Dovlatov filmi ve yazar olmanın trajedisi

Dovlatov filmi ve yazar olmanın trajedisi

23 Ağustos 2018 - 1261 kez okundu.

"Stalin'e sürekli küfür ediyoruz, haklı yere.
Ama, sormak isterim, 4 milyon ihbar dilekçesini kim yazdı?"

(Sergey Donatoviç Dovlatov)


Bir yazar için en büyük işkence yazamamasıdır. Yalnızca bir kağıt bir kaleme ihtiyacı olan bir "yazar"ın yazamaması mümkün mü diye sorabilirsiniz.

Ankaralılar'ın kurban bayramını da fırsat bilerek tatil beldelerine akın etmesiyle bomboş sokakların bana kaldığını düşünerek -hatta İrfan Demirkol'un "sosyal medya"da tatil fotoğraflarını görünce sineması da bana kaldı duygusuyla- Büyülü Fener'e gittim. Sinemalarda yaz sezonuna uygun en pespaye filmler gösterimde. Daha önce reklamını görüp gitmeyi planladığım 1971'in Leningrad'ında yazarların durumunu, edebiyat ortamını anlatan filmine daldım dışarısının sıcağından da kurtulmak için.

Puşkin, Dostoyevski, Tolstoy'dan küçük göndermelerin, diyalogların yaşandığı buram buram öykü, roman, şiir, resim kokan, kostümlerden renge kadar 1970'lerin nostaljik havasının yanında insana yeni bir Beyaz Geceler yaşatan Aleksey German'ın yönettiği Rus-Polonya-Sırbıstan 2018 ortak yapımı film olan Dovlatov, bir yazarın yaratma/yayımlama sorunlarını anlatıyor.

70'li yıllarda SSCB'deki rejimin yetenekli olduğunu kabul eden ama Sovyet Yazarlar Birliği'ne düşünceleri yüzünden kabul edilmediği için yayınlanıp adını duyurmaktan mahrum olan yazar(lar)ın yazmaya tutunma çabalarını anlatan hüzünlü ve şiirsel bu filmde başrolü Sırp oyuncu Milan Maric üstlenmiş. Diğer oyuncular Danila Kozlovsky, Helena Sujecka, Artur Beschastny, Elena Lyadova, Svetlana Khodchenkova. Film 2018 Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülü kazanandı. 
  
Yazabilmek için yayınlanabilmek en önemli itici güçtür. Yayınlanamayan nice yazar en sonu "pes" edip hayatın karanlık kuyusunda diğer ölümlüler gibi kaybolup gitmiştir. Ya da kahramanımız Sergey Dovlatov gibi başardığını (ününü) göremeden bu dünyadan göçmüştür. Bütün büyük yazarlar yayınevlerinin siparişlerinin itkisiyle verimli olmuşlardır. Hüseyin Rahmi, Kemal Tahir, Orhan Kemal "tefrika telif" çekiciliği olmasa bu denli yaratıcı olabilirler miydi bilmiyorum.  Deyim yerindeyse aynı zamanda "iterek kakarak" şaheser yarattırılan bir meslektir yazarlık.

Önünde tüm kapılar kapanmış bir yazarın içinde bulunduğu durum kadar kötü bir şey olamaz.


Evet, yazar olmak çok zor bir iştir. Yeteneğini fark ettiğinde yazarlık yoluna çekinerek koyulursun; sonra doğanın bir kanunu gibi yazarlığın meşakkatli evrenindesin artık.

Dönem Brejnevli, balistik füzeli yıllardır. Ama daha önemlisi "kültürel savaşlar"ın sürdüğü yıllar da. Avrupa "sol" edebiyat çevreleri "demokrasi" üzerinden CIA tarafından yapılandırılmış; bir çekim merkezi olarak duruyor. SSCB ise anlaşılan buna daha çok baskıyla, lakaytça karşılık vermiş. SSCB'nin ilk yıllarında yaşanan facialardan ders çıkarılmamış. Filmde bu açıkça görülüyor.

Yönetmen diyalogların ağırlıkta olduğu filmi yönetmen dostum Ali Rıza Özkan’ın deyimiyle, “amorstan takip yapmış, kimi zaman kamera duruyor obje hareket halinde”. Zoom da kullanmış.  Alışılmadık rahatsız edici bir hareket var ekranda; rahatsız ederek izletiyor.

Filmde Sovyet yönetiminde yazar ve sanatçıların içinde bulundukları çıkmaz, bunaltıcı baskı ortamı anlatılıyor. Çürümüşlük her yerdedir. Kahramanlar gerçek kişiler. Kahramanlar diyorum çünkü yazar Sergey Dovlatov'dan başka dönemin ünlü şairi Joseph Brodsky de filmde. 


