Edebiyatın Londra'sı / Mustafa Kemal Erdemol

Edebiyatın Londra'sı / Mustafa Kemal Erdemol

21 Şubat 2013 - 7422 kez okundu.

Şimdi, tabii ki görüntü olarak kelimenin ifade ettiği anlamı taşımıyor ama, Londra’nın kalbi Soho, tam bir batakhane. Hiçbir anlamı olmayan, Fransızcadan devşirme şu “Soho” sözcüğü, eski zaman aristokratlarının avlanırken attıkları çığlıktır aslında. “So hooo, sooo hooo” diye bağırırlarmış, nedense.

 

Ancak, “haz endüstrisinin” ( iyi bir tanımdır bu, fuhuş merkezi demek zorunda kalmıyor insan) kalbi olan Soho’nun tarihinden birazcık haberdar olunsa, nasıl edebi bir zenginlik taşıdığı ya da sakladığı görülmüş olacak.

 

Batakhane ya da fuhuş merkezi derken bunun bugüne özgü olduğunun sanılmasına yol açmış olmayayım. Confessions of an English Opium Eater adlı muhteşem kitabın yazarı Thomas De Quincey, 15 yaşındaki “fahişe” aşkı ile burada yaşamıştır, 1800’lerde. O zaman da “haz endüstrisi”nin merkeziymiş belli ki.

 

Quincey’de duralım biraz.

 

1680’lerde yapılmış olan bu meydanda, “küçük fahişe” sevgilisi Ann, bir gün açlıktan bayılan aşığı Thomas De Quincey’ye “şarap ile atıştırmalık bir şeyler” bulmak için, o zamanlar da bugünkü gibi zenginlerin uğrak yeri olan Oxford Street’e koşmuştur.  Bunları alacak parayı nasıl bulduğu herhalde sır değildir. Fahişelere, fahişe demek yerine “gezgin öğretmenler” demeyi tercih eden Quincey’nin, onları “en insani, çıkarsız cömertliğe sahip cesur insanlar” olarak tanımlamasında bu olayın da etkisi vardır belki, kim bilir?

 

Durumları Quincey’den daha iyi olduğu anlaşılan Tristram Shandy'nin ünlü yazarı Laurence Sterne ile döneminin tanınmış günlük yazarlarından Funny Burney, farklı dönemlerde buradaki maskeli balolarda çok zaman harcamışlardır.

 

İngiliz yoksulunun öyküsünü eserlerinde en iyi yansıtan romancı olduğu konusunda kimsenin şüphe duymadığı Charles Dickens’in, “A Tale of Two Cities” adlı öyküsünde, öykü kahramanı Dr. Mannette’nin aklına soktuğu ev olan, günümüzde, düşkünlerle, evsizler için hostel olarak kullanılan St. Barnabas Evi de, yine Soho’dadır. Edebiyat dünyasının hatırı sayılır afyon müptelalarından, meraklısı Hound of Heaven adlı muhteşem kitabından anımsayacaktır, Francis Thompson’un müşterileri arasında olduğu “The Pillars of Hercules” adlı pub da buradadır.

 

Bir yanıyla, çok başarısız ürünler vermiş de olsa yazar sayılması gereken (Zweig ne de güzel anlatır onu) meşhur çapkın Casanova da Soho’nun önemli sokaklarından Greek Street’te dolanmıştır bir hayli. Ünlü İngiliz edebiyat adamı Dr. Johnson’un kurduğu ilk edebiyat kulübü üyeleri 1700’lü yıllarda, her pazartesi saat 7’de bir araya gelirlerdi. Toplandıkları yer de, şimdi yerinde yerler esen bir pub idi. Adı, “Türk Kafası”.

