Ama peki ya yazar ve şairlerimize, televizyon programlarında hepsi birer liberal canavar görüntüsündeki anlı şanlı profesör aydınlarımıza(!) ne oldu?

*

Türk gericiliğinin en nefret ettiği kavram oldu hümanizm. Biz bu kavramı unuttuk, ama düşmanları küllenmiş bu ateşten hala korkuyorlar; onlar unutmuyorlar.

Cemil Meriç, Hisar dergisinin Ocak 1980 tarihli sayısında, “Hümanizm, Avrupalı için kaybettiği dinlerin, yıktığı inançların yerini alan bir put. Hümanizm bir aydın hastalığı ama kimse bu izmin hudutlarını çizemiyor.” diye ateş püskürmüştü.

Daha geçen aylarda dinsel ağırlıklı yayınlar yapan bir televizyonumuzda, “Eski Yunan ve Roma'daki ahlak dışı ilişkileri onaylayan ve benimseyen bir ideoloji” diye tanımlanmıştı humanizm.

*

Hümanist düşünürlerden Ernest Renan, “Yürekten inanıyorum ki geleceğin dini katıksız bir hümanizm olacaktır, yani insanın bütününe saygı; hayat ahlaki bir değer taşıyacak, kutsileştirilecek yüceltilecek. Yarının başlıca kanunu, güzelim insanlığa özen göstermek... Akıldan başka kılavuz tanımayan, gizli remizleri, tapınakları, rahipleri bulunmayan, kiliseler dışı dünyada gönlünce yaşayan geniş ve özgür bilim... İşte insanlığı kanatlandıracak biricik inanç." diye yazmıştır.

Bugün Türkiye'de,  hukuk dahil tüm hümanist kurumlarının talan edildiği, bin bir çeşit kültürel zenginlikteki insanlarının komşusunun “kimlik”ini sorgular hale gelip iç savaşa sürüklenmek istendiği böyle bir ülkede, hümanist düşünceyi dile getirmeye, bu düşünceyle birbirimize sarılmaya, sahip çıkmaya, tartışmaya bizim kadar kimin gereksinmesi var? 


Ahmet Yıldız

(Büyük Yapıtlar küçük Yapıtlar, s. 45)