Brodsky edebiyat gecelerinde şiir okuyor. Şiirlerinde tanrı da var ve bu hoş karşılanmıyor. Şiirleri ABD'de edebiyat dergilerinde yayınlanmış birisi olarak ünlü. Sergey'in ise arkadaşları arasında kendisini ünlü Amerikalı soyut dışavurumcu ressam Jackson Pollock'tan daha iyi gören ressam Alexander Nezhdanoff da var. (–"Pollock'dan daha iyi bir ressamım ama burada bir hiçim!") Finlandiya'dan kaçak kot pantolon vs getirip satıyor. En sonu yakalanıyor ve şüpheli bir trafik kazasında feci biçimde ölüyor.

Sergey Donatoviç Dovlatov'a, çalıştığı bir fabrika gazetesinden, "İşçi şair Kuznetsov"la röportaj yapması görevi verilir. Ancak Kuznetsov da yayınlanmamaktan, "işçi şair" diye kullanılıp sonra terk edilmekten şikayetçidir. Yazarlar Birliği Başkanı'nın kokteylinde yeteneklere ilgi gösterildiği ama bu ilginin yönlendirme talimatla yapısallaştığı ortaya çıkar. Yazarlar Birliği merkezinin, "yoldan çıkma" potansiyeli taşıyıp etkili olacak kişileri güzel kızlar ve parayla etkisiz duruma getirme, "evcilleştirme" işlemi merkezi olduğu anlaşılıyor; tam bir gericilik yuvası.

Sokak kitap satıcılarından kim Nabakov romanı soruyor diye izleyen hafiye sahneleri pek hoş kaçmamış açıkçası; filme de konusuna da yakışmamış. "Anti-Sovyetik" yapının bu denli göze batırılması ise "Soğuk savaş" dönemini bile aratır nitelikte.

 

EDEBİYATTA ÖZGÜRLÜK

Bilinir, Türkiye edebiyat tarihi yazar ve şairlerin özgürce yazma mücadeleleri tarihidir. Bedeli on yıllar süren hapislikle, işkenceyle, gizlice katledilmeyle, yayın yasaklarıyla örülmüş bir tarihtir. Aynısı SSCB'de de yaşanmaktadır. Orada iş daha usturuplu yapılmakta, devlete bağlı yazar örgütü yayıncılık dünyasını denetlemektedir. Yayınlanmayan yazar ve şairi kim ne yapsın?

Bizde yayınlayabilme, yani kitabını bastırma özgürlüğü vardır. Eskiden savcılar sonradan harekete geçerdi. Yayınlarsın ama sonra cezana katlanırsın. Şimdi de görmezden gelinerek yok edilirsin. Hatta yayınevleri muhaliflere açık yayınevleridir. Yayınevlerimiz bu anlamda yüz akımızdı(r).

Son yirmi yılda ise yayınevlerimiz nerdeyse Sovyet Yazarlar Birliği'nin sıkı örgütlülüğü içindedir. Kendi ideolojisine uygun (çokkültürlük müptelası "Türkiyeli" yazarların) kitapları dışında kitap yayınlamamakta mahirleşmiş, bir zamanlar devlet baskısı yayınevi/edebiyat bürokrasisi baskısına dönüşmüştür. Aynen filmdeki gibi ya onların düşüncelerine uyar uslu çocuk olursun, "ortalama işler" yaparsın ya da yok olup gidersin; aykırı seslere paydos!

(Filmden diyaloglar: "Yetenek nadiren başarıya ulaşır! Başarmak için yetenekli ve özgürlüğüne düşkün değil, ortalama, etliye sütlüye bulaşmayan ortalama bir yetenek olman yeterlidir!")

Ermeni asıllı annesi Nora Sergeevny Dovlatova'yla (Babası Yahudi asıllı Donata Isaakovich Metchik adlı bir tiyatro yönetmeni) bir kolektif evde yaşayan genç yazar Sergey Donatoviç Dovlatov, kitabını yayınlatamamanın sancılarını yaşamaktadır. Ayrıca yazmaya başladığı romanına değil de çalıştığı fabrika gazetesinde nefret ettiği, küçümsediği ufak tefek gereksiz yazılara çalışmak zorunda kalması büyük bir işkenceye dönüşmüştür. Dergi yazı işlerinde kendisine yapılan öneriler: – "Yeteneklisiniz ama basit konuları yazıyorsunuz…"dur. – "Pozitif şeyler yaz!""Yeni toplumsal inşa politikalarında aktif ol!" "Elektrik üretimini öven bir şiir olmalı!" - "Petrol işleriyle ilgili bir şiire ihtiyacımız var" filmde geçen diyaloglardan bazıları.