 

 

MAVİ PLAKALARIN İZİNDE

 

Yolunuz düşerse, Soho’da Shaftesbury Avenue üzerindeki Kettner’s Restaurant’ı bulun. 1868 yılından beri faaliyet gösteren bu restoranın adını taşıyan  Ketntner’s’in “Masa Kitabı”, mutfak araç gereçleriyle ilgili kitapların İncil’i kabul edilir. Oscar Wildeın da en sevdiği restorandı burası. Wilde, sevgilisi Lord Alfred ve Lord’un babası Queensberry Markizi, 1892 ekim ayının bir gecesinde burada hep birlikte yemek yediler. Bu yemekten sonra, kendisiyle ilgili sözleri yüzünden Markiz’i mahkemeye veren Wilde’ın hayatını alt üst eden bir gelişme oldu bu dava. Trajiktir gerçekten de.

 

Özellikle ilk geldiğim yıllarda, düşünce dünyamın mimarlarının izlerini çok aradım ben bu Soho’da. Her sokağında, her bulvarında, her irili ufaklı meydanımsı alanında, bir edebi ya da politik figüre ait ize rastlamamak olanaksız neredeyse.

 

O günlerden kalma bir “mavi plaka” okuma tutkum da vardır. Bu plakalarda, asılı bulunduğu binada ya da evde, hangi edebiyatçı ya da politikacı, felsefeci, hangi tarihlerde yaşamış, yazılıdır hep. Başka Avrupa ülkelerinde olduğu gibi tabii. Tek tek notlar aldığım da olurdu. Sonradan çok yararını gördüm bunun. Bugün ciddi ciddi bir kılavuz formasyonuyla doluyumdur. Dean Street üzerinde bulunan Quo Vadis adlı İtalyan lokantası benim için adeta kutsal bir yerdir. Lokantanın üzerindeki iki odalı dairede büyük Karl Marx, 1851’den 1856 yılına kadar yaşadı. Karısı, üç çocuğu ile. Evinden çıkar, pek uzak sayılmayan British Museum’a giderdi. Das Kapital üzerinde çalışmak için.

 

Dean Street ile Old Compton Street arasında, French House adlı bir bina vardır. Bu Soho’nun en tanınmış birahanesidir. Ününü de hak etmiyor değil doğrusu, çünkü çok sayıda edebiyatçının yanı sıra, İkinci  Dünya Savaşı sırasında, başta Charles de Gaulle olmak üzere bir çok Fransız direnişçisinin de buluşma yeriydi. Üst katındaki odalarda toplanır, planlar yaparlardı.

 

Bu birahenin sahibi olan Gaston Berlemont’a hepimizin bir teşekkür borcu var. Büyük, gerçekten büyük ama, İngiliz şair Thomas Dylan’ın, oturduğu yerde unutup gittiği “Under Milk Wood” adlı eserinin müsveddelerini bulmuş, yok olmaktan ya da tahrip edilmekten kurtarmıştır. Nasıl teşekkür edilmez? Bir ya da iki kere gidip, bira içmişliğim vardır French House’ta.

 

 

PAPAZIN ÇAYIRI ÖRNEĞİ

 

Londra’nın en turistik alanlarından biri olan Covent Garden da Soho’yla bitişik gibidir. Her türlü “sokak sanatı”nın icra edildiği bir yer olarak, elbette ilginçtir. Sokak sanatı, endüstriyel sanata bir tepki tabii ki. Arada, “aracı” olmadan “güzel sanat”ın muhataplarıyla buluşması çok güzel. Covent Garden bu anlamda da gerçekten bir “merkez".

 

Aslında bu bölge, Londra’nın ünlü dini yapılarından Westminister Abbey’e bağlı bir bahçeydi. Adı oradan geliyor. Abbey, manastır demek, malum. Covent de aynı anlamı taşıyor.  On altıncı yüzyıldan başlayarak rahipler bu bahçeyi bir bağ olarak kullanmışlar, kendilerine aldıktan sonra artan ürünleri de satmışlar.

