Edebiyatçı gazeteciler neslini özlüyoruz…

Edebiyatçı gazeteciler neslini özlüyoruz…

26 Ağustos 2016 - 5666 kez okundu.

22 Ekim 1887 Cumartesi günü "Uzak Batı"nın en uzağı Pasifik Okyanusu'nun kıyısında Oregon Eyaleti'ne bağlı Portland'da sıcak bir yaz günü doğmuştu. Sarışın, mavi gözlü, iri yapılı, güçlü bir adam haline geldiğinde Harvard'ın en disiplinsiz öğrencisiydi.

Otuz üç yıllık kısa ama tutku dolu yaşamında insanlar ve nesneler hakkında her şeyi bilmek istemişti. Kadınları sevdi, erkeklerin sıcak dostluğunu sevdi, sert içkileri sevdi, Dünyanın yeniden kurulmasıyla ilgili sohbetlerde sabahlara dek sigara dumanları içinde tartışmayı sevdi, Walt Whitman'ın şiirlerini sevdi.

İlk yazısını 1913'de New York yakınlarındaki Paterson ipek dokuma fabrikasındaki grevde sendika başkanının onu grev hakkında rapor yazması için görevlendirmesiyle yazdı.

Sonra grevcilerle La Marseillaise ve  Enternasyonal  marşını söylerken tutuklandı, hapsedildi.

Gazetecilik anlayışının ilk yıllarında "Düşünceler benim için bir şey ifade etmiyor. Gözlerimle görmem lazım" diyordu. Gazeteci olarak, "Küstahça, cüretkar ve zevksiz davranabiliriz ama asla adileşmemeliyiz!" diyordu.

Metropolitan Magazine, Meksika Devrimi'ni izlemeye göndermek için onu seçtiğinde kaderi değişmişti.

Meksika'daki devrim, Panço Villa'nın liderliğinde ABD sınırlarını aşma gücüne erişmişti. ABD halkının ilkel bir vahşet deposu olarak gördüğü bu ülkeyi John Reed bambaşka biçimde anlattı. Tüm ABD halkı şaşkındı ve yazılanlara hayran kalmıştı.

Bambaşka bir gazetecilikle karşı karşıyaydılar!

John Reed, Panço Villa'yla dostluk kurmuştu; çoban ateşleri etrafında onlarca şişe tekila içip sabahlara dek Onun anılarını dinledi. Gördüklerini, dinlediklerini, duygusallık dolu o muhteşem anları bir edebiyatçıyı aratmayacak görsellikte ve akıcılıkta ayrıntı bombardımanıyla anlatıyor, okuyan herkes kendini Meksika Devrimi'nin ve devrimcilerinin bir parçası olarak duyumsuyordu.

Röportajlarında yalnızca devrimi ve devrimcileri değil, Meksika'yı ve halkını toplumsal-siyasal ortamı ve insanlarının zengin iç dünyalarını şiir, roman, resim, tiyatro, sinemanın anlatım olanaklarını röportaj tekniği içinde ustalıkla eriterek sergiliyor, derin bir sezgi ve kavrayış gücüyle yarattığı tümceleri, 'yeni gazetecilik esaslarının yerleşmesinde' öncü oluyordu.

Rudyard Kipling: "Bu eşsiz yetenekteki yazarla Meksika'yı yeniden keşfettik" diye yazıyordu.

John Reed, aslında, edebi siyasal röportajın çağdaş klasiklerini yaratmaya başlamıştı.

1915 Baharında New York'dan bir gemiyle "Selanik yolları"na düşüp 1. Dünya Savaşı'nı anlatmak için İtalya'ya gelirken, bir yıl önce yayınlanan Viva Meksika adlı kitabını gemide okumayanın kalmadığını anlayınca biraz safça ama büyük bir gurur duymuştu.

Bu gezide Romanya, Sırbistan, Bulgaristan, İstanbul gezilerini anlattığı Balkanlar'da Savaş adlı eşsiz değerdeki eserini insanlığa kazandırdı.

*

Daha sonra 1917 Devrimi'ni duyumsayan gazetecilik önsezileri onu Rusya'nın merkezine çekti. Bolşevik Devrimi'ni tarihsel devrimcilerle birlikte yaşadı. Tüm zamanların en büyük anlatılarından sayılan Dünyayı Sarsan On Gün'ü yazdı!

1917 Sovyet Devrimi'ni günbegün izleyen John Reed, bir tarihçi titizliğiyle, belgelere dayanarak kurdu yapıtını.

Baş döndürücü bir ivmeyle gelişen onca olay; gazete haberleri, polemikler, telgraflar, çağrılar ve bildiriler bu gazetecilik şaheseri kitapta hiç bir takıntıya uğramadan bir solukta okunmaktaydı.

John Reed gazetecilikte devrim yapıyordu.

Bir gazetecinin hep "Tarih çizgisinin kırıldığı 'tehlikeli' noktalarda" olmasını öğretti bize.

Bakü'de 1920 yılında yapılan ünlü "Doğu Halkları Kurultayı"na katıldı. Orada yediği yiyecekler nedeniyle tifüs hastalığına yakalandı, kısa süre sonra Moskova'da genç yaşında öldü.

*

Gazetecilik mesleğinin bu en büyük ustası 2012 yılında Türkiye’de olsaydı, yalnızca “gerçek” gazetecilik yaptıkları için suçlanan ve hapishanelerde yatan meslektaşlarına şunları söylerdi: "Siz yapmanız gerekeni yapıyorsunuz ve bir tarih yazıyorsunuz çocuklar. Gazeteci dediğin modern zamanların tarihçisidir!"

Sonra şunları eklerdi: "Yazarlar da aslında hep serüvenleri anlatır. Çünkü gerçek yazar ve şairler yaşamın en büyük serüvencileridir!"

Ahmet Yıldız
(Büyük Yapıtlar Küçük Yapıtlar, s 46)