Yazar olabilmesinin (kitabını yayınlatabilmenin) tek yolu –yönetmenin yatak odasından geçme hikâyesi gibi– SSCB Yazarlar Birliği'nin ve edebiyat dergilerinin yayın yönetmenlerinin bürosundan geçmektedir.

(Ne ilginçtir ki sinemanın yan salonunda da Türkiye'de de yazar olmanın tüm yolları kapalı bir gencin kendi parasıyla kitap bastırmaya çalışmasını anlatan Nuri Bilge Ceylan'ın filmi oynuyordu!)

Eşinden ayrılmış ortada bir kız çocuk vardır. Bütün kapılar kapanır ve sonunda özgürlüğü seçer: dergideki işinden atılır, Yazarlar Birliği Başkanı'nın önerisine onu kovarak yanıt verir: "Para için yazmıyorum yazmak benim işim."

Bu altı gün aynı zamanda Ekim Devrimi'ni de kutlama hazırlıklarının yapıldığı günlerdir. Yabancı ülke yazar ve şairleri de akın akın bu "özgür" ülkeye gelmektedir! Buranın yazarları da yaraya tuz basıp bunlara mihmandarlık yapmaktadır. (Aziz Nesinlerin Ataolların gezileri aklıma geldi birden!)


Yazarlar Birliği Başkanı Dovlatov'u gündelik hayatımızı değil de antik dönem hikayeleri yazmaya ikna etmeye çalışıyor

Sergey Donatoviç Dovlatov, 3 Eylül 1941 tarihinde, ailesinin II. Dünya Savaşı sırasında Leningrad'dan tahliye edilerek yerleştirildiği Başkurdistan'ın kenti Ufa'da doğdu. Savaştan sonra annesiyle birlikte Leningrad'a taşındı. Üniversiteye başlamadan önce bir süre metal işçisi olarak çalıştı. 1959 yılında Leningrad Üniversitesi filoloji fakültesinde Fince Bölümü'nde okumaya başladı ve iki buçuk yıl sonra başarısız olduğu gerekçesiyle üniversiteden atıldı. Leningrad’ta Yevgeni Rein, Anatoly Naiman, Joseph Brodsky gibi şairlerle ve yazar Sergei Wolf ressam olan Alexander Nezhdanoff ile arkadaşlık ediyordu. Bölümden atıldıktan sonraki üç yıl orduda, gözaltı kamplarında gardiyan olarak görev yaptığı Komi Cumhuriyeti'nde yaşadı. Brodski, anılarında Dovlatov’un askerden döndükten sonraki ruhsal durumunu "çok sayıda hikâyeleri ve delice bakan gözleriyle, Kırım'dan  dönen Tolstoy'a benziyordu" ifadeleriyle anlatmıştır.

Askerliğini tamamladıktan sonra Leningrad Devlet Üniversitesi'nde gazetecilik okudu. Edebiyat grubu "Gorozane"ye (kasaba halkı) davet edildi. Bir süre tanınmış Rus yazar Vera Panova'nın yardımcısı olarak çalıştı.


Dovlatov (ABD)

1972-1975 yıllarında Estonya'ya gitti. Bir geminin kazan dairesinde ateşçi olarak iki ay boyunca çalıştıktan sonra Morjak Estonii, Vecherniy Tallin ve Sovetskaja Estonija gazetelerinde çalıştı. Tekrar Leningrad'a döndü. 1975 yılında bir gençlik dergisi olan Koster'de çalıştı, öyküler yazmaya devam etti, ancak yayıncılar ve dergiler öykülerini basmayı reddettiler. Yalnızca bir  öyküsü "Intervju" (Görüşme), Junost (Gençlik) dergisinde 1974 yılında yayımlandı.

Gazetecilik pratiğinden yola çıkarak yazdığı hikâyelerini derlediği kitabı Kompromiss (Uzlaşma) KGB tarafından yasaklandı ve yok edildi. Hikâyelerinden bazıları batıdaki Rusça dergilerde yayımlandı. Bu yüzden önce Sovyet Gazeteciler Birliği'nden kovuldu, bir süre sonra da Viyana'ya sınır dışı edildi.

1979'da annesi, eşi ve kızıyla birlikte ABD'ye göç etti. Kendisi gibi sürgün yazarların da yer aldığı Rus göçmenlere hitap eden Novyi Amerikanec (Yeni Amerikalı) dergisinde baş editör oldu. Önceleri göçmenler arasında tanınırken birbiri ardına kitapları çıkmaya başladı ve 1980'lerin ortalarında bir yazar olarak geniş bir çevrede tanındı. Partizan Rewiev ve The New Yorker'de, Özgür Avrupa Radyosu'nda  yazarlık yaptı.