 

Burada, Bow Street Mahkemesi vardır.  Oscar Wilde, tüm yaşamını altüst eden o meşhur davası için iki hafta bu mahkemede beklemek zorunda kaldı. Zamanın medyası duruşmayla ilgili gelişmeleri duyurdukları haberlerinde, diğer mahkumlarla tek bir kelime bile konuşmayan Wilde’ın sık sık inlediğinin duyulduğunu da yazmışlardır. Sık sık geçerim önünden bu mahkemenin. Çünkü şu meşhur Asil Nadir ile Gülay Aslıtürk davaları da bu mahkemede görülmüştü. Hem ünlü bir yazar hem de hukukçu olan Henry Fielding, çocukluğumun en güzel kitaplarından biri olan Tom Jones’u burada yazdı. Bu kitap 1748 yılında basıldığında en çok satan kitap olmuştu derler. İlk yıl on bin adet basılmıştır ki, o dönem için bu rakam inanılmaz bir rakamdır.

 

Covent Garden, Londra’nın belki de “en edebi” sokaklarından biri olan Russell Street’i de barındırıyor. Her şeyden önce burada, Londra’nın en eski tiyatrosu olan Theatre Royal Drury Lane vardır. 1663’den beri buradadır. Ünlü, büyük günlükçü Samuel Pepys, o tarihte, sıklıkla buraya gelip, oyunların ilk temsillerini mutlaka izlermiş. İçi de muhteşemdir. Eskiden daha sık giderdim ama, son zamanlarda yılda bir ya da iki kez gider olduğum bir sanat mabedidir. Benim bu tiyatroya sempatim, sahipliğini bir ara İrlanda asıllı İngiliz politikacı (dramatistliği de vardır) Richard Sheridan’dan gelir. Hazırcevaplılığına, orta halli bir aileden (babası bir tiyatrocuydu) gelmiş olmasına rağmen dönemin aristokratlarıyla mücadelesine, elbetteki onu dünyanın en büyük “humourist”leri arasına sokan nüktedanlığına pek bir hayranımdır.

 

Birini belirteyim yeri gelmişken: Bir gün parlamentonun bahçesinde rastladığı, iki burjuva kökenli burjuva milletvekilinin, “Tam da sizden söz ediyorduk bay Sheridan. Sizin deli mi yoksa aptal mı olduğunuza bir türlü karar vermedik” demeleri üzerine, istifini de hiç bozmadan, bu iki ukalanın arasına girerek “İkisinin arasındayım baylar” der.

 

Ölümü sırasında yaşananlar da pek trajiktir. Alacaklıları tabutuna el koymak üzerelerken, zengin dostlarından birinin borcunu ödemesi sonucu gömülebilir ancak. Ülkesinin edebiyatına, sahne sanatlarına büyük katkısı olmuş bu büyük, bu sevimli adama, sanki bir vefa borcum varmış da bunu ancak böyle ödeyecekmişim gibi, sahibi olduğu bu tiyatroyu da çok severim.

 

Bow Street’in çıktığı Wellington Street de edebiyat dünyası için bir hayli önemli bir caddedir. Charles Dickens’in All the Year Round adlı dergisinin yönetim merkezi buradaydı. Dergi, o kadar popüler olmuştu ki, bir sonraki sayısını meraklıları gelip burada beklerlerdi.

 

Covent Garden Piazza adlı semt 1665’den 1974’e kadar sebze, meyve pazarıydı. Charles Dickens’in, parasız olduğu o çok yoksul dönemlerinde, burada satılan ananaslara nasıl özlemle baktığını yazar kimi kaynaklar.

 

 

HAYALETLER KENTİ

 

Ben şu hayalet öykülerinden pek korkarım. İnandığımdan değil, insanın hayal gücünün bu korkuyu üretmesinden ürkerim daha çok. Gerçeğini görsem belki de hiç korkmayacağım o kadar çok hayalet öyküsü var ki İngiltere’de, ödüm patlıyor. Bir başka ülkede bu kadar olabileceğini hiç sanmam. Bu İngilizler, hemen hemen her yıl, ölmüş bir ünlünün hayaletini görürler. Gazeteler de ciddi ciddi yazarlar bunu.

