Edebiyatın Gücü / Mucize Özünal

Edebiyatın Gücü / Mucize Özünal

23 Ağustos 2016 - 3880 kez okundu.

Edebiyatın gücü yazma eyleminin bir sanat olmasından doğar. Burada önermeyi temellendiren iki sözcük  öne çıkmaktadır: Sanat ve edebiyat. O zaman bu iki sözcükle adlandırılan şey nedir buna bakmak gerekiyor.

Yani sanat nedir, sanat olarak edebiyat nedir? Bunu açık ve seçik olarak ortaya koymak gerekiyor. (Kimi zaman dile dolanan yerli yersiz yinelenen bu deyişin bilgisinden ırak kullanıldığını görüyoruz. Açıklık, kavramların ögeleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymak, seçiklik, yakın kavramlar arasındaki ayrımı göstermektir.  (Yani efradını cami ayarını mani etmek demektir.)

Çoğunlukla bu temellendirmeyi göz ardı eden kişisel görüşler evrensel hakikatler veya gerçekler gibi savunulmaktadır. Oysa temellendirilmemiş görüşlerin bilgi ile bir alakası yoktur. Kişisel görüşü bilgi yapan, bilimsel, mantıksal felsefi kavramlarla temellendirmedir.

Sanat dediğimizde ise olanaklar varlığı olan insanın varoluşunu kendi öz değerlendirmesiyle yaptığı estetik çalışmalardır denilebilir. Sanat olarak edebiyat bir kültürün taçlandırılma alanlarından biridir. Edebiyat dediğimizde öykü roman oyun deneme,  denemeye yönelmiş eleştiriyi öncelikle anlamamız gerekir. Şiiri edebiyat kategorisi içinde ayrı bir yere koymak gerekir. Çünkü şiir kavramı imgeleştirir. Yaşantı dediğimiz bir kez bir an için yaşanan tekrarlanamaz an içindeki yaşanmışlıkların imgeleştirilmesidir bu. Bunun için şiirle öykü yazılmaz derler. (Bizde yanlış bir adlandırmayla yaşantı hayat ömür veya özgeçmiş olarak algılanıyor. Bu yanlıştır. Yaşantı sanat ve felsefede bir an içinde bir kez yaşanan tekrarlanamaz yaşam parçasıdır.) Şiir imgeleştirdiği kavramı metaforlar, değiştirmeceler vasıtasıyla felsefe ile ilişkilendirir.

Yannis Ritsos'un bir şiirini Özdemir İnce - İonna Kuçuradi çevirisiyle anımsarsak:

“Eksiksizdin sen / Bütün çıplaklığına sarılı / Bir orman yangınındaki ağaçlar gibi / Onurlu ve konuşmasız. “  Veya Salih Bola’tın şu dizelerine bakalım:  “Kim unutabilir taşın yırtılan sesini / Ölüme verilen sözden kim dönebilir / İnsan ayrılınca bir ağaç sökülürmüş içinden / Bak bir orman sökülüyor ihanete uğrayınca. / Düşün biz değimliydik kışı ve ateşi onaran.”

Burada imgeler yoluyla yapılan betimleme tanımlamayla kavrama yol açıyor. Nedir o?  Onur! İnsanın insan olmasından kaynaklanan değeri.  Şiiri paranteze alarak söylersek: Edebiyat insan yaşamının olanaklarını bize gösterir. Şöyle de yaşayabilirsiniz böyle de, der. Bunu yaparken roman öykü oyun karakterleri kurar. Yazar bu karakterleri belli bir kurguya oturtarak yazınsal söylemi ile bir anlam yaratır. Sanatın omurgası budur.

Sanatta anlam yaratmak eserde bütünlük sağlar. Anlam yaratmak özgünlük gerektirir. Yaratıcılığın ana gözesidir. Kimsenin yaratmadığı bir anlamı ilk kez ortaya koyanlar büyük yazarlardır.

Büyük yazarlar deha gibi kimseden duymadığını ilk kez söylerler bize.

Sanatta olduğu gibi hayatta da böyledir bu. Onun için, “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh sütün vatandır“ stratejisini bize ilk kez söyleyen insan strateji bilimi bakımından dehadır.

Sanatçı anlam yaratırken dünyaya insana evrene bakan gözlerini bize ödünç verir. O gözlerle görmek bakmasını bilmeye bağlıdır. Bakmasını bilmekse sezgi ve duygunun ötesinde bilgiyi gerektirir. Bu arka alan bilgisi anlamanın kapısını açar. Bir yapıtı anlamak onu değerlendirebilmenin ilk adımıdır.  Yapıtın, (Heidegger, Schopanhauer’ce söylersek) hakikati gösterip göstermediği önemlidir. (Burada gerçek ve hakikat sözlerini temellendirmek gerekirse, birinin bilimsel ötekinin fesefe alanına ait olduğunu söylemek gerekir. Nasıl sorusu bilimsel bilginin sorusudur. Nedir sorusu felsefi bilginin sorusudur. Gerçek fenomenler dünyasına, beş duyu ile duyulabilir dünyaya aittir. Hakikat numen dünyasının kavramlarına, düşünülür dünyaya aittir, imgeler dünyası ile ilişkilidir. Edebiyat yaratıcı eylemin imgelemi ürünü olarak hakikati gösterebilir. Sanatın nesnesi hakikattir. Sefiller’de Victor Hugo insan doğasının değişebilirliğini, açımlanabilen insanı bize göstererek bir” hakikati “ ortaya koymuştur: İnsan değişip dönüşebilir. Buna yazınsal alanda sayısız örnek verilebilir.

