Dünyayı Dolduran Kiraz / Misli Baydoğan

Dünyayı Dolduran Kiraz / Misli Baydoğan

27 Haziran 2017 - 2794 kez okundu.

Dünyayı Dolduran Kiraz, merhum Şükrü Karaca’nın ilk ve tek romanı olma özelliğine sahip, büyülü gerçekçiliğin düşsel dünyasında geçen bir romandır.

Otobiyografik bir çalışma olduğu bilinen hikâye, kendisinin "küçük Şükrü Karaca" olduğunu anladığımız Kepenek lakaplı küçük kahramanın yaşamının, beş ile dokuz yaşları arasındaki zaman dilimini kapsamaktadır.

Kepenek, romanın geçtiği yörede uçan, kanatlıgillerden bir böceğe verilen bir isimdir. Anadolu’nun bir köyünde geçtiği anlaşılan hikâyede, küçük Kepenek’in kanatlanıp uçtuğu rüyalar görmesi gibi, köydeki hemen herkesin bir özelliğini vurgulayan lakapları vardır.

Söz konusu bu köy, bir yanıyla çok tanıdık bazı pastoral unsurlara ev sahipliği yaparken bir yandan da, küçük Kepenek’in düşsel dünyasında tasvir edilen şekliyle bildiğimiz hiçbir köye de benzememektedir. Bu köyün ve köydeki yaşam biçiminin tasvir ediliş tarzı, bir çocuğun düşsel dünyasını anlayabilmek için bize yol göstermektedir.

Nedir bu köyü bu kadar özel yapan? Şöyle ki, Kepenek’in doğup büyüdüğü ve tüm şehirlerin ilerideki tepelerin ardında sıralandığı bu köyde manda boyunda kurbağalar çocukları yutabilmekte, orman cinleri kurbağanın yuttuğu çocuğun topladığı mantarları alıp gitmekte, iki ayağı üzerinde yürüyen ve sakalı yeri süpüren bir keçi şeytan kılığına girebilmektedir.

Kepenek’in yüz yaşında olduğuna inandığı babaannesi, sara hastası olan Ellez Kızı, nöbetler sırasında önce gülüp sonra ağlar ve hiç kimsenin bilmediği Andız Yaylası’na gitmek ister ve her defasında ona eşlik edenler cinler, periler ve alkarıları olur. Kepenek’in annesi, ablası, ağabeyi ve küçük kardeşiyle birlikte yaşadığı evde geceleri köşedeki iskemle yorgun, “etekleri yere değen taze sarı gelin” süpürge ise boynu bükük uyumaktadır.

Ateşin yanında ısınan, abdest dualarını ezbere bilen ibrik ise evdeki herkesin sevaplarına ve dualarına vâkıftır. Herkes uykudayken, evde zararsız çekirgeler cirit atmaktadır. Bu çekirgeler sabaha karşı ateşin başında toplaşıp hasbihal etmektedirler.

Küçük Kepenek’in dünyasını tasvir ediş biçimi, büyülü düşüncenin ön planda olduğu çocuk zihnini okura sunmaktadır. Büyülü düşünce tarzının ağırlıkta olduğu çocukluk döneminin bu romanda çok başarılı biçimde aktarılmış olması, roman boyunca rüya ile gerçekliğin iç içe geçtiği bir atmosferin öne çıkmasını sağlamaktadır. 

Büyümek nedir? Büyümek, Kepenek gibi dokuz yaşına gelince artık rüyalarındaki uçamayacağını ve cennete koşulsuz olarak gidemeyeceğini “anlamaktır” herhalde.  Bundan böyle ölüm, “keşke şimdi ölsek” biçiminde hasretle aranacak bir şey olmaktan çıkacaktır. Hele insan Kepenek gibi babasını o yaşlarda yitirirse...

Bu değişim, roman boyunca sezilen “büyüme” emarelerinden en belirgin olanıdır. Kepenek’in cennete gitmek için ölmeyi istemesi, küçük çocukların anneye olan özlemlerinin dile getirilişidir aslında. Anne çocuğun zihnindeki cennettir.

Ancak bu cennetin önündeki engelin ‘baba’ olarak algılanışı yalnız Hamlet’in sorunu değil, Kepenek’in de en büyük sorunudur. Bu yaşlarda babanın yitirilmesi, Hamlet gibi Kepenek’in de Ödipal fantezilerinin somutlaşmasına yol açar ama bakın Kepenek bu sorunla nasıl baş etmektedir?

Beş yaşındaki küçük Kepenek annesi, ablası, ağabeyi ve kardeşi ile köydeki günlük yaşamına devam etmektedir.

Babasının ölümcül bir hastalığa sahip oluşu Kepenek’in suçluluk duygusunu olması beklenenden kat be kat artırınca Kepenek rüyasında kendisini evlerinin önündeki harman yerinde, üzerinde sadece iç donuyla ve üşürken görür. Yerde diz boyu ekinler vardır.

Ağaçlardan buzlar sallanmaktadır. Hiçbir şeyin gölgesi yoktur. Her şey gölgedir zaten. Evlerin kapısı yoktur. Gökyüzünde bir köpek başı vardır. Bu köpek havlamaktadır ve doğruca kendisinin gözlerinin içine bakmaktadır. Gözleri kanlıdır. Köpek korkutucu görünür ama aslında o da korkuyor gibidir. Kepenek kafa karışıklığı ve korku hisseder; göğsü yarıldı ve oradan çığlıklar atarak binlerce kuş çıktı zanneder. Korku ile uyanır; uyandığında gökyüzünde köpek görerek göklere saygısızlık ettiği için günah işlediği endişesi duymaktadır ve köpeğe de acımaktadır. Gün boyu “tövbe yarabbi” der. Kış boyu bu rüyayı görür.