 

Geçtiğimiz yıllarda Hampton Court Sarayı’nda geceleri Sekizinci Henry’nin hayaletinin dolaştığını yazdılar örneğin. Bir de güvenlik kameralarına yansıyan “görüntüler” yayımladılar televizyonda. Bu haberlerden iki yıl önce bu sarayda Avrupa Birliği zirvesi yapılmıştı. Gazeteci olarak zirveyi bu sarayda izledim. O sıralar bu haberler yayımlansaydı, hiçbir güç beni, zirve gündüz yapılıyor da olsa, oraya sokamazdı.

 

İnananı da çok. Evinizde hayalet olduğunu düşünüyorsanız, size yardımcı olacak Hayalet Avcıları Topluluğu adlı bir kuruluş bile var, düşünün. Uzak olsun. Onlar inandıkları halde korkmuyorlar, ben ise inanmadığım halde korkuyorum. Tuhaf.

 

Ama hayaletseverler varsa aranızda, gelmeniz gereken yerlerden biri de işte bu Covent Garden’la aynı adı taşıyan metro istasyonudur. Burada, daha doğrusu burada bir zamanlar var olan Adelphi Tiyatrosu’nda, 1847-1897 yılları arasında, yani Victoria çağında yaşamış William Terris adlı bir aktörü bıçaklayarak öldürmüş manyağın biri. Aradan onca zaman geçmişken, 1950’de, Covent Garden metrosunun sorumluları bağlı oldukları birime yolladıkları bir raporda, “Çalışanlarımız, beyaz eldivenler giymiş heykel heybetinde bir figür görmüşlerdir. Görüntünün William Terris olduğu söylenmektedir” deyip, metroda hayalet olduğunu resmen açıklamışlar. Yanımda biri yoksa, sanata olan tüm sevgime rağmen, bir tiyatrocu da olsa Terris’in hayaletiyle karşılaşmayayım diye yolumu oradan geçirmem bu yüzden.

 

Bedford Street’e geldiğinizde orada Warren’s Blacking Factory adını taşıyan, eski bir ayakkabı boyası fabrikası olan binayı göreceksiniz. Henüz 12 yaşındayken, Charles Dickens, günlüğü 1 şiline, boya şişelerini bağlama, sonra da etiketleme işinde çalıştı burada. Birkaç aylık bir çalışma olmasına rağmen, burada tanık oldukları, tüm hayatını etkilemiştir.

 

Fleet Street, İngiltere’ye ilk geldiğim yıllarda en çok ilgimi çeken bölgeydi. Londra’daki Babıâli idi bir bakıma. Tüm İngiliz gazeteleri, ajansları buradaydı. Sonra Babıâli’nin başına ne geldiyse Fleet Street’in de o geldi.  Gazetelerin, ajansların, dergilerin çoğunluğu kentin başka başka bölgelerine taşındılar. Bir ya da iki gazete kaldı ki, bunlar da bölgenin, “dünyanın en ünlü medya semti” unvanını hatırlatıyorlar az da olsa.

 

Burada 33 numaralı binaya asılı bir plaket göreceksiniz. Burası ünlü yayıncı John Murray’in bürosuydu 1800’lü yıllarda. Murray tarafından basılan “Childe Harold” adlı şiir kitabı nedeniyle Lord Byron da sık sık ziyaret ederdi bu büroyu. O sıralar eskrime merak salmış olan Byron, gidip ders de almış bu konuda. Zaman zaman büroda öğrendiklerini tekrarlardı, diye anlatılır. Kötü olan şu ki, Lord Byron, hedef olarak kitapları da kullanırmış, Murray’ın kitap deposunda hasarlı kitap sayısı fazla olmuştur bu yüzden. Zaman zaman önünden geçerim bu binanın, aklıma Byron’un çılgınlığı gelir her geçişimde.