Sergey Davlatov 24 Ağustos 1990'da New York'ta kalp krizinden öldü. Ölümünden sonra, 2003'de  Yallin'de yaşadığı eve ve 2007 yılında St Petersbug'da Rubinštejnove Sokağı'na anısına plaketler konuldu. 2014 Haziranında Queens'de bir caddeye adı verildi.
 

TÜRKÇE'DE ESERLERİ

Dovlatov yarı-otobiyografik eserler verdi. Karakterleri, tanınmış edebi kişilikler, iş aile ve arkadaşlarından seçti. Hikâyelerinde eleştirel bir mizah duygusuyla Sovyet gündelik hayatını anlattı. ABD ve Avrupa'da 12 kitabı basıldı. Ölümünden sonra ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, kitapları Rusya'da ancak basılabildi.

   


Dovlatov'un Türkiye'de ilk yayınlanan kitabı Bavul, 2004 yılında Faruk Ünlütürk'ün çevirisiyle Cem Yayınevi'nde basıldı. Kitabın ilk baskısı bittiği halde ikinci baskısı yapılmadı.

İkinci kitabı ise Jaguar Kitap'ça 2016 yılında Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisiyle yayınlanan Puşkin Tepeleri'dir.  


SONUÇ

Dovlatov ve Joseph Brodsky'nin acılı hayatı da göstermektedir ki ortalıkta bir şeyler ters gitmiştir. Rusya dediğimiz topraklar edebiyatın anavatanı sayılır. SSCB yönetimi edebiyatın önünü açsa, Lenin dönemindeki kısa süredeki özgürlük havası hariç baskı ve zorbalığa başvurmasaydı belki de sosyalizmi kurmayı başarmış, zaferini ilan etmiş ve bugün yaşıyor olacaktı. Yüz yılın başında Rusya'ya "edebiyatıyla ve uluslar arası alanda rüşvet verme politikasındaki ustalıklarıyla ayakta duran ülke" denirdi. SSCB'yi edebiyata ve sanata verilecek sınırsız özgürlükle ayakta tutabilirler insanlığı bir adım öne taşıyabilirlerdi.

Emperyalist kamp ise "hür dünya"ydı. Oysa Mc Cartyciliğin ne olduğunu zavallı Rus meslektaşlarımız bilmiyorlardı. Emperyalist ajanların eline düşmüşler kapitalizmin alçaklıklarını tanıdıkça da yaşamaya doyamadan genç yaşlarında dayanamayarak yaban ellerde ölmüşlerdir.

 

"EUROİMAGES"

Filme umutla gitmiştim ama "Euroimages" adını daha ilk dakikalarda jenerikte görünce midem bulandı. Euroimages batı emperyal kültürü dışındakileri küçültmeyen filmlere yatırım yapmaz çünkü. (Altın Ayı da pek matahfilmlere verilmez!) Gerçekten de filmde çok acımasız SSCB eleştirisi var. Sanki tam bir "servis" filmi. Hele "Golda Meir" metaforu,(Leningradlı sanatçıların hemen hemen tümü de Yahudi kökenliydi.) 

Diğer bir rezalet de filmde Türk düşmanlığı. Tam bir ırkçılık!

Alexander Nezhdanoff 'un, bir ara atölyesinde konuk olan Sergey Dovlatov'la şöyle bir konuşması geçiyor:

Alexander Nezhdanoff : "Keşkül yer misin?"  

Sergey Dovlatov: "Hayır, ben Osmanlı yemekleri yemem!"

Alexander Nezhdanoff : "Ama senin baban Yahudi…"  

Sergey Dovlatov: "Olsun böyle durumlarda annemin kimliği baskın geliyor!"

Filmin senaristlerine değil ama okurlarıma söylemek isterim ki Sergey Dovlatov gibi bir yazar bunları söylememiştir!


KISSADAN HİSSE

Aynı yıllarda Türkiye'de "sosyalist" SSCB'de yazarların ne kadar özgür oysa "kapitalist" ülkemizde ne kadar baskı altında olduğunu düşünüyorduk iyi mi!

Tek kurtuluş: Yazar ve sanatçıların önünü her zaman açık tutun! Engel çıkarmayın! Bırakın kendi işlerini yapsınlar! Bu belki o gün siz yöneticilere kötü gelebilir ama inanın uzun vadede hem ülkenize hem insanlığa büyük katkı olacaktır!

 

Ahmet Yıldız

GERCEKEDEBİYAT.COM


Sergey Dovlatov - Kurt Vonnegut