Çocuğun rüyasında bile öfkeli olduğu babayı açıkça göremediği, onun yerine ancak bir köpek başını koyabildiği süreçte zihinsel içeriğin bir kısmının bilinçdışı içerik haline çoktan gelmiştir.

Cezalandırılma ve suçluluk duyguları ise bilinçli kalan temalar olmuştur. En önemlisi de göklerden bakan ürkütücü köpeği bile korkutan bir bilinmeyen söz konusudur ve toplumsal yasa tam da bu bilinmeyene dayanmaktadır.

Tüm bu sayılan hususlar bir arada düşünüldüğünde çocuktaki suçluluk duygusu, kendi öfkesinin babaya yansıtılması ve onun karşısında kaygı duyma, Oedipus sürecinde karşılaşılan evrensel içeriktir. Bu sırada Kepenek kendisini rüyasında ölmüş olarak görür.

İşte hepimiz ‘iyi’ olmayı, Kafka’nın Josef K. Adlı karakteri gibi, böyle bir ölümden geçerek başarırız. Bu ölümden sonra ‘kötü’ olan tarafımız toprağın altında kalır.

Kepenek rüyasında nasıl öldüğünü hatırlamadan kendi döşeği üzerinde, gözleri kapalı yatmaktadır ancak yine de etrafında olup bitenleri görebilmektedir. Kadınlar tıpkı babasının cenazesindeki gibi başına toplanmışlar, bazen ağlamakta bazen de sohbete dalmaktadırlar. Kepenek, çocukların ölüsüne her halde bu kadar ağlanır diye düşünür.

Annesinin fazla üzülmediğine de ayrıca memnundur. Ölüp ölmemekte kararsızdır ama nihayetinde isterse tekrar dirileceğini kendi kendine telkin ederek rahatlar. Onu sıcak, beyaz bir dumanla yıkarlar. Annesi ve ablası günlük işlerine devam ederler. İmam gülmekte ve gevezelik etmektedir. Mezarlık yoluna çıktıklarında annesi de dahil tüm kadınlar yüksek sesle ağlamaya başlarlar. Kepenek, şimdi mi geldim aklınıza, diye düşünür ve babasının yanına gömülmeyi diler. Aşağıda, onu bulacağını düşünür. Mezarlık ıssız bir yerdir ve Kepenek yalnız kalacağını düşünerek öldüğüne pişman olmaya başlar. Kalkmak ister, kalkamaz. Uyanıp bağırmak ister, yapamaz. Sırtında toprağın soğuğunu duyar. Üzerine toprak atılır. Ortalık tamamen kararır. Cenaze kalabalığı dağılır. Bir ışık görür ve çok korkar. Mezar esneyip genişlemeye başlar. İki uzun ve kupkuru el omuzlarını kavrar, korkuyla uyanır.

Yitirilmesinden dolayı suçluluk hissettiği babasının yerine Atatürk simgesini koymak Kepenek’in işine yarar mı? Bu yerine koyma işlemi Kepenek’i okumaya ve topluma yararlı bir birey olmaya doğru itecektir. 

Derken küçük Kepenek okula başlar ve hayatında farklı bir sosyalizasyon süreci gelişir. Bildiğimiz kadarıyla çocukluğunda aile çevresi arasında “dahi” olarak anılan Şükrü Karaca, yani Kepenek, yaşı henüz dolmadan önce de merakından dolayı köydeki çocuklarla birlikte okula gidip gelir ancak aynı zamanda kendi amcası da olan “Şeytan Hoca” lakaplı öğretmen tarafından çok da ciddiye alınmaz. Erişkinlerin kayıtsızlığı bir yana esasında okuldaki çocukların hemen tamamı Kepenek’in “zekası”nın tam da çocuklardan beklenebileceği şekilde “çok” farkındadırlar ve özellikle büyük sınıflar ders aralarında gelip gidip Kepenek’e soru sorarlar.

Zaten hepimizin ‘iyi’ tarafları bu biçimde ‘kötü’nün negatifi olarak ortaya çıkmaz mı? Babaya karşı duyulan öfke gibi olumsuz duygular toplumsal bakımdan kabul edilemez olduğu için bu duyguları bilinç dışına “bastırmak”, bizi toplum içerisinde kabul edilebilir kılar.

Bu süreci, Anadolu’nun eşsiz köy yaşantısını koklayarak hayalinizde canlandırarak bir çocuğun büyülü dünyasından izlemek istemez misiniz?  

(NOT: Merhumun adı geçince halen gözleri sevgi ile dolan eşi sevgili Nesrin Hanım’a böylesine kıymetli anılarını bu satırların yazarına emanet ettiği için içtenlikle teşekkürlerimi iletiyorum. Ayrıca psikanalitik bir bakış açısı ile bir inceleme çerçevesi oluştururken yardımlarını esirgemeyen Psikiyatrist Dr Mutluhan İzmir’e katkılarından ötürü minnet duygularımı ifade ediyorum.)

Misli Baydoğan
GERCEKEDEBİYAT.COM