 

 

İÇİNDE ÖLÜNECEK KİTABEVLERİ

 

Londra’nın kalbinden biraz uzaklaşıp Piccadilly’ye doğru gidelim biraz. Haftanın en az üç gününü buradaki kitapçılarda geçirdiğim için avucumun içi gibi bildiğim bir yerdir burası. 1797’de kurulmuş olan ünlü Hatchard’s kitabevi de en sık uğradığım yerdir. Kitap almanız şart değil, yeni çıkan yayınlara göz atabildiğiniz gibi kimi dergileri de okuma şansınız var. Lord Byron, Oscar Wilde, Bernard Shaw, Somerset Maugham gibi yazarların en gözde uğrak yeriydi bu kitabevi. Gerçekten görülmeye değer bir kitap sarayıdır burası. “Yılın Yazarı” partileri burada yapılır. Bu kitabevine olan hayranlığı o kadar büyüktü ki yazar Laurie Lee’in, “Burada kalp krizi geçirerek ölmek, en iyi ölüm biçimidir” derdi.

 

Piccadilly’nin en tanınmış sokaklarından biri olan Dover Street’de 1837 yılından beri faaliyet gösteren Browns Hotel de önemli edebi mekanlardandır. Rudyard Kipling ile eşi Caroline Balestier, evlendikten sonra burada birkaç gece geçirdiler. Otelin sahibi James Brown, çiftin ödemesi gereken 22 sterlini almadı. Yazara, “Otelime gelmekle bana şeref verdiniz” yazılı bir de not göndererek, bu ikramı düğün hediyesi olarak kabul etmesini istedi. Kipling daha sonraları da bu otele gelip zaman zaman kaldı. Yaklaşık yüz yıl sonra bir başka ünlü yazar Stephen King de bu otelde Kipling’in kaldığı odada kalmış, o sırada yazmakta olduğu kitabı üzerinde çalışmıştır. 1998 yılında Observer gazetesine verdiği bir röportajda “Odada Kipling’in masasında romanım Misery’yi elle yazdım. Sonra Kipling’in bu masada öldüğünü öğrenince, ürktüm, otelden ayrıldım” der. Yani King de, bir meslektaşı bile olsa, Rudyard Kipling’in hayaletiyle karşılaşacak olmaktan pek hoşlanmamış demek ki.

 

Yukarıda söz ettiğim yayıncı John Murray’ın evi bu bölgede Albemarle Caddesi üzerinde 50 numaralı yapıdır. Yayıncı, bu evin birinci katında bulunan yemek odasında Byron ile arkadaşlarına partiler de vermiştir. Bu oda aynı zamanda, Murray’ın,1824 yılında, “ahlaksızlıkla” suçlanacağını düşündüğü için Byron’un hatıralarını yaktığı odadır. Bugün de bu yayınevinin Byron hayranı ziyaretçileri hiç eksik olmaz. Özellikle hatıraların yakıldığı odayı, üzgün gözlerle izlerler, bu çok ilginç edebiyat adamının yakılan hatırlarıyla nelerin kaybedilmiş olacağını düşünürler.

 

Benim de özellikle 90’lı yıllarda uzun zaman her hafta sonu gittiğim tek kitabeviydi Foyle’s kitabevi. 1904 yılında William ile Gilbert Foyle tarafından Charing Cross caddesinde kurulmuş harika bir kitapçıydı. Özenerek bakardım kitaplara, dergilere. O kadar parasızlığıma rağmen yine de istediğim kitapları alabildim çoğunlukla. Özellikle, pırıl pırıl olan, hiç hasar görmemiş, fakat satış fazlası olduğu için indirim uygulanan çok sayıda kitabı alma şansım oldu Foyle’s’da.  