Newton ise kütle çekim yasasıyla bir gerçeği ortaya koymuştur. Biri düşünülür dünyaya öteki duyumlanır dünyaya, fizik dünyaya aittir. Yazar ideler dünyasında hakikatin ışığı ile gezinir. (Türk romanının içine girdiği kriz eğitim dizgelerinden felsefenin, öteki insan bilimlerinin yeterince yer almamış olması, hatta dışlanmış olmasıdır. Eleştirisini yitirmiş bir edebiyat olarak Türk edebiyatı ise virüslere karşı bağışıklığını kaybetmiştir. Edebiyatla ilgisi olmayan birçok kitap ortalıkta şiir öykü roman diye boy göstermektedir.)

Öykü roman anı türlerini kaynaştırdığı savında olan anlatı ise çoğu kez dili oyuncaklaştırarak anlamdan kopardığı için yazı eylemi olarak edebiyatın dışına düşmektedir. Çünkü biçim özü değil, öz biçimi belirler.

Bu yazı da öyle bir özdür ki insanı değiştirmekle kalmaz değer koruyan insan yaşam seçeneklerini de sergileyerek insanı iyiye doğruya güzele yöneltmenin ötesinde okuru eyleme geçirir.

İşte edebiyatın gücü buradadır. Bir yapıt bir okur kazanmışsa veya bir kâğıda bir tümce yazılmışsa, yazan da okuyan da ve dünya da değişmiştir.

Yazan okuyan insanda değişmeyen şey değişmektir. Tarih, döngüsel olmaktan yazınsal eylemle çıkmaktadır. Bunun için fizik zaman döngüsel antropolojik, insansal zaman doğrusaldır. Bozkırı tarla yapan emeğin başarısıdır bu. Bu nedenle tarih tatil yapmaz; hep iyiye güzele doğruya akar. Bu akışta insanın özgürlüğü açımlanır gerçekleşir.

Okumak anlamak, anlamak değerlendirmenin ilk adımıdır dedik. O zaman değerli olan nedir, değer nedir?

Değerlendirme yapıtı anlamakla başlar. Yazarın  hangi insan ilişkilerini yaşantı ve eylem olanaklarını,hangi etik değerlerin örneğini vermek istediğini görmek ve bundaki başarısını bilmek yapıtı anlamaktır. Değişen dünya koşulları içinde insanın değişmeyen yapısını yeni bir söylemle biçimle anlatmak yeni bir şey yaratmaktır. Bu özgünlüktür.

Özgün eser bir boşluğu doldurur. Bir boşluğu doldurmaktır yazmak. Böylece anladığımız yapıtı kendi alanında eşitleri içinde yerine oturtmak bir değerlendirme yapmaktır. Bu yapıtları aynı torbaya koymak değildir. Bu yapıtın yaratılmasının insan için insanlık için dünyamız için anlamı nedir? İşte bu noktada değerler bilgisine ihtiyacımız vardır. Evrensel değerler, yani erdem adalet ölçülülük cesaret, ama gözü karalık değil neden korkup korkmamamız gerektiğini bilmek anlamında cesaret, sevgi, dayanışma, paylaşma, özveri... Bunları zamana yere insana göre değişin görecelikle sakatlanmış değer yargılarından ayırmak gerekir. Değer atfetmek de bir yapıtı değerlendirmede okuru yanıltabilir. Bu olmayan bir şeye varlık atfetmek gibidir. Tıpkı cinlerin varlığını savlamak gibi. Olmayan bir şeye değer atfetmek değerlendirme değildir.

Özetle, bir edebiyat ürününü anlamak ve değerlendirmek alımlamakla mümkündür. Bu da bilgisel düşünsel güzel duyu gibi temel kategorilerin ötesinde bir birikimi gerektirir.

Doğaldır ki gerçek bir edebiyatla karşı karşıyaysak!

Popüler edebiyatta arka alan bilgisinin önemi ortadan kalkar. Eğlencelik yazmalardır bunlar. İnsana hoşça vakit geçirir, ama kitap bittiğinde ne siz değişmişsinizdir ne dünya. Fiziksel zamanın kısır döngüsünde yuvarlanmaya devam edersiniz. İyi edebiyatın yolu çok okumak çok yazmaktan geçer, yazar da olsanız okur da!

Şimdi edebiyatın çağrısı şu dur: Cesur olun. (Doyurmak eğitmekten ucuzdur. Yoksulluk aylığının sosyal devlet ile ilgisi olmadığını eğitimin anayasal hak, insan hakkı olduğunu unutmayın.)

Kendi aklınızla düşünme cesaretiyle yaratma, anlama okuma yazma cesaretini gösterin. Bundan korkmayın. Ama biat etmekten cahil kalmaktan korkun. Size bunları reva görenlere başkaldırmaktan korkmayın.

Melih Cevdet Anday’ın  “Sis çanlarını” çalın bu  kara mizah  günlerinde Rıfat Ilgaz’ın  dediğini yapın; kollarınızı açın korkutanlara  “korkuluk “ olun.

Mucize Özünal
gercekedebiyat.com