 

 

YAKMAYIN BİZE SATIN BAY HİTLER

 

İkinci Dünya Savaşı’nda kapısının önüne bomda düşen bir kitabevidir Foyle’s. Savaş sırasında, William’ın kızı Christina, Hitler’den bir mektup alır. Genç kız, Almanya’da bazı kitapları yakma planı olduğunu öğrendiği Hitler’e mektup yazarak, yakmayı düşündüğü o kitapları satın alabileceklerini belirtmiş. Hitler’in mektubu Christina’ya yanıttır. Faşist lider, genç kıza önerisi için teşekkür ediyor, “Ne İngilizleri ne de Almanları yozlaştırmaya niyeti olduğunu” belirtiyor. Yani, kitap yakmaktan vazgeçmediğini anlamış oluyoruz böylelikle. Foyle’s’i bu yüzden de çok sevmişimdir. Sol ağırlıklı kitaplar vardı. Dünyanın değişik kültürlerine mensup çalışmaları içeren binlerce kitap yatardı deposunda.

 

Londra’ya gelen turistlerin neden görmek istediklerini bir türlü anlayamadığım şu pek bir anlamsız Madam Tusseau mumya müzesinin bulunduğu Marylebone semti de edebiyat açısından bir hayli zengindir. Her şeyden önce Sherlock Holmes’un yaratıcısı Arthur Conan Doyle’un evi bu bölgedeki Wimpole Street, No. 2’dedir. Özellikle Sherlock Holmes’un başarı kazanmasından sonra kendisini tamamen yazmaya veren Doyle için Wimpole Street, kısa öyküler yazılacak en iyi yerdir. Çok sessizdir her şeyden önce.

 

Yakın zamanlarda, yani 1990 yılında kurulmuş önemli bir kitabevi vardır Marlyebone Caddesi üzerinde. Kafedir aynı zamanda. Sık sık uğrardım bir ara. Sahibi, eski bankerlerden James Daunt. Londra’nın en şık kitabevidir burası. Ünlü birçok yazar gelir buraya. Ama benim en çok ilgimi çeken, karşılaşmaktan da çok mutlu olacağım yazar Magnus Hill’dir. “The Restraint of Beasts” adlı kitabını burada tanıtan Hill, bir otobüs şoförüdür. Londra’nın güneyinde yaşadığım yıllarda, kent merkezine gidiş gelişlerde kullandığım 137 numaralı otobüsün şoförü üstelik. Adı geçen kitabıyla, ülkenin en itibarlı ödülü olan Booker Prize’ın aday listesine girdiğinde şoförlük yapıyordu.

 

 

EN EDEBİ KİLİSE 

 

Marylebone’da önünden zaman zaman geçtiğim Marylebone Bölge Kilisesi’nin edebiyat dünyasında da adının geçtiğini çok sonra öğrendim ben. Bir kere Lord Byron’un vaftiz edildiği kilisedir burası. Victoria döneminin en etkili kadın şairlerinden Elizabeth Barret Browning, kendisi gibi şair olan Robert Browning’le bu kilisede gizlice evlendiler, 1846’da.  Karı koca İtalya’ya giderler evlenir evlenmez. Öyle ki Elizabeth B. Browning, kızkardeşine bile veda etmeden kaçarcasına gider İtalya’ya. Sağlığına iyi gelmiştir bu ülke. On beş yıl süren mutlu bir evliliğin ardından kocasının kolları arasında, İtalya’da ölmüştür bu ilginç şair. Bu kilisede Browningleri hatırlatan kimi şeyler hâlâ vardır, şiirlerinin eski baskılarının yanı sıra. Evlendikleri gün olan her 12 Eylül’de dünyanın hemen her yerinden Browning tutkunları gelir, bu evlenme yıldönümünü bu kilisede kutlarlar.

 

Marylebone’a çok yakın olan Regent’s Park, Browningler açısından anımsanması gereken yerlerden. Robert Browning,  Elizabeth’le ilk burada buluşmuştur. Elizabeth ona, kızkardeşi Arabel ile birlikte topladıkları çiçeklerden hediye etmiştir. Bu muhteşem çiftin uğrak yeri olduğu için Regent’s Park’a “şairler parkı” da dendiği olur.

 

Londra’da mutlaka görülmesi gereken yerlerden birinin British Library olduğunu söylemeye gerek yok. Ben, iki kez gidebildim bu muhteşem kütüphaneye ne yazık ki. Burada adını tüm edebiyatseverlerin duyduğu Reading Room vardır. Araştırmacılar, akademisyenler önceden izin almak koşuluyla, kamuya kapalı bölümlerde çalışabiliyorlardı. Hem de, Karl Marx’ın, Bernard Shaw’ın, Thomas Hardy’nin, George Eliot’nun, Browning’lerin, Kipling’in de çalıştıkları masalarda. Şimdi ne mutlu ki bu ünlü odayı, artık herkese açtılar. Marx’ın oturmayı en sevdiği bölüm K’den P harfine kadar tüm eski referans kitaplarının bulunduğu yerdi.

 

 

PETER PAN'IN DOĞDUĞU BÖLGE KENSİNGTON  

 

Edebiyat tarihine geçmiş ünlü semtlerden biri de Kensington’dur. Hepimizin okumaktan zevk aldığı Peter Pan, bu semtte “doğmuş”tur. James Matthew Barrie, kahramanını burada yarattı. Barrie’nin yaşamındaki en baskın kişi annesiydi. Tüm yaşamı boyunca hem de. Barrie’nin kendisinden birkaç yaş büyük ağabeyinin ölümü annesini perişan etmiştir. Annesine olan tutkusundan ötürü, yarattığı hikaye kahramanını ölen ağabeyinin yaşında tutmuştur Barrie. Özellikle büyütülmemiş, hep aynı yaşta kalmış bir kahramandır Peter Pan.

 

Ne güzel kitaptır Peter Pan. Kaç kez okuduğumu anımsamıyorum.  Ama hep okudum. Nasıl yazıldığını, yazara neyin esin kaynağı olduğunu hep öğreneyim istedim bu yüzden. Barrie, Kensington Garden’da dolaşırken Lewelyn-Davies adlı kardeşlerle  karşılaşmasaydı, bu kitabı yazmayı yine düşünür müydü acaba? Barrie, bu kardeşlerin anneleri Slyvia ile de dost olmuştur. Cinsellikten uzak hayli yakın bir dostluktu bu. Barre’nin kadınlarla cinselliği pek yaşayamadığı söylenir. Kaldı ki Slyvia’nın mutlu da bir evliliği vardır. Barrie, Slyvia’nın küçük çocuklarına öyküler anlatırken yarattı Peter Pan’ı.

 

Ne ilginç karşılaşmalar var yaşamda. Slyvia’nın ailesi dönemin bohem ailelerinden. Kızlık soyadı DuMaurier olan Slyvia’nın halası da özellikle “Rebecca” adlı romanıyla tanınan ünlü Daphne DuMaurier. Slyvia’nın kocası İngilizlerin hâlâ yayınını sürdüren asırlık dergisi “Punch”ın karikatüristlerindendi. Tiyatro oyuncusu olan erkek kardeşi, sonraları Peter Pan’daki kötü karakter Kaptan Cook’u canlandırmıştır.

 

Slyvia ile eşi çok genç yaşta öldüler. J.M. Barre, öyküler uydurup eğlendirdiği bu talihsiz beş kardeşe gerçek anlamda babalık yaptı. Çocuk sahibi olmayı hep istemiş olan yazara yaşamın bir hediyesiydi sanki bu.

 

Son yıllarda ne zaman Peter Pan’ı okusam Lewelyn-Davies kardeşler gelir aklıma. Onlar için yazılmış Peter Pan’la büyüyen çocuklardan biri de benim çünkü. Bir ara, Peter Pan’ın devamının yazılması için, bir çocuk kitapları yazarı seçilmişti. Eğer yazılırsa, çok güzel de olsa, alıp okuyacağımı sanmıyorum. Peter Pan, Barre’ye aittir çünkü. O çocuklardan üçü çok talihsiz biçimde hayata veda ettiler. Michael henüz 20 yaşındayken Thames nehrinde boğuldu, George, Birinci Dünya Savaşı sırasında öldüğünde 21 yaşındaydı. Peter Pan’a adını veren Peter da 1960 yılında kendisini bir trenin önüne atarak yaşamına son verdi.

 

 

TEŞHİR DİREĞİNDEKİ YAZAR

 

Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe, yazdıklarıyla çok etkili olmuş, kendi başını da sık sık belaya sokmuş bir yazardı. The Shortes Wal with the Dissenters adlı kitabında din eleştirisi yaptığı için, hem para cezasına mahkum olmuş, hem de, daha kötüsü, üç gün boyunca bir meydanda direğe bağlanarak teşhir edilmişti. Ama, okurları bu üç gün boyunca onu çiçeğe boğdular adeta.

 

Londra’da haftanın birkaç günü mutlaka Stoke Newington’daki Defoe Sokağı’ndan geçerim. Daniel Defoe 1708 yılından 1730 yılına kadar sonradan adının verildiği bu sokakta yaşadı. Aralarında Robinson Crusoe ile Moll Flanders’in de bulunduğu en tanınmış kitaplarını yazdığı 95 numaralı evi hâlâ sapasağlam durur. Amerikalı şair-yazar Edgar Allan Poe’nun da 1815-1820 yılları arasında ilkokulu okuduğu Stoke Newington, günümüzde siyahların, yoksulların yaşadığı bir semt. Son yıllarda çok önemli sanatçıların, yazarların, muhaliflerin yaşamak için tercih ettikleri bir yer haline geldi. Londra’nın en edebi sokaklarından birisidir burası.

 

Londra’yı anlatmayı denediğim bu yazıda, Cambridge’deki bir mekandan söz etmem garipsenebilir ama, Cambridge, Londra’ya bir saatten daha az bir mesafede. Kenar mahallelerden kent merkezine gitmek daha fazla zaman alıyor. O nedenle Cambridge’ten söz etmiş olmamda bir sakınca bulunmamalı. Bu güzel üniversite kentinin yakınlarındaki Grantchester kasabasının hemen yanı başındaki The Orchard kafesi, dünya edebiyatının belki de en ünlü mekanı sayılmalı. Burası  ününü, vaktinin çoğunu burada geçiren ünlü İngiliz şairi Rupert Brooke’a borçlu. Çok başarılı bir şairdi Brooke. “The Soldier” adlı şiirinin ilk kıtasında geçen “If I should die, think only this of me: / That there’s some corner of a foreign field / That is forever England” dizeleri yazıldığı günden beri ezbere bilinir neredeyse herkesçe. Brooke’un Yahudi düşmanlığı gibi büyük bir suçu vardı, maalesef. Birinci Dünya Savaşı’nda Türklere karşı savaşmak için gittiği Çanakkale’ye ulaşamadan, gemide sıtmadan öldüğünde  27 yaşındaydı. Çok genç bir ölüm. Bütün dünyayı İngiltere’den ibaret sanıyordu belki de, başka ülkeleri gezmiş olmasına rağmen. Birinci Dünya Savaşı’na tanık olmuş sayılmaz tam anlamıyla. Yaşasaydı, İkinci Dünya Savaşı’nı da görmüş olsaydı, bu duygulu şairin başta Yahudi düşmanlığı olmak üzere birçok olumsuz düşüncesi değişirdi gibi geliyor bana.

 

Edebi Londra’yı bu küçük çaplı yazıyla anlatmak elbette mümkün değil. Ben çok çok küçük bir bölümüne değinebildim. Gerçekten de edebiyatseverler açısından her türlü edebi zenginliğin bulunduğu bir kenttir Londra.

 

Yolunuz düştüğünde, çok kısa bir zamanda bile, mutlaka edebiyatla ilgili birçok yeri ziyaret etme şansınız var.

 

Mustafa Kemal Erdemol

(AvrupaGÜN -  www.avrupagun.eu)

 

Gerçekedebiyat.com